Hikaye

 

 

Anadan Doğma Diktatör

O. Henry


Yüzsüzlük kenti New York'un sokaklarında yabancı bir yüz özlemi çekerek dolaşıyordum. Bu kent bir kum fırtınasında havada uçuşan kum tanecikleri kadar birbirine benzeyen insanlarla doludur. Aradan çok geçmeden hepsinden, sanki hep yanı başınızda bulunan bir arkadaş ya da bir akrabaymışlar gibi nefret etmeye başlarsınız.

Broadway ile Yirmi Dokuzuncu Sokağın birleştiği köşede düşlerim aniden gerçekleşiverdi. Ceviz suratlı, san saçlı bir adam köşeyi tutmuş, çevresinde giderek artan bir kalabalığa konserve açacağı, tornavida, askı çengeli, tırnak törpüsü, ayakkabı çekeceği, saat kutusu ve patates soyucusu olarak kullanılabilen ve en şık bir beyin bile anahtarlığına hiç çekinmeden takabileceği bir süs olan garip bir aleti satmaya çalışıyordu.

Tam o anda iriyarı bir polis kalabalığın arasından kendine yol açmaya çalışarak satıcıya doğru yönelince adam ticaretinin böyle birdenbire kesilmesine alışkın bir hareketle çantasını kaptığı gibi kalabalığın aksi yönünden süzülüverdi. İnsanlar da yerinden oynatılmış bir ekmek kırıntısının çevresindeki karıncalar gibi amaçsızca ağır ağır dağıldılar. Polise gelince, o sanki bir an içinde yeryüzünün de, üstünde yaşayanların da sanki hiç farkında değilmiş gibi elindeki copu ustaca çevirmeye başlamıştı. Ben Kansas Bili Bowers'in ardından seğirterek koluna yapıştım.

Kansas Bili ne arkasına baktı, ne de hızını kesti, ama gayet büyük bir ustalıkla avucuma bir beş dolarlık sıkıştırıvermişti.

"Eski dostlarını bu kadar ucuz gördüğünü bilmezdim, Kansas Bili." dedim.

Bili geriye baktı ve bakmasıyla da o ceviz suratına, geniş bir gülümsemenin yayılması bir oldu.

"Çabuk o beşliği geri tosla." dedi. "Yoksa seni resmi bir memuru taklit suçundan ihbar ederim. Ben seni polis sanmıştım."

"Seninle bir iki şey konuşmak istiyorum. Bili." dedim. "Oklahoma'dan ne zaman ayrıldın? Reddi McGill şimdi nerelerde? Bu garip şeyleri satmak için ne diye sokak köşelerinde böyle çırpmıyorsun? Büyük Boynuz altın madenin ne oldu? Nerenin güneşi seni böyle kararttı? Ne içersin?"

Kansas Bili sorularını sırasıyla yanıtladı:

"Bir yıl önce. Arizona'da yel değirmenleri yapıyor. Cep harçlığımı çıkartmak için. Altın madeni sahte çıktı. Tropik ülkelerin. Bira."

Uygun bir yere girip eski anılarımızı tazeledik.

Bili, "Evet, o ineğin ipini kopartmasını ve buzağının seni kovalamasını çok iyi hatırlıyorum." diye bir sorumu yanıtladı. "O inek ve sen! Yaşamımın sonuna kadar o günü asla unutmayacağım!"

"Tropikler epey geniş bir alanı kaplar." dedim. "Hangi köşesini şereflendirdiğini anlat bakalım."

"Çin ya da Peru... Dur hele, sanırım Arjantin Konfederasyonu'ydu. Her neyse, çok esaslı insanlar, dostum. Renkleri bozuk, ama kendileri çok ilerici. Orada tam üç ay kaldım."

"Gerçek büyük ırkın arasına dönmekten memnunsundur herhalde." dedim. "Özellikle Hew Yorklular' m, bütün dünyanın en ilerici ve en bağımsız insanları olan New Yorklular'ın..."

"Tartışma mı açmak istiyorsun?" diye sözümü kesti Bili.

"Ortada bir tartışma konusu mu var?"

"Bir İrlandalı nükteden anlar mı, ne dersin, ha?"

Kahvenin saatine baktım.

"Bir iki saat boşum." dedim.

"Amerikalılar'ın büyük tüccarlar olmalarına bir diyeceğim yok." diye övgüsünü esirgemedi Bili. "Ama bütün suç uydurma yerine yalan yazanlarındır."

"O İrlandalı'nın adı neydi?" diye sordum.

"Şu son içtiğimiz bira pek soğuk değildi." dedi.

"Rus köylüleri arasında isyanlar artacakmış diye duydum." dedim.

Bili az önceki sorumu yanıtladı.

"Adı Barney O'Corınor'dı."

Birbirimizin düşünce yollarını çok iyi bildiğimiz için sonunda Kansas Bill'in hikayesinin başladığı noktaya gelmiştik:

Bu O'Corınor'la Batı Yakası'nda bir pansiyonda tanıştım, diye anlatmaya başladı Bili. Bir kadeh içki içmek için beni odasına çağırmıştı, ondan sonra birlikte büyümüş bir kediyle köpek gibi oluverdik. Bir gün kendisini odasında ayaklarını bir duvara dayamış, sırtını öteki duvara yaslamış elindeki kocaman bir haritayı incelerken buldum. Yatağının üstünde de kabzası yakut taşlı ve püsküllü altın bir kılıç vardı.

"Bu da ne?" diye sordum. (O sıralarda artık içtikleri su ayrı gitmez iki dost olmuştuk.) "İrlanda'nın eski yılanlarını kötüleme yıllık töreni mi var yoksa? Yürüyüş nereye? Broadway'den Kırk İkinci sokağa, oradan da McCarthy'nin meyhanesine..."

"Şu lavabonun üstüne otur da dinle." dedi O’Connor. "Kılıcıma da hakaret edip durma. Munster'deyken babamındı bu kılıç. Bu harita da, aziz dostum Bowers, tören yolunun planı değildir. Gözlerini açıp dikkatle bakarsan görürsün ki, burası Güney Amerika denilen kıta parçasıdır ve tam on dört adet mavi, sarı ve kırmızı ülkeden oluşmuştur. Bu ülkelerin hepsi de ikinin biri bir zorbanın pençesinden kurtarılmaları için bağrışıp dururlar."

"Bilirim bilirim." dedim. "Edebi bir düşüncedir bu. Ciğeri beş para etmez dergilerin tümü bunu Ridpath'ın Dünya Tarihi adlı eserinden aşırmışlardır. Okursan görürsün o hikayelerin birbirlerine ne kadar benzediklerini. Genellikle O'Keefe adında bir serüven düşkünü vardır. Bir sürü dümenden sonra diktatör olur, İspanyol-Amerikan halk da 'Cospettol' ya da ona benzer İtalyanca küfürler yağdırırken roman sona erer. Yeryüzünde böyle şeylerin yapılmış olduğundan kuşkulanıyor değilim, ha. Umarım şimdi de böyle bir işe girişmeyi düşünmüyorsundur."

"Bowers, sen kültürü ve yüreği olan bir insansın."

"İşte itiraz edilmeyecek bir söz." dedim. "Kültür ailemden gelir, yürekliliği de yaşamla olan zorlu çatışmam sonunda elde etmişimdir."

"O'Connorlar gayet savaşçı bir ailedirler." dedi. "İşte babamın kılıcı, işte haritam. Ben öyle hareketsiz bir hayat yaşayamam. O'Connorlar hükmetmek için doğmuşlardır. Ben de insanlara hükmetmeliyim."

"Barney, polis olmak ve rahat rahat dalavere ve zevk dolu bir hayata atılmak varken ne demeye uzak diyarlara gitmek istiyorsun sanki." diye kulağını büktüm. "Baskı altındakilere kötü davranma ve onları ayakların altında ezme duygusunu polislikten başka hangi meslekte tatmin edebilirsin?"

"Şu haritaya bir daha bak hele." dedi. "Şu bıçağımın ucuyla gösterdiğim ülkeye bak. Ona yardım etmeye, başındaki zorbayı babamın kılıcı ile yerinden atmaya karar verdim."

"Anlıyorum." dedim. "O yeşil olanı gösteriyorsun ki, bu da yurtseverliğinin kanıtı. Aynı zamanda hepsinin en küçüğü ki, o da görüşündeki isabetlilik."

Barney'in yüzü pembeleşti.

"Beni korkaklıkla mı suçluyorsun?"

"Tek başına bir ülkeye saldırıp onu ele geçiren adama korkak denmez." diye durumu idare ettim. "Anthony Hope ile Roosevelt işine karışmazlarsa seni oradan atmaya kimsenin hakkı olamaz."

O’Connor, "Ben şaka ediyor değilim." dedi. "Planımı uygulayacak 1500 dolarım var. Senden de pek hoşlandım. Ne dersin, kabul mü?"

"Şimdilik boştayım." dedim. "Ama görevimin ne olacağını bilmem gerek. İhtilal sırasında dişe dokunur bir şey elde edecek miyim, yoksa ülke fethedildikten sonra savunma bakanı mı olacağım? Aylık mı alacağım yoksa beleşe mi çalışacağım?"

"Bütün masraflar benden. Ben güvenebileceğim bir insan arıyorum. Başarılı olduğumuz takdirde sana devlet armağanı olarak istediğin görevi veririm."

"Tamam." dedim. "Önce bir nakliye müteahhitliği, sonra da cumhurbaşkanlığı sırasının bana gelmemesi için Yüksek Yargıçlar Kurulu'na atanmamı istiyorum. O devletlerin cumhurbaşkanlarını selamladıkları toplar insanın canını biraz fazlaca acıtır. Tamam, bu andan başlayarak beni aylıklı memurun olarak kabul edebilirsin."

İki hafta sonra o küçük, yeşil ülkeye gitmek üzere bir gemiye binmiştik. Yolculuk üç hafta sürdü.

O’Connor'un dediğine bakılırsa bütün planları önceden hazırlamıştı. Ancak kendisi başkomutan olduğu için herkesin William T. Bowers olarak tanıdığı benden, yani tüm ordu ve kabinesinden bu ince ayrıntıları titizlikle saklamaktaydı. Tehlike içinde olan bu henüz keşfedilmemiş ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için girdiğim bu seferde günde üç dolar alıyordum. Her cumartesi akşamı güvertede esas duruşa geçerdim, sonra 'rahat' komutuyla O’Connor yirmi bir doları tokalardı.

İndiğimiz limanın adının Guayaquerita olduğunu öğrenince, "Yağma yok." dedim. "Benim için burası Hilldale, Tompkinsville ya da Cherry Tree Corners'dir. Anlaşılan ilk iş olarak Yazım Reformu yapılacak burada."

Limana girerken kentin göze hoş gelen bir görüntüsü vardı. Tıpkı Long Island Demiryolu şirketinin turist broşürlerindeki Ronkonkoma gölüne benziyordu.

Karantina ve gümrük muayenesi aşağılanmalarından geçtikten sonra O’Connor beni Bireysel ve Ortak Azizlerin Kederli Kelebekleri Caddesi'ndeki bir pansiyona götürdü. Üç metre genişliğindeki cadde ta başından sonuna kadar insanın dizlerine kadar çıkan gübre ve izmarit yığınlarıyla doluydu.

Orasını da yeniden vaftiz ederek 'Haydutlar Sokağı' adını verdim.

O’Connor, "Burası bizim karargahımız olacak." dedi. "Ajanım Don Fernando Pacheco bizim için tuttu burasını."

Böylece o evde ihtilal merkezini kurduk. Ön odada üstünde meyve, bir gitar ve bir de deniz kabuğu olan bir masamız vardı. O’Connor arka odaya kendi çalışma masasını, kocaman aynasını ve hasırlar içinde sakladığı kılıcını yerleştirdi. Duvardaki çengellere taktığımız hamaklarda yatıyorduk. Yemeklerimizi de Amerikan örneğine göre işletilen, Kansas City usulü bir tezgahta Çin yemekleri yenilen bir Almanın Hotel İnglez adındaki lokantasında yemekteydik.

Anlaşıldığı kadarıyla O’Connor gerçekten de önceden birtakım planlar hazırlamıştı. Her gün sürüyle mektup yazıyor ve yine her gün birkaç yerli geliyor ve arka odada çevirmenle birlikte yarım saat kapalı kalıyorlardı. İçeri girerken yirmi santim boyundaki purolarını tüttürüp bütün dünya ile barış içinde olduklarına, ama on beş ya da yirmi dolarlık bir banknotu katlayarak çıkarken hükümete müthiş bir şekilde sövüp saydıklarına dikkat etmiştim.

Bu Ouaya'ya, deniz kıyısındaki bu kokulu kente geldiğimizden bir ay kadar sonra bir akşam kafayı çekiyorduk.

"Eğer ne kurtarmaya geldiğini bilmeyen bir kahramanın cüretini bağışlarsan bu ülkeyi nasıl ele geçirmeyi düşündüğünü sorabilir miyim?" dedim. "Kanlı bir ihtilal mi düşünüyorsun, yoksa sakin ve şerefli bir şekilde oylarını satın almayı mı?"

"Bowers, sen çok iyi bir insansın." dedi. "Karışıklıktan sonra senden çok yararlanacağım. Ama devlet işlerine pek aklın ermez. Şu anda zalim Calderas'ın çevresinde gittikçe daralan bir strateji ağı kurmuş bulunuyoruz. Ülkenin her yerinde casuslarımız var.

Seçimi kesinlikle Liberal Parti kazanacak. Gizli listelerimizde hükümet güçlerini bir vuruşta yok etmeye yetecek kadar yandaşlarımızın adları yazılı. Bütün bunları kim yaptı sanıyorsun? Ben yaptım. Ben! Hepsini ben hazırladım. Casuslarımın bildirdiklerine göre buraya tam zamanında gelmişiz. Halk ağır vergiler altında inim inim inliyor. Ayaklandıkları zaman önderleri kim olacak sanıyorsun? Benden başkasının olması mümkün mü? Daha dün, Burasnas bölgesindeki adamımız Zaldas halkın gizliden gizliye bana Kurtuluş Kapısı adını verdiklerini söyledi."

"Bu Zaldas dediğin o boyanmamış deri pabuçlu, meşin tenli yaşlı Kızılderili değil mi?"

"Tam üstüne bastın, o işte."

"Dışarı çıkarken arka cebine bir yirmi dolarlık sokmaya çalışıyordu. Sana belki Kurtuluş Kapısı diyorlar, ama bana kalırsa daha çok bankanın yan kapısıymışsın gibi davranıyorlar. Her neyse, biz işin sonunu bekleyelim bakalım."

"Bu işler parasız dönmez elbette. Ama bir aya kalmaz ülke avucumuzun içine düşecek, bak bundan hiç kuşkun olmasın."

Akşamları kent meydanında dolaşır, bandoyu dinler, halkın arasına karışırdık. Kaymak tabakaya ait on üç araba vardı. Bunlar Alabama'da belediye başkanının yeni bir düşkünlerevi açmaya giderken bindiği türden eski tip şeylerdi. Zenginler de işte bu arabalarıyla aynı meydanın çevresinde dolaşıp dururlar, içlerindekiler dostlarını her görüşlerinden silindir şapkalarını çıkartıp selamlaşırlardı. Yoksul halk da çıplak ayakla dolaşır, en ucuz cinsten purolarını fosurdatırlardı. Bütün bu karışıklık içinde en soylu görüntüyü Barney O’Connor oluştururdu. Sırtında Beşinci Cadde'den aldığı takım elbisesiyle bir seksen beş boyunun tüm heybetini gözler önüne serecek şekilde şöyle bir durdu mu herkesin onu seyrettiğini sanırdım. Kartal gibi bakışları, ta kulaklarının arkasını gıdıklayan bıyıkları vardı. Anadan doğma bir çar, bir diktatördü o! Her kadının onu sevdiğini, her erkeğin ondan korktuğunu düşünürdüm. Kimi zaman bakar da belki garip bir rastlantı sonunda oyununun başarıyla sonuçlanacağını düşünür, kendimi Güney Amerika Dalavere Nişanı'nın Birinci Rütbesine sahip bir soylu olarak görürdüm. Ama sonra hemen yeryüzüne döner, hayalimde cumartesi akşamı elime geçecek olan yirmi bir Amerikan dolarını canlandırırdım.

Bir akşam böyle konuşarak yürürken O’Connor, "Şu insanlara dikkatle bak." dedi. "Şu kederli, baskı altında inim inim inleyen kütlelere bak. İhtilale hazır olduklarını fark etmiyor musun? Yaşamlarından memnun olmadıklarını görmüyor musun?"

"Hiç de öyle bir şey görmüyorum." dedim. "Bu insanları tanıyorum artık. Mutsuz göründükleri zaman keyiflidirler aslında. Gerçekten mutsuz olduklarında da gidip yatarlar. Bunlar pek öyle ihtilale ilgi duyacak insanlar değiller."

"Bizim bayrağımız altında toplanmak için koşacaklardır. Yalnız bu kentte bir işaret üzerine silaha sarılacak üç bin kişi var. Ancak her şey çok gizli tutuluyor. Başarmamamız imkansız."

Karargahımızın bulunduğu Haydutlar Sokağı'nda alçak damlan kırmızı kiremitli bir sıra bina vardı. Askeri güçlerin komutanı General Tumbalo orada otururdu. Bir gün O’Connor'la kaldırım adını verdikleri o keçi yolundan giderken Tumbalo'nun oturduğu evin tam karşısındaki evden O’Connor'ın ayakları dibine kırmızı bir gül atıldı. O’Connor gülü aldı, yerlere kadar eğilip bir selam verdikten sonra çiçeği beşinci kaburga kemiğine bastırdı. Vay anasını! Herif bu işleri gerçekten biliyor, diye düşündüm. Pencerenin önünden geçerken içeride beyaz bir giysi, gülümseyen bir dizi diş ve bir çift iri kara göz gördüm.

Eve döndüğümüzde O’Connor odada aşağı yukarı dolaşıp bıyıklarını burmaya başlamıştı.

"Gözlerini gördün mü, Bowers?" diye sordu.

"Gördüm. Bundan sonra olacakları da görebiliyorum. Tıpkı romanlardaki gibi. Zaten bir şeylerin eksikliğini hissediyordum. Aşk yoktu, aşk! Yedinci Bölüm'de cesur İrlandalI serüvenciyi avutmak için ne gerekir? Aşk, elbette. İşte sonunda gece karanlığı gözler ile parmaklıklar arasından fırlatılan gül de çıktı karşımıza. Şimdi sıra hangisine geldi? Gizli yeraltı geçidi yakalanan mektup senyoritadan gizli haber savaş meydanda dövüş arka..."

"Saçmalama!" diye sözümü kesti O’Connor. "Ancak şunu iyi bil ki, o benim için dünyadaki tek kadındır. O’Connorlar kavgada olduğu gibi aşkta da acelecidirler. Adamlarımın önünde savaşa giderken o gülü kalbimin üzerinde taşıyacağım. İyi dövüşmek için insana güç verecek bir kadın olmalıdır."

"Haklısın." dedim. "Ama bu işte beni işkillendiren bir nokta var. Romanlarda hep kahramanın sarışın arkadaşı öldürülür. Bütün okuduklarını bir hatırla da bak, haklı mıyım haksız mı?"

O’Connor, "Adını nasıl öğrenebilirim?" diye sordu.

"Bundan kolay ne var? Git kendisine sor."

"Sen zaten hayatta hiçbir şeyi ciddiye almazsın ki."

Ben ıslıkla İspanyol Fandangosu'nun çalmaya koyuldum.

"Belki de gülü bana atmıştı." dedim.

O’Connor'ın tanıştığımızdan bu yana ilk kez güldüğünü o zaman gördüm. Ayağa kalktı, gürültülü bir kahkaha savurdu, dizlerini dövmeye başladı. Sırtını dayadığı duvar ciğerlerinin gürültüsü ile sallanana kadar güldü. Arka odaya gidip aynada kendisine baktıktan sonra yeniden makaraları koyuverdi. Sonra yüzüme baktı, bir kahkaha daha patlattı. İşte onun için sözün başında sormuştum İrlandalılar'ın nükteden anlayıp anlamadıklarını. Onu gördüğüm günden beri ben hiç farkında olmadığım halde herif meğerse komedi oynar dururmuş.

Her neyse, ertesi gün suratına yayılmış kocaman bir gülümsemeyle geldi. Cebinden borsa bülteni gibi bir kağıt çıkararak, "Adını öğrendim." diye okumaya başladı. "Dona Isabel İnez Lolita Carreras y Buencaminos y Montelon. Anasıyla birlikte oturuyor. Babası son ihtilalde öldürülmüş. Bizim davamızla ilgileneceği kuşkusuz."

Gerçekten de ertesi gün kız bizim kapının önüne küçük bir gül demeti fırlatıverdi. O’Connor çiçeklerin arasında üzerinde bir satır İspanyolca yazılı bir kağıt bulunca bizim çevirmeni yakaladığı gibi masa başına oturttu. Adam kafasını kaşıya kaşıya o bir tek cümleyi İngilizce'ye şu üç şekilde çevirdi: Talihin yüzü savaşan insanınkine benzer', 'Talih yürekli olana güler' ve 'Talih yürekli adama benzer". Biz bunların içinden İkincisini seçtik.

O’Connor böbürlenmeye başladı.

"Gördün mü, ülkesini kurtarmam için beni destekliyor."

"Bana kalırsa akşam yemeğine çağırıyor." dedim.

Böylece bu hanımcağız bütün gün parmaklıklı penceresi ardında oturup bir çiçekçi dükkanını teker teker bizim evin önüne fırlattı durdu.

O’Connor horoz gibi kasıla kasıla, göğsünü şişirerekten dolaşıyor, kanlı savaş meydanlarında göstereceği kahramanlıklarla kızı kazanacağına söz veriyordu.

Artık ihtilal de olgunlaşmaya başlamıştı. O’Connor bir gün beni arka odaya çekerek her şeyi açıkladı.

"Haftaya bugün saat on ikide ihtilal başlıyor. Benim gibi cesur, akıllı ve tarihsel üstünlüğe sahip bir insan için bu işlerin gayet basit olduğunu anlamaya yetecek kafan olmadığı için bu konuda kendini eğlendirecek şeyler buldun. Ancak şunu bil ki, O’Connorlar dünyanın dört bir yanında kadınlara, erkeklere ve tüm uluslara hükmetmiş insanlardır. Bunun gibi küçük ve önemsiz bir ülkeye hükmetmek çocuk oyuncağıdır. Ben tek başıma bu heriflerden dördünü kolaylıkla alt edebilirim."

"Bundan hiç kuşkum yok." dedim. "Ama ya altı tanesini? Ya da üzerine on yedi kişilik bir ordu gönderirlerse?"

"Kulaklarını aç da sana neler olacağını anlatayım. Gelecek salı günü öğlen saat on ikide cumhuriyetin dört bir yanında 25.000 yurtsever isyan edecek. Hükümet hazırlıksız bulunacağı için devlet daireleri işgal edilip silahlı kuvvetler hapsedilecekler ve yeni yönetim işbaşına geçecek. Ordunun bir bölümü başkentte olduğu için orada durum biraz daha naziktir. Orada cumhurbaşkanlığı sarayını ve tahkim edilmiş devlet dairelerini işgalden sonra ihtilal kuvvetleri buralarda savunmaya geçeceklerdir. Diğer kentlerde zaferler kazanıldıkça bir kısım ihtilalciler derhal başkente doğru yürüyüşe geçeceklerdir. Plan o kadar kusursuz ki, başarılı olmaması mümkün değil. Ben buradaki ihtilalcilerin başındayım. Yeni cumhurbaşkanı şimdiki kabinede maliye bakanı olan Senor Espadas olacak."

"Ya sen bu işten ne kazanacaksın?" diye sordum.

"İçinden istediğimi seçmem için bütün görevleri bir gümüş tepsiye koyup önüme getirmezlerse şaşarım doğrusu! Bu işin beyni bendim, çarpışma başlayınca da herhalde arka saflarda olmayacağım. İhtilalcilere kaçak silahları kim buldu? Ben Hew York'tan ayrılmadan önce orada bir şirketle bu işi ayarlamadım mı? Mali ajanlarımız 20 bin Winchester tüfeğinin sahilde gizli bir yere çıkarılıp kentlere dağıtıldığını bildirdiler. Oyunu kazandık diyorum sana, Bowers, oyunu kazandık!"

Doğrusunu söylemek gerekirse bu sözler üzerine güvensizliğim iyice sarsılmıştı. Bu yurtsever üçkağıtçıların işi epey ciddiye aldıkları anlaşılıyordu. Bundan sonra O’Connor'a daha saygıyla bakmaya ve savunma bakanı olarak nasıl bir üniforma giyeceğimi düşünmeye başladım.

İhtilal günü olan salı sonunda geldi çattı. O’Connor ayaklanmaya başlamak için bir işaret verileceğini söylemişti. Devlet deposunun yanında eski bir top vardı. Onu gizlice doldurmuşlar, tam saat on ikide ateşleyeceklermiş. İhtilalciler de top sesini duyar duymaz silahlarını gizledikleri yerlerden çıkaracaklar ve gümrük binası ile diğer devlet dairelerini ve depoları basacaklarmış.

O sabah heyecandan yerimde duramıyordum. Saat on bire geldiğinde O’Connor da heyecanından savaşçı bir katil ruhuna bürünmüştü. Babasının kılıcını sallıyor, nasırları ağrıyan bir aslan gibi arka odada dolaşıp duruyordu. Ben ise birbiri ardından sekiz on puro içtim ve sonunda pantolonumun paçalarına boydan boya sarı şeritler geçirmeye karar verdim.

Saat on bir buçukta O’Connor sokağa çıkıp halkın ayaklanmaya nasıl hazırlandığı hakkında kendisine rapor vermemi istedi. On beş dakika geçmeden odaya dönmüştüm.

"Bir şeyler duydun mu?" diye sordu.

"Duydum." dedim. "Önceleri davul çalıyor sandım, ama değilmiş. Horlama gürültüsüymüş. Şu anda kentte herkes derin bir uykuda."

O’Connor saatine baktı.

"Sersemler!" dedi. "Herkesin öğle uykusuna yattığı saati seçmişler. Ama hiç tasalanma, top sesini duyunca hepsi yerlerinden fırlayacaklardır. Her şey tıkırında gidecek, hiç kaygın olmasın."

Saat tam on ikide topun gürlemesi ile kentin tümü sallanmıştı.

Herkes kapıdan pencereden başını uzatmış sokağa bakıyordu.

O’Connor kılıcını çekerek dışarı fırladı. Ben kapıya kadar gidip arkasından bakmakla yetindim.

Komutan General Tumbalo elinde iki metrelik kılıcıyla merdivenlerden aşağı yuvarlanarak iniyordu. Başında üç köşeli tüylü şapkası, sırtında altın kordonlu, parlak düğmeli büyük tören üniforması vardı. Bacağında gök mavisi pijama pantolonu, bir ayağında çizmesi, diğerinde kırmızı terliği bu renkli görüntüyü tamamlıyordu.

Topun patlamasını işiten General böyle saygısızca uyandırılmış yüz kiloluk vücudunun izin verdiği hızla koşarak kışlaya doğru gidiyordu.

Generali gören O’Connor bir savaş çığlığı attı ve babasının kılıcını sallayarak düşmana saldırdı.

Tam sokağın ortasında ikisi birden bir nalbantlık ve kasaplık gösterisine giriştiler. General böğürdü, O’Connor da kendi soyunun savaşçı yeteneğini dile getirdi.

Kılıcı kırılan General kurtuluşu "Polis! Polis!" diye bağırarak kaçmakta buldu. Adam doğramanın zevkiyle kendinden geçmiş olan O’Connor Generalin peşinden koşuyor, baba yadigarı silahıyla adamın ceketinin kuyruklarından düğmeler kopartıyordu. Köşe başına vardığında beş çıplak ayaklı, don paça polis hep birden O’Connor'un üstüne atlayıp kendisini belediye talimatlarına uygun bir şekilde tutuklayıverdiler.

Cezaevine giden yol bizim eski ihtilal karargahının önünden geçerdi. Ben hala kapının önünde duruyordum. Polisler O’Connor'ı el ve ayaklarından yakalamışlar, kaplumbağa gibi sırtüstü sürüklüyorlardı. Yolda iki kere mola verdiler. Yedekte giden beşinci polis her seferinde birinin yerine geçerek arkadaşına bir sigara sarma fırsatı veriyordu. O’Connor evin önünden geçerken başını çevirip bana baktı. Yüzüm kızararak bir puro daha yaktım. Alay yoluna devam etti; saat on ikiyi on geçe herkes yeniden uykuya yatmıştı.

Bizim çevirmen öğleden sonra geldiğinde ilk işi içinde buz sakladığımız kırmızı küpe el atmak oldu.

"Bugün buzcu gelmedi." dedim. "Kentte ne var ne yok, Sancho?"

Karaciğer renkli dil bilgini, "Felaket." dedi. "Senyor O’Connor'ın General Tumbalo ile kavga etmesinin çok kötü olduğunu söylediler. General Tumbalo büyük adam. Büyük asker."

"Peki, Bay O’Connor'a ne yapacaklarmış?"

"Az önce Juez de la paz yani nasıl derler. Sulh Yargıcı ile konuştum. Amerikalı efendinin General Tumbalo'yu öldürmeye kalkışması çok kötü oldu. Senor O’Connor'u altı ay hapsedecekler, sonra da kurşuna dizeceklermiş. Çok, ama çok yazık oldu."

"Peki, ya hazırlanan ihtilal?" diye sordum.

"Haa, o mu? İhtilal havası değil şimdi. Havalar çok sıcak. İhtilal kışın daha iyi yapılır. Belki de gelecek kışa. Kim bilir?"

"Ama top patladı ya! İşaret verilmişti."

Sancho güldü.

"O buz fabrikasının patlayan kazanının sesiydi. Buummm diye patladı koca kazan. Millet tümden öğle uykusundan uyandı. Kusura bakmayın, bugün buz yok. Hava da çok sıcak."

Gün batarken cezaevine gittim. O’Connor'la parmaklıklar arasından konuşmama izin verdiler.

Hemen, "He haberler var, Barnes?" diye sordu. "Kenti ele geçirdik mi? Öğleden sonra beni kurtarmaya geleceklerini sanmıştım. Hiç silah sesi de duymadım. Başkentten bir haber var mı?"

"Aman yavaş ol." dedim. "Bir plan değişikliği olduğunu sanıyorum. Şu anda konuşulacak daha önemli konular var. Paran var mı?"

"Yok. Son meteliğimi dün otele vermiştim. Adamlarımız gümrük binasını basmadılar mı? Orada epey devlet parası olacaktı."

"Çıkar artık şu ihtilali kafandan." dedim. "Senin hakkında araştırma yaptım. Cana kasttan altı ay sonra kurşuna dizileceksin. Ben de boşta gezerlikten elli yıl ağır hapse mahkum oluyorum. Cezaevinde bulunduğun sürece sana yalnızca su verecekler, yiyeceğini ancak arkadaşlarından sağlayabilirsin. Ne yapacağımızı bilemiyorum."

Eve döndüğümde O’Connor'ın eski bir ceketinde gümüş bir Şili doları buldum. Biraz kızarmış balıkla pirinç alıp cezaevine götürdüm. Sabahleyin de göle gidip biraz su içtikten sonra O’Connor'a uğradım. Adamın bakışlarında kalın bir biftek rüyası okunuyordu.

"Barney, dünyanın en iyi, en tatlı, en saf suyunu buldum." dedim. "İstersen gidip bir kova getireyim. Bu pis hükümet suyunu at gitsin. Ben arkadaş için her şeyi yaparım."

O’Connor hücresini arşınlayarak, "Sonu bu olacaktı demek." dedi. "Açlıktan ölecek hale gelince kurşuna dizileceğim, ha? Hele buradan çıkayım da, ben o hainlere dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririm." Sonra parmaklıklara yaklaşarak sesini alçalttı:

"Dona Isabel'den yeni bir haber var mı? Onun bakışlarına güveniyorum. Ona bir haber iletebilir misin? Beni buradan kurtarsa kurtarsa, ancak o kurtarır. Ondan bir tek söz, bir tek gül benim bu karanlığımı ışığa boğacaktır. Ancak konuyu kendisine açarken çok dikkatli ol, bu soylu Kastilyalılar çok duygulu ve gururlu insanlardır."

"Çok esaslı bir fikir verdin." dedim. "Barney, raporumu sana az sonra sunarım. Çabuk tarafından bir iş çevirmediğimiz takdirde açlıktan öldük demektir."

Oradan çıkıp Haydutlar Sokağı'nda yürümeye başladım. Tam Dona Isabel Antonia Concha Regalia'nın evinin önünden geçerken bir gül küt diye kulağıma çarptı.

Kapı açıktı. Şapkamı çıkardığım gibi daldım içeri. Oda pek aydınlık değildi, ama ağzında kömür gibi bir puroyla Dona Isabela'nın pencerenin yanındaki sallanan koltukta oturduğu seçilebiliyordu. Yanına yaklaşınca yaşının otuz dokuz, iki gözünün de ömrü boyunca aynı yere bakmamış olduğunu anladım. Koltuğunun kenarına oturdum, ağzından purosunu çektim, dudaklarına bir öpücük kondurdum.

"Merhaba, Izzy!" dedim. "Laubaliliğimin kusuruna bakma. Seni bir aydır tanıyor gibiyim de ondan. Söyle bakalım sen kimin Izzy'ciğisin, ha?"

Başını şalının altına sokup öyle derin bir soluk aldı ki, bas bas bağıracak sandım, ama hiç de umduğum gibi olmadı.

"Ben Amerikalılar'ı severim." dedi.

İşte bunu duyar duymaz o akşam O’Connor'la birlikte bir çatal bıçak oyununa gireceğimize aklım kesmişti. Bir iskemle çekip yanına oturdum. Yarım saat sonra nişanlanmıştık bile. Biraz sonra şapkamı alıp dışarı çıkmam gerektiğini söyledim.

Izzy korkuyla, "Geri dönecek misin?" diye sordu.

"Gidip papazı getireyim." dedim. "Yirmi dakika sonra buradayım. Hemen bugün evleniriz. Oldu mu?"

"Bugün evlenmek mi? İyi." dedi.

Kıyıya gidip Birleşik Devletler Konsolosu'nun evini buldum. Konsolos kır saçlı, bir yetmiş beş boyunda, kırk kiloluk bir adamdı. Beyaz giysili kara bir herifle satranç oynuyordu.

"Rahatsız ettiğim için özür dilerim." dedim. "Bir insan şöyle çabuk tarafından evlenmek isterse ne yapmalıdır?"

Konsolos kalkıp elini masasının gözüne soktu.

"Benim bir iki yıl önce alınmış bir nikah kıyma iznim olacaktı. Durun bir dakika..."

Kolunu tuttum.

"Aman zahmet etmeyin. Zaten evlilik bir piyangodur. Siz razıysanız ben izni görmeden de bu işe girerim."

Haydutlar Sokağı'na konsolosla birlikte döndük. Izzy annesini de törene çağırdıysa da, moruk mutfakta tavuk yolduğu için özür diledi. Biz de ayağa kalktık, konsolos nikahımızı kıydı.

O akşam Bayan Bowers keçi haşlamak, fırında muzlu, kırmızı biberli şöyle dört başı mamur bir yemek çıkardı. Yemekten sonra ben sallanan koltuğa oturdum, o da dizlerimin dibine çöküp gitarını tıngırdatmaya başladı.

Birden çılgınlar gibi fırladım yerimden. O’Connor'u unutmuştum. Izzy'ye hemen ona da yemek hazırlamasını söyledim.

"O kocaman çirkin herife mi?" dedi. "Ama arkadaşım diyorsan peki..."

Vazodan bir de gül alıp yemek paketini doğruca cezaevine götürdüm. O’Connor yemeklere aç kurt gibi saldırdı. Sonra ağzını bir muz kabuğuyla silerken, "Dona Isabel'den haber yok mu?" diye sordu.

Parmaklıkların arasından gülü uzattım.

"Şşşt! Sana bunu yolladı. Cesaretini sakın kaybetmesin diyor. İki maskeli adam bu gülü akşamüzeri ormandaki şato yıkıntısına getirdiler. Keçi haşlamasını beğendin mi?"

O’Connor gülü dudaklarına bastırdı.

"Bence bu gül dünyanın bütün yemeklerinden önce gelir. Ama yemek de iyiydi hani, nereden yürüttün?"

"Üzümünü ye de bağını sorma." dedim. "Sen şimdilik keyfine bak. Bu arada yapılacak bir iş varsa ben yaparım artık."

Birkaç hafta böyle devam ettik. Izzy mükemmel bir aşçıydı, biraz daha alımlı olsa ya da daha iyi bir cins tütün kullansa belki de kendisine verdiğim bu şerefe biraz da sorumluluk duygusu katabilirdik. Ancak şimdiki durumda tramvayda önümde duran gerçek bir hanımefendiyi görmeye bile özlem duyuyordum. Zaten bu bolluk ülkesinde kalmamın tek nedeni kaçamayışımdı. Ayrıca O’Connor'un kurşuna dizilmesini seyretmeden gitmeyi saygısızlık olarak görüyordum.

Bir gün bizim eski çevirmen geldi, bir saat kadar oturup sigara içtikten sonra yargıcın beni çağırttığını söyledi. Adamın kent dışında, limon ağaçları arasındaki bürosuna gidince epey şaşırmıştım. Karşımda beklediğim pejmürde giyimli, tarçın renkli bir yerli yerine, elinde viski kadehiyle deri bir koltuğa oturmuş balçık renkli, efendiden bir adam vardı. İzzy'nin çabaları sonunda kalın kafama birkaç kelime İspanyolca sokmayı başarmıştım. Kaba bir Endülüs lehçesiyle söze başladım.

"Buenos Dias, senior. Yo tengo.. yo tengo.."

"Lütfen oturunuz. Bay Bowers!" dedi adam. "Ülkenizde sekiz yıl hukuk okudum. Size bir viski takdim edeyim. Limonlu mu isterdiniz?"

Böylece ahbaplığı koyulaştırdık. Yarım saat sonra ona Elvira Teyze'min Cumberland'lı Presbiteryen vaizle kaçtığı zaman ailede kopan kıyameti anlatıyordum.

"Sizi arkadaşınız O’Connor'ı artık alabileceğinizi söylemek için çağırttım." dedi. "General Tumbalo'ya saldırdığı için ona göstermelik bir ceza vermek zorunda kaldık. Ancak şimdi yarın akşam salıverilmesi için karar alındı. İkiniz de şu anda limanda demirli olan meyve yüklü Voyager şilebine bineceksiniz. Biletleriniz alınmıştır."

"Peki, ama yargıç bey, ya şu ihtilal..." diyecek oldum.

Yargıç arkasına yaslanarak bir kahkaha kopardı.

Kendine geldiği zaman, "O ihtilal mahkemedeki zabıt katiplerinin bir oyunuydu." dedi. "Bütün kent o işe hala gülüyor. Çocuklar ondan para sızdırmak için o oyunu oynadılar. Ne komikti, ama. Hah ha ha!"

"Öyleydi ya." dedim. "Ben zaten işin başından öyle olduğunu anlamıştım. İzniniz olursa bir viski daha içeyim."

Ertesi akşam ben kıyıda hindistancevizi ağaçları altında beklerken iki asker O’Connor'ı getirdi.

Kulağına eğilerek, "Şşşt! Sakın ses çıkarayım deme." dedim. "Bu kaçış işini Dona Isabel ayarladı."

Bizi bir kayığa bindirip lokanta yağı ve gübre kokan bir gemiye götürdüler.

Gemi demir aldığında sapsarı, koskocaman bir tropik mehtabı da gökte yükseliyordu. O’Connor geminin kıçında korkuluğa dayanmış, elinde bir gül, bir şeyler mırıldanıyordu.

"Bekleyecek." dediğini duydum. "O gözler insanı aldatmaz. Onu bir kere daha göreceğim. Bir O’Connor tek başına bütün hainlerin hakkından gelebilir."

"Tıpkı arkası gelecek sayıdaymış gibi konuşuyorsun." dedim. "Aman gözünü seveyim, cezaevi hücresine yemek getiren arkadaşı ikinci bölüme atma, olmaz mı?"

Böylece geçmişi anarak New York'a kadar geldik.

Kansas Bili Bowers hikayesini bitirdikten sonra bir an sessizlik çöktü.

"O’Connor oraya döndü mü?" diye sordum.

"İsteğine kavuştu." dedi Bili. "Şöyle bir iki adım yürürsen sana gösterebilirim."

Biraz gittikten sonra merdivenlerden inip.metronun Grand Central istasyonuna geldik. Orta platformda yüzlerce insan bekliyordu.

Kent merkezine giden bir tren geldi. Zaten dolu olan vagonlara bir o kadar insan daha saldırdı.

Herkesten bir baş daha uzun, iri yapılı, atlet tavırlı bir adam bu insan anaforunun ortasına atıldı. Kadın erkek ayrımı yapmadan yolcuları yakaladığı gibi vagonun açık kapısından içeri tıkmaya başladı.

Arada sırada içinde bir parça özsaygısı kalmış biri çıkıp da bir şeyler söyleyecek olsa,' iriyarı heykelin üzerindeki mavi üniforma, gözlerindeki şiddetli ve otoriter bakış, kocaman ellerinin her an hazır bekliyor olması yakınacak dudakları sımsıkı kapatıyordu.

Tren dolduğu zaman seyircilerine insanlara hakimiyetinin o karşı konulmaz dehasını gösteriyordu. Ayaklarıyla, dirsekleriyle, omuzlarıyla kapıda asılmış yolcuları itiyor, eziyor, çekiyor, yumrukluyordu. Tren sonunda o talihsiz insanların bağırışları, haykırışları, duaları ve sövgüleri arasında gürültüler kopartarak istasyondan ayrıldı.

Kansas Bili, hayran hayran, "İşte O’Connor bu." dedi. "O tropik ülke ona göre bir yer değildi. Ünlü gezgin, yazar, savaş muhabiri, tiyatro yazarı Richmond Hobson Davis'in şimdi onu görmesini isterdim. O’Connor yaşamı yazılacak bir insandır!"

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült