Hikaye

 

 

Alınyazısı

Montague Rhodes James


15 Nisan, 1900

SAYGIDEĞER BEYEFENDİ, ... Derneğinin Danışma Kurulu tarafından, yaklaşan toplantımızda okunmak üzere sunma nezaketi gösterdiğiniz Simya Gerçeği başlıklı bildirinizin taslağını geri göndermem ve Kurul'un bu bildiriyi programa dahil etme imkanı olmadığını bildirmem istendi.

Saygılarımla

... Yazmanı

18 Nisan

SAYGIDEĞER BEYEFENDİ, Üzülerek bildiririm ki, işlerim sizinle sunduğunuz bildiri konusunda yüzyüze görüşme talebinizi kabul etmemi engelliyor. Önerdiğiniz gibi Danışma Kurulu'nun bir Komitesiyle bu konuyu tartışmanız da kurallarımız çerçevesi dışında. Göndermiş olduğunuz bildirinin layık olduğu ilgiyle incelendiğine ve bu konuda uzman bir kimsenin kararı alınmaksızın önyargıyla reddedilmediğine dair sizi temin etmeme izin verin. Söylememe lüzum bile yok ki, kişisel ricaların Danışma Kurulu kararı üzerinde pek az etkisi olacaktır.

Bana inanın (Bkz. önceki yazışmalar)

* * *

20 Nisan

... Derneği Yazmanlığı, Mr. Karswell'e, kendi bildirisinin değerlendirilmek üzere sunulduğu kişi ya da kişilerin isimlerinin verilmesinin mümkün olmadığını ve bu konu üzerinde daha fazla yazışma yapılmayacağını üzülerek bildirir.

"Kimdir bu Mr. Karswell?" diye sordu Yazmanın eşi. Kocasının bürosuna uğramıştı ve daktilocunun henüz getirdiği bu üç mektubun sonuncusunu (belki de öylesine) okumuştu.

"Sevgilim, şu anda Mr. Karswell çok öfkeli bir adam Ama onun zengin biri olduğu, Warwickshire'daki Lufford Manastırı'nda oturduğu, belli ki simyacılık yaptığı ve bu konuda konuşmak istediği dışında hiçbir şey bilmiyorum ...tabii onu bir ya da iki hafta boyunca görmek istemediğimi de listeye katmazsak. Şimdi, eğer çıkmaya hazırsan gidelim"

"Onu bu kadar kızdıracak ne yaptınız?" diye sordu Yazmanın eşi.

"Her zamanki şeyi, sevgilim, her zamanki şeyi; bir dahaki toplantıda sunmak istediği bildirinin bir taslağını yollamış, biz de yazıyı belki de İngiltere'de bu konu hakkında söz sahibi olan yegane kişiye Edward Dunning'e— gönderdik, o, yazının kesinlikle işe yaramaz olduğunu söyleyince de bildiriyi reddettik. O gün bu gündür Karswell beni mektup yağmuruna tuttu. En sonunda, yazdığı saçmalığı okuttuğumuz adamın ismini istedi, verdiğim cevabı gördün. Ama Tanrı aşkına, bu konuda bir tek kelime edeyim deme.."

"Hiç öyle şey yapar mıyım? Yine de umarım ki o kişinin zavallı Mr. Dunning olduğu Karswell'in kulağına gitmez."

"Zavallı Mr. Dunning mi? Ona neden öyle dediğini anlayamadım, kendisi çok mutlu bir adam. Binbir çeşit uğraşı, rahat bir evi ve kendine ayıracak bolca zamanı var."

"Sadece eğer adam onun ismini öğrenir de başına ekşirse durumunun kötü olacağını kastetmiştim"

"Ah, evet! Sanırım o zaman zavallı Mr. Dunning olacak."

Yazman ile karısı öğle yemeğini dışarıda yiyeceklerdi ve evlerine davetli oldukları arkadaşları da Warwickshire'liydilar. Bu yüzden Yazmanın eşi onların Mr. Karswell konusunda ağızlarını aramayı kafasına koymuştu. Ama konuyu açmak zahmetinden kurtuldu, çünkü ev sahibesi, eşine daha konuşmanın başında "Lufford Başrahibini gördüm, " dedi.

Ev sahibi bir ıslık çaldı. "Öyle mi? Onu buraya hangi rüzgar atmış?"

"Tanrı bilir, ben arabayla geçerken British Museum'un kapısından çıkıyordu."

Yazmanın hanımının, bahsi geçenin gerçek bir Başrahip olup olmadığını bilmek istemesi garip karşılanacak bir şey değildi.

"Ah, yok canım, sadece Lufford Manastırı'nı birkaç sene önce satın alan bir komşumuz. Gerçek adı Karswell."

Yazman karısına gizlice göz kırparak, "Kendisi arkadaşınız mı?” diye sordu.

Bu soru üzerine hep bir ağızdan konuşmaya başladı ev sahipleri. Mr. Karswell hakkında söylenecek pek bir şey yoktu. Hiç kimse onun kendi başına ne iş yaptığını bilmezdi; uşakları bir grup korkunç insandı, kendi kendine bir din icat etmişti ve kimbilir insanı nasıl afallatacak törenler icra ediyordu, buluttan nem kapardı ve kimsenin gözünün yaşına bakmazdı, dehşet verici bir yüzü vardı (kocası karşı çıksa da, ev sahibesi böyle demişti), kimseye nezaket gösterdiği duyulmuş şey değildi ve yaptığı her şey zarar ziyana yol açardı.

"Zavallı adamın hakkını yeme, canım, ” diye lafa karışıverdi ev sahibi. "Okullu çocuklara nasıl davrandığını unutuyordun."

"Gerçekten de unutuyordum! iyi ki bahsettin, çünkü adamın kişiliğinin kanıtı bu. Dinle bunu Florence. Lufford'a geldiği ilk kış, bu sevgili komşumuz kendi ruhani bölgesinin papazına (bizim bölgemizden sorumlu olmasa da onu iyi tanırız) mektup yazıp, çocuklara sihirli lamba resimleri oynatmayı teklif etmiş. Çocukların ilgisini çekebilecek yeni resimleri olduğunu söylemiş. Papaz buna şaşıp kalmış, çünkü Mr. Karswell çocukları hiç sevmeyen biridir... onların bahçeye izinsizce girmelerinden falan bahseder durur, ama papaz elbette hayır dememiş ve olay ayarlanmış, dostumuz da her şey yolunda mı diye görmek için bizzat gitmiş. Sonradan, kendi çocuklarını oraya göndermediği için hayatta hiç duymadığı kadar şükranla dolmuş, aslını istersen onun çocukları bizim evde bir partideydiler. Çünkü Mr. Karswell resmen köylü çocukları korkutup zavallıların akıllarını kaçırtmak niyetiyle bu işe girişmiş ve inanıyorum ki, eğer izin verilseymiş bunu yapacakmış da. Önce nispeten iyi huylu şeylerle başlamış. Kırmızı Başlıklı Kız bunlardan biriymiş, durum buyken bile, Mr. Farrer'in dediğine bakılırsa masaldaki kurt o denli korkunçmuş ki ufaklıkların bir kısmını odadan çıkartmaları gerekmiş, Mr. Karswell masalı anlatmaya uzaktan gelen öyle bir kurt uluması taklidiyle başlamış ki, Farrer hayatında bundan daha tüyler ürpertici bir şey işitmediğine yemin ediyor. Gösterdiği resimler çok ustaca hazırlanmış, hepsi de çok gerçekçiymiş, Karswell'in bunları nereden bulduğu ya da işlettiğine akıl fikir ermezmiş. Her neyse, gösteri devam etmiş ve masallar gitgide daha korkunç bir hale bürünmüş, çocukların şaşkınlıktan dili tutulmuş. En sonunda Karswell, kendi bahçesinden yani Lufford'dan geçmeye kalkan bir küçük oğlanın resimlerini oynatmış. Odadaki bütün çocuklar resimlerdeki bu yeri tanımış. Bu küçük oğlan, resimlerde ilk önce ağaçların arasında çömelen, sonra gittikçe daha belirgin bir hal alan, hoplayan dehşetengiz bir beyaz yaratık tarafından takip edilmiş, sonra bir kovalamaca yaşanmış ve yaratık çocuğu paramparça edip işini bitirivermiş. Mr. Farrer bu olaydan sonra hayatının en kötü kabuslarından birini gördüğünü anlattı, kimbilir çocuklar neler düşünmüştür. Tabii ki bu kadarı çok fazlaymış ve Farrer gerçekten de Mr. Karswell'e gidip ona çıkışmış, bunun böyle devam edemeyeceğini söylemiş. Adamın tek söylediği şu olmuş: "Ya, demek küçük gösterimizi bitirip çocukları yataklarına gönderme vakti geldi? Çok güzeli” Sonra bir başka resim göstermiş, sayısız yılan, çıyan ve kanatları olan tiksindirici yaratıklar her nasılsa sanki resimden çıkıp kalabalığın arasına dalıyor gibiymiş ve bu görüntüye çocukların neredeyse aklım başından alan kuru bir hışırtı eşlik ediyormuş, tabii onlar da korkuyla kaçışıp birbirlerini çiğnemişler. Odadan çıkma telaşı içinde çocukların bir çoğu epey yaralanıp berelenmiş, o gece bir tekinin bile gözüne uyku girdiğini sanmıyorum. Bunların ardından köy korkunç bir durumdaydı. Doğaldır ki anneler suçun büyük kısmını zavallı Mr. Farrer'in üzerine attılar ve eğer demir kapıyı aşabilseler, inanıyorum ki babalar Manastırın bütün camlarını aşağıya indireceklerdi. Evet, işte Mr. Karswell bu, işte Lufford Başrahibi, onun cemaatini nasıl kıskandığımızı hayal edebilirsin canım"

"Evet, Karswell'in büyük bir suçlunun tüm niteliklerine sahip olduğunu düşünüyorum, " dedi ev sahibi. "Onun kara listesine girenlerin vay haline."

"Bu o adam mı, yoksa bir başkasıyla mı karıştırıyorum?" diye sordu Yazman. (Birkaç dakikadır yüzünde bir şeyler hatırlamaya çalışan adamlara özgü o kaş çatışı vardı). Bir zamanlar Cadılığın Tarihi adlı bir kitap çıkaran adam değil miydi bu... on sene kadar önce?"

"Evet, o adam, eleştirileri hatırlıyor musun?"

"Kesinlikle, en ağır eleştirilerin yazarını da tanıyordum Onu sen de bilirdin/John Harrington'u hatırlıyor olmalısın."

"Ah, gerçekten de iyi tanırdım, gerçi üniversiteden ayrıldıktan sonra soruşturmayı okuyuncaya kadar ona dair hiçbir haber alamamıştım"

"Soruşturma mı?” diye sordu bayanlardan biri. "Başına ne geldi ki?"

"Ağaçtan düşüp boynunu kırdı. Ama işin ilginci, onu oraya neyin çıkartmış olabileceğiydi. İtiraf etmeliyim ki gizemli bir olaydı bu. Düşünün, işte çevresinde sevilen ve iyi tanınan bu adam.. atletik değildi, yanılıyor muyum? Ayrıca göze çarpan hiç tuhaf bir davranışı da yoktu... gece geç saatte toprak yoldan evine dönerken etrafta serseriler bile yokken— birdenbire deli gibi koşmaya başlıyor, şapkasını ve bastonunu kaybediyor, sonunda bir ağaca tırmanıyor tırmanması kolay bir ağaç da değil bu, yol kenarında biten sık çalıların arasında bir ağaç kurumuş bir dala basıyor ve onunla birlikte aşağı düşüp boynunu kırıyor, ertesi gün orada, yüzünde hayal edilebilecek en berbat, en korku dolu ifadeyle bulunuyor. Bir şey tarafından kovalandığı düpedüz ortadaydı ve insanlar vahşi köpeklerden, sirklerden kaçmış vahşi hayvanlardan bahsedip durdular, ama bunu kanıtlayacak hiçbir şey yoktu. Bunlar '89 yılında olmuştu ve sanıyorum ki ağabeyi Henry (onun da Cambridge'de okuduğunu anımsıyorum, sen belki unutmuşsundur) o günden beri makul bir açıklama bulmaya çabalıyor. Tabii ki işin içinde kasıt olduğu iddiasında, ama bilemiyorum Bunun nasıl olabileceğini anlamak zor."

Az sonra laf dönüp dolaşıp yine Cadılığın Tarihi'ne geldi. "O kitaba hiç göz gezdirdin mi?" diye sordu ev sahibi.

"Evet, " dedi Yazman. "Okuyacak denli ileri gittim"

"Söylendiği kadar kötü müydü?"

"Ah, tarz ve biçim bakımından hiçbir işe yaramazdı. Yöneltilen tüm eleştirileri hak ediyordu. Ama bunun da ötesinde, kötücül bir kitaptı. Yazarı, kitaptakilerin her kelimesine inanıyordu ve yazdığı reçetelerin büyük kısmını denediğine kalıbımı basarım"

"Ben sadece Harrington’un eleştirisini hatırlıyorum, söylemeliyim ki eğer o kitabı yazan ben olsaydım içimdeki edebiyat tutkusu tamamen sönmüş olurdu. Bir daha toplum içine çıkamazdım"

"Görünen o ki, bu durumda işe yaramamış. Ama bak, saat üçü çeyrek geçiyor. Kalkmam lazım"

Evlerinin yolunu tuttuklarında Yazman'ın karısı konuştu, "Umarım bu korkunç adam Mr. Dunning'in, kendi yazdığı bildirinin reddedilmesiyle ilgisi olduğunu bulamaz."

"Pek böyle bir şansı olduğunu sanmıyorum, ” dedi Yazman. "Dunning kendisi bundan bahsetmeyecektir, çünkü bu konular gizlidir, bu yüzden bizlerden biri de konuşmayacaktır. Dunning henüz bu konuda herhangi bir şey yazmadığı için Karswell onun adını öğrenemeyecektir. Tek tehlike, Karswell'in British Museum'a, simyayla ilgili elyazmaları konusunda kime başvurulduğunu öğrenmek amacıyla gitmiş olabileceği. Onlara Dunning'in adını vermemelerini söyleyemem, değil mi? Bir anda ağızdan ağıza yayılırdı. Dua edelim ki Karswell'in kulağına gitmesin."

Ne var ki, Mr. Karswell cin gibi bir adamdı.

Önsöz olarak bu kadarı yeter. Aynı hafta, gecenin çok geç bir vaktinde Mr. Edward Dunning araştırmalara gömülmüş olduğu British Museum'dan çıkmış, kentin banliyölerinde yalnız başına hayat sürdüğü, iki harika hizmetçi kadının çekip çevirdiği evine dönüyordu. Onun hakkında şimdiye kadar duyduklarımızdan öte bir şey söylemek gereksiz. Şimdi, evine doğru giden heyecansız rota boyunca onu takip edelim

Bir tren onu evinden iki üç kilometre uzaklıkta bıraktı ve elektrikli bir tramvay onu daha bile yakına taşıdı. Tramvay hattı, kapısının önünden yaklaşık yüz metre kadar ötede sona eriyordu. Vagona bindiğinde zaten yeterince şey okumuş haldeydi ve içerideki ışık, onun oturduğu yerden görebildiği camdaki reklamlar dışında bir şey okumasına izin vermiyordu. Tramvay vagonlarındaki ilanlar üzerinde sık sık düşünürdü, Mr. Lamplough ile şöhretli K.C. arasında humma ilaçları üzerine dönen zekice ve inandırıcı bir diyalog haricinde hayal gücüne hitap eden pek bir şey yoktu. Yanlış söyledim, vagonun ondan en uzak köşesinde tanıdık gelmeyen bir reklam asılıydı. Sarı fon üzerine mavi harflerle yazılmıştı ve tüm okuyabildiği bir isimdi —John Harrington— altında da tarih gibi bir şeyler vardı. Daha fazlasını bilmek ilgisini çekmese de, vagon bomboş olduğundan sıra boyunca kayıp, reklamı okuyabileceği bir yere gelmesini sağlayacak kadar merakı kabarmıştı. Bu zahmete değdiğini düşündü, çünkü bu, sıradan bir reklam değildi. Şöyle yazıyordu: "John Harrington'un Anısına, F.S.A., The Laurels, Ashbrooke. 18 Eylül 1889'da öldü. Üç ay izin verilmişti."

Tramvay durdu. Biletçinin gelip, aklı hala sarı fon üzerindeki mavi harflere takılı olan Mr. Dunning'i uyarması gerekti. "Kusura bakmayın, " dedi Mr. Dunning adama, "şu ilana bakıyordum da, çok tuhaf, değil mi?"

Biletçi yazıyı yavaşça okudu. "Ya, öyle, " dedi, "bunu daha önce hiç görmemiştim. Garip, di mi? Herhalde birisi şaka yapmak için asmış." Bir toz bezi çıkardı ve tükürüp, camı önce içten, sonra dıştan sildi. "Yok, " dedi bana dönüp, "yapıştırma değil bu. sanki camın içindeymiş gibi geldi bana, yani içine gömülü sanki. Sizce de öyle değil mi beyefendi?"

Mr. Dunning inceledi ve eldiveniyle yokladı, sonra adama hak verdi. "Bu ilanlarla ilgilenen ve asılması için izin veren kim? Keşke bunu öğrenebilseydiniz. Ben şu kelimeleri bir not edeyim."

Tam o sırada vatman seslendi: "Haydi George, mesai bitti."

"Tamam, tamam, bu tarafta başka bir şey var. Gel de şu cama bir bak."

"Nesi varmış camın?" dedi vatman yaklaşarak. "Peki kimin nesiymiş bu 'Arrington? Neden bahsediyor?"

"Vagonlara ilan asma işinden kimin sorumlu olduğunu sormuştum ve bunun araştırılması gerektiğini söylüyordum."

"Beyefendi, bu işle Şirket'in ofisi ilgileniyor, galiba bizim Mr. Simms bakıyor bunlara. Bu gece işi teslim ederken ona söylerim, belki de yarın buraya yolunuz düşerse size olan biteni anlatırım."

O gece olanlar bundan ibaretti. Mr. Dunning Ashbrooke'un nerede olduğunu araştırdı ve Warwickshire'da bulunduğunu öğrendi.

Ertesi gün yine şehre indi. Tramvay (yine aynı tramvaydı) çok doluydu ve biletçiyle konuşamadı, tek emin olduğu, o tuhaf ilanın artık orada olmadığıydı. Gün bitimi, yanında daha gizemli bir unsur daha getirdi. Tramvayı kaçırmıştı ve eve yürümeyi tercih etti, ama gecenin geç bir saatinde çalışma odasında işlerine gömülmüşken hizmetçilerden biri gelip, tramvayda çalışan iki kişinin kendisini görmek için ısrar ettiğini bildirdi. Neredeyse unutmak üzere olduğu ilan aklına gelivermişti. Adamları içeri aldırdı bunlar tramvayın vatmanıyla biletçisiydiler— onlara bir şeyler ikram ettikten sonra Mr. Timms'in bu konuda ne dediğini öğrenmek istedi.

"Şey, efendim, biz de bu yüzden işten izin alıp size geldik, " dedi biletçi. "Mr. Timm's bu yüzden William'a bi güzel fırça çekti: Ona kalırsa asılı durmak şöyle dursun, ne o tarife uyan bir ilan gönderilmiş, ne parası ödenmiş, ne de sipariş edilmiş, biz de böyle saçmalayıp vaktini çalıyormuşuz. 'Yaa, ’ dedim ona, 'eğer öyle diyorsan Mr. Timms, senden tek ricam, git de bir bak, ' dedim. 'Eğer orada bir şey yoksa, ' diye ekledim, 'bana ağzına geleni söyle.' 'Tamam, ' dedi, 'öyle yapacağım, ' sonra dosdoğru tramvaya gitti. Şimdi, işin geri kalanını size bırakıyorum beyfendi, sarı cam üzerine mavi harflerle 'Arrington yazıldığını düpedüz gördünüz ve beni çağırdınız, çünkü eğer hatırlıyorsanız gelip toz bezimle sildim"

'Tabii ki hatırlıyorum, hem de oldukça iyi ... Ya sonra?"

"İyi diyorsunuz ama hiç öyle sanmıyorum Mr. Timms bi lamba kapıp içeri seğirtti... Yok, yok, William'a dışarıdan ışık tutmasını söyledi. 'Şimdi, ' dedi, 'nerdeymiş o diline doladığın ilan?' 'İşte şuracıkta, Mr. Timms, ' dedim ve elimle gösterdim." Biletçi duraksadı.

"Hımm, " dedi Mr. Dunning, "herhalde ilan yerinde yoktu. Kırılmış mıydı?"

"Kırılmış mı?... Hayır! Bana inanın, o harflerden eser kalmamıştı ...o mavi harflerden... o camın üzerinde ...şey, ben pek iyi konuşamam da. Hiç öyle bişiy görmediydim. William'a sorun gerisini... ama neden bu konunun üzerine gideyim ki?"

"Peki ya Mr. Timms ne dedi?"

"Ona izin verdiğim şeyi yaptı, bize sayıp sövdü, ona çok kızdığımı da söyleyemem hani. Ama William ile kafa kafaya verip düşündüydük de, sizi not alırken görmüştük... şu harfleri..."

"Evet, kesinlikle böyle yaptım ve yazdıklarım da burada. Mr. Timms'le bizzat konuşup ona yazıyı göstermemi mi istiyorsunuz? Bunun için mi geldiniz?"

"Dememiş miydim sana?" dedi William. "Yapabiliyorsan bir beyefendiyle muhatap olacaksın. Belki de George, seni bu gece boşu boşuna buraya getirmediğimi kabullenirsin artık."

'Tamam William, tamam, sanki beni buraya zorla sürüklemişsin gibi yapmana gerek yok. Uslu uslu geldim, di mi? Vaktinizi böyle çalmamalıyız efendim, ama hani vakit ayırıp da sabahleyin Şirket'in ofisine gelseniz, kendi gözünüzle gördüklerinizi Mr. Timms'e anlatsanız size çok minnettar kalırdık. Bilirsiniz, bir sürü isim takıyorlar umurumuzda değil ama ofiste, olmayan şeyleri gördüğümüzü bir yayarlarsa, ardından başka şeyler de gelir, elalemin diline düşeriz şey, ne dediğimi anlıyorsunuzdur."

George ve onu çekeleyen William diğer açıklamalar arasında odayı terkettiler.

Mr. Dunning'le merhabası olan Mr. Timms'in şüpheciliği, kendisine anlatılan ve gösterilenlerden sonra hatırı sayılır ölçüde azaldı, William ile George'a dair Şirket kayıtlarına geçen olumsuz yorumlar hasıraltı edildi, ama açıklamada bulunulmadı.

Ertesi öğlen vuku bulan bir olay, Mr. Dunning'in bu konuya yönelik ilgisini canlı tuttu.

Kulüpten çıkmış trene gidiyordu ki, yoldan geçenlere el ilanı dağıtanlara benzeyen bir adam çarptı gözüne. Bu adam işini yapmak için çok kalabalık bir cadde seçmemişti; üstelik Mr. Dunning, kendisi oraya varmadan önce adamın bir tek kişiye bile ilan verdiğini görmemişti. O geçerken eline bir kağıt tutuşturuldu, kağıdı veren el, Dunnings'in eline değdi ve irkilmesine neden oldu. Bu el doğaüstü bir sıcaklıkta ve sertlikteydi. İlan dağıtan adama bakmıştı ama öyle belirsiz bir izlenim kalmıştı ki aklında, hemen ardından hatırlamaya çalıştıysa da bunu başaramadı. Dunning hızlı adımlarla yürürken elindeki kağıda baktı. Kağıt mavi renkliydi. Büyük harflerle yazılmış Harrington ismi dikkatini çekti. Durakladı, irkildi ve gözlüklerini aradı. Bir an içinde yanından hızla geçen bir adam kağıdı elinden çekip aldı ve kaybolup gitti. Mr. Dunning birkaç adım koştu, ama kağıdı alan nereye gitmişti? Peki ya dağıtan?

Mr. Dunning ertesi günü British Museum'un Seçme Elyazmaları odasında biraz dalgın bir kafayla geçirdi, Harley 3586 ile birkaç başka cilt için fiş doldurdu. Birkaç dakika sonra kitaplar ona getirildi ve istediği cildi masaya koyuyordu ki, ardından isminin fısıldandığını işitti. Telaşla dönüverdi ve böyle yaparken dosyasında gevşekçe duran kağıtlar yere saçıldı. Odadan sorumlu olan ve kendisini başıyla selamlayan görevli dışında, içeridekilerden hiçbirini tanımıyordu, kağıtları toplamaya girişti. Hepsini yerden aldığını sanıyordu, tam işine dönmek üzereydi ki, arkasındaki masadan kalkıp eşyalarını toplamış olan tıknaz bir adam omzuna dokundu, "Bunu size verebilir miyim? Sizin olmalı sanırım, ” dedi ve eksik olan bir deste kağıdı ona uzattı. "Bunlar benim, teşekkür ederim, " dedi Mr. Dunning. Adam hemen ardından odayı terketti. O öğlenki işini bitiren Dunning, görevli asistanla sohbete daldı ve sırası gelmişken, o tıknaz beyefendinin kim olduğunu sordu. "Ah, o Karswell diye biri, " dedi asistan, "bana bir hafta önce simya konusundaki büyük otoritelerin isimlerini sordu ve ben de sizin hiç şüphesiz ülkedeki tek uzman olduğunuzu söyledim Bilmem onu yakalayabilir miyim, eminim ki sizinle tanışmaya can atıyordur."

"Tanrı aşkına, bunu aklına bile getirme!" dedi Mr. Dunning, "Ondan özellikle sakınmaya çalışıyorum."

"Ya! Çok iyi, " dedi asistan, "buraya çok sık gelmez, onunla karşılaşmayacağınızı söyleyebilirim."

Yol boyunca Mr. Dunning kendi kendine birden çok defa, yalnız bir gece geçirmek için her zamanki gibi sabırsızlanmadığım itiraf etti. Sanki belirsiz ve elle tutulamayan bir şey girmişti kendisiyle dostlarının arasına ...sanki gözaltında tutuluyormuş gibiydi. Trende ve tramvayda diğer yolculara yakın durmaya çalıştıysa da şansına iki araç da dikkat çekici ölçüde boştu. Biletçi George dalgındı ve görünüşe bakılırsa yolcu sayısına ilişkin hesaplamalara kaptırmıştı kendini. Mr. Dunning eve vardığı vakit, özel doktoru Dr. Watson'ı kapının önünde buldu. "Ev düzenini biraz değiştirmem gerekti. Üzgünüm, Dunning. Hizmetçilerinin ikisi de harp malulü. Aslını istersen onları Hastaneye göndermek zorunda kaldım”

"Ulu Tanrım! Sorun nedir?”

"Sanırım bir tür yiyecek zehirlenmesi, görüyorum ki sen etkilenmemişsin, yoksa şimdi ayakta olmazdın. İyileşeceklerini düşünüyorum"

"Vay, vay, vay! Neden zehirlendiklerine dair bir fikrin var mı?"

"Bana akşam yemeği için bir seyyar satıcıdan midye aldıklarını söylemişlerdi. Bu tuhaf. Sağa sola sordum, ama caddede başka hiçbir eve uğramamış bu satıcı. Sana haber de gönderemedim, hizmetçilerin bir süre buraya dönemeyecekler. Bu gece yemeği benimle ye, geri kalan ayarlamaları sonra yaparız. Saat sekiz. Çok endişe etme."

Akşamı yalnız geçirme sorunu böylelikle çözülmüştü, gerçi bu sorunun halledilmesinin biraz üzüntü ve sıkıntıya yol açtığı da doğruydu. Mr. Dunning (şehre epey kısa bir süre önce yerleşmiş olan) doktorla hoşça vakit geçirdi ve bomboş evine gece 11.30 civarında döndü. O gece, geriye dönüp de özlemle andığı bir gece değildir. Yatağına uzanmıştı ve ışıklar sönüktü. Gündelikçi kadının sabah su ısıtacak kadar erken gelip gelemeyeceğini düşünüyordu ki, çalışma odasının kapısının açıldığını işitti, bu sesi bir başka şeyle karıştırması imkansızdı. Bu sesi takiben koridordan ayak sesleri gelmedi, ama sesin hayra alamet olmadığını biliyordu, çünkü o gece kağıtlarını masanın çekmecesine koyduktan sonra kapıyı kapattığını çok iyi hatırlıyordu. Onu koridora çıkıp tırabzanların üzerinden sarkıp etrafı dinlemeye iten de cesaretten çok utanç duygusuydu. Hiç ışık yoktu, başka ses de duyulmadı, sadece ılık, hatta sıcak bir hava akımı bir an için ayaklarını okşadı. Geri döndü ve kendini odasına kilitlemeye karar verdi. Ama nahoş olaylar bununla bitmiyordu ...ya tutumlu elektrik şirketi böyle geç saatlerde ışığa gerek olmadığı fikrine varmış ve mesaiye ara vermişti, ya da elektrik saatinde bir aksaklık vardı, ne olursa olsun, sonuçta elektrikler kesilmişti. Takip edilmesi gereken yol ortadaydı, bir kibrit çakıp saatine bakmalıydı, böylelikle kendisini daha kaç huzursuz saatin beklediğini öğrenebilecekti. Bu yüzden elini yastığının altındaki o iyi bildiği kuytu yere soktu, ama o kadar ileriye gidemedi. Çünkü sonradan anlattıklarına bakılırsa, parmaklarının dokunduğu şey dişleri olan bir ağızdı, çevresinde kıllar vardı ve bir insanın ağzı değildi bu. Onun ne söyleyip ne yaptığını tahmin etmemize gerek olmadığım düşünüyorum, ama daha aklı başına gelmeden önce boş bir odaya girmiş, kilitlediği kapıya kulağını dayamıştı bile. Çok huzursuz bir gecenin geri kalanını, her an için kapıda bir hışırtı duymayı bekleyerek orada geçirdi, ama gelen giden olmadı.

Sabahleyin odasına geri dönüşü de kulak kesilmeler ve tir tir titremelerle dolu bir maceraydı. Neyse ki kapı aralık kalmıştı ve kepenkler açıktı (hizmetçiler kepenkleri kapatma vakti gelmeden önce çıkmışlardı evden), fazla uzatmayalım, hiç kimseden iz falan yoktu. Saati de her zamanki yerindeydi, hiçbir şeyin yeri değiştirilmemişti. Bir tek giysi dolabının kapısı hep olduğu gibi ardına dek açıktı. Arka kapıdan duyulan ve geceden çağırdığı gündelikçi kadının gelişini bildiren zil sesi Mr. Dunning'in sinirlerini gerdi, kadını içeri aldıktan sonra evin diğer kısımlarında arayışını sürdürdü. Bu çabası da aynı derecede sonuçsuzdu.

Gün böylelikle yeterince korkunç bir şekilde başlamıştı. Müzeye gitmeyi göze alamıyordu, asistanın söylediklerine rağmen Karswell'le yüzyüze gelebilirdi ve kendisine karşı büyük olasılıkla düşmanca duygular besleyen bir yabancıyla başa çıkacak durumda hissetmiyordu kendini. Kendi evi içine korku salıyordu, doktorun başını ağrıtmak da istemiyordu. Hastaneye uğrayıp orada biraz vakit geçirdi ve kahya ile hizmetçinin sağlık durumlarının iyi olduğunu öğrenip azıcık keyiflendi. Öğlene doğru yine kulübe gitti ve Dernek Yazmanı'nı görünce içinde bir memnuniyet ışıltısı hissetti. Öğle yemeğinde Dunning dostuna, kederlerinin daha çok maddi kısmından bahsetti ama ruhunun üzerindeki yükten bahis açamadı. "Zavallı dostum benim, " dedi Yazman, "ne üzüntü ama! Bak, biz evde tamamen yalnızız. Bizimle kalmalısın. Evet! Hiç itiraz istemem, öğleden sonra eşyalarını gönderirsin." Dunning karşı koyamadı, aslında saatler geçtikçe gecenin karşısına neler çıkaracağını düşünüyor ve gittikçe tedirginleşiyordu. Eşyalarını toplamak için eve koştururken neredeyse mutluydu.

Dostları onunla ilgilendikleri vakit, kederli görünüşü karşısında epey sarsılmışlardı ve neşelendirmek için ellerinden geleni esirgemediler. Tamamıyla başarısız oldular da sayılmamama daha geç saatte iki adam karşılıklı sigaralarını tüttürürken, Dunning yine durgunlaştı. Ansızın konuştu, "Gayton, sanıyorum bildirisini reddettiğim simyacı benim kim olduğumu biliyor."

Gayton bir ıslık çaldı. "Sana bunu düşündüren ne?" diye sordu.

Dunning ona Müzedeki asistanla aralarında geçen konuşmayı aktardı ve Gayton'un tek yapabildiği, tahminin doğru olduğunu kabullenmekti. "O kadar da umrumda değil, " diye devam etti Dunning, "sadece karşı karşıya gelsek küçük bir tatsızlık çıkabilirdi. O, kötü niyetli bir adam sanırım" Aralarındaki konuşma yine kesilmişti, Gayton Dunning'in yüzüne ve duruşuna hakim olan terkedilmişlik karşısında gitgide daha fazla etkilenir olmuştu, sonunda —gerçi epey çaba sarfettiyse de— ona açık bir şekilde, kendisini sıkan bir şey olup olmadığını sordu. Rahatlama dolu bir ünlemde bulundu Dunning. "Aklımdan çıkartabilmek için kıvranıp duruyordum, " dedi. "John Harrington adlı bir adam hakkında bir şeyler biliyor musun?" Gayton basbayağı irkilmişti ve sadece bunun sebebini sorabildi. Sonra Dunning başına gelenlerin tamamını anlattı: tramvayda, kendi evinde ve caddede yaşananları, üzerine çöken o kederli ruh halini; konuşmasına yine aynı soruyla son verdi.

Gayton onu nasıl yanıtlayacağını bilmiyordu. Belki de Harrington'un akıbetini olduğu gibi anlatmak doğru olacaktı ama, Dunning'in sinirleri gerilmişti, hikaye de acıklıydı ve kendi kendine bu iki vaka arasında, Karswell'in varlığıyla birleşen bir bağ olup olmadığını düşündü. Bir bilim adamı için yenilir yutulur şey değildi bu, ama "hipnotik telkin” kavramı bunu biraz katlanılır hale getiriyordu. Sonunda cevabın bu geceliğine saklanmasına karar verdi, durumu karısıyla tartışacaktı. Bu yüzden Cambridge'de iken Harrington'ı tanıdığını ve onun 1889'da aniden öldüğünü sandığını söyledi, adamın kendisi ve eserleriyle ilgili de bir iki ayrıntı kattı. Konuyu Mrs. Gayton'a açtı ve tam beklediği gibi, kadın onca zamandır önünde duran gerçeğin üzerine bir anda atlayıverdi. Kocasına, John Harrington'un sağ kalan kardeşini hatırlattı ve ona bir önceki gün evlerine ziyarette bulundukları arkadaşları vasıtasıyla ulaşabileceklerini söyledi.

"Bunu, onu tanıyan Bennett'lardan öğrenebiliriz, " diye yanıt verdi Mrs. Gayton ve hemen ertesi gün Bennett’lara gitti.

* * *

Henry Harrington ve Dunning'i bir araya getiren olayları daha fazla ayrıntısıyla anlatmanın lüzumu yok.

Bir dahaki sahnenin, bu ikisi arasında geçen bir konuşma şeklinde anlatılması gerekiyor. Dunning, Harrington'a ölü adamın isminin tuhaf şekillerde önüne çıktığını anlattı ve ardından kendi başına gelen olayları sıraladı. Sonra Harrington'a bunun karşılığında, ağabeyinin ölümüyle bağlantısı olabilecek durumları hatırlayıp hatırlamadığını sordu. İşittikleri karşısında Harrington'un içine düştüğü hayret tahmin edilebilir, ama adam hemen yanıt verdi.

"John, " dedi, "o felaketten hemen öncesinde değilse bile, birkaç hafta boyunca inkar edilemez şekilde tuhaf bir durumdaydı. Birkaç belirti vardı, en önde geleni de takip edildiği hissine kapılmasıydı. Çabucak etki altında kaldığı şüphe götürmezdi ama daha önce hiç bu cinsten kuruntuları olmamıştı. İşine karşı ilgisiz olduğu aklımdan hiç çıkmıyor ve kendiniz hakkında anlattıklarınız bana kardeşimi hatırlatıyor. Arada muhtemel bir bağ görebiliyor musunuz?"

"Zihnimde ağır ağır şekillenen bir açıklama mevcut. Kardeşinizin ölmeden kısa bir süre önce bir kitabı eleştirip yerden yere vurduğu söylendi bana. Çok kısa bir süre önce o kitabı yazan kimsenin kuyruğuna bastım"

"Bana sakın bu adamın adı Karswell'di demeyin."

"Neden? İsmi tam da buydu işte."

Henry Harrington sırtını koltuğa verdi. "Bu bardağı taşıran sonuncu damla. Size daha fazlasını açıklamalıyım artık. Söylediği bir şeyden dolayı, kardeşim John'ın kendi iradesine karşı da olsa başındaki kötü olayların altında Karswell'in parmağı olduğuna inanmaya başladığından eminim Size konuyla ilgisi varmış gibi görünen bir şey anlatacağım Ağabeyim büyük bir müzisyendi ve şehirde sık sık konser verirdi. Ölümünden üç ay önce, bu konserlerden birinden geldi, bakmam için programını verdi bana ...analitik bir programdı bu, hiç yanından ayırmazdı. 'Az kalsın bunu kaybediyordum, ' dedi. 'Her nasılsa düşürmüş olmalıyım, koltuğumun altını ve ceketimin ceplerini aradım, yanımda oturan adam kendininkini verdi, bana verdikten sonra kendisinin bir işine yaramayacağını söyledi, hemen ardından da çıkıp gitti. Kim olduğunu bilmiyorum, tıknaz, temiz tıraşlı bir adamdı. Bunu kaybetsem üzülürdüm, tabii ki bir başkasını alabilirdim ama bu bana bedavaya geldi.' Bir başka seferinde de otele giderken ve gece boyunca çok rahatsız olduğunu söylemişti. Şimdi düşündükçe her şeyi birbirine ekliyorum. Üzerinden çok geçmeden programları kontrol edip ciltlenmesi için sıraya dizerken işte bu programın içinde (şöyle bir bakmıştım sadece) başlangıç sayfalarına yakın, üzerinde kırmızı siyah, büyük özenle yazılmış çok tuhaf harfler bulunan bir kağıt parçasına rastladı. Bunlar her şeyden çok Runik harflere benziyordu. 'Bu, 1 dedi, 'yanımda oturan şişman adama ait olmalı. Geri götürmeye değecek bir şeye benziyor, bir şeyin kopyası olabilir, belli ki birisi bunu yapmak için ter dökmüş. Onun adresini nereden bulabilirim?' Biraz konuştuk ve gazeteye ilan vermeye değmeyeceğini düşündük, kardeşimin yakında vereceği bir dahaki konserde gözünü dört açıp o adamı bulmasına karar verdik. Kağıt kitabın üzerinde duruyordu ve ikimiz de ateşin başındaydık, soğuk, rüzgarlı bir kış akşamıydı. Sanırım kapı aralanmıştı, gerçi farkına varmamıştım bunun, ama ani ve sıcak bir esinti aramızdan üfürdü, kağıdı alıp dosdoğru şömineye fırlattı: ince, hafif bir kağıttı bu ve bir anda alev aldı, külleri bacadan yukarı uçtu. 'Bak, ' dedim, 'artık geri veremezsin.' Bir dakika boyunca hiçbir şey söylemedi, sonra çok sert bir şekilde, 'Hayır, geri veremem ama neden bunu tekrarlayıp durduğunu anlamıyorum.' Ona bunu sadece bir kez söylediğimi belirttim. 'Yani dört kereden fazla söylemedim demek istiyorsun, ' dedi bana. Hiç sebebi olmadığı halde hepsini daha dünmüş gibi hatırlıyorum ve ancak şimdi aralarında bağlantı kurabiliyorum. Karswell'in yazdığı, zavallı kardeşimin eleştirmiş olduğu o kitabı hiç okudunuz mu bilmiyorum, bu pek olası değildir ama, ben bunu yaptım. Onun ölümünden önce de, sonra da. İlk seferinde sadece dalga geçmiştik. Tarz denen şeyden yoksundu... Özensizce kullanılmış bir dil, bir Oxford'luyu deliye döndüren her şey vardı içinde. Adamın karman çorman etmediği tek bir konu bile kalmamıştı, klasik mitolojiyi Altın Efsaneden hikayelerle, vahşi geleneklerden bahseden çağdaş raporlarla harmanlamıştı hepsi de iyiydi, güzeldi ama kuşkusuz onları nasıl kullanmanız gerektiğini biliyorsanız, ki bu adam bilmiyordu: Altın Efsane ile Altın Dal'ı aynı kefeye koyuyor ve ikisine birden inanıyordu, uzun lafın kısası, acınacak bir eserdi sergilediği. Evet, o talihsiz olayın peşinden kitabı bir kez daha gözden geçirdim. Daha önceki seferden iyi gelmedi bana, ama bu defa bende bıraktığı izlenim farklıydı. Size söylediğim gibi, Karswell'in kardeşime kötülük etmeyi kafasına koyduğundan, hatta onun başına gelenlerden bir şekilde sorumlu olduğundan şüphelenmiştim, ve şimdi onun kitabı, gerçekten de çok uğursuz bir kanıttı. Özellikle bir bölüm beni fazlasıyla etkiledi. İnsanların sevgisini kazanmak ya da onları ortadan kaldırmak için belki daha çok ikinci amaçla "Rumlarla büyü yapmayı” anlatıyordu, öyle bir üslupla kaleme almıştı ki bunların gerçek bilgiler olduğu seziliyordu. Ayrıntılara girecek vaktim yok ama bu bilgilerin ışığında, konserdeki nazik beyefendinin Karswell olduğundan eminim: O kağıdın önemli olduğundan şüpheleniyorum ve onu geri verebilseydi kardeşimin şu an yaşıyor olacağına inanıyorum İşte bu sebeple, size söylediklerime ekleyecek bir şeyiniz var mı diye sormalıyım size."

Bu soruya cevaben Dunning, British Museum'un Elyazması Odası'nda yaşananları aktardı.

"Öyleyse gerçekten de size bazı kağıtlar uzattı, onları incelediniz mi? Hayır mı? Eğer izin verirseniz onları bir an önce, olanca dikkatimizle incelemeliyiz."

Hala boş olan eve gittiler ... ev boştu, çünkü iki hizmetçi de henüz işe dönemeyecek haldeydi. Duning'in kağıt dosyası, yazı masasının üzerinde toz topluyordu, içinde, yazıları kopyalamak için kullandığı küçük müsvette kağıtlar vardı ve bunların birini eline alınca, ince, hafif bir kağıt şerit kaydı ve odanın içinde tekinsiz bir çabuklukla uçuşmaya başladı. Harrington açık olan pencereyi tam kağıt dışarı çıkmadan önce kapattı, kağıdı ucu ucuna yakalamıştı. "Ben de böyle düşünmüştüm, " dedi, "kardeşime verdiğinin aynısından. Dikkatli olmalısınız, Dunning, bu şey çok ciddi olabilir."

Uzun süre karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu. Kağıt dikkatle incelendi. Harrington'ın dile getirmiş olduğu gibi, üzerindeki harfler her şeyden çok Rumlara benziyorlardı, bununla beraber iki adam tarafından da içeriği çözülemiyordu, üstelik ikisi de itiraf ettikleri gibi, bu harflerin taşıyor olabileceği kötülüğü ölümsüzleştirmemek için kopya etmekten korkuyorlardı. Hem Dunning, hem de Harrington, bu kağıdın kendisine sahip olan kişiyi, hiç arzu edilmeyen varlıkların eşlikçisi yaptığı görüşünde tamamıyla hemfikirdiler. Bunun, geldiği kaynağa geri götürülmesi konusunda da fikir birliğine vardılar, dahası tek emin ve güvenli yol bunu bizzat yapmaktı, burada biraz yaratıcılık gerekecekti, çünkü Karswell Dunning'i tanıyordu, ilk olarak Dunning'in traş olup sakallarını kesmesi gerekecekti kuşkusuz. Ama darbe bundan önce gelmeyecek miydi? Harrington zamanı ayarlayabileceklerini düşünüyordu. Kardeşine o "kara noktanın" konulduğu konserin tarihini biliyordu, Haziranın 18'iydi. Ölüm Eylül ayının 18'inde gerçekleşmişti. Dunning ona, vagonun penceresindeki yazıda üç aydan bahsedildiğini hatırlattı. Neşesiz bir gülücükle "Belki, " diye ekledi, "benim senedimin vadesi de üç ay sonrasınadır. Sanırım takvimimde işaretleyebilirim Evet, Müzedeki o gün 23 Nisandı, bu da bizi 23 Temmuz'a götürüyor. Şimdi, bildiğiniz gibi, kardeşinizin sorunlarının ilerleyişi hakkında eğer konuşabilecekseniz, her şeyi anlatmanız büyük önem taşıyor."

‘Tabii ki. Evet, yalnız olduğu vakit hissettiği izlenme hissi onu en çok rahatsız eden şeydi. Bir süre sonra ben de onun odasında yatmaya başladım, bu ona daha iyi gelmişti, yine de uykusunda sayıklayıp duruyordu. Ne mi söylüyordu? Bunlardan bahsetmek doğru mu? En azından her şey yoluna girmeden önce? Sanmıyorum, ama size şunu söyleyebilirim: Ona bu haftalar boyunca, üzerinde Londra damgası taşıyan ve bir satıcının eliyle adresi yazılmış iki şey ulaştı. Birisi, bir kitaptan zorla yırtılmış Bewick'e ait bir tahta baskı resimdi, bu resimde mehtabın aydınlattığı yolda yürüyen bir adam vardı, peşinden de korkunç ve şeytani bir varlık geliyordu. Resmin altında (herhalde resimde betimlenen) "İhtiyar Denizci“den alınmış satırlar vardı:

‘Yürümeye devam eder,

Ve artık çevirmez geriye başını

Çünkü bilmektedir ki korkunç bir iblis

Hemen ardından sürmektedir izini.'

Diğeriyse, satıcıların sık sık yolladığı cinsten bir takvimdi. Kardeşim buna hiç önem vermemişti ama onun ölümünden sonra incelediğimde, 18 Eylül'den sonraki sayfaların yırtılmış olduğunu gördüm Öldürüldüğü gece kardeşimin tek başına dışarı çıkmasına şaşırmış olabilirsiniz ama hayatının son on gününde takip edildiği ya da gözetlendiği hissinden tamamen kurtulmuştu."

Konuşma işte bu şekilde sonlandı. Karswell'in bir komşusunu tanıyan Harrington, onun hareketlerini gözlemenin bir yolu olduğunu düşünüyordu. Dunning'e düşen ise her an için Karswell'in yolunu kesmeye hazır olmak ve kağıdı güvenlikte, el altında saklamaktı.

Ayrıldılar. Takip eden haftalar hiç şüphe yok ki Dunning için çok yıpratıcıydı, o kağıdı aldığı gün etrafında yükselmeye başlayan o görünmez engel yavaş yavaş yayılan bir karanlığa dönüşüyor ve onun düşünülebilecek bütün kaçış yollarını tutuyordu. Ona çözüm yolu önerebilecek hiç kimse yoktu etrafında ve tüm inisiyatifini kaybetmişti sanki. Mayıs, Haziran ayları ve Temmuz'un ilk günleri geride kalırken, tarif edilmez bir kederle Harrington'dan gelecek bir hareket emrini bekledi. Ama tüm bu süre boyunca Karswell Lufford'dan ayrılmadı.

En sonunda, dünyadan göçüp gideceğini hesapladığı güne bir hafta kala, bir telgraf ulaştı: 'Victoria'dan Perşembe gecesi kalkan tren ve gemi ile ayrılıyor. Kaçırma. Bu gece sana geliyorum Harrington."

Harrington bildirdiği gibi geldi ve bir plan uydurdular. Tren Victoria'dan saat dokuzda kalkıyordu ve Dover'dan önceki son istasyon Croydon West idi. Harrington, Karswell'in peşine Victoria'dayken takılacak ve Croydon'da Dunning'i bekleyecek, şayet gerekirse ona, kararlaştırdıkları bir isimle hitap edecekti. Elinden geldiğince kılık değiştirmiş olan Dunning'in çantalarında ise isminin baş harfleri veya etiket bulunmayacak ve ne pahasına olursa olsun o kağıdı yanına almış olacaktı.

Croydon istasyonunun peronunda beklerken Dunning'in ne kadar heyecanlı olduğunu tarif etmeye bile lüzum görmüyorum. Son günlerde hissettiği tehlike duygusu, üzerine çöken bulutun farkedilir biçimde dağılmaya yüz tutmasıyla daha da keskinleşmişti, ama bu ferahlama uğursuz bir işaretti ve eğer şimdi Karswell elinden kurtulacak olursa bütün ümitleri suya düşecekti, bunun olması için de bir sürü ihtimal vardı. Yolculuk söylentisi bile bunun için bir araç olabilirdi. Peronu arşınlayıp bütün hamalları tren ve gemi hakkında soru yağmuruna tuttuğu o yirmi dakika, hayatının en kötü yirmi dakikasıydı. Buna rağmen tren geliyordu ve Harrington penceredeydi. Elbette birbirlerini tanımamazlıktan gelmeleri çok önemliydi, bu yüzden Dunning trene vagonun diğer ucundan bindi ve Harrington ile Karswell'in oturmakta oldukları kompartımana yavaş yavaş yaklaştı. Trenin neredeyse boş olduğunu görmek onu bir hayli sevindirmişti.

Karswell tetikteydi, ama Dunning'i tanıdığını gösteren bir belirti yoktu. Dunning onun tam karşısındaki koltuğa oturmadı ve ilk başta çaresizce, sonra da yetilerine gittikçe hakim olarak istediği nakli gerçekleştirme olasılıklarını gözden geçirmeye başladı. Karswell'in karşısına ve Dunning'in yanına düşen koltuğa Karswell'in ceketi ve paltosu yığılmıştı. Kağıdı bunlardan birinin içine sokmak işe yaramazdı —kağıdı bir şekilde ona sunmalı, o da kabul etmeliydi böyle olmadığı sürece güvenlikte olamaz, ya da en azından kendini güvenlikte hissedemezdi. Açık ve içi kağıt dolu bir de el çantası vardı. Eğer çantayı saklayabilirse (bu şekilde belki de Karswell onu almaksızın vagondan çıkardı) sonra ona verebilir miydi? Keşke Harrington'a danışabilseydi! Ama bu mümkün değildi. Dakikalar geçip gidiyordu. Karswell birkaç kez kalkıp koridora çıktı. İkinci seferinde Dunning'in çantayı koltuktan düşürmesine ramak kalmıştı ama Harrington'la gözgöze geldi ve onun bakışındaki uyarıyı yakaladı. Karswell koridordan onlara bakıyordu, belki de iki adamın birbirlerini tanıyıp tanımadıklarını görmekti amacı. Karswell geri döndü, ama belli ki diken üzerindeydi, üçüncü kez kalktığındaysa diğerleri için bir ümit doğdu, çünkü koltuğundan bir şey kayıp, hemen hemen hiç ses çıkarmaksızın yere düşmüştü. Adam bir kez daha kompartımandan dışarı yürüdü ve koridor penceresinin görüş eriminden çıktı. Dunning yere düşen şeyi aldı ve anahtarın, Cook seyahat acentesine ait, içinde biletler bulunan bir zarf şeklinde ellerinin arasında durduğunu gördü. Bu zarfların ön kısmında bir göz daha vardır ve birkaç saniye içinde lafını duyduğumuz bu kağıt, zarfın gözüne yerleştirilmişti. Operasyonu daha da güvenilir hale getirmek için Harrington kompartımanın kapısının önüne dikilmiş, perdeyle oynuyordu. İş tamamlanmış ve doğru zamanda yapılmıştı, çünkü tren artık Dover'a geldikçe yavaşlar olmuştu.

Bir an sonra Karswell yine kompartımana geri döndü. O bunu yaparken, Dunning nasıl olduğunu bilmeden sesindeki titremeyi bastırıp, ona bilet zarfını uzattı ve "Size bunu verebilir miyim, beyefendi? Sanırım size ait, " demeyi başardı. Zarftaki bilete üstünkörü bir göz atan Karswell, ümitle beklenen o yanıtı verdi, “Evet, öyle, çok teşekkür ederim, beyefendi, " dedi ve zarfı göğüs cebine koydu.

Kalan birkaç dakika bile yoğun bir gerilimle doluydu, çünkü adamın kağıdı vaktinden önce bulmasının neye yol açacağını bilemiyorlardı ...iki adam da vagonun yavaş yavaş karardığını ve ısındığını, Karswell'in bunalmış, içi daralmış gözüktüğünü fark etmişti. Karswell yanında duran bol kıyafetleri yakınına çekti ve sanki kendisini tiksindiriyorlarmışçasına uzağa attı, sonra da doğrulup endişeyle ikisini süzmeye başladı. Onlar da mide bulandırıcı bir korkuyla eşyalarını topladılar, ama tren Dover Kasabası'nda durduğu vakit Karswell'in konuşmak üzere olduğunu düşünmüşlerdi. Kasabayla iskele arasındaki kısacık mesafede, ikisinin de koridorda durmaları normal sayılırdı.

Rıhtımda indiler ama tren o kadar boştu ki, Karswell hamalıyla birlikte gemiye gidinceye kadar peronda beklemeleri gerekecekti, ancak ondan sonra birbirleriyle el sıkışıp, içten tebriklerini sunmaları güvenli olacaktı. Dunning, üzerindeki tesirden dolayı neredeyse bayılmak üzereydi. Harrington onu duvara yasladı ve kendisi gemiye uzatılmış iskeleyi görebileceği bir mesafeye çekildi, Karswell gelmişti artık. İskele başındaki adam onun biletini inceledi ve eli kolu giysi dolu olan Karswell gemiye bindi. Aniden görevli onun ardından seslendi, "Siz, beyefendi, özür dilerim, yanınızdaki beyefendi biletini gösterdi mi?"

"Hangi beyefendiden bahsediyorsun sen?" dedi Karswell'in kaba ve öfkeli sesi.

"Hangisi mi? Şey, bilemiyorum, eminim ki, " Harrington adamın kendi kendine bunları söylediğini işitti, sonra görevli yüksek sesle konuştu, "Benim hatam, efendim, yanınızdaki giysilerdi herhalde! Kusura bakmayın." Sonra bir astına dönüp şöyle dedi, "Yanına bir de köpek mi almıştı? Çok ilginç, onun yalnız olmadığına yemin edebilirdim Pekala, her ne idiyse bu artık güvertedekilerin sorunu. Gemi kalkıyor. Bir hafta sonra tatil müşterileri gelecek." Beş dakika sonra, geminin ölgünleşen ışıkları, Dover'ın ışıklarının uzun hattı, gece meltemi ve ay dışında hiçbir şey kalmamıştı geriye.

Harrington ve Dunning uzunca bir süre "Lord Warden" daki odalarında karşılıklı oturdular. En büyük tasaları ortadan kalkmış olsa da, üzerlerine hiç de hafif olmayan bir şüphe çökmüştü. Yaptıklarını sandıkları gibi, bir adamı ölümüne göndermeleri doğru muydu? En azından onu uyarmaları gerekmez miydi? "Hayır, " dedi Harrington, "eğer o düşündüğüm katil ise, ona hak ettiğinden fazlasını yapmadık. Yine de daha iyi olacağına inanıyorsan... ama onu nasıl ve nerede uyarabilirsin ki?"

"Bileti sadece Abbeville'e kadardı, " dedi Dunning. "Bunu gördüm Joannes's Guide'daki otellere telgraf çekip, 'Bilet zarfına bir bak, Dunning, ' dersek, kendimi daha mutlu hissedeceğim Bugün ayın 21'i. bir günü kalıyor. Ama korkarım onun işi bitti." Böylece, otellere telgraflar yollandı.

Bu telgrafların hedefine varıp varmadığı, vardıysa da anlaşılıp anlaşılmadığı bilinmiyor. Tek bilinen, ayın 23'ü öğleden sonra, o zaman büyük bir tamirat gören Abbeville'deki St. Wulfram Kilisesi'ni inceleyen bir İngiliz yolcunun, kuzeybatı kulesine kurulmuş bir iskeleden aşağı düşen taşın kafasına isabet etmesi sonucunda, anında hayata veda ettiği. O sırada iskelede çalışan işçi olmadığı kesinlikle kanıtlandı, yolcunun yanındaki belgeler onun Mr. Karswell olduğunu gösteriyordu.

Eklenmesi gereken tek bir ayrıntı kaldı. Karswell'in eşyaları satışa çıkarıldığında, tüm kusurlarıyla birlikte Bewick'in ellerinden çıkma bir seti Harrington satın aldı. Üzerinde yolcu ve şeytanın tahta kalıpla basılmış resmi bulunan sayfa, tahmin ettikleri gibi koparılmıştı. Daha sonra, mantıklı bir sürenin ardından Harrington, kardeşinin uykusunda tekrarladığını işittiği bir şeyi Dunning'e söyledi, ama Dunning onu hemen susturdu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült