Güncel

 

 

İran Devriminde Devlet Terörü

Bahman Nirumand


Daha sabah erkenden, saat altı haberle, rinde, Evin hapishanesinde yatan, aralarında dost ve tanıdıklarım da olan 165 kişinin idam edildiğini öğreniyorum. Bunlardan biri, şair ve tiyatro rejisörü Said Soltanpur. Soltanpur, Şah devrinde uzun yıllar hapis yatmıştı. Çok işkence görmüştü, yürekli bir mahpus olarak bilinirdi. Halkın [Fedaileri’nin sempatizanıydı, belki de üyesiydi, bilemiyorum. Kendisiyle İran’a dönmeden kısa bir süre önce Batı Berlin’de tanışmıştım. Hapisten çıkınca, İran'daki durum hakkında bilgi vermek üzere yurtdışına çıkmıştı. Berlin’de, Kurfürstendamin bulvarında düzenlediği renkli ve ilginç yürüyüş, katılanların çoğunun belleklerinden daha silinmemiştir sanırım. Soltanpur, devrimden sonra İran’a döndü ve siyasal içerikli sokak tiyatrosu yapmaya başladı.

19 Haziran’daki olaylarla bir ilişkisi yoktu. Bir kaç ay öncesinden beri hapiste yatıyordu. Düğünü sırasında döviz kaçırdığı iddiasıyla tutuklanmıştı. Hiç beklemediği bir günde mahkeme önüne çıkarılmadan idam edilmesi, intikam duygusuyla yapılan vahşice ve korkakça bir harekettir. Önümüzdeki, günlerde de idamların arkası kesilmiyor. Bazı günler iki yüzün üzerinde kişinin ismi yayınlanıyor gazetelerde. Ama aslında idam edilenlerin sayısı bunun çok üzerinde. Pek çok kimse ev aramalarında, sokak ortalarında ve hapise götürülürken yolda öldürülmüştür.

Ama muhalefet de eli kolu bağlı durmuyor. 27 Haziran günü Tahran’ın baş vaizi Ali Hameyni’ye bir suikast yapılıyor. Hameyni, Tahran’daki bir camide vaizine başlamak için teybi açınca, teyp patlıyor ve vaiz kanlar içinde yere seriliyor.

Aynı gün Evin hapishanesinin direktörü de bir suikaste kurban gidiyor. Özel muhafızlığını yapan bir Devrim Nöbetçisi, direktörün kafasına ve kalbine bir kaç el kurşun sıkıp ardından kendini pencereden atıyor.

Aynı günün akşamı saat dokuza doğru korkunç bir patlama duyuyoruz. Bir tanıdığımızın evinde saklanıyorum. Çok kötü bir şey olmuştu anlaşılan ama ne olduğunu bir türlü öğrenemiyoruz. Bir kaç dakika sonra ambulansların ve polis arabalarının sirenlerini duyuyoruz. Çevredeki sokaklar trafiğe kapatılıyor. Radyo ve televizyon bu olay hakkında hiç bir bilgi vermiyor.

Sabah saat altıda bir arkadaşla dağa çıkıyorum. Gerçi bu çok tehlikeli ama dağları görmeden bu üzücü ve sinir bozucu yaşama dayanamıyorum artık. Geri dönerken arada sırada kahvaltı ettiğimiz bir lokantada bir kalabalık görüyoruz. Görünüşüne bakarak Hizbullah olmadığı kanısına vardığım birine, sabah haberlerini dinleyip dinlemediğini soruyorum. «Daha haberiniz olmadı mı?» diyor. «Çok kötü bir şey oldu. Cumhuriyetimizin en iyi adamları dün akşam bir suikaste kurban gittiler.» «Beheşti de öldü mü?» diye ağzımdan kaçınıyorum. Karşımdaki evet deyince artık kendime hakim olamıyorum. Sevinçten ellerimi çırpıp havaya sıçrıyorum, ama son anda dikkatli olmak gerektiği aklıma gelip. «Ruhumsun, Humeyni» diye bağırıyorum. Birden tüm orada oturanlar ayağa kalkıyor, el çırpıp üç kez var güçleriyle ve sevinç içinde «Ruhumsuri, Humeyni* diye bağırıyorlar*.

İslam Cumhuriyet Partisi’ne yapılan darbede, aralarında partinin ileri gelenlerinin, milletvekillerinin, bakanların,"müsteşarların” ve nüfuz sahibi mollaların da olduğu yetmişin üzerinde ölünün olduğunu öğreniyorum.

Dağın, yamacındaki bir köye geldiğimizde, bir kaç Devrim Nöbetçisi’nin köy halkını yas törenine katılmağa zorladıklarını görüyoruz, Halk, törene gitmek istemiyor, Mollaların sonunun geldiğini sanıp onlarla bir arada gözükmek istetiliyorlar.

Kent ise sevince boğulmuş. Şah’ın devrildiği günde olduğu gibi arabaların çoğu lambalarını yakmışlar. Herkes birbirini kutluyor, bazı evlerden gelip geçenlere tatlı ikram ediliyor. Son günlerde idamların doğurduğu korku yok olmuş gibi. Ufukta özgürlük güneşi görülüyor. Yine güleceğiz, yine sevineceğiz.

Hükümet, bir hafta boyunca yas yapılacağını duyuruyor. Önümüzdeki günlerde 84 ölünün adının yayınlanmasına karşın 72 şehitten söz ediliyor. 72 sayısı, 680 yılında: Hazreti Muhammed’in halefi İmam Hüseyin’in 71 savaşçısıyla şehit düştüğü Kerbela olayını anımsatıyor; Daha sonraları 72 ve birkaç tane daha şehitten söz ediliyor.

Beheşte Zehra mezarlığına giden cenaze alayına bir milyona yakın insan katılıyor. Bu şaşılacak bir şey. Çünkü kentin ne güneyinde, ne de kuzeyinde bu suikaste üzülen yok. Ama anlaşılan yanılıyoruz biz. Bütün bu olaylara karşın mollaların daha hala bu kadar büyük bir' güç potansiyeline sahip olmaları şaşılmayacak gibi değil!

Parlamentonun ilk toplantısında milletvekillerinin çoğu yok. Onların yerine birer çelenk konmuş. Bazı milletvekilleri ise sedyeyle gelmişler. Tahminlerin aksine, idamlar yine de sürdürülüyor ve hapishanelerin tıka basa dolu olmasına karşın daha da çok insan tıkıştırılıyor içeriye. Hapishanelerde genç kızların ırzına geçildiği söylentileri yoğunlaşıyor. Burada da din bir bahane olarak kullanılıyor. Mollalara göre bakire olarak ölen kız cennete gider. Bunun için bunların idamdan önce kızlıklarını bozmak gerekiyormuş.

İslam Cumhuriyet Partisi, merkezine yapılan darbenin sorumluluğunu kimse üzerine almıyor. Resmi hükümet bildirilerine göre suikastı, partinin yönetim ve örgütlenmesiyle görevli olan üyesi Rıza Külahi yapmış. Yurt dışına kaçtığı tahmin ediliyormuş.

Bombanın patlamasından kısa bir süre önce aralarında parlamento, başkanı da olan bazı parti üyelerinin toplantıdan, ayrılması bir takım söylentilere yol açıyor. Mollalar arasındaki rekabeti herkes biliyor ve her türlü kepazeliği yapacaklarına inanıyor.

Aralarında cumhuriyetin mimarı Beheşti’nin de olduğu en' iyi 85 adamını yitirmek, böylesine stratejik bir ülkede 40 milyon kişiye egemen olmaya çalışan mollalar için öldürücü bir darbe. Bu darbeye mollalar kaba kuvvetle karşılık veriyorlar. Tutuklamalar ve kurşuna dizmeler arttırıldığı gibi hakaretler, aşağılamalar, kültürel ve toplumsal değerlerin ayaklar altına alınması öyle boyutlara ulaşıyor ki, ancak en kişiliksiz veya en saf kişiler bundan böyle bu rejime yakınlık duyabilir.

Hapishanelerdeki işkenceler sadistçe yapılıyor. Kaçmayı başarabilen bir mahpus bana, saçlarının kesildiğini ve ardmdan da, kendi saçlarım yemek zorunda bırakıldığını anlatıyor. Her duraksamada telden bir kamçıyla dövülüyormuş. Yediklerini çıkarınca da çıkardıklarını yemeğe zorlanıyormuş. Kan kusmaya başlayınca, içinde oturmağa yer olmayacak kadar dolu bir hücreye götürülmüş. Vücudu kan içinde kalmış, bayılıncaya kadar kan kusmuş...

Tutuklulara, .her suçu kabul etmeğe razı oluncaya kadar işkence ediliyordu. İtiraflarını işkencecilerin önünde değil de, kamu önünde yapmaya zorlanıyorlardı. Her akşam İran televizyonunda «işledikleri suçu* itiraf eden tutuldular gösteriliyordu. Ama iş bununla da bitmiyordu. Televizyonda suçlarını itiraf ettikten sonra, Devrim Nöbetçilerine dostları ve tanıdıkları hakkında bilgi verip yardımcı olmak zorunda bırakılıyorlardı. Ardından da ı bunların gözü önünde ele verdikleri arkadaşları kurşuna diziliyordu. Bu psikolojik terörün son aşaması tutuklunun,'yoldaşlarının ve dostlarının celladı rolünü üstlenmeye zorlanmasıydı.

Bir tutuklu bu işlemlerden sonra gerçekten serbest bırakılacak mı, yoksa bu dünyanın yükünü taşımaktan kurtarılacak mı, buna. da mollalar karar verirdi.

Böyle bir ortam içinde, 24 Temmuz 1981 günü Benisadr’dan boşalan yere İslam cumhuriyetinin cumhurbaşkanlığına, sözde 13 milyon oyla o zavallı, o ufak tefek Recai seçiliyor. Halk arasında «Recai’nin babası, oğlunun cumhurbaşkanı olacağını bilseydi hiç olmazsa ilkokula gönderirdi onu» diye şaka yapılıyor.

24 Temmuz günü öğle vakti, 14 haberlerinde, Benisadr’ın Mücahitler’in Başkanı Racavi ile Paris’e gittiği duyuruluyor.

İran’da harıl harıl aranan bu iki kişinin uçakla kaçırılması, Mücahitlerin gücünü kanıtlıyor. Bu olay, mollaların kurdukları düzende daha çok zayıf noktalar olduğunu, bunların kendi adamlarına bile güvenemeyeceklerini gösteriyor.' Benisadr ve Racavi, Tahran hava limanından; güpegündüz bir askeri uçakla kaçırılmışlar.

Benisadr ve Racavi Paris’te dostça karşılanıyorlar. Her ikisi de, mollalar rejiminin devrileceği ve yurtlarına geri dönecekleri günün pek uzakta olmadığına ilişkin bir açıklamada bulunuyor.

Son olaylarla kendilerine güveni sarsılan mollaların tepkisi gittikçe sertleşiyor. Hatta Humeyni tüm ulusu ajanlık yapmağa çağıracak kadar İleri gidiyor, yor..

«Komşuları gözetleyip evlerinde neler 'yaptıklarını öğrenmek, her vatandaşın dini vazifesidir», diyor. «Siz komşularınızı gözetleyin, komşularınız da sizi. Yirmi, otuz gün, komşulara kimlerin girip çıktığını gözetlersek, şüpheli bir durumda hemen polise haber verirsek bu mesele kendiliğinden hallolur... Analar, babalar çocuklarına göz kulak olsunlar. Zavallı ve masum kızlarının, canilerin eline geçmesine göz yummasınlar. Bir çocuk, anasını, babasını dinlemezse, o ana babanın, dini vazifesidir çocuğunu polise bildirmek...»

İran’da aile bağlarının ne kadar sağlam, karşılıklı dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu göz önünde tutarsak, Humeyni’nin sözlerinin halkı ne kadar hayrete düşürdüğünü anlarız. Bir din adamı ana ve babalardan, çocuklarını, celladın eline teslim etmesini nasıl isteyebilir, diyordu halk. Bir kaç gün sonra gazetelerde, bir annenin oğlunu savcılığa şikayet ettiği haberini okuyoruz. Ve sathiden de bir akşam bu «kahramanlığı» yapan kadını televizyonda görüyoruz. Oğlunun yakalanmış olmasından çok sevinçli görünüyor, devrim mahkemesinden oğlunu mutlaka idam cezasına çarptırmalarını istiyordu. Söyledikleri öyle saçma ki, inanmak için aptal olmalı. Kadın, ulusumuzun örnek annesi diye övüle övüle göklere çıkarılıyor. Her gün gazetelerde tebrik mesajları yayınlanıyor. Dinimizin büyükleri, görevini gözünü kırpmadan yerine, getiren bu olağanüstü kadım öve öve bitiremiyorlar. Hümeyni, onu huzuruna kabul ediyor. «Senin yaptığın» diyor Humeyni, «herkese misal olsun. Herkes şenin yolundan gitsin.» iki gün sonra başka bir kadın daha televizyona çıkarılıyor. Bu kadın daha da ileri giderek yüksek mahkemeden, oğlunu kendi elleriyle asmasına izin verilmesini rica ediyor!

Saklı gizli yalamak gittikçe zorlaşıyor. Gerçi halk muhaliflere sempati besliyor ama onların da gözü korkutulmuş. Mahkeme kararlarına göre, rejim düşmanlarına yataklık edenler «müfsitlik» suçundan yargılanacaklar. Pek çoğumuz, gecelerini tren istasyonlarında geçirmek zorunda kalıyor. Buraları da tehlikeli olmaya başlayınca bazıları kentin dışında bir ' yende bir çukur eşip bu çukurun, içinde bir iki saat uyumağa çalışıyor. Ben bir kaç haftadır kiralık bir dairede oturan evli bir: çiftin yanında kalıyorum. İkisi de sabahlan erkenden evden çıkıp işe gidiyorlar. Altımızda altı kişilik bir aile oturuyor. Bunların oğullarından biri, devrim komitesinde çalışıyor. Ev sahiplerim evden çıktıktan sonra çıt bile çıkaramıyorum. Odamdan çıkamıyorum. Odamda bile elimden geldiği kadar devinmemeye çalışıyor, parmak uçlanma basarak geziniyorum. Tuvalete gitmek büyük bir sorun. Sifonu çekemiyorum. Nesrin ise başka bir yerde oturuyor. Birbirimizi tek tük, ancak koşullar elverdikçe görebiliyoruz.

Mollaların işi de kolay değil. Düşmanlarından korkularından halk arasına çıkamıyorlar. Ancak çok ivedili durumlarda, zırhlı arabalarla ve silahlı muhafızlar eşliğinde dışarı çıkabiliyorlar. Parlamentonun bir kaleden farkı yok. Halkın vekilleri, halktan kendilerini sakınmak zorunda. Hiçbiri, parlamentodan çıkmağa cesaret edemiyor. Humeyni bile, Tahrana döneli beri evinden çıkmamıştı. Evinin yakınındaki yollar gece gündüz sıkı bir denetim altında. Gücünü halktan aldığını iddia eden bir rejim için ne kadar garip bir durum.

Kısa bir zaman içinde en yüksek devlet makamına kadar yükselen Becai’nin inişi de çıkışı kadar çabuk oluyor. Günlerden 31 Ağustos. Yüksek Güvenlik Konseyi Başkanı Kaşmiri, konsey üyelerini önemli bir toplantıya çağırıyor. Toplantı, başbakanlıkta yapılıyor. Saat öğleden sonra üç. Toplantıya, Cumhurbaşkanı Recai, Başbakan, Bahonar, Savunma Bakanı Namcu, Emniyet Müdürü Dast geldi ve bir kaç yüksek devlet memuruyla bir kaç subay katılıyor.

Toplantının başlamasından kısa bir süre önce Konsey Başkanı Kaşmiri, elinde büyük bir bavulla salona giriyor ve bavulu, içinde Mücahitler ve diğer silahlı örgütler hakkında, önemli belgeler bulunduğunu söyleyerek Recai ile Bahonar'ın arasına koyuyor. Bu belgeler yardımıyla tüm silahlı grupların köküne bir kaç gün içinde kibrit suyu, dökülebileceğini ekliyor sözlerine. Ardından da, az bir işim var, hemen geleceğim, diyerek salondan ayrılıyor. O salondan çıkar çıkmaz Recai merakını yenemeyerek bavulu açıyor. Açar açmaz da işi bitiyor. Patlama n kadar güçlü ki, içinde bulundukları bina tamamen harabeye dönüyor. Toplantıya katılanların ayakları, kollan vb diğer organları her bir yana dağılıyor. Cesetlerin bir kısmı öylesine kömürleşmiş ki, ancak dişlerinden kimlikleri saptanabiliyor.

Ertesi gün bir cenaze töreni düzenleniyor. Omuzlarda taşman tabutlar arasında Kaşmiri'ninki de var. Kaşmiri’nin şehit olmadığı ancak bir kaç gün sonra anlaşılıyor.

Güvenlik Konseyi Başkanı’nın bile karşı taraftan çıkması, mollaların prestijini sarsıyor. Muhalefeti ise daha güçlendiriyor bu suikast. Paris’te bir gazeteye verdiği demeçte Benisadr, zafer elle tutacak kadar yakma geldi, diyor ve Racavi ile birlikte İran halkını yakında, en geç bir ay içinde mollaların elinden kurtaracağım söylüyor.

Önümüzdeki haftalarda da suikastlerin arkası kesilmiyor. Suikastlerin kurbanları arasında devrim savcısı Kudusi, Humeyni’nin Tebriz’deki, vekili Ayetullah Madani ve silahlı kuvvetler komutanlarını taşıyan bir askeri uçağın 94 yolcusu da var.

Korku,. mollaların kemiklerine kadar işliyor. Üç ay içinde üç binin üzerinde siyasal tutuklu idam ediliyor. İslam devrim mahkemelerinin en üst makamdaki yargıcı meslektaşlarından, «bir günde dört bin düşman öldüren Hazreti Ali gibi devrimci olmalarını» istiyor. Devrim Nöbetçilerine ve komite üyelerine, şüpheli bütün kişileri tutuklayıp gerekirse oracıkta vurma emri veriliyor. Böylelikle tüm halk Hizbullahların önüne yem diye atılıyor.

Bir gün bir arkadaşımı ziyaretten geliyordum. Arkadaşımın oturduğu dar ara sokaktan ana caddeye çıkınca, on iki ile od altı yaşları arasında yirmi beşe yakın okul kızı gördüm. Üniformalarına bakılırsa okuldan geliyorlardı, Yumruklarım sıkıp havaya kaldırmışlar, «Ya özgürlük, ya ölüm» diye bağırıyorlardı. Bir çok kimse gibi ben de karşı taraftaki kaldırımda durup bakmaya başladım. Yanımda duran bir kadın «ya ne kadar tehlikeli bir şey yaptıklarının farkında değiller, ya da çok yürekliler» diye fısıldadı kulağıma. Kadın haklı çıktı. Bir anda içinde Devrim Nöbetçileri dolu iki askeri araç çıka geliyor. Nöbetçiler, ellerindeki makineli tüfeklerle araçlardan iniyorlar. «Durun» diye bağırıyor kumandanları kızlara. Kızlar koşmaya başlıyor, bunun üzerine Nöbetçiler gözlerini kırpmadan ateş j açıyor. Biribiri ardında yere yığılan kızlar, sokağın ortasında kanlar içinde kıvranıp imdat istiyorlar, ama sokaktakilerden hiç kimse yardıma koşmağa cesaret edemiyor. Çünkü bu düpedüz intihar sayılırdı. Elimde bir silah olsaydı, mutlaka ateş açardım. Nöbetçiler, kızların yanına gidip tüfeklerinin kabzalarıyla, çizmeleriyle habire vuruyorlar. Ölüleri askeri araçlara yükleyip çekip gidiyorlar.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült