Hikaye

 

 

Ahmaklar

Liviu Rebreanu


Evden çıkarken, Nicola Tabara’nın eşiğe ayağı takıldı, az kaldı sırtındaki heybeyle birlikte boylu boyunca yere uzanacaktı.

Karısı, korkudan kısılmış bir sesle:

“Dikkat et dostum,’’ dedi. “Dikkat et da ayağın sürçmesin, hiç iyi sayılmaz.”

Nicola’nın canı sıkılmıştı:

“Sen susacak mısın, şom ağızlı!” diye mırıldandı, karanlıkta tereddütlü adımlarla avlunun ortasına kadar ilerliyerek. “Ne diye sürçsün ayağım?” dedi sonra, daha anlaşılır bir sesle. “Biz dönünceye kadar, sizler bir sakarlık yapmıyasınız da... Köpeklerin meyve bahçesine girip biçilmiş otları darmadağın etmemesine göz kulak ol!..” Bir şeyler daha geveledi, sonra eskimiş hasır şapkasını kaldırdı, dua edercesine haç çıkardı ve sakin bir sesle,

“Tanrı yardımcımız olsun!..” dedi.

Sonra şapkasını giydi, bir iki defa öksürdü ve biraz ötede uykulu gözlerle kendisini bekleyen oğluna döndü: “Haydi oğlum, yola, geç kalmayalım!..”

Kadın eşikten fenerle onları aydınlatıyordu:

“Evet, öyle öyle, acele edin,” diye ekledi. “Bir aksilik çıkmasın... Tanrıya emanet olun!..”

Fakat Nicolo onu duymadı. Avludan aceleyle çıkmış, gecenin zifiri karanlığına gömülmüş evlerin arasında beyazımtırak bir şerit gibi uzayan sokağa doğru sert adımlarla ilerliyordu. Oğlu, birinin üstlerine çullanmasından korkuyormuş gibi kulak kabartıp sağı solu kollayarak, yorgun bir tay gibi sendeleye sendeleye peşinden yürüyordu.

Gara giden sokağın başında, isli bir sokak feneri sarımtırak bir ışık saçıyordu. Pervazların gölgesi kocaman bir elin parmakları gibi uzuyor ve hemen karanlıkta kayboluyordu.

Nicola sokak fenerinin altında bir an durarak nefes aldı:

“İşte yetiştik,” dedi.

“Ya geçtiyse?” diye mırıldandı oğlu, bir şey söylemiş olmak için.

“Hadi canım! Düdük sesini duyardık!” dedi ihtiyar bilgiç bilgiç, ve tekrar yola düzüldü.

Garda in cin yoktu. Bir pencere camında, gece lambasının solgun ışığı kıpırdıyordu. Üç çift ray, titrek bir aydınlığın altında gümüşten çizgiler gibi parlıyordu.

“iyi yetiştik,” diye mırıldandı Nicola Tabara, ağır adımları altında rıhtımın çakıllı kumlarını gıcırdatarak. “Şimdi istediği zaman gelsin, aldırmam...”

Tren vaktine kadar sığınabilecekleri bir yer bulabilmek için, karanlıkta dolaşmağa başladılar. Oğul daha cesurdu, bekleme salonunun kapısına yaklaştı ve elini yavaşça tokmağın üstüne koydu. Kapı kilitliydi. Solda kapının yanında bir sıra ilişti gözüne, dikkatle yokladı eliyle, oturayım mı, oturmıyayım mı diye kendi kendine soruyordu sanki. Kısa bir tereddütten sonra, eşiğin önündeki taşa yığıldı, ihtiyar heybelerini sıranın üstüne bıraktı ve oğlunun yanında büzülüverdi.

“Bakıyorum, daha erken,” diye sızlandı oğlu, biraz 3onra, sakin bir sesle.

“Olabilir... Ne yapalım, bekliyeceğiz!” diye cevap verdi Nicola, yorgun.

Sonra, sustular.

Dalgın bir tavırla öteye beriye bakıyorlar, taşın üstüne iyice yerleşiyorlar ve onları kayışlarla sıkan varmış gibi, zaman zaman inliyorlardı.

Hava biraz açılmıştı. Bulutların kara anaforu arasından, üstüne yıldızlar serpiştirilmiş mor lekeler belirdi. Ve karanlık dağılmağa başladı. Kara boşlukta, her yönde bozuk, belirsiz çizgiler titreşiyordu. Karşı tepelerin yeleleri, ufkun külrengi atkısı üzerinde dev bir testere gibi yarık yarık çiziliyordu; onların üstünde, Somes yamaçlarındaki ihtiyar kavakların yaprakları, tehditçi eller gibi yükseliyordu. (Suyun şırıltısı, dertli insanların anlaşılmayan sızlanmaları gibi yorgun, havada dolaşıyordu.)

Oğul, taşın üstünde daha da büzüldü; kollarını, burnuna değen dizginlerine sarmıştı. Homurdandı:

“Daha geldiği yok.”

“Yok ya!” diye cevap verdi Nicola, geniş deri kuşağında piposunu arıyarak. Yaktı ve umursamaz, kayıtsız bir tavırla içmeğe, ve zaman zaman dişleri arasından uzağa tükürmeğe başladı.

Kurşuni hangarlarıyla gar, karanlıktan sıyrılıyordu. Kamçılayıcı sonbahar rüzgarı mısır tarlaları içinde ıslıklar çalarak esiyor ve damlardaki kiremitleri öfkeyle silkeliyordu.

Söğütlerin gerisinde kaybolan yolda, hamalın, dal kırıklarıyla yapılmış harap kulübesi de ortaya çıktı; kıpkırmızı, ağlamaklı, sefaletten feri kaçmış gözlerle uyanmış gibiydi.

Kentten yana, birden boğuk iniltilerle karışık sürtünen ayak sesleri duyuldu. Oğul başını kaldırdı, dinledi ve kısık bir sesle:

“Bir gelen var,” dedi.

Çit’in kapısı uzun uzun gıcırdadı. Asma filizi gibi bükülmüş, yüzü kuru mantar gibi kırışmış, ihtiyar bir kadın yolculara yaklaştı.

“Gecikmiş değilim ya, efendiler?” diye sordu kaygıyla.

“Yok, ana, yok,” diye mırıldandı Nicola çubuğunu azı dişlerinin arasında tutarak. “Yolculuk nereye?..” diye ekledi kısık bir sesle.

İhtiyar kadın, yorgun bir hayvan gibi nefes nefese, sıranın üstünde büzülmüştü.

“Beclean’a kadar,” diye cevap verdi cırtlak bir sesle, yanaklarını gömleğinin kollarıyla silerek. “Yakın... Ah! zavallı ben, öyle koştum ki!.. Geç kalırım diye korkuyordum, Allah korusun; kilisenin orada iken, şu uğursuz trenin sesini duydum gibi geldi bana. Of! kanter içinde kaldım... Siz de mi bekliyorsunuz?”

"Biz de bekliyoruz ama geleceği yok.”

“Uzağa mı gidiyorsunuz?”

“Yo, hayır... Salva’ya kadar...”

“Ne yaparsın? Şu uğursuz dünyada yaşamak istiyorsan çabalayacak, ite kaka kendine bir yol açacaksın... Ah! işte öyle. Ne etmeli?”

Üçü de gene sustular; birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olmayan köylülerin yaptıkları gibi, ara sıra iç çekiyor ve inliyorlardı.

Biraz sonra, bekçinin kulübesinden yeşil bir fener çıktı. Titrek ışık durmadan sallanıyor, kayboluyor, tekrar ortaya çıkıyordu.

“Eh! artık geç kalmaz,” diye sevindi delikanlı.

Fener gittikçe büyüyordu. Çok geçmeden taşıyıcısının sakallı, kara silueti de seçilmeğe başlandı.

“Tanrı bize iyi bir gün versin,” dedi Nicola, ağır ve kendi halinde. Ayağa kalkarak ona yol verdi.

“Yolunuz açık olsun,’ ’diye homurdandı adam kısaca. “Hemen gelir mi dersiniz beyim?” diye sordu kadın, hamala doğru bir adım giderek. Adam, anahtarı kapının kilidine sokamadığı için öfkeden küfrediyordu.

“Ne söylüyorsun be, kocakarı? Kafamı şişirmeğe mi geldin? Kesin sesinizi, bakalım!” diye çıkıştı. Hamalın ekşimiş ruhu, kendisinden daha zayıflara kafa tutabilmenin zevkiyle alevlenmişti.

Gar yavaş yavaş canlanıyordu. Lambaların saçmağa başladığı soluk ışıklar salonlarda ve rıhtımlarda bekleşen ahalinin kırışık suratlarında oynaşıyordu. Yan sokaklardan gittikçe artan telaşlı ayak sesleri geliyordu. Zaman zaman havayı, bir arabanın çıkardığı tekerlek gürültüleri deliyor, yaklaştıkça artıyor ve yorgun beygirlerin solumaları, gelenlerin fısıltılı konuşmaları arasında ansızın kesiliyordu...

Bekleme salonu hıncahınç dolmuştu. Yüzleri zayıf, elmacık kemikleri çıkık, sakal ve bıyıkları ürpermiş köylülerle, traş olmuş, batılı giysileri kirli ve delik deşik işçiler itişip kakışıyorlardı.

Birden yandaki odadan, gar şefi yarı uykuda sırtında kalın bir kaput ve asık bir suratla çıktı, kapıyı çarparak büroya girdi. Beş dakika erken uyandırdı diye karısıyla dalaşmıştı ve şimdi de çatacak adam arıyordu. Bir fısıldaşma salonu yıldırım hızıyla dolaştı: “Bilet veriliyor! Bilet satan adam geldi!.. Haydi bilete!” Fakat şef hala yarı kapalı gözlerle ve canı sıkkın dolaşıyordu; sonra durdu, masallarını çatırdata çatırdata birkaç kere gerindi, duvardaki saate bir göz attı ve perona doğru telaş’a yürüdü; orada, iki büklüm olmuş, titreşen ve tepinen yolcuları gözden geçirdi.

Nihayet gişe açıldı ve aceleyle atılan paralar pis mermerin üstünde şakırdamağa başladı. Nicola ve oğlu da, büzülmüş nemli avuçlarının içinde parayı sıkarak parmaklığa doğru koştular. Ama iri yarı bir memur yollarını kesti ve onlara çıkıştı:

“Hey! Bu itişme de ne oluyor! Sıranızı beklerseniz patlar mısınız?..”

Nicola’nın yakasına yapıştı ve sertçe geriye itti, sonra, iyi giyimli bir beye döndü ve gülümseyerek eğildi: “İlerleyin efendim, lütfen ilerleyin!..”

... Uzun, boğuk bir düdük sesi, uzaktan havayı deldi. "Geliyor, geliyor!” diye homurdandılar adamlar, kaygılı ve umutsuzca gişeye doğru yığılarak.

“Lütfen beyim, bize de Salva’ya kadar iki bilet verin, çünkü tren bizi orada ekecek!” diye ısrar etti Nicola Tabara, kolunu ve mangırlarını parmaklığın gerisinden ve başkalarının omuzları üzerinden uzatarak.

“Hırlama be, ahmak!” diye sövdü şef, homurtuyla.

Ve onlara sert ve küçümser bir bakışla bakarak, gişeyi hızla kapadı.

Köylüler şaşkın, bakıştılar.

“Artık vermiyecek galiba!” dedi birkaç ses dehşet içinde; tombul ve ağzıbozuk bir kadın avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Canın cehenneme e mi! Adam, adam doğmamış ki!”

Şef telefona kadar gitmişti, biraz sonra gişeye döndü.

Şimdi tren karnını yerlere sürte sürte yaklaşıyordu. Tekerleklerin yırtıcı gıcırtısı, lokomotifin bitkin soluması, gittikçe artan boğuk bir gürleme içinde kayboluyordu. Sonra hızla gara girdi ve birden durdu. Trenin şefi önce indi ve tiz bir sesle haykırdı:

“Nasaud... bir dakika!”

Aceleci birkaç yolcu, rıhtımı dolduran ve vagonlara doğru telaşla saldıran ahalinin arasında bir yol açmağa çabalıyarak indiler.

“Nereye gidiyorsunuz alık herifler!” diye kükredi trenin şefi, nereye bineceklerini bilmeyip öteye beriye deliler gibi koşuşan köylülere. Hayır, oraya değil! Daha uzağa, arkadaki hayvan vagonlarına.”

Trenin şefi böylesine nükteli olabildiği için çalım satıyor ve sırıtıyordu. Ara sıra da, gözlerini ondan ayırmayan ve dudaklarında dalkavukça bir gülümsemeyle onu dinleyen bodur bir beye anlamlı bakışlarla bakıyordu.

Gişede kalabalık kalmamıştı. Ancak birkaç sıska ihtiyar köylü; onlar da, kor üstündeymişler gibi itişiyorlar ve çabalıyorlardı. Nicola, oğlu ve peşlerini bırakmayan ihtiyar kadın parmaklığın bir köşesinden öbürüne durmadan koşuyorlar, kah çatık kaşlarla onlara karşılık veren memura, kah gözüne iliştikçe keskin bir horgörüyle onları tepeden tırnağa süzen şefe yalvarmaklı bir edayla bakıyorlardı. Nihayet gişenin önüne vardılar:

“Salva’ya iki tane,” dedi Nicola, bitkin, elindeki kirli paraları beyaz mermer levhanın üzerinde sayarak.

“Bir daha akim başına gelmiş olur, dangalak,” diye riay etti şef ve biletleri ona fırlattı.

“Bağışla beyim, bağışla, kusurumuza kalmayın,” diye kekeledi ihtiyar boynunu bükerek. “Tanrı bizi öyle yaratmış, budala, şaşkın ve beceriksiz; zavallı bizler... Ama siz daha hoşgörü sahibi olmalısınız, çünkü, elbet siz bilgili ve...”

“Haydi açıl, sefil. Defol da duymayım saçmalarını! Herkesi tiksindiriyorsunuz ve sizi gördükçe midem bulanıyor,” dedi şef çatlak bir sesle ve burnun buruşturdu; bundan sonra gişeyi çarparak kapattı, nefretle tükürdü yere.

Nicola Tabara bir an hareketsiz kaldı, başını yavaşça, şaşkınlık ve kararsızlık içinde salladı, sonra peşinde oğlu ve ihtiyar kadın olduğu halde çevik adımlarla ilerledi. Perona vardıkları zaman tren şefinin keskin sesini duydular:

“Binelim!"

Üçü de öne, lokomotife doğru seğirttiler, sonra, yarı yolda fikir değiştirip geriye döndüler.

“Bin yahu, binsene! Ahmak!” diye gürledi tren şefinin kaba se3İ.

Nicolo, kapısında birkaç köylünün kafası görülen merdivenlere doğru atıldı. Var gücüyle tokmağa asıldı; ama kapı açılmadı. Tren uzun uzun düdük çaldı, gıcırdamağa ve buhar salmağa başladı.

“Atlayın, atlayın yahu!” diye haykırdı gene tren şefi, kollarını ve bacaklarını sallayarak.

İhtiyar telaşla indi ve başka bir kapıya doğru atıldı; tren boğuk bir homurtuyla yola çıkmıştı bile. O esnada tren şefi, bir eşek arısı gibi Tabara’nın üstüne atıldı, omuzuna yapışıp ensesine bir yumruk indirdi ve ittiği gibi merdivenlerden aşağı yuvarladı... Oğlu ve ihtiyar kadın beride, kazık gibi duruyorlar ve korkulu gözlerle onlara bakıyorlardı.

Nicola Tabara lök gibi yığıldı, yüzü çakıllı kumlara gömüldü, ağzından ve burnundan kan fışkırdı. Epey zaman öylece, ölü gibi kaldı. Beyni uğulduyor, kanayan ruhu ona, yüzündeki yaralardan da fazla acı veriyordu. Sonra sendeleyerek, usulca kalktı. Kanını gömleğinin ucuyla sildi; uzaklaşan ve şafağın sisine gömülen trene hüzünlü bir bakışla baktı. Ruhu bir yığın acı düşünceyle kabardı fakat çatlak dudaklarından bir iniltiden başka bir şey çıkmadı.

“Allah’tan bulun!”

Top top bulutlar arasında, doğuda, kiraz rengi bir ışık serpintisi belirmişti ve canlanıyordu. Tabara, heybelerini sırtladı ve başı eğik, kalbi altüst, böğürtlen çalılarıyla dolu patikada ağır ağır ilerlemeğe başladı. Oğlu ve ihtiyar kadın sessiz ve düşünceli onun peşinden yürüdüler. Bulutların kara anaforundan kurtulan kan kırmızı bir güneş başını gururla dikmişti ve geçenlerin yüzüne erguvani huzmeler gönderiyordu.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült