Hikaye

 

 

Algının Kanatları

Carlos Castaneda


Don Juan ve ben, tüm günümüzü dağlarda geçirdik. Gün ağarırken yola çıktık. Beni, dört değişik erk yerine götürdü ve her birinde, yıllar önce benim için bir ölüm kalım sorunu olduğunu anlattığı o özel işin üstesinden gelmeme yardımcı olacak belirgin yönergeler verdi. Akşamüstüne doğru geri döndük. Yemeğimizi yedikten sonra don Juan evden ayrıldı. Benim, lamba için gazyağı getirecek olan Pablito’yu beklemem ve onunla konuşmam gerektiğini söylemişti.

Notlarıma öylesine gömülmüştüm ki, Pablito yanıma varıncaya dek geldiğini anlamamıştım. Pablito’nun yorumu, "erk tırısına çalıştığı, bu nedenle "görme" yetim olmadıkça onun gelişini duyamayacağım yolundaydı.

Pablito’yu her zaman beğenmiştim. İyi dost olmamıza karşın, geçmişte onunla tek başına kalma fırsatını yeterince yakalayamamıştım. Pablito’nun çekici kişiliği çok çarpıcıydı. Adı Pablo’ydu, ne var, "Pablito" deyimi ona daha uygun düşüyordu. İnce kemikliydi, ama sırım gibiydi. O da, don Juan gibi, beklenmedik biçimde kaslı bir yapıya sahipti, bedeninde bir gram yağ yoktu, güçlüydü. Yirmili yaşlarının sonuna yaklaşmıştı ama on sekizinde gösteriyordu. Esmer, orta boyluydu. Kahverengi gözleri duru ve parlaktı. Don Genaro gibi, onun da o dostça gülüşünde bir çocuğun haylazlığı çıkıyordu ortaya, kimi zaman.

Ona, don Genaro’nun öteki çömezi olan arkadaşı Nestor’u sordum. Geçmişte, onları hep birlikte görmüştüm ve bana, aralarında daima mükemmel bir ilişki olduğu hissini vermişlerdi; ne var, bedensel görüntü ve kişilik açılarından birbirilerinin tam tersiydiler. Pablito neşeli ve içtense, Nestor da sıkıntılı ve çekingendi. Ayrıca, daha uzun, daha kilolu, daha esmer ve çok daha yaşlıydı.

Pablito, Nestor’un sonunda don Genaro’yla olan işinin üstesinden geldiğini ve onu son gördüğümden bu yana tümüyle değişik bir insan olup çıktığını söyledi. Nestor’un çalışması ya da kişilik değişimiyle ilgili fazla bir şey söylemekten kaçınıp, konuyu birden değiştiriverdi.

"Nagual, sonunda ayağından ısırmış seni, ha?" dedi.

Bunu bildiğine çok şaşırdım ve nasıl öğrendiğini sordum.

"Genaro bana her şeyi anlatır," dedi.

Don Genaro’dan söz ederken, benim yaptığım gibi, saygı biçimini kullanmadığını ayrımsadım. Ona içtenlikle, Genaro diyordu, yalnızca. Don Genaro’yu kardeşi gibi gördüğünü, bir aradayken, ailedenmişler gibi rahat olduklarını söyledi. Don Genaro’yu çok sevdiğini açıkça itiraf etti. Yalınlığından ve dürüstlüğünden çok etkilenmiştim. Onunla konuşurken, don Juan’la benim davranışlarımızın da ne denli birbirilerine yakın oldukları kafama dank ettiyse de bizim ilişkimiz, don Genaro’yla Pablito’nun ilişkisiyle karşılaştırılınca resmi ve titiz kalıyordu.

Pablito’ya, don Juan’dan korkma nedenini sordum. Gözleri yerinden fırladı. Don Juan’ı yalnızca düşünmek bile ona ürkü veriyormuş gibiydi. Yanıt vermedi. Beni gizlice değerlendiriyormuş gibi bir havası vardı.

"Sen ondan korkmuyor musun?" diye sordu.

Ben don Genaro’dan korktuğumu söyledim, o da duymayı beklediği en son şey huymuşçasına gülmeye başladı. Don Juan’la don Genaro arasındaki farklılığın, gündüzle gece arasındaki farklılık gibi olduğunu söyledi. Don Genaro gündüzmüş, don Juan’sa gece ve de dünyanın en ürkü verici varlığını andırıyormuş. Don Juan’a duyduğu korkuyu betimlemek, Pablito’yu, bir çömez olarak, kendi konumu hakkında yorum yapmaya yöneltti.

"Düşünebileceğim en sefil durumdayım," dedi. "Beni evde görsen, sıradan bir adama oranla çok şey bildiğimi anlardın, ama beni bir de naguaHa birlikte gör; o zaman da yeterince bilmediğimi anlarsın."

Konuyu çabucak değiştirdi ve not tutmamla dalga geçmeye başladı. Don Genaro’nun saatler boyunca beni öykünerek eğlendiğini söyledi. Don Genaro nun, kişiliğimdeki garipliklere karşın beni çok beğendiğini ve benden duyduğu hoşnutluğu, onun "protegido"su olduğunu söyleyerek gösterdiğini ekledi.

Bu terimi ilk kez duyuyordum. Don Juan ın birlikteliğimizin başında getirdiği bir başka terime uygun düşüyordu. Bana, onun "escogido"su, seçilen kişisi olduğunu söylemişti. "Protegido" sözcüğü ise korunan kişi anlamına geliyordu.

Pablito’dan, "nagual"la olan buluşmalarını anlatmasını istedim. O da, ilk karşılaşmasını anlattı. Bir keresinde, don Juan’ın ona bir sepet vermiş olduğunu, onun da bunu iyi dileklerle verilen bir armağan olarak kabul etmiş olduğunu söyledi. Bir kancayla kapının üstüne asmış ve bir kullanım alanı bulamadığı için unutup gitmişti. Sepetin bir erk armağanı olduğunu düşündüğünü, bu nedenle özel bir biçimde kullanmaya karar verdiğini söyledi.

Akşamın erken bir vaktinde, Pablito bunun, onun ölümcül saati olduğunu da söyledi, ceketini almak için odaya girmiş. Evde tek başınaymış ve bir dostu görmeye gitmek için hazırlanıyormuş. Oda karanlıkmış. Ceketini almış ve tam kapıya yaklaştığı sırada sepet yere düşüp ayağının dibine dek yuvarlanmış. Pablito, yere düşenin sepet olduğunu görünce kendi korkusuna kendi gülmüş olduğunu söyledi. Yerden almak için eğildiğinde, yaşamının sarsıntısını geçirmiş. Sepet eriminden uzağa fırlayıp, birisi üstüne basıyor ve yerde yuvarlıyormuş gibi dönmeye ve ezilerek çatırdamaya başlamış. Pablito mutfaktan, odadaki her şeyi ayırt edecek kerte ışık gelmekte olduğunu söyledi. Yapmaması gerektiğini bile bile, bir süre sepete bakmış. Sepet birden, hırıltılı biçimde nefes almaya başlamış. Pablito anlatmayı sürdürdü; sepetin nefes aldığını hem duymuş hem de görmüş; sepet canlıymış, onu odada kovalamış, çıkışını engellemiş. Derken, sepetin şiştiğini, sazların teker teker açılıp, kuru bir horozibiği gibi üstüne gelen dev bir topa dönüştüğünü söyledi. Sırtüstü yere düşmüş ve top ayaklarına dolaşmaya başlamış. Pablito, o sırada aklının uçup gittiğini, çılgınlar gibi bağırdığını anlattı. Top onu yakalamış ve bacaklarından yukarı doğru çıkmaya başlamış. Ondan kurtulmaya çalıştığı sırada, topun, don Juan’ın, açık ağzıyla onu yutmaya hazırlanan yüzü olduğunu görmüş ve yaşadığı dehşetten ötürü bir anda kendinden geçmiş.

Pablito çok içten ve açık bir biçimde, kendisinin ve diğer ev sakinlerinin başından geçen, "nagual"la karşılaşmalarıyla ilgili bir dolu öykü anlattı. Saatlerce konuştuk. Benimle hemen hemen aynı kuşkuları duymaktaydı, ama kendisini büyücüler dünyasının bilgilerine bırakmada bana oranla çok daha duyarlı davranıyordu.

Bir ara ayağa kalktı, don Juan’ın geldiğini hissettiğini ve orada durmak istemediğini söyledi. İnanılmaz bir hızla uçup gitti. Sanki bir şey çekip almıştı onu odadan. Güle güle demeyi bile bitirememiştim.

Az sonra don Juan ve don Genaro geldi. Gülüyorlardı.

"Pablito, şeytan, ruhunu çalacakmış gibi yola doğru koşuyordu" dedi don Juan. "Neden acaba?"

"Her halde Carlitocuğu, parmaklarını eritip bitirircesine çalışırken görünce korkmuştur," dedi don Genaro, yazılarımla dalga geçerek.

Yakınıma geldi.

"Dinleyin! Bir fikrim var," dedi, neredeyse fısıldayarak. "Madem ki yazmayı bu kadar seviyorsun, o halde neden kalem yerine parmağınla yazmayı öğrenemeyesin? Ne müthiş, di mi?”

Don Juan ve don Genaro yanıma oturarak, insanın parmağıyla yazmasıyla ilgili çeşitli fikirler öna sürerek eğlendiler. Don Juan çok ciddi bir sesle yabansı bir yorumda bulundu.

"Parmağıyla yazmayı kolayca öğrenir, kuşkusuz, ama yazdıklarını okuyabilir mi bakalım?"

Don Genaro, gülmekten iki büklüm olmasına aldırmadan yanıtı yapıştırdı, "Okur o, okur; her şeyi okur." Derken, siyasi bir karışıklıktan yararlanarak önemli bir mevki kazanmayı başaran taşralı bir

ahmak hakkında, oldukça sıkıcı bir öykü anlatmaya başladı. Don Genaro’nun anlattıklarına bakılırsa, öykünün kahramanı, bakan, vali hatta başkan olarak atanmıştı, çünkü o furya içinde, halka ne yapacağını söylemenin başka yolu kalmamıştı. Adam, bu atamanın da verdiği bir cesaretle kendisini pek önemli görmeye başlamıştı.

Don Genaro susup, aşırı derecede rol yapan kötü bir oyuncu havalarında bana baktı. Bana sırıttı, kaşlarım indirip kaldırdı. Olayın kahramanının, halk toplantılarında çok başarılı olduğunu, konuşmaların üstesinden kolaylıkla geldiğini, ama konumu gereği konuşmalarını okuması gerektiğini, ne var ki adamın okuma yazma bilmediğini anlattı. Adam, insanları kandırmak için aklını kullanıyordu. Üstüne bir şeyler çiziktirilmiş bir sayfayı, yapacağı konuşmanın metniymiş gibi her yere taşımaya başlamıştı. Böylece, etkililiği ve diğer tüm iyi nitelikleri öteki ahmaklar arasında su götürmez biçimde kabul edilmişti. Ama, bir gün okuma yazma bilen bir yabancı çıkmıştı ortaya ve kahramanın, konuşmasını okurken kağıdı baş aşağı tuttuğunu ayrımsamıştı. Gülmeye başlamış ve saptadığı bu yalanı herkese göstermişti.

Don Genaro yeniden susup, benden yana baktı ve sordu, "Sanır mısın ki kahramanımız apışıp, kaldı? Ne gezer. Dingince herkesin yüzüne bakıp şöyle dedi: "Baş aşağı mı? Okumasını bilirsen eğer kağıdın yönünün ne önemi var?’Bütün ahmaklar da onunla paylaştılar bu fikri."

İkisi de, patlayarak kahkahaları koyverdiler. Don Genaro yavaşça sırtımı tıpışladı. Sanki öykünün kahramanı bendim. Her yanımı bir sıkıntı sardı ve sinirle sırıtmaya başladım. Öykünün belki de saklı bir anlamı da vardır diye düşündüm, ama sormayı gözüm yemedi.

Don Juan daha da yakınıma geldi. Öne doğru eğilip sağ kulağıma doğru fısıldamaya başladı, "Gülünç mü sandın?" Don Genaro da bana doğru eğilip sol kulağıma fısıldadı, "Ne dedi?" İstemeden, iki soruyu birden, aynı anda yanıtlamaya kalkıştım.

"Evet. Düşünüyorum da gülünç olduğunu sordu," dedim.

Kuşkusuz, çevirdikleri manevranın ayırtındaydılar; gözlerinden yaş boşanıncaya dek güldüler. Don Genaro, har zamanki gibi don Juan’a oranla daha çok abartıyordu; sırtüstü yuvarlanıp, bir iki metre geriledi. Sonra, karın üstü uzanıp, kollarını ve bacaklarını uzattı ve bir eksenin çevresinde dönüyormuşçasına fırıldak gibi çevirdi kendini. Bana yaklaşıncaya dek döndü ve sonunda ayağı, ayağıma değdi. Bir anda ayağa kalkıp utangaç utangaç güldü. Don Juan kalçalarını tutuyordu. Tam bir gülme krizine yakalanmıştı, midesine zarar vermek üzereydi.

Bir süre sonra ikisi birden yanıma gelip kulaklarıma fısıldamaya başladılar. Söylediklerini sırayla ezberlemeye çalıştım ama, yararsız olduğunu anladığım bu çabalamayı bırakmak zorunda kaldım. Çok fazlaydı bunlar.

İkiye ayrılmış olduğum duygusu yerleşene dek fısıldamayı sürdürdüler. Geçen günkü gibi bir sise dönüştüm; her şeyi doğrudan hisseden sarı bir pusa. Başka deyişle, her şeyi "bilebiliyordum". Söz konusu olan düşünceler değildi; yalnızca kesin emin olma durumları vardı. Yumuşak, süngerimsi, canlı ve benim dışımda ama yine de benim bir parçam olan bir duyguyla ilişki kurduğumda bunun bir ağaç olduğunu "bilmiştim." Onun ağaç olduğunu kokusundan hissetmiştim. Anımsayabildiğim, belirgin bir ağaç gibi kokmuyordu gerçi ama, içimde bir şey, bu özel kokunun ağaç "esansı" olduğunu "biliyordu". Bunu ne önceden biliyordum, ne de mantığımı kullanarak bulgulamıştım. Yalnızca, orada benimle ilişki kuran bir şeyden, ne katı ne de sulu, benim tanımlayamadığım, ama beni çevreleyen bir şeyden çıkan dostça, sarmalayıcı, sıcak bir koku nedeniyle bunun bir ağaç olduğunu "biliyordum". Bu biçimde "bilmeyle" onun özünü tıpışladığımı hissettim. Beni kendinden uzaklaştırmamış, tersine, onunla birlikte erimeye davet etmişti. Her yanımı kapladı, ya da ben onun her yanını kapladım. Aramızda, ne çok özel ne de rahatsızlık verici olan bir bağ vardı.

Kesin durulukta algıladığım ikinci duyum, bir sevinç ve merak dalgasıydı. Her yanım titreşti. Bir dolu elektrik yükü bedenime giriyordu sanki. Acı verici değildi bunlar. Hoşlanmıştım bunlardan, ama sınıflandıramadığım belirsiz biçimleri vardı. Yine de, ilişki kurduğum şeyin, toprak olduğunu bilmiştim. Bir yanımla, bunun toprak olduğunu kesinlikle anlamıştım. Ama, bu dolaysız algılamalarımın sonsuzluğunu idrak etmeye çalıştığım anda onları ayırt etme yetisini yitirdim.

Sonra birden kendim oldum yeniden. Düşünüyordum. Öylesine hızlı bir geçişti ki, uyandığımı sandım. Yine de, hissediş biçimimden, tam anlamıyla kendim olmadığımı anladım. Gözlerimi tümüyle açmadan önce, eksik bir şeyler olduğunu biliyordum. Çevreme bakındım. Hala bir rüyanın ya da aynı türden bir görünün içindeydim. Ne var, düşünce süreçlerim yalnızca yetkin değil, aynı zamanda kesin bir berraklık içindeydi. Çabucak bir değerlendirme yaptım. Don Juan ve don Genaro bu rüyamsı durumu belirli bir nedenle oluşturmuşlardı hiç kuşkusuz. Tam bu nedeni anlamanın kıyısına yaklaşmıştım ki, dışımdan gelen bir şey, çevreme dikkat etmeye zorladı beni. Kendimi yönlendirebilmek uzun zamanımı aldı.Sırtüstü uzanmıştım ve üstüne uzandığım şey görülesi bir zemindi. İnceledikçe, şaşkınlığım ve merakım gittikçe arttı. Anlayamadığım bir maddeden yapılmış düzensiz dilimler ilgi çekici ama yalın biçimde yerleştirilmişti. Bir arada duruyorlardı ama, yere ya da birbirlerine bitiştirilmemişlerdi. Elastiki bir yapıları vardı; parmağımı sokunca ayrıldılar, çekince yeniden birleştiler.

Ayağa kalkmayı denedim ama, en olağandışı duyusal çarpıklıklardan birine kapıldım. Bedenimi denetleyemiyordum; aslında, bedenim bana ait değilmiş gibiydi. Devimsizdi; hiçbir bölümüyle bağlantım yoktu ve ayağa kalkmayı denediğimde kollarımı kımıldatamadım, kalçalarımla kendimi itmeye çalışarak karın üstü yalpalanmaya başladım. Bu yalpalanma yeniden karın üstü dönmeme neden oluyordu, nerdeyse. Gerili kollarım ve bacaklarımla bu dönüşü engelleyip, sırtüstü konuma geldim. Bu konumdayken hayatta görebileceğim en çarpık ayakların ve iki yabansı bacağın görüntüsünü yakaladım. Bu benim bedenimdi! Bir zıbına sarılmış olmalıydım. Aklıma, sakat ya da yatalak bir benle ilgili bir sahne izlemekte olduğum düşüncesi geldi. Sırtüstü yuvarlanıp bacaklarıma bakmayı denedim ama bedenimi sallamaktan başka bir şey yapamıyordum. Doğrudan sarı bir göğe bakıyordum, koyu, limon sarısı bir göğe. Bu göğün daha koyu yarıkları ya da kanalları ve asılı kalmış su damlalarına benzeyen, sayısız tümsekleri vardı. Bu inanılmaz gök, üzerimde sersemletici bir etki yaratmıştı. Tümseklerin bulut olup olmadıklarını belirleyemiyordum. Başımı iki yana çevirdikçe gölgeli ve değişik sarı tonlarını içeren bölgeler olduğunu da bulguladım.

Birden, başka bir şey çekti dikkatimi; sarı göğün tam tepesinde, başımın üstünde bir güneş gördüm; doğrudan bakabildiğim için pek yakıcı olmadığı kanısına vardığım, beyazımsı hoş bir ışık yayan bir güneş.

Tüm bu dünya dışı görüntüleri seyretmeye zaman bulamadan şiddetle sarsıldığımı hissettim. Keskin bir ses ve bir kıkırdama duydum ve bunun hemen ardından çarpıcı bir görüntüyle karşı karşıya kaldım; çıplak ayaklı, dev bir dişiydi bu. Yüzü yuvarlak ve kocamandı. Siyah saçları oğlan çocuğu biçiminde kesilmişti. Kolları ve bacakları bir devinki gibiydi. Beni bir oyuncak bebek gibi yerden kapıp, kaldırdı ve omzuna koydu. Bedenim asılı kaldı. O güçlü sırtını görüyordum. Omzunda ve sırtından aşağı doğru ince tüyler vardı. O inanılmaz ağırlığı altında döşemenin ezildiğini duyuyor ve ayağının bastığı yerdeki izleri görüyordum.

Beni binaya benzer bir yapının önünde karın üstü yere bıraktı. Derinlik algılamamda tuhaf bir şeyler olduğunu hissettim. Binanın boyutlarını bakarak kestiremiyordum. Kimi anlar, gülünç derecede küçük duruyordu, ama algılamamı düzelttiğime inandığım bir andan sonra baktığımda devasa boyutlarının ayırdına varabildim.

Dev kız yanıma oturdu ve yeri gıcırdattı. O kocaman dizine dokunuyordum. Şeker ya da çilek gibi kokuyordu. Benimle konuştu ve dediği her şeyi anladım; yapıyı göstererek orada yaşayacağımı söyledi.

Kendimi birden burada bulmanın verdiği şoku atlattıktan sonra, çevreyi inceleme isteğimin arttığını gördüm. Binanın, işlevsiz dört sütunu vardı; hiçbir şey taşımıyorlardı, binanın tepesine dek uzanıyorlardı. Biçimleri, yalınlığın ta kendisiydi, sarı göğe ulaştıklarını sandığım dümdüz, dört uzantı. Bir estetik vecit haline girmiştim.

Dev kız, beni yapının içine sırt üstü kaydırdı. Çatı siyah ve düzdü, güneşin ışıklarını geçiren ve çok ilginç şekiller oluşmasını sağlayan bakışımlı delikler vardı, üstünde. O güzelim güneşin yaydığı ışığın deliklerden geçip ilginç yer üzerinde yaptığı hoş oyunları zevkle izliyordum. Yapı dört köşeliydi ve göze batan güzelliği dışında her şeyi anlaşılmaz geliyordu.

Sevinçli halim öylesine yoğunlaşmıştı ki ağlamak ya da sonsuza dek orada kalmak istedim. Ama bir güç ya da gerilim veya tanımlanamaz bir şey beni çekmeye başladı. Birden, kendimi sırtüstü uzanmış olarak yapının dışında buldum. Dev kız oradaydı, ama onunla birlikte bir başka varlık, büyüklüğüyle güneşi bile örten bir kadın daha vardı. Onunla karşılaştırıldığında, dev kız küçük bir kız gibi kalıyordu. Büyük kadın kızgındı; yapıyı, sütunlardan birinden tuttuğu gibi kaldırdı, baş aşağı getirip yere bıraktı. Bir iskemleydi bu !

Bunun ayırdına varmak yeni bir şeyler başlattı; kimi ürküntü verici algılamaları tetiklemiş oldu. Birbirlerinden ayrı, ama pek de kısa sürmeyen bir dizi görüntüye kapılıverdim. Art arda gelen patlamalarla o şahane zeminin, hasır bir yaygı; sarı göğün, pütürlü yüzeyi olan bir tavan; güneşin, bir elektrik ampulu; beni o denli alıp götüren yapının da küçük kızın ters çevirip oyun evine dönüştürdüğü bir iskemle olduğunu gördüm ya da ayırdettim.

Mimari yapıda, dev boyutlu bir başka cisme ilişkin son bir görüm daha oldu. Öylece duruyordu. Ucu yukarı dönük bir salyangoz kabuğunu andırıyordu. Yüzeyleri, yabansı, mor bir maddeden yapılmış kimi içbükey ve dışbükey plakalardan oluşuyordu; her plakanın üstünde, süs olmaktan çok bir işleve sahip gibi görünen oluklar vardı.

Yapıyı özenle ve ayrıntılı biçimde izledim ve bir öncekinde de olduğu gibi kesinlikle anlaşılmaz buldum. Yapının "gerçek" doğasını açığa çıkarmak amacıyla, yine algılamamı düzeltebileceğimi umdum. Ama, böyle bir şey olmadı. Böylece, bina ve anlayamadığım işlevi hakkında, yabancı ve kestirilmez bir "bilinçlilik" ya da "bulgular" kümesinin içine daldım.

Olağan bilinçliliğime bir anda döndüm. Don Juan ve don Genaro yanımdaydı. Yorgundum. Saatime baktım; bileğimde değildi. Don Juan ve don Genaro bir ağızdan kıkırdamaya başladılar. Don Juan zamana önem vermememi ve don Genaro’nun yapmış olduğu kimi önerileri izlemek üzere yoğunlaşmamı söyledi.

Don Genaro’ya döndüm, o da bir şaka yaptı. En önemli önerisinin parmağımla yazmayı öğrenmem olduğunu, böylece hem kalem savurganlığından kurtulacağımı, hem de gösteri yapabileceğimi söyledi.

Notlarımla, uzunca bir süre dalga geçtiler, sonra gidip yattım

Ertesi gün uyandığımda, don Juan’m isteğiyle, deneyimimim ayrıntılı öyküsünü anlattım onlara.

"Genaro, yaşadıklarının şu an için yeterli olduğunu hissediyor," dedi don Juan, konuşmamın bitmesiyle.

Don Genaro başını sallayarak aynı fikirde olduğunu gösterdi.

"Geçen akşam yaşadıklarımın anlamı neydi?" diye sordum.

"Büyücülüğün en önemli konusuna, kıyısından bi bakış attın", dedi don Juan. "Dün gece, özünün bütünselliğine bi dalış yaptın. Tabii, şu an pek anlamı olmayan bi şey bu, senin için. Özünün bütünselliğine ulaşmak, kişinin öğrenme arzusuna ya da kabullenme isteğine bağlı bi şey değil, kuşkusuz. Genaro, naguaFın fısıldamasının, bedeninde yer etmesi için zaman geçmesi gerektiğini düşünüyor."

Don Genaro yine başını salladı.

"Çok zaman," dedi, kafasını aşağı yukarı sallayarak.

"Yirmi ya da otuz yıl, belki."

Ne tepki vereceğimi bilemedim. İpucu aramasına don Juan’a baktım. İkisinin de yüzlerinde ciddi bir ifade vardı.

"Peki, gerçekten yirmi ya da otuz yılım var mı?" diye sordum.

"Tabii ki yok!" diye bağıran don Genaro’nun ardından kahkahaları patlattılar.

Don Juan, iç sesimin söylediği zaman oralara yeniden dönmemi, bu arada ben bölünmüşken yaptıkları esinlemeleri bir araya getirmemi söyledi.

"Nasıl yapacağım bunu ?"

"İçsel söyleşini susturup, içinde bi şeyin taşarak her yeri kaplamasına izin verirsin, olur biter," dedi don Juan. Bu şey, senin aigılamandır, ama söylediğime bi biçim vermeye çalışma hiç. Bırak, naguaf ın fısıldaması sana yol göstersin, bu yeter."

Sonra da, dün gece birbirinden çok farklı iki dizi görüyle uğraştığımı söyledi. Biri açıklanamaz, ötekiyse tamamıyla doğalmış ve görünme sıraları hepimiz için gerçek olan konuyu imliyormuş.

"Bir görü nagual, diğeriyse tonal’dı," diye ekledi, don Genaro.

Don Juan araya girip ilk iki görünün nagual olduğunu ve don Genaro’nun, ilgilenim noktası olarak bir ağacı ve toprağı seçtiğini söyledi. Öteki ikisiyse, kendisinin seçtiği tonal görüntüleriymiş; birisi, bebekken dünyayı algılama biçimimmiş.

"Sana yabancı bir dünya gibi geldi, çünkü algılaman henüz istenen kalıba girmedi," dedi.

"Gerçekten, bu benim dünyayı görüş biçimim miydi ? "diye sordum.

"Kesinlikle," dedi. "Senin belleğindi o."

Don Juan’a beni alıp götüren o estetik duygusunun belleğimin bir parçası olup olmadığını sordum.

"Bugünkü gibi gideriz o görüntülere," dedi. "O sahneyi, bugün göreceğin gibi görürsün. Ne var, bu bi algılama çalışmasıydı. Dünyanın, bugün senin için içerdiği anlamın oluştuğu zamandan bir görüntü. İskemlenin iskemle olduğu bir zaman."

Diğer sahne konusunda tartışmak istemedi.

"Çocukluğumdan kalma bir anı değildi o," dedim.

"Doğru", dedi. "Başka bi şeydi."

"Gelecekte göreceğim bir şey miydi?" diye sordum.

"Gelecek yoktur!" dedi, sertçe. "Gelecek, sözün gelişi gelecektir. Bi büyücü için yalnızca burası ve şimdi vardır."

Aslında bununla ilgili söylenecek bir şey olmadığını, çünkü çalışmanın amacının, algımın kanatlarının açılması olduğun ve her ne kadar o kanatlarla uçmamışsam da sıradan algımla ulaşamayacağım dört noktaya dokunabildiğimi söyledi.

Ondan ayrılmak amacıyla eşyalarımı toplamaya başladım. Don Genaro defterimi toparlamama yardımcı oldu ve çantamın en dibine koydu.

"Orası sıcak ve rahattır," dedi ve sırıttı. "Soğuk almayacağına emin olabilirsin."

Derken, don Juan oradan ayrılmam konusunda fikir değiştirmiş gibi yeniden deneyimim hakkında konuşmaya başladı. Hiç düşünmeden, don Genaro’nun elinden çantamı almayı denedim ama daha ben dokunmadan onu yere attı. Don Juan sırtını dönmüş, konuşup duruyordu. Çantama atladım ve aceleyle defterimi aramaya koyuldum. Don Genaro defteri öyle bir yere yerleştirmişti ki, ulaşabilmek için çok zaman yitirdim; sonunda, bulup not tutmaya başladım. Don Juan ve don Genaro bana bakıyorlardı.

"Çok kötü görünüyorsun," dedi don Juan, gülerek. "Bi sarhoşun, şişesine kavuşması gibi kavuştun o deftere."

"Şefkat dolu bir annenin, çocuğuna kavuştuğu gibi" dedi, don Genaro.

"Bi papazın, haçına kavuştuğu gibi," diye ekledi don Juan.

"Bir kadının, külotlu çorabına kavuştuğu gibi," diye bağırdı don Genaro.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült