Hikaye

 

 

Ahret Dönüşü

Reşat Nuri Güntekin


 — Ne gülüyorsunuz çocuklar? Ben de insan değil miyim? Kırk beş yaşındayım... Bu, oldukça uzun zaman içinde benim de hiç zaaf ve ümitsizlik saatim olmadı mı sanırsınız?

İntihardan bahsediliyor, hikayeler, hatıralar anlatılıyordu. En yaşlımız, Şevki,

 — Biliyor musunuz... O münasebetsizliği bir kere de ben yapıyordum, dedi.

Odada bir kahkaha koptu. Arkadaşlarımızdan biri:

 — Hadi canım... Sen kim, intihar kim... Efendim nerde, sen nerde? diye eğlendi.

Abdullah Şevki, neşesi, nikbinliği ve kalenderliği ile meşhur bir adamdı. Demir gibi bir vücudu vardı. En olmayacak şeyler için kahkahayı attığı zaman camlar sarsılırdı.

Arkadaşımız, sözünün alaya alınmasına kızdı. Hatta, biraz da, mahzun olduğunu hissettim.

Devam ediyordu:

 — Yüzlerdeki maskelere aldanmamalı... Kahkaha, mutlaka neşeye delalet etmez... Size temin ederim ki, ben, bir defa ölüyordum... Bir mucize, hayatımı kurtardı. Bakın, anlatayım: On altı, on yedi sene evvel bir gün kendimi öldürmeye karar verdim... Sebebini tahmin edersiniz... Bir kadın meselesi... Tekrar güleceksiniz diye aşk demeye cesaret edemiyorum... Yakın akrabamdan birinin zevcesini seviyordum... O vakitki aşkların bir hususiyeti vardı... Kaç göç sebebiyle insan, en yakın akrabasından başka kadınla görüşemezdi. Binaenaleyh çapkınlık komedileri, aşk faciaları daima aile ocaklarının mukaddes sahnesinde, yeğenler, yengeler, baldızlar, bacanaklar arasında geçerdi.

Akrabam, aynı zamanda en sevgili bir arkadaşımdı. Fakat biraz safçaydı. Yüzü de hayli sakildi. Ben, onun yanında Eflatun gibi alim ve zeki, müteveffa Valentino gibi güzeldim... Kadına gelince, az tahsil görmüş, fakat çok zarif ve hisli bir şeydi... Ailemize ilk gelin geldiği günden itibaren ona karşı duyduğum muhabbet ve incizap günden güne artıyordu. Evlerine benden başka erkek gelip gitmiyor gibiydi. Aramızda gizli bir anlaşma oldu. O, bana üstü örtülü kelimelerle hayatının yalnızlıklarından, hüzünlerinden bahsediyordu. Ben, yine kocasının idrak edemediği kelimelerle anladığımı ve acıdığımı söylüyordum. Bu arkadaşlık, bir zaman sonra bir aşk, bir hastalık şekline girdi. Mamafih, bunu hiç bir zaman açığa vurmayacağımıza, ölünceye kadar bu acıya tahammül edeceğimize emindim. O; çok temiz ve saf bir aile kızıydı. Ben, şimdiki gibi şen ve lakayt bir adam değildim.

Gülmeyin çocuklar. Ben, o vakit bambaşka bir insandım. Ne diyordum?.. Evet, tam manasıyla namuslu bir adamdım. Sonra, onu, düştüğünü görmeye tahammül edemeyecek kadar, seviyordum. Mamafih, bilinmez... İnsan halidir bu... Münasebetimiz daha uzun müddet devam etseydi, belki bir gün, mekanlar ve zamanların müstesna bir yardım saatinde... Fakat, günün birinde birdenbire ayrıldık. Akrabam, uzak bir vilayette memuriyet almıştı. Onları vapura kadar götürdüm. O, ağladığını göstermemek için peçesini kapıyordu. Kamaraya eşyalarını yerleştirirken bir an yalnız kalmıştık. Uzun uzun birbirimize baktık. Ben, onun parmaklarının ucunu tuttum. O, hasta bir çocuk gibi hafifçe başını omzuma dayadı. Hasılı, aşkımızın bütün günahı bundan ibaret kaldı.

Çıldırıyordum. Onu bir türlü unutamıyordum. Dünyayı gözüm görmüyordu. Onsuz hayatın zerre kadar tadı, tuzu kalmamıştı.

Mamafih, bu acıyı gönlümden, onun yüzünü gözümden söküp atabilmek için çok uğraştım.

Ben halde olan hastalara tatbik edilen klasik ve budala tedaviyi bilirsiniz: İçmek, eğlenmek, çapkınlık etmek... Bence bu, mesela ayağından yaralı olan bir insanı, sızılarını unutturmak için, koşturmaya, dans ettirmeye; boğazı hasta bir biçareye şarkı söyletmeye benzer... Kendimi avutacağım diye aylarca ötede, beride sürüklendim... Sonra bu hayattan vazgeçtim.

Kırlara çekildim. Bir zaman da tek başıma serseri ve biçare, tenha deniz kenarlarında, ormanlarda dolaştım. Onun da fayda etmediğini görünce. kendi kendime şöyle dedim:

«Oğlum Şevki... Seni iyi etmek için bir tek ilaç kalmıştır: Kurşun hapı. Eğer gayret edip ondan bir tane alabilirsen, sonun selamettir.»

Kararımı vermiştim. Ölecektim. Sefer hazırlığı tamamdı. Alacaklarımı almış, borçlarımı vermiş, işlerimi yoluna koymuştum. Sevdiğim kitapla çocukluğumdan beri kullandığım eşyayı arkadaşlarıma hediye edilmek üzere takım takım ayırmıştım.

Geceyi lüzumsuz kağıtları yırtmakla ve arkadaşlara küçük veda mektupları yazmakla geçirdim. Nihayet ortalık aydınlandı. Bu, benim son günüm, son sabahımdı.

Mamafih, ölmek için aceleye lüzum görmüyordum. Bu son günün programı şuydu:

Akşama kadar kapı kapı, daire daire dolaşacak, dostlarımı görecektim. Akşam yemeğini çalgılı bir yerde yiyecektim. Sonra gece yarısına doğru evime dönecek, pijamamı giydikten sonra, yatağıma uzanacak, mumu söndürecek, yastığımın altına hazırladığım tabancayı alacaktım.

Son günüm pek güzel geçiyordu. Büyük kararlar insana inanılmaz bir ruh sükûneti veriyor. O gün her şey beni memnun ediyordu. Çünkü, gece yarısından sonra odamda beni bekleyen korkunç azap, o gece boğazıma sarılmayacaktı... O gece yatağımda yeni doğmuş bir çocuk rahatıyla uyuyacaktım.

Dairelerden birinde muhasebeci olan bir dostuma uğradım. Beni görünce telaşla işini bıraktı:

 — Yahu, sen kendini öldürecekmişsin... Bu, ne iş? dedi.

Hayretten ağzım açık kaldı. Kararımdan daha kimsenin haberi yoktu. Verecek cevap bulamıyarak kahkahayla gülmeye başladım.

O, biraz ferahlar gibi oldu:

 — Ha şöyle gül, bakayım... Aslı yok, değil mi?

 — Haltetmişler... Ne münasebet?

On dakika sonra bir başka arkadaş tramvaydan atladı:

 — Şevki, seni görmek istiyordum. Nasılsın?

 — Demir gibi!

O, hazin hazin yüzüme baktı:

 — Hiç zannetmiyorum zavallı kardeşim... Sen, kendini öldüreceksin... Biliyorum... Saklama...

Bu, ne işti Yarabbi!?.. Bir berber dükkanının kapısındaki aynaya baktım. Acaba vereceğim karar, ben farkında olmadan yüzümde bir fevkalade değişiklik mi vücuda getirmişti?

Fakat hayır! Çehrem, her zamankinden daha sakin ve renkliydi.

Arkadaşımın yakasına yapıştım:

 — Çıldıracağım... Beni tenvir et... Bu havadisi kim uydurdu? dedim.

 — Ne bileyim kardeş... Herkesin ağzında.

 — Herkesin mi? İmkanı yok!..

Tam bu dakikada berber dükkanından bir başka arkadaş çıktı. Gülerek:

 — Sen daha sağ mısın? Ben, seni öldü sanıyordum... diye alaya başladı.

          !!!???

O, kahkaha ile gülmekte devam ederek elimi sıkıyordu:

 — Mamafih, ben zerre kadar telaşa düşmedim. Senin böyle bir münasebetsizlik yapacak kadar ahmak olmadığını biliyordum.

          !!!???

 — O kadar mendebur bir mahlûk için kendini öldürebileceğini düşünmek sana hakaret olurdu...

          !!!???

Bu defa, birinci arkadaş söze karıştı:

 — Evet, ben de pek ihtimal verememiştim. Mamafih, kimbilir, gönüldür bu, dedim...

 — Haydi efendim... İnsan, köpeklere gönül verir de, öyle cadaloza gönül vermez...

Bu muhavereyi ne kadar hayretle dinlediğimi tahmin edersiniz... Acaba öldüm do, ahrette mi bu sözleri işitiyorum diye düşünüyordum, eğer öyle ise, beyhude yere sıkıntıya girmiş, yor değiştirmiş olacaktım.

 — Çıldıracağım... Allah aşkına ne biliyorsanız söyleyin!., diye yalvardım.

 — Senin bir zamandan beri Nazenin Hanımı sevdiğini söylüyorlardı... Uzun müddet onun peşinde dolaşmışsın... Boş yere yanıp yakılmış: Ona izdivaç teklif etmişsin... Sana varmazsa kendini öldüreceğini söylemişsin... Nazenin Hanım razı olmamış... Bu hafta bir eski mutasarrıfla evleniyormuş... Sen, bir ültimatom vermişsin: «Sen nikah olduğun gün kendimi öldürürüm!» demişsin... Nazenin Hanım'ın kendisi... Gezdiği, yürüdüğü yerde: «Kuzum, o çocuğa göz kulak olun... Kendini öl dürecek... Yazıktır!» diye söyleniyor...

 — İnanan oluyor mu?

 — Bazı safdiller inanıyor... Fakat, seni bilenler nasıl ihtimal verirler?

Arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra, beni bir düşüncedir almıştı. Bu Nazenin Hanım, elli yaşların da rastıklı, düzgünlü bir maskaraydı. Ayan azanından eski bir paşanın karısıydı. Kendisine kocanın dan mühimce bir para kaldığı için, oldukça hatırı sayılırdı. Mamafih, herkes alay ederdi. Bu zavallı kadında bir hastalık vardı. Herkesi kendine aşık zanneder: «Filan benim için karısını boşamaya kalktı, falan beni istedi de varmadım!» diye önüne gelene övünürdü. Kalabalık meclislerde onu uzun uzun söyleyerek alay ederlerdi.

Kendimi avutmaya çalıştığım gecelerden birinde ona bir dost evinde tesadüf etmiştim. Derhal bana kırıtmaya, cilveler yapmaya kalkıştı. Ben de. «Maşallah, geçkincesiniz ama, güzelsiniz... Meyvelerin biraz geçkini daha ballı olur!» filan gibi bir iki manasız şaka söz sarfetmiştim. Nihayet, bir hafta evvel en mustarip bir saatimde sokakta bana rastlamış, yakama yapışmıştı. «Evleniyorum; bu hafta nikahım var!» diyordu.

«Vah vah... Keşke bana varmalıydınız. Artık nikahınız olduğu gün kendimi öldürmeli!» demiş ve kaçmıştım.

Başıma geleni anlıyorsunuz ya... Maazallah ölmek için birkaç saat acele etseydim, herkes beni Nazenin Hanım için intihar etti sanacaktı. Bütün İstanbul hamakatime (ahmaklığıma) şaşacak, ölümüme gülecekti.

İntiharımın hakiki sebebini söyleyemezdim. Başka bir sebep uydursam belki meydana çıkardı... Dünyada her şeye tahammül edebilirdim. Fakat, Nazenin Hanım için ölmüş bir adam zannedilmeye asla...

Evet, kararım katiydi. Hiç bir şey beni fikrimden döndüremeyecekti. Fakat, o vakit bu Nazenin Hanım hesapta yoktu. Evime döndüm.

Mektupları yırttım. Tabancamı büyük bir ihtiyatla korka korka boşalttım. Korka korka diyorum Çünkü kozaya inanmazlar. Nazenin Hanım için öldü zannına düşebilirlerdi.

Nazenin Hanım, beni dünyaya çivilemişti. Bir zaman daha mutlaka yaşamak ve bu acıya katlanmak lazımdı.

Yaşadım. Zaman geçtikçe hastalığım hafiflemeye başladı. Nihayet, büsbütün unuttum. Yaram kapandı. Sadece ayda yılda bir hafifçe sızlayan bir iz kaldı.

İntiharlar, galiba bazı buhran saatlerinde oluyor... İnsan bir parça dişini sıkmalı... Kendine birkaç gün, bir iki hafta mühlet vermeli... Zaman, her yarayı tedavi ediyor... Nitekim bugün ne kadar hayatından memnun bir adam olduğumu hepiniz bilirsiniz.

Vaktiyle o Nazenin Hanım a çok kızmıştım. Fakat, şimdi bir yerde görürsem eğilip eteğini öpeceğim:

Allah uzun ömürler versin!... Beni ölümden kurtardınız!» diyeceğim...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült