Hikaye

 

 

Alaturka Şarkılar

Nezihe Meriç


Bir de baktım uçsuz bucaksız bir çayırın orta yerindeydim. Bir an için dünyada yeşilden başka renk kalmamış sandım. Gökyüzü bile yeşile çalar bir uçuk renkteydi. Hafiften hafiften yeşilimsi bir rüzgar esiyordu. Ağırbaşlı, güvenli ve şifa verici bir rüzgar. Taaaa karşıda koyu yeşil bir koruluk vardı. Geniş bir soluk alarak "Oh!.. Çok şükür Allahım, ya Rabbim" dedim. O anda, Allah bana o kadar yakındı ki... O da benimle birlikte yürüyüşe çıkmış sanıyordum... Gözlerim sulandı, burnumu hızla çektim ve Rumelili dedeciğimin çobanım anımsadım: çok güzel peynir helvası yapan bir garip çoban varmış, gelen geçen, helvasından kısmetlenirmiş. Ama bazı zamanlar helva öyle güzel olurmuş ki, çobancağız ellerini gökyüzüne açar "Te be Allahım" dermiş. "Gelmezsin ki sana bu peynir helvacığından yidireyim." Dedemin kır sakallı, ince yüzünü düşündüm. Şimdi burada olsa, çayırın ortasında dikilir, bana "A be uğlan diyilsin ki tebu çayırda serinen bir güreş tutaydım" derdi. Off! Allahım of! dedim. Burnum acı acı sızladı. Gözlerimi sık sık açıp kapayarak ağlamamı geçiştirdim ve islambey Tepesine doğru bir koşu tutturdum. Geyreğime ağrı girinceye kadar koştum koştum... Sonra, kendimi soluk soluğa, yüzükoyun, çimenlerin üzerine attım. Yüreğim küt küt çarpıyor, kulaklarım uğulduyor, toprak ve çayır çimen kokusu başımı döndürüyordu. Kent ta uzaklarda kalmıştı. Allah'ın koca çayırında tek başınaydım ve kuşlar bile çok yükseklerden geçiyordu. Azıcık dinlenince sırtüstü dönerek, kollarımı başınım altında kavuşturdum ve gökyüzünü seyretmeye başladım. "Açık yeşil mi, uçuk mavi mi? Açık yeşil mi, uçuk mavi mi?" Sonunda "Aman ne bileyim ben" deyip işin içinden çıktım.

Karşıdaki koruluğa hiç gitmişliğim yoktu ama aklımdan, onun ilerisinde bir dere vardır diye uydurdum. Derenin kenarında bir salkım söğüt, salkım söğüdün altında parmaklığı sallanan bir tahta köprü. Bu kadar yeşilin yanında derenin suyu da yeşildir.

Birden uzaklardan bir ıslık sesi geldi. Ben de o yana dönerek yanağımı koluma dayadım. "Hadi bu da sevgilimin ıslığı olsun" dedim. İçimden saçları dağınık bir kumral adam geçti. Kaygısız ve şakacı bir hali vardı. Gelip yanıma uzansa, ben de çimenleri koparıp yüzüne serpsem diye düşündüm. Her ne kadar, usumun, o çok bilmiş, ağırbaşlı yanı, "Kuzum, piyasa romanlarındaki kızlar gibi bu özencikler de ne oluyor Allahaşkına?" diyordu ama boş verip burnumu kıvırıverdim.

Biraz soma ıslık sesi daha yakınlardan gelmeye başladı. Tepeden aşağı iki asker iniyordu. İçime bir korku doldu. Hemen ayağa kalktım, çantamı omzuma asarak çatkın bir suratla tırmanmaya başladım. Hem de düşünüyordum: "Eğer şimdi dururlar, söz falan atmaya kalkarlarsa, doğruca yanlarma gider 'Ağalar ben yolu şaşırdım, buraları pek tenha, arkamdan biraz göz kulak oluverin' derim. Bir yandan da 'Allahım, Allahım, Allahım' diye çarpıntımı bastırmaya çalışıyordum. Askerler geçip gittiler. Hem de dönüp bakmadılar bile. Hemen yalancıktan çattığım suratımı düzelterek bu kez de ben, bir ıslık tutturdum. Tepeye varınca, birden bütün... semti gözlerimin önüne yayılıverdi. Geniş geniş soluklar alarak bir zaman durup seyrettim. Çatıların kiremitleri, ağaçların yeşili arasında üvez rengi görünüyor deniz uzaklarda, ufukta bir çizgiymiş gibi parlıyordu. Ağır ağır bayır aşağı inmeye başladım. Kendimle lise yıllarındaki çocuksuluğu buluyor; o eski günlerdeki konuşmalarımızı anımsıyordum. O zaman burdan geçsem örneğin şöyle derdim: "Merhaba... a deniz bey kardeşim. Zatialinizi bugün Fenerbahçe'de ziyaret edip size şeref veremediğimden dolayı çok üzgünüm. Pardon mon ami. Bekle moi Demain matin. Parsque mon coeur sana hayrandır."

Bahçelerin arasında bir horoz öttü. İleriden çocuk sesleri, gülüşmeler geldi. Araba yoluna çıkarak, çantamı sallaya sallaya 'Raniciğimin' evine yollandım.

Bir kadının boynuna sarılmak, onu kucağa alıp, fırıl fırıl döndürerek bağırtmak, ona sevdiklerinden selamlar götürmek, soma çardaktaki kanepenin üzerine yan gelerek: "Raniciğim ben mutlaka sigara böreği isterim. Salataları ben koparırım, sen bir patlıcan kızart başka bir şey istemem" diye nazlanmak; onun "Yavrum istediğin börek olsun, şimdi yaparım" diyen dingin sesini duymak... O zamanlar öyle bir gönül rahatlığı duyarım ki dudaklarım titrer. Kendime "Kız, derim.

Yani sen de zırlamak için bahane arıyorsun ya..." Bu, her seferinde aynıdır. Ben kanepenin üzerine uzanırım, tahtalar kemiklerimi acıtır. Rana Teyze ivedilenir, bir mutbağa girer, bir bahçeye çıkar. Bir koşu yukarı fular. Kaşla göz arası maltız nar gibi yanar. Biraz sonra mutbaktan mis gibi kızarmış börek kokusu gelmeye başlar. Bana:Sanki göktenbir bardak kaynar çay gelir, yanında ille bir dilim limonu vardır. Dünyada limon kalmasa bile Ranicim bana yaratır. Bu arada çardaktan mutbağa bağıra bağıra konuşuruz. Ben "Raniciğim..." derim. O hemen "Yavrum..." diye seslenir. Ben anlatırım: "Annem dedi ki, bana sardunya daldurmayı unutmasın kafasını kırarım, dedi. Bir de fesleğen istiyor. O, verdiğin küpeli o kadar güzel açtı ki... Balkona koyduk, orası iyi güneş alıyor. Ama şimdi, o arka arsa var ya, oraya apartman yapılıyor, güneşi kesecek..."

Mutbağm penceresi bahçeye açıldığından, onun gidip gelişini seyreder, artık annemin de onun da ihtiyarladıklarını düşünürüm. Eşe dosta değgin bir yığın eğlenceli haberim vardır. Ben anlatırım Rana Teyze gençliğinden kalan berrak kahkahası ile güler. Ardada bir yağ sıçrar. "Ay hınzır, aman ne fena sıçrıyor, ateş harlı geldi" der. Bir yandan sarmısak döver, bir yandan bana cevap yetiştirir.

Ben içime sindire sindire çayımı içerim. Bahçenin yarısı ekilidir. Bakar bakar, bir taze sovanları kesin olarak tanırım. Bir yanda kümes vardır. Tel örgünün altmda dolaşan tavukları seyreder, "Bizim oralarda hiç tavuk yok. Kentten biraz uzaklaşınca hemen bir dışarlık havası başlayıveriyor; sabah akşam yusufçuklar ötüyor, rüzgar bir başka türlü esiyor. Çiçekler, çayır çimen, tavuk mavuk... Hele civcivler, ah şekerim, sarıları çok güzel" diye düşünürüm. Ranicim arada bir seslenir:

Nezih... Hani sizin arka taraftaki avukatın ailesi kurtuldu mu?

Ben alay ederim:

Bizim arka taraftaki avukatın ailesi kurtuldu.

Nesi oldu?

Ya oğlu, ya kızı.

Hınzır. Alay etme. Allasen nesi oldu?

Ne bilirim be Ranicim. Benim derdim başımdan aşkın. Doğurdu dediler ama aklımda kalmadı.

Pek tatlı tazecik, benim pek hoşuma gidiyor.

Kız, benim yanımda öyleler söyleyemezsin! Rana Teyze gülüverir:

A... evladım, senin yerini kimseler tutamaz.

Oh! Benim yerimi kimseler tutamaz. Yan gelirim kanepenin üstüne. Artık o sorar, ben söylerim. İkide bir alay eder güldürürüm. İçim hiçbir yerde bulamadığım rahatlığı bulur. Bir de radyoyu açarız... Ranicim, "Ah hep aynı şarkıları söylüyorlar, pek hoşuma gidiyor" der ve tutar benim hiç sevmediğim, avaz avaz bağıran bir kadına hayran oluşunu anlatır. Ben yerimden fırlar, maşayı kapar "Kız, annemle sen beni öldüreceksiniz. Kadın dana gibi bağırıyor be..." diye üstüne koşarım. Onun elinde çatal, benim elimde maşa, mutbağın içini dört döner ve çocuklar gibi gülüşürüz.

Yine çardaktaydım, Rana Teyze yine sigara böreği kızartıyordu. Yanağımı mermer masaya dayamış düşünüyordum. Bir gün... Bir kış günüydü. Hava kapalı ve sıkıntılıydı. Adaya giden bir vapurda dalgın dalgın oturuyordum. Herkes kendi dünyasındaydı zaten. Kimi denizi seyrediyor, kimi çenesi avucunda düşünüyor ve hiç kimse konuşmuyordu. Bir ara, hafiften bir ut sesi duyuldu ve kalın bir erkek sesi, eski bir şarkıyı söylemeye başladı. "Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. "Adam udu güzel çalmıyordu, belki de güzel çalıyordu. Sesi etkili ya da değildi... Ama ben Rana Teyzenin sesini duyuyordum. Onun çok sevdiği bir şarkıydı bu. İçime bir hüzün yayıldı; eski günleri, çocukluğumu, annemin, Rana Teyzenin gençliklerini anımsadım. Kırmızı kurdeleli mızrabı sanki gözümün önünde duruyordu. Albümde bir resmi vardı. İnce uzun bir genç kadın. Omuzlara dökülmüş gür saçlar, simsiyah iki göz. Omzunda bir testi tutuyor, hafifçe gülümsüyordu. Çocukluğumda duyduklarımı bir araya getirerek onun gençliğini bulur çıkarırdım. Bu günahkar bir kadındı. Kabahati sevgisindeydi. O, ipek feracelere, taşlı taraklara, elma broşlara bayılırdı. Yeni çıkan tüm şarkıları öğrenip utu ile çalıyor, sevdalı sesi, bahriyelileri çileden çıkarıyordu. Herkesi sevmek, herkese armağanlar almak, arabalara kurulmak, eğlencelere gitmek onun içindi. Bir iki kadeh içince yanakları pembeleşir, gözleri hafifçe süzülür, tutar bir "ah" çeker, bir şarkı söylerdi. "Sevdayı muhabbet başıma gör neler açtı." Böylece, kimini kumral bıyıklı, diye, kimini uzun boylu, kimini çaplan, kimini içli diye sevdi; ömrü sevdalarla geçti.

Ama o, her zaman bir küçük kız kadar masumdu. Kuşları, civcivleri, kedileri, küçük köpek yavrularını; denizi; acı biber turşusunu; eski yalıları; çocukları, genç ihtiyar herkesi; küçücük apartman dairelerini de hep aynı sevgiyle severdi. İki kez evlenip ayrılmıştı. Şimdi "Hû...cum" dediği bir kocası vardı. Eski bıçkın komiserlerden emekli Ahmet Bey. Rana Teyze kırk sekiz yaşma karşın hala sevdalı, hala çocuk, hala masumdu. Bir gülüşü, bir şaşışı, elini yanağına dayayıp bir uyuyuşu vardı ki... İnsanın hemen gidip, "Uyuyuşa balon ayol" diye öpeceği gelirdi. Benim o edalı, istanbullu büyükannem ona: "Ranicim... Benim sultan kızım" derdi. Bir gün de o rahmetli, Rumelili dedeciğim: 'Ta be kızanım" demişti. "Senin namıs dediğin, bu uçkurun ucunda değil be" ve göğsüne vurarak, "Te burası temiz olsun, te burası. Kulak asma sen gerine." Kulak asan kim zaten. O benim küçüklüğümün 'Rani'sidir.

Adam utu ister iyi çalsın, ister kötü, ama ben Rana Teyzenin o içli sesini duyuyorum. "Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime." Bu eski alaturka şarkılarda çocukluğumuzdan, annelerimizin gençliğinden kalma bir şeyler var ki inşam kuvvetle çekiyor.

Ama bu kadar soylu duygulanma karşı, ya o içimdeki çok bilmiş! Adam parsa topluyordu. Alkolik bir çalgıcı. Herkes para veriyordu. Çünkü herkes bir on dakika başka dünyalara gidip gelmiş, eski günler anımsanmıştı. Hele ben, hele ben! Adama para vereceklerin başında gelmeliydim. Ama bu ilkel bir davranıştı. Hoş bir davranış değildi. Adam geçti gitti. İçimin bir yanı kaşını kaldınp, dudaklarını büzerek bu davranışımı onaylıyor, öbür yanı dövünüyordu. "Ah ne tutsaklık! Toplum moplum diye yüreğini öldürüyorsun. Kız, bu kadarcık özgür olamayacak mısın? Herif sana neler anımsattı. Kız para vermeyi istediğin halde niye vermiyorsun? Kız hani o büyük lafların?.. Hani? Vay sana... Vay sana...

Dalmış kalmışım, Raniciğim, mutbak penceresinden sesleniyordu. "Yavrum! O ne dalış öyle, Ranicin kurban olsun sana..." Gözlerim yine doluverdi. İçimden, "Ah Ranicim, ah! dedim. Ah bu dünya..." Hava kararmaya başlamıştı. Rana Teyze soruyordu "Nezih, hani yeni bir şarkı var. Dur bakim nasıldı? Aklımda tutamıyorum ki. Hani M... söylüyor. Ah hınzır kan pek güzel söylüyor." Ben "Bilmem ki Ranicim" diyorum. "Ben o şarkıları hiç bilmem." Aklımdan Cavide'nin çatılmış kaşları geçiyor. "Ben bu şarkılara hiç dayanamıyorum. Vallahi" diyor, "nasıl dinliyorsunuz şaşıyorum. Bu tek seslilik, bu ahlar, oflar beni öldürüyor. Ne demek yahu... Hani benim sevincimi, benim kederimi, benim yaşamımı anlatan, bana benzeyen bir müzik. Örneğin halk motifleri ve..." Kendi kendime: "A...man be Cavide" diyorum. "O başka, bu başka. Yaşamımıza karışmış olan bu şarkıları yadsıyamazsın. Karşımda böyle bilgiç bilgiç konuşma. Şimdi öyle efkarım var ki... seninle çene yarıştıramam..."

Mutbaktan havan sesi gelmeye başlıyor. Akşam esintisi çıkıyor. Tavuklar gıdaklıyor ve uzaklarda bir horoz ötüyor. Ben düşünüyorum: birazdan bayırı zorla çıkmış, soluk soluğa kalmış olan Ahmet Bey gelecektir. Bir cebinde kırk dokuzluk, bir cebinde Rana Teyzeye nane şekeri ve elinde bir demet çiçek. Beni görünce sevinecek. "Vay efendim, vay efendim" diyecektir. "Hoş geldiniz efendim. Nasılsınız bakalım? Valde, peder nasıllar? Oh oh efendim, sağolsunlar efendim. E... hanım neler yaptın bakalım bize?"

O zaman artık benim de kalkmam gerekir. Sofrayı hazırlamaya başlarım. Rana Teyzenin etekleri zil çalar. Ahmet Bey rakı şişesinin dibine o etli avuçları ile şap şap vurarak, tıpayı fırlatır. Ben rakı kokusunu bir güzel içime çeker, yanıma, çimenlerin üstüne düşen tıpayı alır, Ahmet Bey görmeden yalarım. 'Ranicim' görür güler. Çardağın ortasındaki elektrik yandı mıydı, artık bir an, bahçenin mavimtrak sisine, havuzun kenarındaki çiçeklere, yusufçukların sesine karışıp gider insan.

Sofrada Ahmet Bey bize meraklı zabıta olayları anlatır. İçtikçe yüzü kıpkırmızı olur, neşelenir ve tutup bir eski şarkı da o söyler. "Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül..."

'Ranicim' yatağımı sofanın ortasına serer ve pencereleri sıkı sıkı örter. O gittikkten sonra ben gıcırdatmamaya çalışarak hepsini açar ve yattığım yerden yıldızları seyretmenin tadını çıkarırım. Ama düşünürken düşünürken içime bir gariplik basar, "Ah..." derim. "Hepsi ihtiyarlıyorlar artık. Birer birer ölecekler. Bu koca dünyada yapayalnız kalacağız. Ah anneciğim, ah anneciğim ölmesek ne iyi..." ve ağlaya ağlaya uyuyakalırım.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült