Hikaye

 

 

Acıyı Aşmak

Nezihe Meriç


Kıyıda oturuyorum.

Kıyıda oturup denize bakıyorum.

Tepe hep orada.

Tepe hep oradaydı. Açık denize karşı, duruyordu. Issız bir tepeydi. Deniz çok aşağıda, eteklerinde yayılırdı. Severdi denizi. Bir de karşıdaki Yunan adalarından esen yelleri. Onların sesiyle doluydu yaşamı. Esintilerin içinde, geçmiş zamanlardaki umut dolu günlerin, ya da acılı uğultuların uzak çınlayışları vardı. Unutulmuş, anımsaması zor... Hiç değişmeyen esen yellerdi. Karayel ayrı, poyraz ayrı. İster hafiften esip yabani kekiklerin sert kısa dallan, pembemsi mor çiçekleri arasında oyalanarak gelsin, ister dalgaları, beyaz köpüklerle bir arada, peş peşe sürerek, kıyıya çarpıp yayarak essin, bilirdi onlarla halleşmesini.

Deniz de...

Yaprak kımıldamayan bir günün sarı sıcağında, ada çayı, kekik, güneşte fırçmış incir kokularının keskinleştiği zamanlarda deniz, ışığı geçiri geçiriverir. Dümdüz duramaz. İstenildiğince "Oh! Deniz çarşaf gibi!" denilsin, değildir. Alttan alta usulca gelir, kıyıya belirsiz bir fışıltıyla yayılır, çakılları yıkayıp ışıldatıp geçer. Kararır bazen da; korku veren koyu mor lekeler edinir, alıp morlukları kara bulutların arasına yayar uzakta. Gökle birleştiği yerlerde, kızıl fırtına renkleriyle, şimşeklere, gökgürültülerine, durmamacasına yağacak olan Akdeniz yağmurlarına hazırlanarak.

Tepe hep...

Kimi zaman, çığlık çığlığa gelen, eteklerindeki kayalıklara çarpacakmışçasına hızla inen, sonra, geniş kanat çırpışlarla havalanıp ok gibi uzaklaşan kuşları gözler. bazen da zeytinlerin üzerinden, hep birden havalanan küçük kuşlar gelirler sürüyle. Tepenin güney ucunda, küçük koyun suyu bir başkadır. Maviyi bozup yeşilleştirmeye çalışır orada. Kuşlar da, bu yeşilimsi suya kara beneklerle, nokta nokta bezeyip bezeyip bozarlar. Sonra ince sesleriyle çığrışıp yayılarak, düzenli biçimler çize çize uzaklaşıp giderler. Karşılarda görünmez oluncaya dek arkalarından bakardı tepe. Dalgın; dingin. Genellikle büyük bir yalnızlık uykusunun içinde. Deniz hep denizdir. Büyük, sonsuz, erişilmez... Tepe, elbette en çok ona bakardı. Dünyasının baş kişisi oydu. Ta aşağıdan, kıyıdan, eşeklerini önlerine katmış kadınlar, çocuklar, geçerler; tütün kırmaya giden, tütünden dönen. Sesleri gelir, gülüşmeleri gelir esintinin içinde. Durmamacasına öten arar böceklerinin sesiyle, denizin kıyıdan gelen kumlu kokusunun karışımı, sarı bir uğultuydu yaşamak tepe için...

Yani o ihtiyar kadın için.' Tepede tekbaşına oturduğunu söylerlerdi. Tepeyle onu birbirinden ayrı düşünmedim hiç. Yoldan geçenler, zaman zaman yamaçtaki üç zeytinin altına, karpuz, üzüm, domates, ekmek, katık bırakır, parmaklarını bitiştirip ağızlarının kenarına dayayarak bağırırlarmış: "Neneeeeee... Nene heeey!" Nene duyarmış. Yukarda, gökyüzünün mavisinin önüne çıkar, romatizmadan çarpuk çurpuk olmuş elini kolunu sallarmış onlara. bazen da tütün dönüşü tepenin yarısına, zeytin ağaçlarının oraya çıkar, nenenin onlar için topladığı incirleri alırlarmış. Tepenin güney ucunda yaşıyoruz.

Çevrenin ıssız yolları olmasa, bu yazlık deniz evini pek sevmeyeceğim. Kıyıya yapılmış iki üç ev. Çakıl döşenmiş yollar, geniş beton merdivenler, ince yazlık giysileri, renk renk mayolarıyla yarı çıplak gezen insanlarla dolu. Balkonlar özenle seçilmiş masalarla, renkli sandalyelerle, pencereler fırfırlı perdelerle süslendi. Çiçekler, en güzel renkler, en parlak yapraklarla açarak, saksılardan, küçük bahçelerden, balkonlardan, minyatür bahçe duvarlarından, parmaklıklardan taşıyor. Herkes, sık sık, girişteki büyük bakkala gidiyor. Fileler, çantalar, buz gibi biralar, meyve suları, içkiler, yumurtalar, reçeller, tereyağlarıyla dolduruluyor. Akşamları rakının mis anason kokusu, bahçelerde yakılan küçük mangalların üzerinde ateşe damlaya damlaya pişen etlerin, balıkların kokusuna karışıyor. Deniz, güneş, temiz hava, elbette kahkahalar attırıyor kadınlara, tavlada, okeyde yendikleri erkekleri kalın kaim güldürerek... Yol üzerinde karşılaşanlar birer ikişer ya da küçük gruplar oluşturarak ayaküstü konuşuyorlar. Bu yazlık kuruluşun da bazı sıkıntıları var elbette. Tatil yapmak, dinlenmek, yazın tadını çıkarmak için çoluğu çocuğuyla buraya gelmiş olan bu ailelerden bazılarını ayırıyorum kendimce. Ama, çoğu hiçbir eksikleri olmasın ya da tezelden giderilsin, rahatlarına gölge düşmesin istiyorlar. Örneğin, yönetim kurulunun değişmesi gerekiyor. Duşların yeri hiç iyi değil. Herkes yakınıyor bundan.Ah, nasıl sıkılıyorum. İçine dönük, gösterişsiz bir kadınım. Güzel de değilim, biliyorum. Kültürlü, benbenci bir kocaya karşı susa susa sinir sahibi olmuş biriyim işte Çok güzel, ince beğenisi herkesçe onaylanmış genç bir kadın, çöp bidonları için, göze çarpan turuncu bir renk önermişti. Oysa kaz boku rengine boyanmışlardı.Kıs kıs gülüyorum gizlice "E pes vallahi, rezalet yani..." diye ateş püskürüyordu. Yeni yetişenlerin oluşturduğu küçük topluluklarda alay konusu oldu bu. Onu gördükleri her yerde, "Ay vallayi olmaz bu!" diye başlıyorlar. "Fırlama bunlar", diye gülümsüyordu o genç profesör. Açıkça böyle söylemiyordu, ama ben anlıyordum yüzünden. Kendini beğenmiş bir adamla yaşamaktan usanmış benim gibi bir kadın, böyle suskun, rahat, gözleriyle gülümseyen, insanı sevgiyle selamlayan bu adama bayılmaz mıydı. O da benim gibi kendini yollara vurmuş biriydi. Elinde kitabı yürür durur, deniz kenarında oturur saatlerce okurdu. Tartışmalara katıldığını hiç görmemiştim, ama küçük çocukları çok sevdiğini biliyordum. Gençler ona akıl danıştıkları zaman, sorularını ince ince gülümseyerek yanıtlardı. Pinpona gelince, hepsini yeniyordu.Bizimki rakı içmekte, bir de insanın suratına don don konuşmakta birinci gelebilirdi ancak Sabahları bakkalda, kimin hangi gazeteyi aldığına bakıyorum. Sol gazeteleri okuyanlarla, sağ gazeteleri okuyanları belledim artık.Oh olsun, Osman'ı burada bastırıyorum işte. Şaşıp kalıyor. "Yalın sen nasıl biliyorsun bu sağcılarla solcuları?" diye kah kah gülüyor. "Kokularından mı anlıyorsun nedir?" diyor. Söylemiyorum

Alıp başımı çıkıyorum arkadaki yollara. Tutturup bir yön, yürüyorum tepeye doğru. Esinti bazı bazı, çocukların deniz kıyısındaki hiç bitmeyen sevinçli çığlıklarını getiriyor. Ama, asıl egemen olan sessizlik. Benim aradığım da o. Kendimi herkesten uzak, o sarı sıcağın içinde buluncaya dek yürüyorum. Tekbaşıma olduğuma inanınca, keçi yollarından, yozlaşmış zeytinlerin arasından, deniz kenarına iniyorum. Artık oturup denize bakıyorum. Anlatamayacağım bir mutluluk gelip sarıyor beni usulca. Çakıl taşlarına bayılıyorum. Elime alıyorum bir bir. Denizle taşın, yüzyıllardır süregelen serüvenini seziyorum bunların renkleri, biçimleri arasında.

Düşünüyorum da aptal, kedercibaşının biriyim. Biraz uyanık olsaydım kurtarabilirdim çocukları. Onları görmüştüm çünkü.Okuduğum polis romanlarına yazıklar olsun. İşlek bir zekam, sezme yeteneğim yok. Zaten Osman durmadan yineler bunu. Hakkı da var yani

Bir gün, çevremdeki tüm otları, çiçekleri elleyip yoklayıp, kokusuna bakarak, değişik yapraklardan bir demet yapmaya çalışarak, esintiyi peşime takmış dolaşıyordum. Rumlardan kalan eski bağların taşlı yollarında seke seke kıyıya inerken görmüştüm onları. Aşağıda koyun en içerlek yerinde, mağaramsı bir yerde, yüzükoyun yatıyorlardı. Olduğum yerde kalakalmış, uzun uzun bakmıştım. Bu iki delikanlı çocuk, açtı. Yatışlarında aç, kaçak bir şey vardı. Sereserpe güneşlendikleri sanılırsa da, değildi. Yorgun, bitik yatıyorlardı orada. Birini bekliyorlardı. Bir şey daha vardı: Onlara görünmemem gerekiyordu. Böyle düşünmem için bir neden yoktu; içimden öyle geliyordu. Onun için, önümdeki zeytin ağacının arkasına geçtim. Ne düşündüğümü tam kavrayamadan, öylece bakıp dururken, bekledikleri de geldi. Üçüncü bir delikanlıydı bu. Elleriyle kollarıyla geniş hareketler yaparak anlatıyordu söylediklerini, kalkıp oturmuş olan öbür ikisine. Tepeyi gösteriyordu ikide bir. Açıklamalarda bulunuyordu. Onlar çantalarını toplayıp kıyı boyunca yürümeye başlayınca, ilgim dağıldı. Oysa bir süre sonra, tütün tarlalarından doğru vurup yukarı doğru çıkarken, üçünün tepeye tırmandığını da görmüştüm. İnsan istediğince kalabalıktan kaçsın, uzun yürüyüşler yapsın, gene eve dönülür. Ben de evime dönüyorum her seferinde. Pişirilecek yemekler, yıkanacak meyveler, kurulacak sofralar beni bekliyor. Ben bir ev kadınıyım. İşim de bu. Bu işlerin tutsağıyım. Çocuklarım da küçük olduğuna göre... Onların hiç bitmeyen tartışmaları, bilya, top, sapan, deniz gözlüğü, bisiklet üzerine yaptıkları mal kavgaları, evdeki kocanın ızgaralara, mezelere, zeytinyağlı yemeklerle salatalara olan özel ilgisi. Şuna boğazına düşkün desem ya! Değil ama. Onun aradığı ağız tadı. Yoksa çok yemez Osman. Onu şişiren rakı. Yürü desen yürümez, spor falan hak getire. İyi ki yüzüyor. Yan gelip yatsın, durma okusun. Okusun ki kimseleri beğenmeyip bencilliğini büyütsün.bir tatil evinde bile zor dayanılan ıslak havlular, mayolar, kumlu taşlıklar, suların kesilmesiyle ortaya çıkan sinirlilikler var her zaman günlük hayatımın gözeneklerini dolduran. Her gezinti dönüşü, seçerek topladığım çakıl taşlarını biriktirdiğim sepeti dolabın üst gözüne saklayıp başlıyorum günlük hayatımı sürdürmeye.

O gün de...

Haber birden yayıldı. "...Üç anarşist yakalanmış. Silah sesleri oymuş. Tepede saklamıyorlarmış. İhtiyar kadının evinde. Köyden biri haber vermiş..." Haber bütün siteyi dolaştı. 'Yakalanmışlar' sözcüğü yakıyordu beni. "Yavrularım!" diye yumuldum elimdeki ıslak havluların üzerine. Leğenden yeni çıkarmıştım, bahçeye götürüyordum, güzel güneşe karşı sermek için. Haberi en küçük oğlum getirdi. Koşarak gelmişti. Yanakları kıpkırmızıydı. Güzeldi. Topaç gibi bir oğlandı. Gözlerini gözlerime dikmiş tepkimi bekliyordu. Benim heyecanlanmalarım, gözyaşlarım, birdenbire: "Ya! Yapma! Aman ya Rabbi! Ne diyorsun, sahi mi" diye bastığım çiğlikli ünlemler onun için bir çeşit oyundu. Bana anarşistti haber getirme oyunu. Daha yedi yaşındaydı. "Ah aptal kafam!" diyordum. "Akıl etmeliydim. Ah sersem anlamalıydın!"

Kentte yaşayan pek çok kadın gibi doğayı seviyorum. Bayılıyorum çevremdeki bahçelere gitmeye, elimle domatesler, biberler toplamaya. Taşımaya üşenmiyorum. Sepetimi dolduruyorum her akşamüzeri. Hem daha ucuz oluyor, hem dalından kopmuş. Küçük mutluluk zamanlarımdan birini oluşturuyor bu sebze bahçelerine gidişlerim. Köy, hemen karşımızda. Kaç yıldır, gide gele ahbap olduk köydekilerle. Balıkçılar, kahveciler... Şimdi, bir yıl, evlenen kızlar, doğan bebekler, ölen ihtiyarlar üzerine ortak konularımız var köyün kadınlarıyla. Bahçelerde, ağaçların altına serilen hasırlara oturup konuşuyoruz. Dertleşiyoruz üzüm yiyerek... Salatalıkları kasabadaki değerine göre veriyorlar, ama acurları armağan ediyorlar.Ben de altında kalmıyorum doğrusu. Her yaz gelirken onlara kentten iplik, tığ, boya vermeyen nakış ipliği falan getiriyorum. Gelişine gidişim, tarhana bulgur aşım. Doğrusu bu!

O günlerde ortalarda bir gülüşmedir gidiyordu, pek ilgilenmediğim. "N'oldu bu karıya kız?" diyorlardı. "Son lokmasını mı topluyor ne!" Tepedeki ihtiyar kadındı konuları. Onu bana hep anlatırlardı. Bu genç kadınların neneleriyle, dedeleriyle beraber göçmüş o da ailesiyle Bulgaristan'dan. Geldiklerinde kemerleri altın doluymuş hepsinin. Rumların yakıp yıkıp kaçtıkları buralarda yalnız bağlar sağlam kalmış. Kıyamadılar belki. O bağlar ki, yıllar yılı tüm Ege'ye şarap yetiştirmiş. Şaraplar içilmiş bu bizim sonsuz denize karşı, çılgın aşk şarkıları söylenmiş ay ışıklı gecelerde, gün ağarana dek... Göçmencikler anlamazlar bağcılıktan, "Yapamayız biz buralarda" demişler. "Gavur aklı işte, ağacın yağı mı yenir be hayvanın yağı dururken..." Sökmüşler bağları, sökmüşler zeytin ağaçlarını, yakıp ısınmak için. Tutturamayıp yaşamayı, yüzgeri dönmüşler. Gene olmamış. Bir o yana, bir bu yana, eriyinceye dek kemerlerindeki altınlar... Altınlar bitince, kurmuşlar bir fakir fukara düzeni, söktükleri bağlara ekmişler biraz tütün, karışmışlar fukaralığa, yaşar yuvarlanır gider olmuşlar, denize karşı. Nene onlara, o zamanlardan kalma bir yadigar. "Kim bilir kız, var belkim yüz elli yaşında" der, güler kızlar. "Çok ihtiyar. Uyur bütün gün. Çarpuk çurpuk olmuştur her bir yanı. Sokmaz insanı yanına. Yaklaştırmaz tepeye. Ne yapar, ne eder bilmeyiz. Soğuk havalarda ocağını tüter görürüz, deriz daaa ölmemiş ya bu!" Bahar gelince, yukarda, tepede görünür, elini kolunu sallarmış. Hemen koşar, ona yoğurt, süt, peynir götürürlermiş. Yukarı çıkmak yok. Tepenin ortalarında bir yerdeki üç zeytin ağacının altına bırakılacak. O değneğine dayana dayana iner alırmış.

Kaç yıldır bilirim, neneyi de tepeyi de. Uzaktan bakarım. Çoğu kez yolun yarısına dek çıkar, sonra vazgeçer dönerim. Son günlerde nene hep el sallar olmuş. Üzüm bırakmışlar koca sepetle, ertesi gün gene. "Kız yoğurt ister belkim bu, yanmıştır yüreciği, sıcak hava baksana..." demişler. Bir küpecik yoğurt götürmüşler; ertesi gün gene... "Kız," diyordu biri, "zaar yaklaştı bunun ölümü. Ne ister anlayamadık. İncir de bırakmaz oldu ağacın altına. Zaar yer onları da..." Bir insan, nasıl olur da benim gibi anlayışsız olabilir! Gazeteler dolup taşıyordu her gün aranan bozguncuların resimleriyle, haberleriyle. Radyolar, televizyonlar durma yineliyorlardı da ben neden anlamıyordum. Ne yapıp yapıp bir haber uçururdum çocuklara. O günlerden birinde ne demişti koca dedenin durmadan gülen gelini "Kız, bu akşam söyledim de bizim İbram'a nenenin hallerini, 'Ben bu işi beğenmedim' deyip düşündü kaldı. Üzüldü herhal bir şey olacak diye kadına. Yazık... Fırladı çıktı evden. Gitti dedik kahveye. Güldük anamla aklımıza geldikçe." Nasıl düşünmedim ki, Akdeniz'e karşı tütün kıran delikanlı bir adamın fakirlik yetmez mi canına. Beş tane çocuğu var. İster mi gelsin alsın komünistler elinden bir avuç toprağını da. Onun da yok mu parlak bir usu, bir sezme gücü. Yorgun da değil kafası. Bir yanda radyo, bir yanda televizyon, gazeteler yıkarken beynini, usunu çalıştırıp, demez mi "Var nenenin yanında birileri!" Demez mi! "Ah sersem kafa!" diyordum. "Ah!"

— Konken oynamıyorsam ne yapıyorum yani? Zeytinyağlı dolma için biberleri hep bir boy seçiyorum. Yazlık yerde bile çarşafları ütülüyorum. Osman'ın hakkı var elbette canım. Aklı tez, eli tez değilim. Evde yemek varken, küçük oğlan çok seviyor diye, bu sıcakta kalkıp patates kızartıyorum. Gidip gazino da oturmuyorum da ne yapıyorum; durma balkonları yıkıyorum. Dibi isli tek kabım yok. Telle, parlatma tozuyla ovuyorum. Mutbak pırıl pırıl oldukça içim açılıyor. Osman diyor ki: "Geçir oğlanların ayağına birer mayo, salıver gitsin." Hayır, ben her gün üç sefer üstlerini değiştirip, gün boyu ufak tefek yıkıyorum. Sinir işte. Osman çok kızıyor akılsızca yoruluyorum diye. Elimde değil işte.—

Denize karşı oturuyorum. İşte gene o sarı sıcağın içindeyim. Nene artık tepede değil. O kadar söyledim. "Onu oraya gömün!" diye. Götürüp köyün mezarlığına gömdüler. Neyse gene denize bakıyor hiç olmazsa.

Havluları bıraktığım gibi, nasıl fırlamışım o gün evden. Osman da beyninden vurulmuşa döndü zavallı. "Allah kahretsin, Allah kahretsin..." diye söylene söylene bardağını doldurdu. Böylece sabahtan başlamış oldu. Ona göre her şey bahane zaten içmek için Bir koşu tutturdum tepeye doğru. Soluk soluğa durduğumda, üç jandarma eri vardı karşımda. Küçük kardeşim Oktay'ın yaşında aşağı yukarı. "Yasak!" dediler. "Ancak şu yoldan dönebilirsin!" plimde olmayarak gözyaşlarımı tuttum. İçime akıta akıta kıyıya inmeye başladım. Açıkça söyleyeyim, ağladığımı görmelerinden çekindim. Kimin neye tutuklandığı belli değil artık. Uç küçük çocuğum var. Onları düşünmem gerek. Allahım, benim oğlanların büyüdüğünü, vurulduğunu düşünmüyor muyum, canım uçup gidiyor gibi oluyor. Aşağıda benim kayalarda, o genç profesör oturuyordu. O da benim gibi, oturup denize bakıyor. Gidip yanma oturdum. Ona güveniyordum. Rahatça ağlamaya başladım. "Yeni bir haber var mı?" demiştim, yüzüme baktığı zaman. Hiç sesi çıkmadı. Yanma oturup yerleşmem için yer açtı. Bir cıgara uzattı; bungun, tasalı. Yaktık cıgaraları denize karşı. Hava güzel. Çevremiz, deniz pırıltılar içinde. Hele deniz, hele deniz! Ah!"Üçü de vurulmuş, tepenin öbür yakasında" dedi. Ellerimi yüzüme kapayarak hüngür hüngür ağlamaya başladım. Üç yavrumu vurmuşlardı. Kardeşim Oktay kadar ya vardılar, ya yoktular. Oktay’ı da ben büyüttüm, zavallı anneciğim ölünce. Ben büyüttüm. Ah!"Ah! Basiretim bağlandı. Ah! kurtarabilirdim onları..." diye yana yana ağlıyordum. Osman der ya, "senin toplumsal duyarlığın aşırı gelişti de, kafan çalışmıyor ne yazık ki..." Şakaya getirir ya, doğru vallahi! Çok uzaktan çocukların, delikanlıların, genç kızların neşeli bağrışmaları geliyordu. Benim üç çocuğum da onların arasındaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl düşüneceğimi bilemiyordum. Memlekette ne rahat kalmıştı ne huzur. Sağcılar, solcular, bozguncular, ordu, polis, partiler, hükümet, aydınlar, halk karmakarışık bir kör dövüşünün içindeydiler bence. Tek istediğim, bunca zorluklarla savaşarak yetiştirdiğimiz çocukların ölmemesi, öldürülmemesiydi. Elimden bir şeyin gelmeyişi onuruma dokunuyordu. Ne yapmalıydım.

—Osman çocukları suçladıkça düşman olmadım mı ona. Aramızda büyük gerginlik konusu bu. O beni cahil bulur. 'Tersini savunmuyorum" dedim her zaman tartışırken. Ben meseleleri derinliğine bilmiyorum. Tamam. Ama çocukların da hakkı yok mu yani? Bunca haksızlığa, bunca oyunlara göz mü yumsunlar? Elbette başkaldıracaklar, elbette savaşacaklar. Rezillikler aldı yürüdü. Her yer kaynıyor. Devlet daireleri desen, rüşvetler desen, hep bilmiyor muyuz, şöyle doğru işler yeri kaldı mı memleketin? Altı satıldı, üstü satıldı, işte okumuyor muyuz gazetelerde? Devlet malı deniz, deyip ne yani el bağlayıp seyir mi etsin çocuklar. Ne bilsinler işlerin böyle karışacağını. Dünkü çocuk hepsi." Ben böyle başlamıyor muyum, deli oluyor Osman. Olsun. Yalan mı! Başlıyor avaz avaz konuşmaya... Konuşsun. Ne yani! Akşam gene haykırdı durdu. İçsin bakalım. "Bu çocukların yapabilecekleri hiçbir şey yok anladın mı, hiçbir şey. Sen iyi yüreklisin tamam. İnsanları seven bir kadınsın, tamam. Ama bir kuşsun anladın mı bir kuş. Al bu çocukların üç tanesini karşına, sor amacınız nedir diye, doğru dürüst bir cevap alamazsın. Her biri bir hava çalar. Gericilikle savaşacaklarmış, yok efendim emperyalizmle, yahu sor emperyalizm nedir diye, bak kaç tanesi... Al bakalım yıllardır sokaklarda bağırdılar, hani özel okulları kapattırabildiler mi? Çok ayrı meseleler bunlar. Çok başka numaralar var işin içinde. Köy enstitülerinden ne haber! Ya toprak reformu? Kolay mı sanıyorsun! Hani, hangisini sonuçlandırabildiler? Aklın ermez konuşursun. Yok öyle boşa laf!" "Ee? Ne olacak peki?" "Ne olacak, önce örgütlenmek gerek. Yahu, bunca yıldır yazıldı, çizildi, anlatıldı, kulak versene biraz. Örgütlenilecek. Örgütlenirken amaç saptanacak. Nedir gençliğin amacı? Ne olabilir? Gençliğin tek amacı vardır, anlıyor musun tek amacı: Öğrenmek. Yaa! Attırma adamın tepesini. Gençlik kendisine öğretilmeyenleri, özellikle ondan saklananları öğrenmek zorundadır. Bilmeyen, bilgiyle donanmayan adamdan ne beklenir yahu! Bu örgütün işidir. Olmaz tekbaşına. Hele bir kendini öğrensin, toplumunu öğrensin, dünyanın sorunlarım öğrensin. Laf mı yahu bu. Bu bir memleketin kaderi be kaderi. Önce sorunları öğrensin ki, onları çözmeye gelsin sıra. Gençlik aldatılmıştır. Özellikle cahil bırakılmıştır. Biz de o yollardan geçtik, ama hiç olmazsa bunu anladık. Yok gençlik baş kaldırmalıymış, yok eylemmiş. Ne eylemi kızım ne eylemi? Eylemden yararlı sonuç alabilmek için meseleleri doğru değerlendirmek gerek. Hani neyle? Nasıl? Yapmayın böyle yahu, yapmayın! Bu tentene örmeye benzemez. Patronla dikiş dikmeye benzeme#. Kırılıp gidiyor çocuklar, kırılıp gidiyor. Ne sağcısı sağdır bu memlekette bu çocukların, ne solcusu sol. Hepsi bu memleketin aldatılmış, beyni yıkanmış çocuklarıdır anladın mı? Yaa, böyledir işte." "Aman iyi iyi anladık. Bağırıp durma. Sağır değiliz" derim içimden. Bir şey söylemeye kalksan tümden delilenir. Bir şişe daha içer. Böyle içmekle neyi kurtarıyor kendisi acaba! Akşam gene bağırdı çağırdı. O zaman, artık ne yapsa sinirime dokunuyor benim de. Ben içerde ağlıyordum, o peş peşe yuvarlayınca dünyayı unutuyor. Baktım, karşı balkondaki arkadaşına limonlu votka nasıl yapılır onu anlatıyor. "Zehir iç!" dedim ben de içimden. Daha çok ağladım. Kendini beğenmiş. Ne yapmalıydım? Yanımda oturan, uzaklara bakan o genç adam da çok üzgündü. Onun solcu bir profesör olduğunu, hapislerde çok çile çektiğini öğrenmiştim. Belki aramızda büyük yaş farkı yoktu, ama onu da oğullarımdan biriymiş gibi seviyordum. Yüzüne bakarken içim titriyordu. Bir de baktım, o da Osman gibi konuşuyor. Profesör değil, ama neme gerek, kültürlüdür Osman. Değme profesöre taş çıkartır. Okuyor adam. Durma okuyor. Kaba olmasa. Osman gibi konuşuyor, ama beni hor görerek değil. Beni anlayarak, içimdeki acıya katılarak, bana bir şeyler anlatmaya çalışarak, "Ah!" diyorum "Ne yapmalı? Bu çocuklar ölürken, vallahi billahi yaşamaktan utanıyorum. Biliyorum, kan dökülmeden olmamış tarihte bu işler, ama kıyamıyorum bu çocuklara. İnanın ne sağcısı, ne solcusu, ayıramam... Hepsi bu memleketin evladı. Ben doğurmasam da, hiçbirini öz çocuğumdan ayırt etmem vallahi. Ama ne yapmalı bilmem ki, bilemiyorum vallahi!" "Öğreneceksiniz efendim!" deyişini hiç unutamıyorum. Çatık kaşlarıyla, öyle acılı bir bakışı vardı ki. "Öğrenin ki, öğretebilesiniz çocuklarınıza memleketin durumunu, sorunlarını. Ama, önce siz öğreneceksiniz. Yapabileceğiniz tek iş, en olumlu iş bu. Hep birlikte öğrenmemiz gerek. Öğrendiklerimizi durmadan, usanmadan birbirimize geçirmemiz gerek. Atasözünü bilirsiniz: "Başlanan uçlanır..."Yavrum! Güzel yüzlü kardeşim, biliyor muydu acaba bunları söylerken, bir ay sonra okullar açılır açılmaz vurulacağını. Ah! Artık ağlaya ağlaya. Osman bile kızamadı ağladığıma. Belki o bile ağlamıştır gizlice. Günlerdir bunu düşünüyorum. Kolay mı başlamak! Oku, demesi kolay. Ama kolay mı okumak. Ne okuyacağımı, nereden başlayacağımı biliyor muyum ben? Oturuyorum denize karşı, dalıp gidiyorum. Ağlamak, acı çekmek. İşte en iyi bildiğim. Osman’a sözünü etmemiştim bu konuştuklarımızın. "O da senin söylediklerini söylüyor" der miyim. Ağzının kenarındaki Halep çıbanını karıştırarak güler. "Elbette" der. "Ne söyleyebilir ki başka! Bu budur!" Ama, bunu öyle bir söyler ki, bu "Sen okusan da ne anlayacaksın!" demeye gelir. Aslında doğru da kaç sefer niyet ettim şu sosyalizmi falan okuyup öğreneyim diye, şaşırdım kaldım. Yığınla kitap var Osman'ın kütüphanesinde. Hangisini açsam anlamıyorum. Osman'a da ölsem sormam!

Nene karşıki mezarlıkta, ben bu yakada, karşılıklı bakıyoruz denize.

Nene önce neye uğradığını anlayamamıştır, diye düşünüyorum. Duvara sırtını vermiş, denizli, esintili, başı sonu belli olmayan uyuklamasının içindeyken, aşağıdan çıkıvermiştir üç güzel oğlan. Denizden üç parlak güneş çıktı gibi gelmiştir neneye. Bakamamıştır bir zaman. Kanı canı çekilmiş de olsa, kamaşmıştır tüm varlığı. Geçmiş yılların, oğulları, gelinleri, sevda şarkıları, serhat türküleri, onca göçmenlik, onca torun, gurbet acıları, bir yaşamı dolduran acı tatlı her bir şey usuldan başlayıp berrak çınlamalara dönüşünceye dek başlamıştır o sarı sıcağın içine dolmaya. Nene gözlerini aralayıp bakmıştır karşısında dikilen, damına girip çıkan, ocağını tüttürecek, suyunu tüketecek, tütününü içecek olan bu üç can damarına. Serilmiş uyurken onlar üç gün üç gece yorgun "Olmasın herhangi ziyanlık" diye dört dönmüştür çevrelerinde. Sineklerini kovmuştur, asmanın gölgesi düşsün üzerlerine, diye çarpık elleriyle çekiştirmiştir çardağın orasından burasından. Canlanıp yürüyü yürüyüvermiştir sağa sola. Ekmeklerini aşlarını düşünüp el etmiştir aşağıdan geçenlere. Bir iyi baksalar, yay gibi gerildiğini görürlerdi çok eski yıllardaki gibi, o eğri vücudunun. Üç oğlan, beyaz sağlam dişleriyle çiğnerken yiyecekleri, süt olmuştur neneye. Oynayacak durumlara girmiştir, başına konan devlet kuşuna inanamayarak. Denizlere girip, uzun kulaçlarla yüzüp yüzüp gelen, sırtını sıvazlayan, önüne köz ateşlerde pişmiş aşlar koyan, güldükleri zaman denizi bile ışıldatan, gerinirken kemikleri çatırdayan üç yiğit oğlan. Susmalarına, düşünüp kalmalarına hiç dayanamamıştır. Dişsiz ağzını büzüp, gözlerini kısarak, duvara sırtını verip bakmıştır onlara. Rahatı kaçmıştır, "Yaramaz bir iş mi var!" diye. Gözünün önünden ayrılacak olsalar, "Nene nene..." deyişleri kulaklarında, dört dönmüştür tepeyi, "Neredeler. N'oldu ya, neye gecikti oğlanlarım..." diye. Zeytin ağaçlarının altından alıp geldiği yiyecekleri dizmiştir yan yana. Topladığı incirleri, yıkadığı üzümleri.. Çok eski yıllarda kuyuya sarkıttığı karpuzları bile aramıştır biraz aklı karışarak...

"Nene ta tepeden koyvermiş kendini silah seslerini duyunca", diye anlatıyor kızlar. Garip bir suskunluk içinde hepsi. "İbrammış haber veren" derken, özünü anlayamadıkları bir suçlulukla ezilerek. "Pek de yiğit oğlanlarmış. Yok hiçbiri daha yirmisinde. Gençler ki eh!" diye... Nene, tepeden koyvermiş kendini. Görülmemiş bir güçle, duyulmamış bir sesle haykırıyormuş, silah seslerine doğru yuvarlana yuvarlana inerken: "Nettiniz benim oğullarımı... Gavurlar... Nettiniz benim oğullarımı..."

Denize bakıp dururken, gözüm dalıyor. Tüm varlığım dalıyor. "Acaba oynatıyor muyum?" diye bir korku düşüyor içime. Kolumu çimdikliyorum. Çünkü bir bakıyorum, her yerde kapılar açılıyor. Oda kapılan, bahçe kapıları, sokak kapıları... Kapılar, kapılar açılıyor memleketin her yerinde.Edirne'den Ardahan'a diye bir şiir söyler Osman ikide bir Edirne’den Aradahan'a dek memleketin her yerinde kapılar açılıyor. Açılan kapılardan kadınlar fırlıyor, hep birden çığlık çığlığa: "Nettiniz bizim civan oğullarımızı... Nettiniz bizim gül fidanı nazlı kızlarımızı..."

Artık ağlamıyorum. Düşünüyorum derin derin: Nereden başlasak, nasıl uçlasak biz bu işi...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült