Hikaye

 

 

Arz Ve Talep

O. Henry


Finch'in Üçüncü Cadde'de elektrikle şapka temizleyen küçük bir dükkânı vardı. Bir müşteri olan onu asla bırakamazdı. Temizleme işleminin gizemini bilmiyordum, ama her dört günde bir şapkanızı temizletmeniz gerekiyordu.
Finch yirmiyle kırk yaşları arasında, kösele gibi sarı benizli bir adamdı. Ayaklarını sürüyerek yürürdü. Onu gören Essex So-kağı'nda taşralı biri tarafından büyütüldüğünü sanırdı. İşi az olduğu zamanlar gevezelik etmekten hoşlanırdı. Finch'in çalışma koşullan kötü, işçilerine düşük ücret ödeyen patronların sırlarını günün birinde bana açıklayacağını ümit ederek, sık sık şapkamı temizletmeye giderdim.
Bir gün öğleden sonra dükkâna uğradığımda, Finch'i tek başına yakaladım. Tozu ve kiri mıktanıs gibi çeken gizemli ilacıyla Panama şapkamı temizlemeye başladı.
"Kızılderililerin bu şapkaları suyun altında ördüklerini söylüyorlar," dedim lafı açmak için.
Finch, "Her duyduğuna inanma," dedi. "Kızılderili veya beyaz, hiç kimse suyun altında o kadar uzun kalamaz. Şey, sen
n Supply and Demand, Great Short Stories of the World, ed. Clark and Lieber, Heate Pub. Co. politikayla ilgileniyor musun? 'Arz ve talep' konusunda yeni bir yasa çıkardıklarını gazetede okudum."
Bunun ekonomi politikasıyla ilgili bir yasa olduğunu ve yasal yaptırımı olmadığını dilimin döndüğü kadar açıkladım.
Finch, "Bunu bilmiyordum. Bir yıldan fazla bir zamandır bu konu hakkında oldukça çok şey duydum, ama bu duyduklarım tek yönlüymüş," dedi.
"Evet, siyasi nutuk atmaya meraklı olanlar bu konuyu fazlasıyla kullanıyorlar. Doğrusunu istersen, dillerinden hiç düşürmü-yorlar. Doğu yakası taraflarında bu konuda ateşli konuşmalar yapan birilerini dinlemiş olmalısın."
Finch, "Bunları bana bir kral anlattı. Güney Amerika'da yaşayan kızılderili bir kabilenin beyaz kralından dinledim," dedi.
Onun bu sözleri ilgimi çekmiş ama beni şaşırtmamıştı. Gurbette ve yollarda zorlu günler geçirenler için büyük kent ana kucağından farksızdır. Günbatımında evlerine dönünce, sokak kapısının önünde oturup çene çalarlar. Salaş bir kahvede bir zamanlar Afrika'da aslan vurmuş bir piyanist; Zululara karşı İngiliz ordusunda savaşmış bir otel hizmetkârı; bir İstakoz kıskacı gibi kırılan sol kolunu Patagonya yamyamlarının kaynayan kazanında bırakan bir hızlı posta sürücüsü tanımıştım. Bu nedenle şapka temizleyicisinin bir kralla arkadaşlık etmiş olması beni etkilemedi.
Finch o yavan, anlamsız gülümsemesiyle, "Şapkanın bandı yeni mi?" diye sordu.
Beş gün önce şapkama yeni bir bant almıştım. "Evet, eskisinden bir buçuk santim daha kalın."
Finch, "Bundan iki yıl önce, o zamanlar 98 numaralı altı arabanın sürücüsüydüm," diye hikâyesini anlatmaya başladı. "Bir gece Schatagel'de domuz sucuğu yerken, enfiye kadar esmer bir adamla tanıştım. Tam bir para babasıydı. Söz dönüp dolaşıp altına geldi. Güneyde Guadımala adındaki dağın altın madeni olduğunu ve kızılderililerin nehir yataklarından çok miktarda altın topladıklarını söyledi.
"'Ben de ona, 'Ah, Kovboy!' dedim. 'Kızılderililer mi! Güneyde Elklerden ve Maccabee'lerden başka kızılderili yok. Bir de sonbaharda kurutulmuş malların ticaretini yapan alıcılar gelir. Kızılderililer onlara ayrılan bölgelerde yaşıyorlar.'
"'Sana bunu kimseye açıklamaman koşuluyla anlatıyorum. Sözünü ettiğim yerliler Buffalo Bill'in kovaladığı kızılderililer değil. Bunlar yerleşik düzende yaşıyorlar ve soyları sopları da belli. Ataları, Meksika Kralı Mazuma zamanında yaşayan İnka ve Azteklerin soyundan geliyormuş. Esmer adam onların dağlardan akan nehirlerden topladıkları altınları torbalara doldurduklarını, sonra da kırmızı kavanozlara boşalttıklarını anlattı. Kızılderililer bu altınları daha sonra yirmi beş kiloluk deri torbalara koyup, torbaları da kapısının üstünde kıvırcık saçlı, flüt çalan bir tanrı heykeli olan taş binada saklarlarmış.'
"Toprak altından çıkardıkları bu serveti nasıl değerlendiri-yorlarmış?" diye sordum.
"'Değerlendirmiyorlarmış, öyle dedi esmer adam. Zaten böyle bir imkânları da yokmuş. Altınlar bir sel gibi hızla akıp biri-kiyormuş.'
"Sohbetimizin sonunda ondan epeyce bilgi almıştım Adamın elini sıkarken, 'Özür dilerim ama anlattıklarınızın tek kelimesine inanmadım,'dedim. Bu olaydan bir ay sonra, beş yıllık birikimim 1.300 dolarla Guadımala topraklarına ayak bastım. Kızılderililerin nelere değer verdiklerini bildiğimi sanıyordum ve yola çıkmadan ona göre hazırladım. Kırmızı yün battaniyeleri, dövme demir kovaları, kadınlar için kenarları parlak taşlarla süslü tarakları, cam boncukları ve traş için usturaları dört tane katıra yükle-dim. Katırları güdecek ve bana tercümanlık yapacak zenci bir yerli buldum. Adam katırların dilinden iyi anlıyordu, ama İngiliz-ceyi çat pat konuşuyordu. Yanlış kilide sokulan anahtarın çıkardığı ses gibi garip bir ismi vardı, ama ben ona kilit sesine biraz daha benzeyen McClintock adını taktım.
"Dağdaki altın köyüne ulaşan kırk millik yolu tam dokuz gün aradık. Bir gün öğleden sonra McClintock beni ve katırları tahminen iki bin metre yükseklikteki yalçın kayaların üstündeki köprüden geçirdi. Ham deri köprüden geçerken katırların nal sesleri davullar gibi etrafı çınlattı.
"Sözünü ettiğim köyün yolu filan yoktu. Binaları da kerpiç ve taştan yapılmıştı. Birkaç evin kapısından, yoğurtlu patlıcana benzeyen sarımtırak kahverengi başlar dışarıya uzandı. Çevresi verandalı büyük evden, pancar gibi kırmızı suratlı, iriyarı beyaz bir adam dışarı çıktı. Özenle tabaklanmış geyik derisinden giysiler giymiş, boynuna altın zincir takmış, dudaklarının arasındaki puroyu tüttürüyordu. Tipi bana yabancı değildi. Yüz hatları, gövdesi ve duruşu ona benzeyen Amerikalı senatörler, ayrıca şef-garsonlarla polisler görmüştüm.
"Öndeki katırdan inen McClintock bir yandan katırla anlaşmaya çalışıyor, bir yandan da sigarasını tüttürüyordu. O arada ihyan adam da yanımıza gelmişti.
"'Merhaba, evlat, sen bu oyuna nasıl girdin? Fiş aldığını görmedim. Kentin anahtarlarını sana kim verdi?' diye sordu.
"'Ben katır sırtında yolculuk yapan zavallı bir adamım. Affedersiniz, buraya gerçekten izinle mi giriliyor, yoksa blöf mü yapıyorsunuz?'
"'Sözümona ata benzer dört ayaklı hayvanın sırtından in de içeriye gel,' dedi.
"Parmağını kaldırdı, bir köylü koşarak geldi.
"'Bu adam eşyalarınla, ben de seninle ilgileneceğim,' dedi.
"Beni büyük eve götürdü. Koltuklardan birine oturmamı işaret etti ve süt renginden bir içki çıkardı. O güne kadar böylesine güzel döşenmiş bir oda görmemiştim. Taş duvarlar ipek şallarla süslenmişti. Döşemelerin üstüne kırmızı ve sarı renkli el dokuması halılar, tiftik keçisi postları serilmişti. Bir köşede kırmızı seramik saksılar duruyordu. Odanın içinde yarım düzine kulübeyi döşemeye yetecek kadar bambu eşya vardı.
"Adam, 'İlk önce benim kim olduğumu öğrenmek istersin,' dedi. 'Bu yerli kabilesi benim malım. Onların tek sahibi benim. Bana Kral veya kabilenin Ana Parmağı anlamına gelen Yüce Ya-cuma derler. İşverenlerden, dinamit lokumlarından, hatta Tif-fany mağazasında kredi sahibi olanlardan daha çok sözüm geçer. Aslında, benim burada astığım astık, dediğim dediktir. Şimdi senin resmi sıfatını öğrenelim ve toplantıyı açalım.'
"'Pekâlâ, benim adım W.D. Finch. Mesleğim, sermayedar, adresim, 541 Doğu Otuz İkinci...'
"Yüce Hakan, 'New York,' diye cümlemi tamamladı gülerek. 'Adresinin karakol kayıt defterlerine ilk kez geçmediğini konuşmandan anladım. Şimdi "sermayedar" ne demek onu açıkla.'
"Toprak ağasına buraya neden ve nasıl geldiğimi açıkça anlattım.
"'Altın tozu mu?' diye hayretle sordu. Küçük bir bebek gibi şaşkın şakın yüzüme bakıyordu. 'Bu çok komik. Bu topraklarda altın madeni yok. Garip bir öykü uğruna tüm paranı harcadın mı? Bak sen şu işe! Peche'lerin son kabilesi olan benim yerlilerim bir bebek kadar saftır. Altının alım gücü nedir bilmezler. Galiba seni birileri oyuna getirmiş.'
'"Olabilir, ama dinlediğim hikâye bana göre gerçekti.'
Kral birdenbire, 'W.D., seninle dürüst bir anlaşma yapacağım,' dedi. 'Beyaz adamla pek sık konuşma fırsatı elime geçmiyor. Harcadığın parayı geri alabileceğin bir gösteri düzenleyeceğim. Belki halkım yastık altında bir iki parça altın tozu saklamıştır. Yarın buraya getirdiğin mallarını sergile, bakalım satış yapabilecek misin? Şimdi sana gayriresmi olarak kendimi tanıtacağım. Benim adım Patrick Shane. Peche kabilesini tek başıma, hiç korkusuzca bileğimin hakkıyla fethettim. Dört yıl önce bu taraflara yolum düştü ve iriyarı cüssemle, tenimin rengiyle ve cesaretimle onların kalplerini kazandım. Altı haftada dillerini öğrendim... çok kolay istediğin şeyi işaret ederek, bir dizi ünsüz harfi nefesin yettiği kadar söylüyorsun.'
"Kral Shane anlatmaya devam etti. 'Onları gösterişimle fethettim, sonra el çabukluğuyla onlara ekonomi politikasından, yasalardan söz ettim. Cimriliğin bir tür ahlak kuralı olduğunu açıkladım. Her pazar veya hemen hemen her gün şehir senatosunda (senatör benim) onlara arz ve talep yasaları hakkında vaaz veriyorum. Arzı göklere çıkarıyor, talebi yerden yere çalıyorum. Hep aynı sözleri yineliyorum. W.D., bir şair gibi duygulu konuştuğumu biliyor musun? Ben şair ruhlu bir adamım.'
'"Şair ruhlu musun değil misin bunu bilemem,' diye yanıt verdim.
Vaazımı Tennyson'un dizeleriyle süslerim. Bence o şairi azam. Sözlerime onun şu dizeleriyle başlarım:
"İnsan fazlasını istememeyi öğrenirse Yaşlı Sultan gibi bütün gün baharat bahçesinde dolaşmaz."
"'Onlara talebi azaltmayı, işin özünün arz olduğunu öğrettim. Basit gereksinimlerinin ötesinde hiçbir şeyi arzu etmemelerini öğrettim. Sahilden getirilen küçük bir koyun, bir avuç kakao, birkaç meyve onları mutlu etmeye yetiyor. Hepsini çok iyi eğittim. Bitki liflerinden, saman saplarından giysi ve şapka yapmayı öğrendiler, bunlarla çok mutlu oldular. Cahil insanları basit yöntemlerle mutlu etmek, harika bir şey.'

"Evet, ertesi gün, Kralın izniyle, McClintock beraberimizde getirdiğimiz eşya torbalarından birkaçını köyün meydanında sergilemeye başladı. Yüzlerce yerli tahtadan tezgâhlara dizdiğimiz mallara bakmak için çevremize toplandı. Kırmızı battaniyeleri açıp salladım. Kadınların parmaklarına yüzükler, kulaklarına küpeler, boyunlarına inci gerdanlıklar, saçlarına kenarları parlak taşlarla süslü tarakları taktım. Erkeklere kırmızı çoraplar giydirdim, ama bir tek mal satamadım. Aç kurtlara benzeyen taştan heykeller gibi mallara baktılar, ama hiçbir şey satın almadılar. McClintock'a sorun nedir diye sordum. Mac yanıt vermeden üç, dört kez esnedi. Bir sigara sardı, katıra bir şeyler fısıldadı ve sonunda insanların paraları olmadığını söyledi.
"Tam o sırada dudaklarının arasında purosu, boynunda altın zinciriyle Kral Patricktüm azametiyle geldi.
"'W.D., satışlar nasıl gidiyor?' diye sordu.
"'Fena değil, mallarım sudan ucuz. Dükkânı kapatmadan önce sergileyeceğim başka mallarım da var. Şimdi onlara traş için usturaları göstereceğim. Batan geminin mallarından iki düzine usturayı çok ucuza kapattım.'
"Bu sözlerime Shane katıla katıla güldü. Öylesine güldü ki, nerdeyse yere düşecekti. Yanından hiç ayırmadığı özel sekreteri onu güçlükle ayakta tutabildi.
"'Ah, Ulu Tanrım! W.D., sen bir bebek kadar safsın değil mi? Yerlilerin traş olmadıklarını bilmiyor musun? Onlar traş yerine sakallarını yolarlar.'
"'Bu usturalar işlerini kolaylaştıracak, onları kullanmayı öğrenince sakallarını yolmak zorunda kalmayacaklar,' dedim.
"Shane gülerek yanımdan uzaklaştı. Bir blok uzaktan onun güldüğünü duyuyordum. Tabii avuçiçi büyüklüğündeki köyde blok ne gezerdi.

"'McClintock'a, 'Onlara söyle,' dedim. 'Para istemiyorum, aldıkları malların karşılığında altın tozu da verebilirler. Satın alacakları mal karşılığında altının bir onsuna on altı dolar vereceğim. Ben para değil, altın tozu istiyorum.'
"Mac söylediklerimi tercüme edince, sanki meydanı polisler basmışcasına kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. İki dakika içinde köy meydanı boşaldı.
"O gece kraliyet sarayında Kralla ben bu konuyu konuştuk.
"'Eğer altın tozunu bir yerlere saklamasalardı, bu denli hassas davranmazlardı,' dedim.
"Shane dudaklarının arasındaki puroyu çiğneyerek güldü. 'W.D., beyaz adamla pek sık konuşma fırsatım yok. Seninle konuşmak hoşuma gidiyor ve sana güvenmek istiyorum. Nasıl olsa buradan sağ çıkacağını hiç sanmıyorum. Her şeyi sana açıklayacağım, gel buraya.'
"Odanın köşesindeki ipek perdeyi açtı ve bana üst üste yığılmış deri torbaları gösterdi.
"Shane, 'Tam kırk torba var,' dedi. 'Her birinin içi yirmi beş kilo altınla dolu. Burada gördüğün altın tozunun değeri 220.000 dolar. Hepsi bana, Yüce Yacuma'ya ait. Yerliler buldukları altınları bana getirirler. Cam boncuk satıcısı, bir düşünsene, iki yüz yirmi bin doların sahibi benim,'
"Haset ve nefretle, 'Ama sana pek bir yararı dokunmuyor ki,' dedim. 'Demek sen parasız para kazanan bu çetenin devlet kasasısın. Bankana altın yatıran müşterilerinden birine, 200 dolarlık karbon elması bir yüzüğü 4.85 dolara almaya yetecek kadar faiz ödemiyor musun?'
"Alnında boncuk boncuk ter beliren Patrick Shane, 'Dinle beni. Sana güveniyorum. Her nedense sana saygı duyuyorum,' dedi. 'Sen hiç altının ağırlığının gücünü hissettin mi? Kuyumcu tartısında tartılan altının ağırlığından söz etmiyorum. Onsu on altı dolardan bir torba dolusu altının ağırlığının gücünü biliyor musun?'
"'Bilmiyorum. Asla bilmiyorum. Ben kirli paraya asla elimi sürmem.'
"Shane kendini yere atıp altın tozu dolu çuvallara sarıldı.
"Altını seviyorum. Gece gündüz onlara dokunmak istiyorum. Hayattaki tek zevkim bu. Ben kralım. Bu odaya girince zenginliğimi hissediyorum. Gelecek yıl milyoner olacağım. Her ay servetime biraz daha servet katıyorum. Bütün kabileye dere-lerdeki kumları eletiyorum. W.D., dünyanın en mutlu adamıyım. Her gün biraz daha artan bu altınların hepsi benim ve onlardan ayrılmak istemiyorum. Benim yerlilerimin senin mallarını neden satın almadıklarını şimdi anladın. Senin mallarını satın alamazlar. Çünkü buldukları altın tozlarını bana getiriyorlar. Sen dükkânını kapatsan iyi olacak.'
'"Sana ne olduğunu söyleyeyim mi?' dedim. 'Sen adi, cimri, aşağılık bir adamsın. Arz konusunda vaaz veriyorsun, ama talebi unutuyorsun. Arz sunmadan başka bir şey değildir. Oysa talep mantıki bir kıyaslama ve hakkını istemektir. İstem kadınlarımız ve çocuklarımızın haklarını, iyilik adına yardım etmeyi ve dostluğu içerir. Hatta sokak köşelerinde dilenmeyi andırır biraz. Arz ve talep eşit şekilde uyum içinde olmalıdır. Senin politik ve ekonomik fikirlerini çürütecek benim de bildiğim bazı oyunlar var.'
"Ertesi sabah McClintock'a bir katır yük daha getirip köyün meydanına sergilemesini söyledim. İnsanlar eskisi gibi etrafımızı sardılar.
"En güzel kolyeleri, bilezikleri, saç taraklarını ve küpeleri çıkarıp kadınlara taktım, sonra elimdeki kozu oynadım.
"Son paketimi açtım ve arkaları parlak teneke kaplı el aynalarını kadınlara dağıttım, Peche yerlileri hayatlarında ilk kez ayna görüyorlardı.
"Shane kahkahalarla gülerek yanımıza yaklaştı.
"'Bugün işler nasıl gidiyor, bakalım?' diye sordu.
"'Şimdilik bir kıpırdama yok,' diye yanıt verdim.
"Yavaş yavaş kalabalıktan mırıltılar yükselmeye başladı. Sihirli kristale bakınca güzelliklerini keşfeden kadınlar, usulca erkeklerden para istediler. Onlar satın almak istedikleri malları seçerlerken, erkekler de ısrarla parasızlıktan yakınıyorlardı, ama kadınlar onlara aldırmadılar.
"Diğer kozumu da oynamanın zamanı gelmişti.
"Katırlarıyla konuşan McClintock'u yanıma çağırdım ve bana yardım etmesini istedim.
"'Dünyadaki krallara ve kraliçelere yakışan bu güzelim süsleri altın tozuyla satın alabileceklerini söyle. Yüce Yacuma için suların içinden eledikleri sarı kumlarla, onları güzelleştirecek ve kötü ruhlardan koruyacak değerli mücevherleri ve uğurları bütün kabilenin satın alabileceğini söyle. Halkın parasına el koyan bu adam her gün biraz daha zenginleşirken, onlara beş kuruş bile vermiyor. Oysa Pittsburgh bankalarının halkın birikimlerine yüzde dört faiz verdiğini söyle. Altın tozlarını kendi aileleri için toplamalarını söyle, Mac. Onlarla ateşli bir devrimci gibi konuş. Esaret günlerinin geride kaldığını söyle,' dedim.
"McClintock katırlarından birine sevgiyle el salladı, sonra efendisinin söylediklerinin bir kısmını dili döndüğü kadar halka anlattı.
"Benim sahte mücevherlerimle süslü bir kadını koluna takan bir yerli meydanın ortasındaki taşa çıktı ve garip sesler çıkararak bir şeyler söyledi.
"McClintock, "Altın tozuyla her istediklerini alabileceklerini halka açıklayınca kadınlar deliye döndü. Yüce Yacuma onlara altın tozunun kötü ruhları uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramadığını söylemiş,' dedi.
'"Devam et! Devam et!'dedim. 'Altın tozu veya nakit parayla istediklerini satın alabilirler. Altın tozunu onların gözü önünde tartacağız. Onsunu on altı dolardan alıyorum. Guadımala sahilindeki altına biçilen en yüksek değer bu.'
"Sonra kalabalık birdenbire dağılınca, ne olduğunu anlayamadım. Mac'la birlikte bize geri verdikleri el aynalarıyla incik boncuğu tekrar torbalara doldurduk ve katırlarımızı bıraktığımız ahıra döndük.
"Biz torbaları katırlara yüklerken, köyün meydanında kızılca kıyametin koptuğunu duyduk. Giysileri parçalanan, yüzü gözü tırmık içinde kalan Patrick Shane'in canını kurtarmak için dili bir karış dışarda koştuğunu gördük.
"'W.D., hazineyi talan ediyorlar,' diye bağırdı. 'İkimizi de öldürecekler. Çabuk katırlardan birkaç tanesinin yükünü boşaltın. Hiç oyalanmadan buradan kaçmalıyız.'
"'Arz ve talep yasasının doğrusunu öğrendiler.'
"Kral, 'Ayaklananların çoğu kadın, oysa hepsi bana delicesine hayrandı!'
"'0 zamanlar el aynalarının varlığını bilmiyorlardı,' dedim.
"Shane, 'Acele edin! Oraklar ve bıçaklarla üstümüze geliyorlar,' diye bağırdı.
"'Uydurduğun arz yasası kulağına küpe olsun. Çabuk demir kırı katıra atla. Ben boz katıra binerim, çünkü o daha hızlı koşuyor. Demir kırı katırın ayağı sakat, pek iyi koşamaz, ama eğer politik görüşlerini değiştirip takas olayını kabul edersen boz katırı bile sana verebilirim,' dedim.
"Shane, McClintock ve ben katırlara atladık, son hızla ham deriden köprüye doğru ilerlemeye başladık. Tam karşıya geçmiştik ki, köprünün diğer başına ulaşan yerliler taşları ve uzun bıçakları bize doğru fırlatmaya başladılar. Köprünün bağlı olduğu kazıkları kestik ve sahile doğru yol aldık."
Tam o sırada, Finch'in dükkânına iriyarı, uzun boylu bir polis geldi ve kollarını tezgâha dayadı. Finch ona dostça selam
verdi.
Polis, "Casey'nin yerinde duydum, Şapka Temizleyicileri Sendikası pazar günü Bergen Plajı'nda piknik düzenlemiş. Doğru mu?" diye boğuk sesle sordu.
Finch, "Tabii, doğru. Çok eğleneceğiz," dedi.
Polis tezgâhın üstüne beş dolar fırlattı. "Bana beş bilet ver."
Finch, "Şey," dedi. "Biraz fazla..."
Polis öfkeyle onun sözünü kesti. "Kapa çeneni! Biletleri satmak zorundasın, değil mi? Birileri de bu biletleri satın alacak. Keşke ben de pikniğe gelebilseydim."
Mahallesinde Finch'in sevilen biri olması hoşuma gitti.
Sonra dükkâna mavi gözlü, eli yüzü kirli, giysileri kir pas içinde yedi yaşlarında bir kız girdi.
"Annem," diye tiz sesle konuşmaya başladı. "Bakkal için seksen sent, sütçü için on dokuz sent ve çiklet almak için de bana beş sent vermenizi söyledi... şey aslında sonuncusunu ben ekledim," dedi cin gibi küçük kız umutlu ama dürüst bir gülümsemeyle.
Finch parayı çıkarıp iki kez saydı. Ve küçük kıza bir dolar
dört sent verdiğini gördüm.
Finch, "Arz ve talep yasasının doğru uygulanışı böyledir işte," dedi, şapka bandını tutan dikişlerin bazılarını dikkatle keserken; böylece birkaç güne kalmadan bant yerinden çıkacaktı. "Arz ve talep birlikte işlemelidir," diye sözlerini sürdürdü o yavan gülümsemesiyie. "Eminim, verdiğim parayla gidip şeker alacak, şekeri çok seviyor. Eğer arz için talep yoksa, arz ne işe yarar?"
Merakla, "Peki Krala ne oldu?" diye sordum.
Finch, "Ah, sana söylemeyi unuttum. Piknik biletlerini satın alan Shane'di. Benimle birlikte buraya döndü ve şimdi polis örgütünde çalışıyor."

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült