Hikaye

 

 

Augsburg Tebeşir Dairesi

Bertolt Brecht


Otuz Yıl Savaşı sıralarında, Zingli adında İsviçreli bir protestanın, o zamanlar yalnızca İmparatorun egemenliği altında bulunan Augsburg kentinde, büyük bir tabakhanesi vardı. Zingli, Augsburglu bir kadınla evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Katolikler kente doğru yürüdükleri zaman, dostları ısrarla kaçmasını söyleyip durdular. Ama herhalde ailesi engellediğinden olacak, belki de tabakhanesinin başına bir iş gelmesini istemediği için, kentten çıkıp gitmeye bir türlü karar veremiyordu.

İmparatorun kıtaları saldırıya geçtiği sırada, o hala kentte bulunuyordu. Akşamüstü çapulculuk ve yağma başladığı zaman, avluda boyaların saklandığı bir çukura gizlendi. Karısı, çocuğunu alıp, kentin varoşlarında oturan akrabalarının yanına gidecekti. Ama eşyalarını, elbiselerini, değerli taşlarını ve yatakları derleyip toplamakla pek uzun süre uğraştığı için, birdenbire, birinci katın penceresinden, askerlerin avluya girdiğini gördü. Korkudan ne yapacağını şaşırarak, her şeyi olduğu yerde bıraktı ve arka kapıdan dışarı fırladı:

Böylece, çocuk evde bir başına kalmıştı. Çocuk, alt kattaki büyük sofada bulunan beşiğinde yatıyor ve tavandan sarkan bir sicimin ucuna bağlı tahta bir topla oynuyordu.

Evde bir de hizmetçi kız vardı. Mutfakta bakır kapacakla uğraşıyordu. O sırada, sokaktan gelen gürültüyü duydu. Büyük bir hızla pencereye atıldığında, askerlerin, karşıdaki evi yağmaladıklarını gördü. Evin meşe kapısına inen güçlü darbelerin çıkardığı gürültüyü duyunca, doğruca sofaya koşup, çocuğu beşikten 'almak istedi. Büyük bir korkuya kapılarak, neredeyse uçarcasına merdivenlerden yukarı fırladı.

Sofaya içkili askerler doluşmuş, ellerine geçen her şeyi kırıp geçiriyorlardı. Askerler, bir protestanın evinde bulunduklarını biliyorlardı. Bir mucize eseri olarak, o kargaşalık sırasında hiç kimse hizmetçi Anna’yı bulamadı. Müfreze evden çekilip gidince Anna saklandığı dolaptan çıkarak, sofada, beşiğinde yatan çocuğu buldu. Çocuğa hiçbir şey olmamıştı. Çarçabuk onu kucağına aldı ve usulca avluya çıktı. Bu arada gece olmuştu ama, o dolayda yanan bir evin kırmızı ışığı avluyu aydınlatıyordu. Derken evin efendisinin paramparça edilmiş cesedine takılıp kaldı gözleri, korkuyla. Askerler onu gizlendiği çukurdan çıkarmış ve acımasızca öldürmüşlerdi.

Kucağında protestanın çocuğu olduğu halde sokakta yakalanırsa başına neler geleceğini şimdi anlamıştı hizmetçi kız. Yüreği burkularak, çocuğu yeniden beşiğe bıraktı, biraz süt verdi ona; beşiğini salladı. Çocuk uyuduktan sonra, evli kızkardeşinin oturduğu semtin yolunu tuttu. Gece saat ona doğru, eniştesiyle birlikte çocuğun anası bayan Zingli’yi kentin varoşlarında ararken, zaferlerini kutlayan askerlerin arasından geçtiler. Az sonra büyük bir evin kapısını çaldılar. Kapı, uzunca bir süre sonra aralandı. Bayan Zingli’nin amcası, çelimsiz, yaşlı bir adam kapının aralığından başını uzattı. Anna, güçlükle soluyarak, bay Zingli’nin öldüğünü, çocuğun ise sağlıcakla evde olduğunu söyledi. Yaşlı adam, bir balığınkine benzeyen donuk gözleriyle ona ters ters bakıp, yeğeninin artık burda olmadığını, kendisinin de bir proteston piçiyle uğraşacak gücü kalmadığını söyledi. Oradan uzaklaşırken, Anna’nın eniştesi, bir pencere perdesinin kımıldadığını gördü ve Bayan Zingli’nin evde olduğunu hemen çaktı. Duruma bakılırsa, kendi öz çocuğunu reddetmekten hiç de utanç duymamaktaydı. Anna ile eniştesi, bir süre hiç konuşmadan yanyana yürüdüler. Sonra Anna, tabakhaneye geri dönerek çocuğu alıp geleceğini söyledi. Kendi halinde, dürüst bir adam olan eniştesi, onu korkuyla dinledi ve bu tehlikeli düşüncesinden caydırmağa çalıştı. İnsanlara iyilik etmesinin ne anlamı vardı ki? Kendisine bir kez olsun iyi davrandıklarını anımsıyor muydu?

Anna sesini çıkarmadan dinledi onu ve budalaca bir şey yapmayacağına söz verdi. Bununla birlikte, çocuğun yine sağlıcakla durup durmadığını anlamak için, hemen, elden geldiğince çabuk, — hem de tek başına—  tabakhaneye bakmak istiyordu. Her ne pahasına olursa olsun, yapacaktı bunu; aklına koymuştu bir kez.

Yıkıntıya dönmüş büyük sofadaki beşiğinde mışıl mışıl uyuyordu çocuk. Anna, bitkin bjr halde, beşiğin yanına oturdu ve çocuğu dikkatle gözden geçirdi. Lambayı yakmağa cesaret edememişti, ama yakındaki ev hala yanıyordu. Bu ışık altında çocuğu güzelce görebiliyordu. İncecik boynunda mini mini beni vardı.

Hizmetçi kız, bir zaman, belki bir saat, çocuğun solumasını ve ufak yumruğunu emişini seyrettiğinde, onunla birlikte uzaklara gidebilecek denli yürekli olduğunu anladı. Ağır ağır ayağa kalktı, yavaş hareketlerle çocuğu keten örtüsüne sarıp sarmaladı, kucağına aldı ve suçlu bir kişi, bir hırsız gibi, ürkek ürkek, çevresine bakınarak, avludan çıkıp gitti.

Hizmetçi kız, kardeşi ve eniştesiyle uzun uzun görüştükten sonra, çocuğu, ağabeyinin çiftçilik yaptığı Grossaitingen Köyü’ne götürdü. Çiftlik, ağabeyinin karısınındı. Ağabeyi çiftliğe içgüveyisi olarak girmişti. Çocuğun kimin nesi olduğunu, yalnızca ağabeyine söyleyecekti Anna. Çünkü çiftliktekiler kızın yüzünü hiç görmemişlerdi ve başlarına iş açacak böylesine tehlikeli bir konuğu evlerine kabul etmeyi pek göze alamazlardı.

Anna, öğleye doğru köye vardı. Ağabeyi, karısı ve evin uşakları öğle yemeğine oturmuşlardı. Evde pek de kötü karşılanmadı. Ama taze yengesinin yüzüne bir bakınca, kucağındaki bebeğin kendi öz çocuğu olduğunu söylemek zorunda kaldı. Kocasının uzak bir köyde, değirmende çalıştığını anlattıktan sonra, köylü kadın yavaş yavaş yakınlık duymağa başladı. Giderek çocuğa karşı sıcak hayranlık duyguları belirtildi. Öğleden sonra, hizmetçi kız, odun toplamak için ağabeyiyle koruluğa gitti. Orada ağaç kütüklerinin üzerinde dinlenirken Anna gerçeği söyledi. O zaman ağabeyinin tedirgin bir tavır takındığını görmekte gecikmedi. Çiftlikteki durumu henüz sağlam değildi. Bu yüzden, çenesini tutması, çok konuşmaması konusunda Anna'yı sık sık uyardı ağabeyi. Genç karısının proteston çocuğa hiç de içten davranmayacağını pek iyi bildiği açıkça görülüyordu. Bundan böyle, bu aldatmacanın sürüp gitmesini ve hiç kimsenin en ufak bir kuşku duymamasını istemekteydi.

Ama bu durumun uzun süre devam etmesi pek de kolay olmadı.

Anna, ekin biçme işine katılıyor ve dinlenme sırasında tarladan eve koşarak «çocuğuna» bakıyordu. Çocuk, gitgide büyüyüp gelişiyordu. Anna’yı her görüşünde gülüyor ve başını kaldırmak için büyük çaba harcıyordu. Sonunda kış gelip çattı ve yenge hanım, Anna’nın kocası hakkında bilgiler edinmek için sorular sormaya başladı.

Anna’nın çiftlikte kalmasının hiçbir sakıncası yoktu. Çünkü, elinden geldiğince yararlı olmaya çalışıyordu. İşin kötü yanı şu ki, komşular, çocuğun babasının, gelmemesine şaşmaktaydılar. Anna, çocuğu için bir baba gösteremezse, bu gidişle çiftlik, ileri geri konuşmalarla çalkalanacaktı.

Bir pazar sabahı, çiftçi, atları arabaya koştu. Anna’ya adeta buyururcasına, komşu köyden bir dana getirmek üzere kendisiyle gelmesini söyledi. Bozuk yollarda ağır aksak giderlerken, Anna’ya bir koca bulduğunu çıtlattı. Bu, ölüm derecesinde hasta, gündelikçi bir işçiydi; basık kulübesine girdikleri zaman, dermansız, cılız başını pasaklı yastığından kaldıramadı.

Adam, Anna’yla evlenmek isteğindeydi. Karyolanın başucunda yaşlı ve soluk yüzlü, anası duruyordu. Anna’ya yapılan bu hizmet için, kadına bir ücret ödenecekti. Alışveriş on dakika içinde olup bitti. Anna ile ağabeyi, yollarına devam ettiler ve köye varıp danayı satın aldılar. Evlenme işi, hafta sonunda oldu. Papaz, alçak sesle nikah kıydığı sırada, hasta adam bir kez olsun donuk bakışlarını Anna’ya çeviremedi. Ağabeyi, kızkardeşinin birkaç gün sonra «ölüm kağıdı»m alacağından hiç kuşku duymuyordu.

Anna, acayip düğününden neşeyle dönüyordu. Düğünde ne kilise çanları, ne bando çalınmış, ne köylü kızları, ne de konuklar bulunmuştu. Düğün yemeği olarak, içinde bir dilim domuzyağı bulunan bir parça ekmeği, yemek odasına bitişik mutfakta yedikten sonra, ağabeyi ile birlikte, şimdi bir soyadı taşıyan çocuğun yattığı tahta beşiğin önüne gelmişti. Anna, çocuğun yorganını sıkı sıkı bastırdı ve bunu yaparken de ağabeyine bakıp tatlı tatlı gülümsedi.

Günler geçiyor, ölüm kağıdı bir türlü gelmek bilmiyordu.

Ne ertesi hafta, ne de ondan sonraki hafta, yaşlı adamdan bir haber alınmadı. Oysa Anna çiftlikte, kocasının yola çıktığını anlatmıştı. Şimdi eşinin nerde kaldığı sorulunca, sürekli yağan karın, yolculuğu güçleştirmiş olacağını söylüyordu. Ama, üç hafta geçtikten sonra, ağabeyi adamakıllı meraklanarak, arabasına atladığı gibi, köyün yolunu tuttu.

Gece geç vakit geri döndü. Anna henüz yatmamıştı. Arabanın gıcırtılar çıkararak avluya girdiğini duyunca, hemen kapıya koştu. Ağabeyinin atları yavaş yavaş koşumdan çıkardığını gördü ve yüreği üzüntüyle burkuldu.

Gerçekten kötü haber getirdi ağabeyi. Kulübeye girince, yakında ölmesi beklenen adam masaya oturmuş, avurtlarını şişire şişire, akşam yemeği yerken bulmuştu. Tüm sağlığına kavuşmuştu adam. Ağabeyi, anlatmasını sürdürürken, Anna’nın yüzüne bakmıyordu. Otterer adındaki gündelikçi işçiyle anası, anlaşılan, hastalığın böyle birden geçmesine onun gibi şaşırıp kalmışlar ve ne yapıp edeceklerine herhalde bir karar verememişlerdi. Otterer, ağabeyinin üzerinde kötü bir izlenim uyandırmamıştı. Az konuşmuş, üstelik, anası, istenmeyen bir kadın ile, yabancı bir çocuğu kabullendiği için yaygaraya kalktığı zaman, ona susmasını söylemiş. Daha sonra da düşünceli bir tavırla peynirli pidesini yemeyi sürdürmüş.

Ertesi gün Anna, kuşkusuz pek üzgündü. Ev işlerinin arasında, oğluna yürümeyi öğretiyordu. Çocuk, elindeki örekeyi bırakıp ileri doğru uzanan kollarıyla paytak paytak kendisine doğru gelince, ağlamamak için kendini zor tuttu ve onu kucağına alıp sıkı sıkı sarıldı.

Bir gün ağabeyine, kocasının nasıl bir adam olduğunu sordu. Onu sadece ölüm döşeğinde görmüştü; üstelik, akşamleyin, küçük bir mumun çıkardığı zayıf bir ışıkta... Şimdi öğreniyordu ki, kocası, gücünü vaktinden önce yitirmiş, elli yaşlarında biriymiş, tam anlamıyla gündelikçi bir işçinin çökük görünümü varmış yüzünde.

Çok geçmeden, gidip onu gördü. Bir gezgin satıcı, kendisine büyük bir giz açıklar gibi, «tanıdık bir adamın» bir gün, şu saatte, Landsberg’e giden patikanın ayrıldığı noktada, kendisiyle buluşmak istediğini bildirmişti. Böylece, evliler, tıpkı eski başkumandanların, savaş hatları arasında karşılaşmaları gibi, köyleri arasında bulunan bir yerde karşı karşıya geldiler.

Anna, adamı hiç beğenmedi; ufak, kararmaya yüz tutmuş dişleri nasıl da iğrençti? Anna’nın kalın bir koyun kürküne bürünmesine ve görülecek yanı kalmamasına karşın, adam onu tepeden tırnağa süzdü ve sonra da, «evliliğin kutsallığı» üzerine birtakım sözler yumurtladı. Anna ise, kısaca her şeyi bir kez daha iyice düşünüp taşınması gerektiğini söyledi ona. Adam da, hiç kimseye renk vermemek için, Grossaitingen’den gelen bir tüccarla Anna’ya yolda hastalandığı haberini ulaştıracaktı.

Otterer, düşünceli düşünceli başını sallıyordu. Boyu, Anna’nınkinden biraz daha uzundu. Konuşurken hep Anna’nın boynunun sol yanına doğru bakıyordu; bu ise, Anna’nın sinirine dokunuyordu.

Fakat beklenen haber bir türlü gelmiyordu. Anna ise, kendisine yeni bir yer bulmak için daha güneye, örneğin Kempten ya da Sonthofen'a gitmeyi geçiriyordu kafasından. Ancak, köy yollarının güvensizliği üzerine bir çok söylenti yayılması, üstelik, kış mevsiminin tam ortasında bulunulması, onu harekete geçmekten alıkoyuyordu.

Bununla birlikte, artık çiftlikte oturması güçleşiyordu. Yenge hanım, öğle yemeği yenirken, bütün hizmetkarların önünde, kocası hakkında, kuşku uyandırıcı sorular yöneltiyordu kendisine. Hatta bir keresinde, yapmacık bir acımayla çocuğa bakarak, yüksek sesle, «zavallı yavrucak» dediği zaman, Anna, her ne olursa olsun gitmeğe karar verdi. Ama o sırada çocuğun hastalanması buna engel oldu.

Çocuk, kıpkırmızı kesilen yüzü ve donuk gözleriyle, beşiğinde ateşler içinde yatıyordu. Anna,

korku içinde, hiç uyumadan, geceler boyu onun başında bekledi. Çocuk yeniden iyileşmeğe yüz tutup, eski neşesine kavuştuğu sıralarda, bir sabah kapı çalındı; Otterer gelmişti; bir şey söylemeden içeri girdi.

Odada Anna İle çocuktan başka kimse yoktu. Bu nedenle, değişik bir davranışta bulunmadı Anna. Üstelik korkmuştu da. Bir süre konuşmadan ayakta durdular; sonra Otterer, durumu kendi açısından iyice düşündüğünü ve onları alıp götürmek için geldiğini söyledi. Yine, «evliliğin kutsallığı» üzerine söylediklerini tekrarladı. Anna’nın canı sıkıldı. Bozuk fakat kesin bir tonla kocasına, birlikte yaşamak niyetinde olmadığını, bu evliliğe sırf çocuğu için razı olduğunu, soyadından başka, kendisinden hiçbir şey istemediğini belirtti.

Otterer, karısı çocuktan söz ettiği sırada beşiğe doğru kaçamak bir göz attı, anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı, ama beşiğe yaklaşmadı. Onun bu hali, Anna’yı büsbütün tiksindirdi.

Adam, bir iki basmakalıp laf etti; Anna’nın her şeyi bir kez daha iyice düşünüp tartmasını, zaten kendi evlerinde az yemek yendiğini, anasının bile ancak mutfakta yatabileceğim söyledi. O sırada, evin hanımı olan köylü kadın odaya girdi. Adamı baştan savma bir gülümsemeyle selamlayıp öğle yemeğine çağırdı. Adam, masaya oturduktan sonra, kayıtsızca başını sallayarak, belli belirsiz bir eda ile ev halkını selamladı. Sorulara, başını kaldırmadan, kısaca «evet» ya da «hayır» diyerek cevap veriyordu. Dediğine bakılırsa, Mering’te bir iş bulmuşmuş ve Anna’yı artık kendi yanına alabilirmiş. Daha sonra, bundan hiç sözetmedi adam.

Öğleüstü, çiftçiyle birlikte oturmaktan kaçınarak evin arkasında odun yardı; oysa, hiç kimse ondan böyle bir şey istememişti. Akşam yemeğinden sonra, çiftçinin karısı konuğun geceyi geçirmesi için, kuştüyünden bir yorganı Anna’nın odasına götürdü. Fakat adam, insanın tuhafına giden bir hantallıkla, yerinden kalktı ve kendi kendine mırıldanırcasına, hemen dönmesi gerektiğini söyledi. Gitmeden önce, dalgın bakışlarını beşiğe çevirip bir süre baktı. Sonra ne bir şey söyledi, ne de çocuğa dokundu.

Geceleyin Anna hastalandı. Bütün vücudunu haftalarca süren bir ateş kapladı. Çoğu zaman, kendinden geçerek yattı. Yalnız birkaç kez, ateşi düştüğünde, güçlükle çocuğun yanına gidip yorganını düzeltti.

Hastalığın dördüncü haftasında, Otterer, bir saman arabasıyla gelip Anna’yla çocuğu götürdü. Anna bu kez hiç sesini çıkarmadı.

Uzun bir süre geçtikten sonra eski gücüne kavuşabildi Anna. Gündelikçi işçinin kulübesinde pişen çok sulu çorbalarla daha çabuk iyileşmesi olanaksızdı kuşkusuz. Ayrıca, çoğu da çok kötü bakılıyordu; üstü başı pislik içindeydi yavrucağızın.

Nitekim, birkaç gün sonra, kulübedeki yaşam artık dayanılamayacak bir hal aldı. Sonunda Anna, birkaç bezle iyice kundakladı çocuğu; bir ekmek, biraz peynir koyup çıkınına, çarçabuk evden ayrıldı.

Amacı Sonthofen’a gitmekti, ama fazla ilerleyemedi. Henüz ayakta duracak gücü yoktu pek; köy yolu eriyen karla kaplıydı ve köylerdeki insanlar, savaş yüzünden pek işkilli ve pinti olmuşlardı. Yola çıkışlarının üçüncü günü, bir hendeğe düşüp ayağı burkuldu. Aradan uzun saatler geçtikten sonra birileri gelip onu bir çiftliğe götürdü. Orada, ahırda yatmak zorunda kaldı. Çocuk, ineklerin ayakları arasında emekleyerek dolaşıyor, annesi korkuyla bağırınca da gülüyordu sadece. Sonunda, çiftliktekilere kocasının adını söylemek zorunluluğunu duydu. Böylelikle kocası gelip, yine Mering’e götürdü onları.

Anna, bu olaydan sonra,bir daha kaçmağa yeltenmedi ve yazgısına boyun eğdl. Kendini yıpratırcasına çalışıyordu. Ufak tarladan bir şeyler elde etmek ve bu işi sürdürmek gerçekten güç idi. Yaşamın avunulacak tek yanı, kocasının ona karşı kaba davranışlarda bulunmamasıydı. Çocuğun da karnı doyuyordu. Ara sıra Anna’nın ağabeyi onları görmeğe geliyor ve hediye olarak öte beri getiriyordu. Bir keresinde, çocuğun bir ceketini kırmızıya boyattı. Anna, bir deri boyacısının çocuğuna ancak böylesi yakışır, diye geçiriyordu kafasından.

Zaman geçtikçe, Anna, hayatından hoşnut, çocuğunu büyütmekten kıvanç duyuyordu. Böylece yıllar birbirini kovaladı. Bir gün şurup getirmek için köye gitti Anna. Döndüğünde, çocuğu kulübede bulamadı; kocası, özel bir arabayla şık giyinmiş bir bayanın geldiğini ve çocuğu alıp götürdüğünü anlattı. Anna, korkudan sendeleyerek duvara tutundu, ve aynı akşam, yanma sadece bir yiyecek çıkını alarak, Augsburg’un yolunu tuttu.

Kentte ilk gittiği yer, tabakhane oldu. Ama, içeri girmesine izin verilmediğinden çocuğu göremedi.

Kızkardeşiyle eniştesi onu boş yere avutmaya çalıştılar. Anna, İlgili makamlara koştu. Kendinden geçerek, çocuğunun çalınmış olduğunu haykırdı. Hatta, çocuğu Protestanların çalmış olduklarını söyleyecek denli ileri gitti. Bunun üzerine, şimdi başka dönemlerin hüküm sürdüğünü, katoliklerle protestanlar arasında barış anlaşmaları imzalandığını söylediler ona.

Eğer talihi kendine yaver olmasaydı, bu işi zor başaracaktı. Davası, çok acayip bir yargıca havale edildi.

Yargıç, bütün Suab eyaletinde, kabalığı ve derin bilgisiyle tanınmış Ignaz Dollinger idi. Alman imparotorluğu’na bağlı, özgür bir kentle ilgili davadan dolayı, Bavyera Prensi, ona, «su katılmamış Latin köylüsü» adını takmış, aşağı halk tabakasıysa, onu övüp göklere çıkaran uzun türküler yakmıştı.

Anna, kızkardeşi ve eniştesiyle yargıcın karşısına çıkarıldı. Kısa boylu, iri kemikli bir adamdı yargıç. Ufacık bir odada, parşömen kağıdı yığınları arasında oturmaktaydı. Anna’yı kısaca dinledikten sonra, kağıda bir şeyler yazdı. Sonra paylarcasına, «Şuraya git, ama çabuk ol!» diye emretti. Gösterdiği yer aydınlık pencere önüydü. Birkaç dakika Anna’nın yüzüne iyice baktı yargıç, sonra derin derin içini çekerek, yine eliyle çıkıp gitmesini işaret etti.

Ertesi gün, Anna’yı bir mübaşirle getirtti. Anna daha kapının eşiğindeyken, yüzüne doğru bağırarak: «Büyük bir mülkle bir tabakhanenin sözkonusu olduğundan niye hiç sözetmedin?» diye çıkıştı.

Anna, ürküntü içinde, her şeyden önce çocuğun sözkonusu olduğunu söyledi.

Yargıç, yine bağırarak, «Tabakhaneyi eline geçirebileceğini hayal etme boşuna», dedi, «O piç gerçekten senin olsa bile, bütün mal, mülk, Zingli’nin akrabalarına düşer.»

Anna, Yargıcın yüzüne bakmaksızın, «öyle» der gibi başını salladı. Sonra, «Çocuğun tabakhaneye ihtiyacı yok.» dedi.

Yargıç, adeta kükreyerek, «Çocuk senin mi?» diye sordu.

Anna, alçak sesle, «Evet», dedi, «onu yanımda alıkoyabilmekten başka bir şeycikler istemem.»

Yargıç, öksürerek, masasının üzerinde duran parşömen kağıtlarını düzeltti. Sonra daha sessiz, ama yine öfkeli bir tonla, «Yumurcağı istiyorsun anlaşılan; oysa, beş ipek etekliği olan öteki cadaloz da istiyor onu. Ama, çocuğa gerçek anası gerekli.»

Anna, «Evet» diyerek, yargıca baktı.

Yargıç, «Hadi bas git artık», diye homurdandı, «Kararımı cumartesi günü vereceğim.»

O cumartesi, anacadde ve belediye binasının önündeki alan, proteston çocuğu ile ilgili davayı izlemek isteyen insanlarla dolup taşmaktaydı. Bu acayip olay, başından beri herkeste büyük bir merak ve ilgi uyandırmıştı; evlerde ve işyerlerinde, kimin gerçek, kimin sahte ana olduğu üzerine tartışmalar yapılıyordu. Yaşlı Dollinger ise, hırçın, iğneleyici sözleri ve isabetli kararlar verdiği kamu davalarıyla her yerde ün salmıştı. Onun duruşmaları, ulusal bayramdan ve kiliselerin açılış töreninden daha çok ilgi topluyor, hemen herkes bu duruşmalarda bulunmaya can atıyordu.

Bundan böyle, belediyenin önünde birçok Augsburg'lu toplanmakla kalmamış, aynı zamanda, o yöredeki köylerden de, azımsanmayacak sayıda insan gelmişti oraya. Cuma günü pazar kurulduğundan köylüler, davanın nasıl sonuçlanacağını merak ederek, geceyi kentte geçirmişlerdi.

Yargıç Dollinger’in duruşmayı yönettiği salonun adı «Altın Salon»du. Bütün Almanya’da, bu büyüklükte biricik salon olarak da ün kazanmıştı. İçinde bir tek sütun bile yoktu; tavanı, çatıya zincirlerle asılmıştı.

Ufak ve yuvarlak bir et yığınını andıran yargıç Dollinger, kapalı büyük bir kapının önünde oturmaktaydı. Basit bir kordon, dinleyicilerin bulunduğu bölümü ayırıyordu. Yargıcın önünde masa falan yoktu. Yıllardır bu biçimde oturmaya alışmıştı; süsten müsten hiç hoşlanmazdı.

Kordonla ayrılmış bölümde, Bayan Zingli ile, ölen kocası Bay Zingli’nin çok görmüş geçirmiş akrabaları olan, iyi kılıklı, saygıdeğer ve çok varlıklı tüccarları andıran iki adam, ve kızkardeşiyle Anna Otterer vardı. Bayan Zingli’nin yanıbaşında, çocukla süt ninesinin bulunduğu görülmekteydi.

Herkes, taraflarla tanıklar, ayakta duruyordu. Yargıç Dollinger, yine, duruşmaya katılanlar ayakta dikildikleri sürece, duruşmaların kısa zamanda sonuçlanacağını söylemekten geri kalmadı. Belki, de onları, halkın önünde kendini göstermemek için ayakta tutuyordu. Öyle ki, ancak ayak parmaklarının ucuna basıp, boyun iyice ileri uzatılınca, yargıcı görmek mümkün olabiliyordu.

Duruşma başladığı sırada, beklenmedik bir şey oldu. Anna çocuğu görünce, birden bağırarak ileri atıldı; çocuk da ona doğru gitmek istiyor, süt ninesinin kollarında, öfkeli öfkeli tepiniyordu. Derken, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Yargıç, çocuğu salondan çıkarttı. Sonra da Bayan Zingli’yi çağırdı.

Bayan Zingli, ipek etekliğini fışırdatarak geldi ve elindeki ufak bir mendille ara sıra yüzünü yelpazeleyerek, imparatorun askerlerinin yağması sırasında. çocuğunu nasıl zorla elinden çekip aldıklarını anlattı. Sözde, hizmetçi kız, hemen aynı gece, babasının evine gelmiş ve çocuğun hala evde olduğunu haber vermiş; belki de böyle yapmakla kendisine bir bahşiş verileceğini umuyormuş. Oysa, babası tarafından tabakhaneye gönderilen aşçı kadınlardan biri, çocuğu orda bulamamış; o zaman, (parmağıyla Anna’yı göstererek) bu kişinin, bir punduna getirip para koparabilmek amacıyla, çocuğu kendi yanında alıkoymuş olduğu kanısına varmış. Eğer atik davranılarak, çocuk elinden kurtarılmasaymış, hiç kuşkusuz, eninde sonunda bu gibi isteklerde bulunmak için ortaya çıkarmış hani.

Yargıç Dollinger, bu kez, Bay Zingli'nin iki akrabasını çağırdı. Bu olay olurken. Bay Zingli'nin durumu hakkında araştırma, soruşturma yapıp yapmadıklarını ve Bayan Zingli’nin kendilerine ne anlattığını sordu.

İki adam, Bayan Zingli'nin, kendilerine, kocasının vahşice öldürüldüğünü, çocuğu bir hizmetçiye emanet ettiğini ve onun yanında güven içinde bulunduğunu anlattığını söylediler. Bu arada Bayan Zingli için ileri geri sözler de sarfettiler. Gerçi, bunda şaşacak bir şey yoktu; çünkü. Bayan Zingli ile ilgili dava düşecek olursa, kocasının bütün malı mülkü onlara kalacaktı.

Bu ifadeden sonra, yargıç yine Bayan Zingli’ye döndü; baskın sırasında aklını yitirip, çocuğu ortalarda bırakmış olup olamayacağını öğrenmek istedi.

Bayan Zingli, şaşırmış gibi, uçuk mavi gözleriyle yargıca bakarken, gücenik bir eda ile, çocuğunu zor durumda bırakmamış olduğunu söyledi.

Yargıç Dollinger, hafifçe öksürdü ve hiçbir ananın kendi öz çocuğunu zor durumda bırakabileceğine inanıp inanmadığını sordu.

Bayan Zingli, kesin olarak inanmadığını söyledi.

Yargıç, sorgusunu sürdürerek, böyle davranacak bir ananın, kıçına vurularak pataklanması gerekse, sözgelişi, o ananın acı duymamak için kaç eteklik giyeceğini sordu bunun üzerine.

Bayan Zingli hiç cevap vermedi; o zaman yargıç, eski hizmetçi Anna’yı çağırdı. Anna, alçak bir sesle, ilk kovuşturma sırasında söylediklerini yineledi. Ama, bir yandan da, dışarıya kulak veriyor, sanki çocuğun hala bağırıp ağladığından kuşkulanıyormuş gibi bakıyordu.

Verdiği ifadede, gerçi o gece Bayan Zingli’nin amcasının evine gitmiş olduğunu, ama sonra İmparatorun askerlerinden korktuğu, ve komşu kasaba Lechhausen’de kalan kendi öz çocuğu için de kaygı duyduğundan tabakhaneye dönmediğini bildirdi.

Yaşlı Dollinger, onun sözünü kesti ve kentte, korkuya benzer bir şeyler duyan, en azından bir kişinin bulunduğunu sert bir tonla belirtti. Demincek, hiç değilse bir kişinin, olay günü azbuçuk aklı başında olduğunu saptayabildiği için sevinç duyuyormuş. Kuşkusuz, tanık hanımın kendi çocuğuna karşı hiç kaygı duymaması hoş bir şey değilmiş; oysa, halk ağzında, «Kan, sudan yoğundur, her zaman ağır basar» diye bir söz varmış. Gerçek anaya gelince, gerektiğinde çocuğu için hırsızlık bile yapabilirmiş, ama böyle bir şey yapmayı kanunlar şiddetle yasaklamış. Çünkü herkesin malı mülkü sadece kendininmiş; üstelik, hırsızlık yapan kimse yalan da söylermiş; keza, yalan söylemek de yasakmış. Sonra da, foyaları ortaya çıkıncaya dek şarlatanlık yapıp mahkemeyi kandırmaya çalışan insanların soysuzlukları üstüne, filozoflara yakışan, bilgiççe ve aynı zamanda iğneleyici ibret derslerinden birini vermeğe koyuldu yargıç. Kısa bir aradan sonra, masum ineklerin sütüne su katan köylüler ve bu köylülerden pek yüksek pazar vergileri alan kentin belediye meclisi hakkında konuştu. Dava ile ilgili olarak da, tanıkların verdikleri ifadelerin pek üstü kapalı, anlaşılmaz şeyler olduğunu ve bu yüzden hiçbir sonuç alınamadığını bildirdi.

Sonra, duruşmaya uzun bir ara verdi. Sanki bir yerlerden, davanın nasıl bir karara bağlanabileceğini gösteren bir öneri bekliyormuş gibi çevresine bakınarak, büyük kararsızlık belirtileri gösterdi.

Herkes, şaşkın şaşkın bakınıyor, çaresiz durumda olan yargıcı bir kez olsun görebilmek için boynunu ileri uzatıyordu. Ama, salonda çıt çıkmıyordu; yalnızca, sokaktaki kalabalığın gürültüsü duyulmaktaydı.

Sonra, yargıç yine içini çekerek söze başladı:

«Gerçek ananın kim olduğu saptanamadı. Çocuğun durumu insana üzüntü veriyor. Babaların çoğu kez sorumluluktan kaçındıkları ve kimi hergelelerin, «baba» olduklarını kabullenmek istemedikleri eskiden beri bilinen bir gerçektir; ama burada, aynı çocuğun anası olduğunu bildiren iki kadın bulunmaktadır. Mahkeme, onları gereken sürece, yani tam beşer dakika dinlemiş, sonunda, her ikisinin de, peynir ekmek yer gibi yalan söyledikleri kanısına varmıştır. Demin de söylediğim gibi, tek anası olması gereken çocuğun durumu hala önemini korumaktadır. Şu halde, boş gevezeliklere girişmeksizin, çocuğun asıl anasının kim olduğunu saptamak gerekiyor.»

Öfkeyle mübaşire seslenerek, bir tebeşir getirmesini buyurdu.

Yargıç «Yere, içinde üç kişinin ayakta durabileceği bir daire çiz bakalım», diye emretti.

Mübaşir, diz çöktü ve istenen daireyi çizdi.

Yargıç, «Şimdi de çocuğu getir», diye buyurdu.

Çocuk, getirildi. Yaşlı yargıç Dollinger, çocuğun bağırıp çağırmasına hiç aldırış etmeyerek, konuşmasını biraz daha yüksek sesle sürdürdü:

— Şimdi burada yapılacak sınavı, eski bir kitapta buldum ben. Tebeşir dairesinin amacı, gerçek anayı bulup çıkarmaktır. Sözün kısası, çocuk sevgisinin gücü denenecektir şimdi. Mübaşir! çocuğu şu dairenin içine bırak.

Mübaşir, ortalığı velveleye veren çocuğu süt ninesinin kucağından alıp, dairenin içine soktu. Yargıç, Bayan Zingli ile Ana'ya dönerek,

— Sizler, dedi, tebeşir dairesinin içine girin ve çocuğun ellerinden tutun. Ben «başla» deyince de, çocuğu daireden dışarıya çekin; sevgisi daha güçlü olan, çocuğu kendi yanına çekmeyi başaracaktır.

Salona büyük bir heyecan egemendi. Dinleyiciler, ayak parmaklarının ucuna basıp yükselmeğe çalışıyor ve önlerinde duranlarla tartışıyorlardı. Ama biraz sonra, iki kadın, çocuğun ellerini tutunca, ortalığı yine derin bir sessizlik kapladı. Ne olacağını sezmiş gibi, çocuk da sesini kısmıştı. Gözyaşlarıyla kaplı ufak yüzünü Anna’ya doğru kaldırmış, öylece duruyordu. O zaman Yargıç, «başla» diye bağırdı; Ve tek hamleyle Bayan Zingli, çocuğu tebeşir dairesinden çekip çıkardı. Anna, şaşkın gözlerle bakakaldı. Çocuğa bir şey olabileceğinden korkarak, elini hemen bırakmıştı.

Birden ayağa fırlayan yargıç Dollinger, kararlı bir sesle,

—  İşte, dedi, gerçek ananın kim olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Şu uğursuz kadının elinden çocuğu kurtarın. Yoksa, bir gün hiç içi sızlamadan, parça parça eder onu.

Ve Anna’yı başıyla selamlayarak, çabucak salondan ayrıldı.

Ertesi hafta, o yörenin pek de boş kafalı olmayan köylüleri, yargıcın, Mering’li kadına çocuğu verdiğini söylerken, göz kırptığını anlatıyorlardı.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült