Hikaye

 

 

Arjantin Başkanı

John Cheever


Beyaz gülleri, üst kattaki tahta raflı kitaplığa taşırken, soğuk havadan yağıyor, diye düşündü kız. Ya bu ya da : Nasıl da yeşil çullukları andırıyordu kumsaldaki çocuklar, diye düşündü. Nantucket'ta, kiralık evin paslanmış bölmesinde dururken. Pat. Küt. Çat. işte geçmiş yazını yeterince paraladım. Kırk yıldır onu kimseler okumuyor nasılsa. Şövale resimleriyle birlikte o da kalktı, şövale resmi derken, şövalelerde sergilenen resim türü demek istiyoruz. Papağan yuvasının yanında dama oynayan iki rahip. Evet, resim, çerçeveyi attı, yine de kişioğlu bu som altından şenlikleri — yemişler, melekler — özlüyor derinden derine, taşıdıkları ölümcül tehlike payı yüzünden. Sanatçı resmi çerçevelerken, yapıtının aşka ve ölüme ilişkin en derin duygularının damıtık bir özü olduğunu ileri sürüyordu elbet. Çerçeveyi çöpe atarken, bu bildirinin tehlike payını da yok etti. Ola ki, ileri sürdüğü üzre, çerçeve tanımayan bir kavrayış sonsuzluğuna giden kapıları, kemerleri, sütunları ve dağ geçitlerini açmıştır; ya da göstere göstere ancak kendi dipsiz dirim noksanlığını sergilemiştir. Elinde beyaz güllerle merdivenlerden çıkan kadın, çerçevedir bir anlamda, bir bildiridir, benim bir heykelin başına şapka yerleştirişimin öyküsüyse çerçeveden yoksundur, aslında, belki de çerçeve edinme hakkı bile voktur.

O gün, Kenmore Alam’ndan Boston Halk Bahçesi'ne doğru yürüdüğümde, Commonvvealth Caddesi'nden inerken, Leif Erikson’un heykeli, bir boyunbağı takmıştı. Heykelin boyunbağı, fular gibiydi, eprimiş, lekeliydi. Soğuk bir ikindiydi doğrusu, ama ben alpakamı kolumda taşıyordum; babam, ille de gerekmiyorsa paltomu asla giymememi öğretmişti çünkü. Palto giyersem, İrlandalı sanılırmışım. Boston deyince, oldukça aydınlatıcı ve geniş bir bilgi dağarcığım var kanısındayım, yine de bunların tümünün bir son ayrılışın diliyle çerçevelendiği kesin. Ayrılışlardaki ucuzlukları bildiğimi sanıyorum — delikanlıca bir omuz silkişin yem olarak kullanılışı yüzünü benim asla görmediğim bir sevgiliye, yine de başka ne varsa, gördüm, tattım. Bostonlu değilim, ama taşralı iyi hal kağıdım, bana sınırı mutlaka aşırtır. Doğrusu, o kente bir sıla özlemi duyuyor sayılmam, kentin soylu sınıfı, aklımda kaldığına göre, oldukça trajik ve kafadan çatlaktı. İhtiyar C. F. Adams, herkesle bahse tutuşuyordu hala — önüne her çıkanla — haydin bir yelkenli yarışına. Hester Pickman da Rilke çeviriyordu, hele Jack Wheelivright’ın gözü tutmadığı gerekçesiyle, sandviçleri ateşe atışı bugün gibi gözümün önünde. Hizmetçinin iki gözü iki çeşme. Güzel bir İrlandalI kızdı. Şömine rafının üstünde Tintoretto’nun bir tablosu duruyordu. Jack, sevgili amcası Henry Adams’tan söz edip durmuştu, ama ben eve doğru yürürken gece karanlıktı, soğuktu ve Proust'u iyice tanımış biri olarak, dostumun Paris’in düşüşüne ilişkin anlattıklarından, ateşte cızırdayan sandviçlerle ağlayan hizmetçi kadar korkunç bir şey anımsayamıyordum. Kağıtlarım geçerli galiba, yalnız onaylanma durumları üstüne doğru bilgi edinmeliyim. «N’olursun otur,» diye haykırdı Annem, «n'olur otur da sana Phillips Brooks’un gömülme törenini anlatayım! Onun gömüldüğü gün Copley Alanı'nda borazanlar çalıyordu. Ne çok borazan, bilemezsin! Yılın hangi ayıydı tam çıkaramıyorum ama galiba soğuk ve parlak bir havaydı, tabii borazanların gürültüsünden de olabilir. Bilirsin, yaman adamdı Phillips Brooks. Çok büyük adamdı. Ta Güney kıyısına kadar gider, yabancı İrlandalılarla bira içerdi. Beyaz şaraba düşkün rahiplerden değildi o. Ha, şarap dedim de, o Perşembe babanın yaptıklarından, şarap konusundan söz ettim miydi sana?»

Konuşurken, belirsiz çıtlatmalara öylesine düşkündü ki, ne söylediğini anlamak için ön bilgiler şarttı, iyi ki o öyküyü biliyordum. Babamın içki arkadaşlığı dillere destandı. Adams'ın eski yerinde, barı daha Frank Locke işletirken, Robert Ingersoll ile James O'Nell’i masanın altına yığmayı başarmıştı. Annemin değindiği olaysa Perşembe günü olmuş. Güney Kumsalındaki eski evde. Saat onbirmiş. Babamın canı içki istemiş. Perşembeymiş. S.S. Pierce gemisi, babamın içecek yükünü o gün boşaltacakmış ama boşaltma, üçten önce başlamayacakmış. Büfedeki kocaman şarap şişesi, ağzına kadar doluymuş. Babam, tıpayı çıkarıp şarabı diplemiş. Sonra da bir önlem olarak basit bir önlem olarak — içine işeyerek şişeyi tepeleme doldurmuş yine. Oda da tıpatıp ilk girdiği gibiymiş, yalnız şöminedeki kütükler tütüyormuş. Kütükleri eşeledikten sonra, kafası iyice cilalı, çıkmış yukarıya, sık sık yaptığı gibi, başlamış kendisine Shakespeare soneleri okumaya. Tam burda, sahneye başpapaz girer. Annem de girer, önlüğünü çıkartmaktadır. «N olur Peder Frisbee,» der, «oturun da birlikte birer bardak şarap içip bisküit yiyelim.» Ve Tanrı'nın zavallı temsilcisi, çubuklarının yarısı kırılmış hasır koltuğa çöker, çekmeyen şöminenin saldığı dumandan öksüre tıksıra küflü bisküit eşliğinde sidik yudumlamak zorunda kalır. Ailede hiçbirimizin Harvard’a gitmeye heveslenmediğine şaşmamalı.

Diyorum ki, o soğukta Commonvvealth Caddesi’nden aşağı vurmuştum. Lloyd Garrizon’un heykeli, boynuna bir atkı dolamıştı. Parklardaki heykeller, diye düşünmüşümdür hep. duruşumuzu düzeltmemize büyük katkılarda bulunurlar. Kişi, Tanrılarla kahramanlar arasında dolaşırken, başını hep dik tutar. İki kadın gördüm, köpek gezdiriyorlardı. Köpeklerden biri Labrador cinsiydi, ben de yetiştirmiştim bunlardan, gelgelelim ıslık çaldığımda hayvan tasmasını çekiştirince, kadın — güzel bir kadındı doğrusu — köpeğini ters yöne sürükledi zorla, Beacon Sokağı’na yürüdü telaşla. Sanki kaçıyordu, düpedüz kırılmıştım. Uyku tulumuna bürünmüş bir zenci, bir sıraya uzanmış, «Yannış bişi yapmadım ki,» diyordu durmadan, «yarınış" bişi yapmadım ki.» İki çift, caddede araba durdurma çabasındaydılar. Üstleri başları dökülüyordu, kir içindeydiler. Daha önce kent içinde hiç otostopçuya Taslamadığımı düşündüm, hele gücünün kökenini, tekmerkezli bir taşralılığa dayamakla ünlenmiş bir kentte daha hiç. Biraz ötede, Arjantin Başkanı’nın heykelini görebiliyordum. Adi, biçimsiz bir heykel, hem Commonvvealth Caddesi nde ne işi vardı ki allahaşkına? Şapkamı onun başına geçirmeye karar verdim. Neden benim gibi yetişkin bir adam, bir heykelin başına şapka geçirmek istesin? İnsanlar, daha zamanın başlangıcından bu yana heykellerin başına şapka geçirmek istemişlerdir. Babam kediye Shakespeare okurdu, kişisel yaşamım hep hızlı ve kural dışı geçmiştir, lafazanlığı derin düşünceden ayırdetmeyi beceremem ve yıkımım bu yoldan olabiliı. Başkanın durduğu kaidede, solmuş bir kurdeleyle bir tutam mum çiçeği vardı. Tırmanış süresinde fırağın evrensel ve Rodensei kuyruğundan yararlanmaya karar verdim.

Şapkam, ünlü düşünür Locke’un şapkasıdır. Paltomun kumaşıysa, dördüncü kayınbabam Des Moins li tuhafiyecinin mirası, eşine çok ama çok raslanır bir alpakadır. Otuz beş yıllıktır paltom, gelgeldim dünyada, paltomun yaşına saygı gösterilen kulüplerin sayısının üçü geçmediğini öğrenmiş bulunuyorum. Bir ikindi, paltomu, Ritz’deki barda, boş bir tabureye attığımda, bitişik taburedeki adam kumaşı ellemişti de alpakanın eskiliğine, parlaklığına, güzelliğine tutulduğunu sanmıştım, oysa herifin tutulduğu, sayısız yamaların örtmüşündeki ustalıkmış. Bu olayın sonucunda, o benim gözümde birkaç sınıf indi, ben de onun gözünde birinci sınıf bir kelepirci, bir elden düşmeci olup çıktım. Katladığım alpakayı kaideye atıp tırmanmaya koyuldum. Başkana tırmanmak güç iş. Dağ — tırmanma konusundaki deneylerimi de yazmak isterdim tez elden — soğuk, gerçekten dağın doruğundan yağıyor, diye düşünmüştüm — ama başka bir ikindi. Tam bronz yüzeye çıkarken biri seslendi : «Ciao, bello.»

Yakışıklı bir gençti, şayak denizci ceketinin koluna rütbe işareti olarak üç kızıl yıldız dikilmişti. Dünyadaki deniz kuvvetlerinden hiçbirinin böyle bir üniformaya izin vermeyeceğini biliyordum, bu delikanlı da okyanusu ancak bir kaçakçı teknesinin direğinden görmüşe benziyordu ya. «Desiradai tu un amico?» diye sordu.

«italyancan feci,» dedim. «Nerede öğrendin? Bergama'da falan mı?»

«Bir dosttan öğrendim,» dedi.

«Kesin artık,» diye bağırdı polisin biri, «Kesin diyorum çocuklar.» Exeter Sokağı nda durmuş bir devriye arabasından çıktı, bize doğru koştu. «Ya kesersiniz, evet kesersiniz, ya da ikinizi de deliğe atarım. Sizler her şeyin içine ediyorsunuz.»

Denizci ceketli, kuzeye yürüdü, polisin öfkesi öylesine içten, öylesine çaresizlik yüklüydü ki, amacımı anlatmak geldi içimden ama ciddiye alınma olasılığını yitirmeden, bunu göze alamazdım. «Yaşlıyım,» dedim, «Müthiş yaşlıyım ve yaşamımın kalan süresini ayrıcalıklarıma ve zıpırlıklarıma adamakta kararlıyım. Atlantik Caddesi’nde, bir zamanlar köprü üstünden geçen treni anımsıyorum. Boston Polis Örgütü Grevini anımsıyorum! Şu koca ülkede her kasabanın, her çiftliğin, her tepenin, her çayırın. Karaağaç denilen bir ağacın egemenliği altında yaşadığı yılları anımsıyorum. İngiliz Karaağaçları, Portekiz Karaağaçları, Şarapkadehi, Güneştutulması Karaağaçları vardı, fıskiyeler, sütunlar, incelik fışkırtılan gibiydiler. Hem gözüyaşlı ve içli, hem erkekçe yiğittiler. Her yanı tutmuşlardı, şimdi bir tane yok.

«Common Caddesi'nde dolu karaağaç var,» dedi.

«Peki öyleyse. Kestaneyi ele alalım,» dedim. «Babam, New England daki tepelerin tümünün o soylu, toprağımızın yerlisi Kestane ile taçlandığı yılları anımsadığını söylemişti. Güzün, yaprakları derin, parıltılı bir kahverengiye dönermiş, meyvesinin tadına doyum olmazmış. O ağaçlardan bir tekini bile görmedim ben. Bir taneciğini! Benim kuşağa kala kala, Kestane Tepesi Şehir Kulübü, Kestane Korusu Çayevi, bir de Kestane adı verilmiş birkaç önemsiz sokaktan başka bir şey kalmadı.»

«Lütfen yolunuza gidin,» dedi. «Sizler her şeyin içine ediyorsunuz. Her şeyin.»

Yoluma gittim. Exeter Sokağı’ndaki Sinemaya girdim, bir Bergman filminden birkaç sahne seyrettim, kadının biri kırık cam parçasıyla orasını burasını yaralıyordu. Bu sahneyi uzun boylu anlatmak içimden gelmiyor, zaten gelse de anlatamam, gözlerimi yummuştum çünkü. Sonra Commonvvealth Caddesi'ne geri döndüm, şapkamı Başkan'ın kafasına geçirmekte kararlıydım. Yokluğum süresince ışık değişmişti. Güzel bir günde, Boston’da ışık, diye düşünmüşümdür hep, deniz ışığının gizli yakamozunu taşır. George Washington'un heykelini o en tatlı bakır çalığı rengine ancak denizin simyası dönüştürebilirdi. İşte bu solgun deniz ışığında döndüm Arjantin Başkanı’nın yanına. Heykelin yanıbaşındaki sırada bir genç kız oturuyordu. Ben de iliştim, «izin verir misiniz?» dedim.

«Elbette,» dedi.

«Adınız ne?»

«Pixie,» dedi. «Öyle çağırırlar. Adım Alice Mae.»

Bacaklarıyla memeleri olağanüstü güzeldi. Ölçülü-biçili bir güzellik anlayışı uyarınca değil, seyredenin tutkularıyla kendi oranları arasındaki olağanüstü uyum açısından. Operet-kızı bacakları değildi bunlar, fazla kışkırtıcı, uzun ya da parlak bir özellikleri yoktu. Işıltıları ve biçimleriyle, alçakgönüllü, körpeydiler.

«Buralarda mı oturuyorsunuz?» diye sordum.

«Yurtta kalıyorum,» dedi. «Erkek konukların gelmesi yasak.»

«Hangi üniversitede?»

«Üniversite değil. Aslında Kolej. Akademi diyorlar. Annemle babam istediler oraya gitmemi.»

«Babanız ne iş yapar?»

«Cenaze töreni yöneticiliği.»

İşte o zaman kızın, Kenmore Alanı'ndaki mumyalama okuluna gittiğini anladım. Bir kere daha başıma gelmişti. Şişko Buzağı adlı bir büfede çok güzel bir kızla tanışmış, söyleşiyi koyultmuştum. Önce anatomi çalıştığını söylemişti, sonra açılmıştı, yani uğraşının, öğreniminin, işinin, ölümü güzellemek, zalimce öksüz bırakılanlara, ölümü anlaşılır kılmaya çalışmak olduğunu söyleyecek kadar açılmıştı.

«Neler okuyorsunuz?» diye sordum.

«Belli bir ders yok,» dedi. «Yani tarih, aritmetik falan okumuyoruz biz.»

«Yani siz ölümü güzellemeyi öğreniyorsunuz,» dedim.

«Evet,» diye haykırdı. «Nereden de bildiniz!»

Biz de filmlerdeki gibi bitirelim, hani son öpücüğü, son ayrılışı, uzlaşmayı, inancın, umudun ve bağışın sonsuzluğunu tükettikten sonra olay üstüne gerekli bilgileri veren bir adlar listesi başlar aşağı doğru akmaya — genellikle gittikçe uzaklaşan polis düdükleri eşliğinde. Evet, kızın asıl adı Alice Mae Plumber, sınıfta çakmış, mumyalama okulundan uzaklaştırılmış ama ana-babasına söylemeye korkuyor. Denizci ceketi giymiş adamın adı Lemuel Howe, üç gün sonra üstünde uyuşturucu bulundurmaktan ötürü tutuklanacak, Suffolk Cezaevinde beş yıl yatmaya hüküm giyecektir. Şapkasını Başkan'ın kafasına geçirmeyi isteyen adam da benim.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült