Hikaye

 

 

Avcının Hikayesi

Eduardo Galeano


Kahvede yalnız bir adam. Yanında boş bir sandalye. Masanın üzerinde iki kadeh şarap. Adam birinden içiyor ve her yudumda diğerine vurup kadeh kaldırıyor

Sonra kepenk düşüyor; adam elinde bir şişeyle gidiyor ve akıntıya kapılıp otomobillerin arasında kayboluyor, kim bilir neler mırıldanarak.

Sonunda, bir duvarın dibine yığılıyor, şişeden yastığının üzerinde horluyor.

Bir kedi, bir otomobilin hala sıcak motorunun üstünde uyumuş, düşünde bir sardalye sürüsü ya da Ankara kedilerinden bir harem görüyor.

Ve El Gato adında biri, bir duvar dibinde uyumuş; mükemmel bir şutun, koruduğu yenilmez ağlara doğru uçtuğunu düşlüyor, artık bütün kalabalık gooooooooi diye bağırmaya şimdiden başlamıştır, ama parmakları fişek gibi gelen topu mucizevi bir biçimde çeler ve top bulutların arasında kaybolur. El Gato eski gazetelerden şiltesinin üzerinde dönüyor, üç direğin yenilmez koruyucusu uçmaya devam ediyor, zafere yolculuk yapıyor, dünya kupasına doğru, ama zamanın duraklarında vakit kaybediyor, asırlarca geç kalıyor. Stadyumun kapısında peruk takmış üniformalı bir heykel durduruyor onu.

Günün ilk ışıklarıyla uyanıyor. El Gato kediyi korkutuyor, dirseğine bir paçavra sarıp, otomobilin camını kırıyor. Koltuğun altına gizlenmiş bir teyp yok.

Sonra, duvarın karşısında uzanmış yatan sarhoşun üzerine eğiliyor, ceplerini karıştırıyor. Hepsi boş.

Birkaç sokak ötede, bir tuzak kuruyor. Bir ağacın ayaklarına bir tel bağlıyor; bir sütun ve ağaç arasında yerden bir karış yukarıda kaldırımın üzerine iyice geriyor teli.

Saklanıp, bekliyor. Doha Poca, elinde çantası bile olmayan gözlüklü ihtiyar kadın, sendeliyor ve kıç üstü düşüyor. Doha Poca'nın gözlükleri yola düşüp paramparça oluyor.

Beş para etmez bir av. El Gato omuz silkiyor ve gidiyor. Öfkeyle teneke Coca Cola kutusunu tekmeliyor. Kötü başlayan gün beter biter. Saatler geçiyor, dolaşarak, bakınarak, şaşkın birini arayarak; akşam olurken üniformalılar onu kovalıyor ve neredeyse yakalıyor, imkansız duvarlara tırmanarak, karanlıktan karanlığa saklanarak kurtuluyor.

Sonra tenha bir köşeye büzülüyor.

Topacını çıkarıp çeviriyor, ışıl ışıl, acı söndüren topacını: El Gato gözlerini bu küçük baş dönmesine dikiyor ve bir anlığına guruldayan midesini ve titreyen kemiklerini unutuyor.

Silgiye benzeyen nemli bir bisküviyi dişliyor. Bir köpek koklayarak yanına yaklaşıyor; El Gato onu kovalıyor, önceleri El Gato köpekleri severdi, onun da bir köpeği vardı. Artık yok. Bu dostluk yüzünden, aslında El Gato İçin olan bir kurşun köpeğe isabet etti; o günden beri, El Gato bunun gibi sıcaklık ve yemek isteyerek yaklaşan başıboş köpeklerle ilgili hiçbir şey bilmek istemiyor.

Yalnız yürümek acıtmıyor. El Gato alışık. Yalnız hissetmek başka bir şey. Tiner çekerek. El Gato Aziz Jorge'yi çağırıyor. Aziz Jorge kavgacı ve sıcacık, kadınlara ve belaya düşkün. Serseri bir aziz o, Tanrı’nın emirlerini bile dinlemez. O da orada yukarıda yaşar, bulutlar gibi ve yine bulutlar gibi ne zaman isterse o zaman gelir. Tıpkı yağmur gibi iner oradan. Yağmur onu kovalar, mızrağını ıslatır.

Bu gece gelmeyecekti. Bu çok açıktı.

Ama ertesi gece, gecenin ilerleyen vakitlerinde, El Gato uzaklardan, rüzgarın koptuğu yerden gelen bir motorun homurtusuyla uyanıyor. Ve gökyüzünü yarıp geçen kırmızı bir duman görüyor. İşte mutsuzluk canavarının düşmanı geliyor, işte Aziz Jorge görünüyor. Savaş başlığı ve tüyleriyle, elinde mızrağıyla bir Yamaha motorun sağrılarında, El Gato bir sıçrayışta atlıyor ve savaşçı azizin göğsündeki zırhlara sarılarak kendini yolculuğa bırakıyor.

Kanatlı motor onu ava götürüyor. Aziz Jorge'nin mızrağı yolları açıyor, şehrin ve gecenin arasından geçiyor; rüzgara karşı, şansına doğru yolculuk ediyor.

Bilinmeyen bir meydana indiklerinde gün doğuyordu.

El Gato katıyor, aziz gidiyor.

Meydan yuvarlak, geniş kemerli kapılarıyla, ayaklarının altında gerinen şehrin, hala yanan ışıklarının üzerinde yükseliyor. El Gato sütunların arasında amaçsızca dolaşıyor. Bu ıssız tepede yıllardan ya da yüzyıllardan beri bütün fenerler sönmüş, bütün kapılar kapalı gibi. Ve birazcık yürüyünce, Et Gato birinin olduğunu fark ediyor.

Onu arkadan görüyor, bankta oturmuş bir insan yığını.

El Gato yaklaşıyor, avucunda demir bir sopayla. Ama El Gato daha sopayı indirmeden, adam kayıyor ve düşüyor.

El Gato'yu ölüm korkutur, ama ölüler değil. Ölüm ölülerde kalmaz. O ısırır, yer ve gider.

Ona yakından bakıyor, eliyle yokluyor: Buza kesmiş bir beyefendi, bıyıkları iyi kesilmiş, kendi kanının üzerine uzanmış, göğsünde bir bıçağın kabzası görünüyor. Cesedin sonuna kadar açılmış, yumurta kadar büyük gözleri soruyorlar: neden?

Şimdiye kadar El Gato, kendilerini savunacak bir sopaları bile olmadan bu dünyadan çekip giden bu ölülerden görmüştü, kendilerini teselli edecekleri bir mendilleri, günahlarını ödeyecekleri tek metelikleri bile olmadan gidenleri, ama bu ceset bir Noel hediyesiydi. Parmağında elmas yüzüğü vardı, kolunda altın saati ve cebinde banknotlardan şişmiş timsah derisinden bir cüzdanı.

Ne yapacaktı bu kadar parayla?

Geceyi alt üst edecekti, bütün şehre içki ısmarlayacaktı.

Bir plaj satın alacaktı.

Stadyumu kiralayacaktı, bir pazar günü, dünyanın en iyileri boş statta onun için oynayacaktı, o tek başına, elinde purosuyla, şeref tribününün ortasında bir koltuğa oturacaktı.

En pahalı restorana girecekti; yerleri aynadan, tavanı camdan ve menüdeki bütün yemeklerden getirmelerini emredecekti.

Balkonda, güneşin altında, boncuk boncuk terliyor Belediye Başkam, Orada aşağıda, hırpani çocuklar denizinin haykırışları yükseliyor ve gökyüzüne uzanmış köpükten eller: Belediye Başkanı Noel Baba kılığına girmiş, yukarıdan oyuncaklar fırlatıyor çocuklara.

Çocuk çığlıklarının üzerine oyuncaklar yağıyor; fakir çocukların da mutlu olmaya haklan vardı. Şanslılar öne atılıyorlar; el darbeleriyle, dövüşerek, küfürleşerek, birbirlerini ezerek. Gerçek boyuttaki bir oyuncak bebek birkaçını yere deviriyor, bir uzay mekiği diğerini alnının ortasından vuruyor; karameller taş gibi düşüyor kafalarına.

El Gato uzaktan bakıyor. Onun bir topacı ve bir sırrı var.

Trafik ışıklarında, ağzı kalabalık çocuklar kaçak sigara satıyor ve de her hanımefendinin çantasında, beyefendinin cüzdanında elzem olan küçük oksijen tüpleri.

El Gato birkaç tanıdığını selamlıyor ve yürümeye devam ediyor, hiçbir şey olmamış gibi soruyor:

Nasıl gidiyor?

İyidir.

El Gato biliyor, eğer gösterirse, ölür.

Ama arzularına direnemiyor. Mağazanın büyülü vitrini ondan daha güçlü ve El Gato sinema kadar büyük, kocaman renkli bir televizyon satın almak için içeri giriyor.

Radyolar, televizyon ve gazeteler duyuruyorlar: Hızlı ve kapsamlı bir araştırmanın ardından, emniyet güçleri Sessizlik Meydanının kapılarında ölü bulunan iş adamının katilini yakaladı; bahsi geçen kişinin yaşı küçük, sayısız suçun faili, yerleşik bir adresi yok, ne de...

Adı yok. Yaşı da. Bilin bakalım bu boktan dünyaya ne zaman gelmiş. 29 Şubat'ta doğduğunu söylüyor, çünkü doğum günlerinden hoşlanmıyormuş.

Göğsünde bir numarayla, kameranın siyah gözünün karşısına geçiyor. Magnezyum kıvılcım çakıyor, diyaframın çıtırtısı duyuluyor.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült