Güncel

 

 

Zulmün Sembolü Ve Baş Temsilcisi: Firavun

Yaşar Nuri Öztürk


FİRAVUN KAVRAMINA GENEL BAKIŞ

Kur’an’da 74 kez geçen firavun sözcüğü hem özel isim hem de cins ismi olarak alınmalıdır. Özel isim olarak anıldığında, Hz. Musa’nın tebliğine zulüm ve dehşetle karşı çıkan azgın despot bir diktatörü ifade eder. Cins ismi olarak anıldığında ise bütün firavun ruhlu despotların ortak adı olur. Kur’an, bu ikinci anlamdaki firavunlukları da özel isim olan Firavun’un kişilik ve eylemine bağlayarak anlatmaktadır.

Firavun, geleneğe karşı çıkan uyarıcılara zulmeden tağutların sembol ismidir.

Kur’an’ın en önemli kavramlarından biridir. Denebilir ki, Kur’an, insan hayatından silip atmak istediği her olumsuzluğu bu tipin kişiliğinde kristalleştirmiştir. Bunun içindir ki, Firavun, tarihsel kişiliği ile de sembolize ettiği anlamlarla da, peygamberlerin getirdiği mesajın yok edilmesi için savaşan zihniyetlerin ve güçlerin önderi olarak önümüze konmuştur.

Unutulmamalıdır ki, Kur’an, hayrın ve şerrin büyük temsilcilerini, sembol şahsiyetleriyle öne çıkarmakta, onların tarihsel kimlikleri üzerinde fazla durmamaktadır; hatta hiç durmamaktadır. Tarihsel kimliğe fazla önem verilmesi, bu kişiliklerin sembolize ettikleri değerlerin (hayır veya şer) gözden kaçırılmasına ve bunun da o değerlere yüklenen anlamların insan hayatında gerektiği gibi algılanmamasına yol açacağı kuşkusuzdur. Kur’an, bu riski önlemek istemiş, hayır ve şerrin sembolü olacak isimlerin tarihsel kimliklerini değil de sembolize ettikleri değerlerin öncüsü olan kimliklerini öne çıkarmıştır. Hatta Kur’an’a göre, bunların tarihsel isimleri bile önemli değildir. Önemli olan, onların ibret yanları yani oynadıkları rol, hayır veya şer adına yaptıkları icraattır. İsimler ve cisimler yok olup gider ama icraat, kavram ve ide devam eder.

Kur’an, bu ‘devam eden’in altını çizmeyi esas almıştır. Ve bu yüzdendir ki, Son Peygamber hariç olmak üzere, hiçbir peygamberin tarihsel kişiliğine ilişkin güvenilir bir bilgimiz yoktur. Hiçbirinin mezarı bile belli değildir. Kur’an isteseydi bu bilgileri de bize kazandırırdı; ama istememiştir. İşin anlamına, idesine, icraat yanına dikkat çekmiştir. Çünkü akıp giden zaman içinde gelecek kuşaklara boyut kazandıracak olan, idelerin tanınması, onlardan ders çıkarılmasıdır. Kur’an bu derse ‘ibret’ der ve bütün anlatımlarında bu ‘ibret’in üstünde durur. Bütün beyyinelerde, insanın dikkati bu ‘ibret’e yönlendirilmiştir.

Firavun, işte bu ibret sembol yanıyla kıyamete kadar ölümsüzdür; asırlardır yaşamaktadır ve insanlığın son gününe kadar da yaşayacaktır. Firavun’un, peygamberlere kafa tutan kimliğinden söz ederken onun ‘cesedinin arkadan gelenlere bir ibret olarak korunduğunu’ söyleyen ayeti (Yunus, 92) şuraya kadar verdiğimiz bilgilerin ışığında değerlendirmek gerekir. Yunus 92, bize, geleneksel anlayışın turistik iştahlarına malzeme üreten bir bilgi vermek peşinde değildir. Amaçlanan, Firavundaki ‘şerrin sembolü olan kimlik’in aktif olarak devam edeceği gerçeğine vurgu yapmaktır.

Firavun kelimesi Kur’an’da 74 kez geçmektedir. Ve bunların tamamına yakını, ‘elayetü’lkübra’ (en büyük mucize) olan asa ile, yaratıcı isyanı sembolize eden Hz. Musa’nın tebliği münasebetiyledir. Çünkü Firavun, hem gerçek hem de sembolik kişiliğiyle, geleneğin dokunulmazlığım egemen kılan şirk dininin temsilcisidir. Ulülazm bir peygamber olan Hz. Musa karşısında, tarihsel kişiliğiyle, ondan sonraki bütün zamanlarda ise sembol kişiliğiyle...

FİRAVUNLUĞUN DEĞİŞMEYEN ZİHNİYET LÜGATİ

Al: Eşraf ve Seçkinlerden Oluşan Yakın Çevre:

Firavunun hizmetinde çalışanlar, ‘al’ sözcüğüyle ifade ediliyor. Ragıb’ın beyanına göre, al, ‘eşraf ve üstünlerden oluşan yakın çevre’ demektir, (bk. El-Müfredat) Firavun, şirk dinine dikkat çeken ayetlerde on iki kez anılmıştır. (2/49, 50; 3/11; 7/130, 141; 8/52, 54; 28/8; 10/ ’S, 45, 46; 54/41) Bunların üçündeki kullanım, de’b (gelenek, adet) sözcüğüyle yan yanadır. Bu da gösterir ki, Firavun zihniyet ve saltanatların kodaman takımı, değişmesine asla izin verilmeyen şirk geleneklerinin kararlı ve sadık koruyucuları olmuşlardır ve olacaklardır. Günümüzde bunlara ‘muhafazakar’ denmektedir.

Muhafazakarlık, mutlak anlamda alındığında şirktir. Çünkü muhafazakarlık, Kur’an’daki hanif kavramının karşıtıdır. Hanif olmayan muvahhit olamayacağına göre, muhafazakarlık açık bir şirktir.

Mele’: Aynı Görüşte Birleşen, Heybet ve Gösterişleriyle Ürperti Yaratan Ekip:

Bunlar; görüntüleri, mevkileri, imkanlarıyla heybet ve ürperti yaratan kişilerdir. (Ragıb, elMüfredat) Belli ki bunların seçiminde ilim, irfan, ahlak, vukuf gibi, insanı yücelten değerlere değil, insan üzerinde illüzyonist baskılar kuran özelliklere önem verilmiştir. Kur'an'ın sözünü ettiği ‘Firavunun büyücüleri’ işte bunlardır. Her devrin firavunlarının yakın destek ve danışmanlık ekipleri hep bu tür insanlardan seçilir. Günümüz firavunlarının seçimlerinin de böyle olduğunu yakından görmekteyiz.

Burada geçen ‘büyücüler’i kobra yılanı oynatan Hint yogileri türünden birileri sanmayalım. Bunlar etkileri yüksek kişilerdir; isimleri ve resimleriyle alımlı kişilerdir. Musa’nın asası, yani isyanı, işte bu ‘büyücüleri’ yani güç ve görüntüyle halkı bastıran kodamanları etkisiz kılmıştır. Bu tür ekipleri saf dışı etmenin tek çaresi isyandır. İsyan olmadan kitleleri bu kodamanların büyüsünden koparmak mümkün olmamıştır, olmayacaktır. Kur’an, kendine özgü kelam ihtişamıyla bu gerçeği bize çok etkili biçimde anlatmaktadır.

Mele’, firavun zihniyetlere özgü saltanattan bahseden ayetlerde dokuz kez geçmektedir. (7/103, 109; 8/54; 20/46; 28/32, 38; 43/46) Bu tabir, bütün saltanatların olmazsa olmaz kodaman ekibini ifade etmektedir. Bunlar, daha çok danışmanlık hizmeti veren meddah, yağcı, yalaka besleme takımıdır. Üç grup oluştururlar:

-İş ve para ağaları: Karun tip,

-Yandaş bürokrat: Haman tip,

-Kutsallaştırılmış din adamları: Haman tip.

Kur'an, Ankebût suresi 3940. ayetlerde, firavun saltanatlarının bu temel destekçilerinin zulmün sürüp gitmesindeki katkılarını adeta fotoğraflamıştır. Ankebût 39'da, Firavun'un önüne ve arkasına iki destek kuvvet

yerleştirilmiştir: Karun ve Haman. Firavun bunların ortasına konmuştur. Ayetteki ifade aynen şöyledir:‘Karun, Firavun, Haman.’ Üçünün ortak yanı, ‘kendi benliklerine zulmetmeleri’dir. Beyyinenin tamamını okuyalım:

"Karun’u, Firavun’u, Haman’ı da öyle yaptık. Yemin olsun, Musa onlara açık seçik kanıtlarla geldiği halde, yeryüzünde büyüklük tasladılar. Ama öne geçemezlerdi İler birini kendi günahı ile yakaladık. Bazılarının üstüne taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Bir kısmını, o korkunç titreşimli ses yakaladı. Onlardan, yere batırdıklarımız da oldu. Bazılarını da boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı.” (Ankebût, 3940)

Kamu (servet babaları) ve Haman (din, kültür ve bürokrasi temsilcileri), Firavun’un bir tür koruyucu zırhı gibi tanıtılmıştır.

Kanın ve Haman kimlerdir ve bunlar neyi sembolize etmekledir? Bu noktada, ‘Ebu Zer’ adlı eserimizden kısa ini alıntı yapacağız:

SERVET AZGINLIĞININ SEMBOL İSMİ: KARUN

Karun, servetin bir yıkım aracına dönüşmesini değişik vesilelerle sürekli gündeme getiren Kur’an’ın, ibret tablosu İmlinde öne çıkardığı sefil, irfansız ve azgın tiptir. (Ayrıntıları için bk. Abdülhalim Mahmud, Ebu Zer, 6571)

Servetle büyümüş gücünü iktidar olanaklarıyla da besleyen Karun, aynen bugünkü kapitalist kodamanlar gibi, kibir ve azmışlığın doruğuna çıkmıştır. Daha da kötüsü, Karun, mutluluk ve huzuru bu gücün ürünü sanmak gibi bir aldanışın da temsilcisi olmuştur. Kur’an, bu habis tipin sefillik ve azgınlığını şu ayetlerle insanlığın idrakine ulaştırıyor:

“Şu da bir gerçek ki, Karun, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı.

Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, dayanışma içinde kuvvetli bir ekibi bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez! Allah’ın sana verdikleri içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah’ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah, fesat peşinde koşanları sevmez."

“O dedi: ‘Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helak etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkarlardan sorulmaz.”

“Karun, süsü püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. İğreti hayatı amaçlayanlar şöyle dediler: ‘Ah, Karun’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Gerçekten o, çok nasipli bir adam!’ Kendilerine ilim verilmiş olanlar şöyle demişti: ‘Yazıklar olsun size! İman edip barışa/ hayra yönelik iş yapan kişi için Allah’ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama buna, sadece sabredenler fark edebilirler.” "Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: ‘Yay be! Allah, kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor/kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, gerçeği örten nankörler asla iflah olmuyor." (Kasas, 7682)

Azgın bir servet kodamanı olarak tanıtılan Karun (Tevrat’ta Korah), Abdülhalim Mahmud’un da ifadeye koyduğu gibi, Mısır’da yaşamış çok zengin, çok yakışıklı, çok güçlü ve çok güzel konuşan bir adamdı. Kur’an, onun Musa’nın milletinden biri olduğunu bildirmektedir. İslam kaynaklarında bazı rivayetler onu, Hz. Musa’nın amca çocuklarından biri olarak tanıtıyor. Tevrat’a göre, Karun, Hz. Yakub’un torunlarından biridir. (Tevrat; Çıkış, 6/16, 18, 21; Sayılar, 16/1, 26/910, 27/3; Tesniye, 11/6; Mezmurlar, 106/1618)

Tevrat'ın verdiği bilgiler, bir başka bakımdan daha çarpıcıdır: Karun, Hz. Musa ve Hz. Harun’a karşı çıkarken unları dine saygısızlık, sapıklık, dini kendi keyiflerine uydurmakla suçlamıştır. Firavunlar kotarımındaki dinciliğin, dindarları susturmada kullandığı şeytani taktikleri öğrenmek bakımından bu da son derece önemli bir noktadır. Kur’an, Karun’un, biriktirdiği servet ve yanında aldığı maddesel güçle, kendi toplumuna hizmet yerine zulmün temsilcisi olan Firavun’a uşaklığı tercih etiğini bildiriyor ki, hem kapitalist kodaman takımın tarihsel kimlik kartını hem de kapitalizmin tarihsel babalarını tanımak açısından ölümsüz bir tespittir.

Karun, hem mensubu bulunduğu millet olmaları bakımından hem de açıkça ezilen kitle olmaları yüzünden İsrail’in yanında yer alması gerekirken, servet ve gücünü daha da pekiştirmeyi ideal edinerek, madde gücünü elinde bulunduran Firavunların yanında yer aldı ve nihayet, Firavun yönetiminin maliye bakanı mevkiine getirildi. Bu tutum da kapitalist kodamanların tipik kişilik özelliklerinden biridir. Tam bu noktada, tarihin en müstesna örneklerinden biri olarak, zalim Emevi ve Abbasi imparatorluklarının yargı ve maliye yönetimlerinin başına getirilmeyi reddeden İmamı Azam’ı hatırlayalım:

Eğer İmamı Azam, içinden geldiği ezilenlerin yani Mevali’nin çektiklerini göz ardı edip sadece kendisini düşünse ve servetine servet katıp güçlenmek için teklif edilen mevkileri kabul etseydi, hiç kuşkusuz, bu imparatorlukların zulümlerine alet olacak ve tarihe ikinci bir Karun olarak geçecekti. Ebu Hanife, tevhit imanının ışığıyla bunu gördü ve hayatı pahasına da olsa zulüm imparatorlarının tekliflerini reddederek onların yanında değil, karşısında yer aldı. Ve bu tutumuyla İmamı Azam oldu.

Karun, kişilik ve psikolojisinin tüm yönleriyle kapitalist kodamanların prototipidir.

Karun, içinden geldiği kitleyi, çevreyi, özellikle yoksul ve çaresizleri küçümseyip servetinin verdiği imkanları yönetime yalakalık için kullanarak Firavun’un en yakınlarından biri oldu. Kur’an, Firavun melanetine vurgu yaparken Karun’u onun baş destekçilerinden biri olarak kayda geçirmektedir.

SÜRÜLEŞMİŞ HALK, KARUN’LA HARUN’U MUKAYESE EDEMİYOR

Karun’a ahmakça avukatlık yapan Musa dönemi sürüleri Karun’a hesap sorma yerine şöyle vahlanıyorlardı:

"Ah! Karun’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi!

Gerçekten o, çok nasipli bir adam!” (Kasas, 79)

Çağdaş firavunlar tarafından yallanıp afyonlanmış bugünkü sürüler de, aynen bunu yapıyor. Şunu hiç söylemiyorlar: "Ey Karunlar! Siz, bu servetlerin size, bilgilerinizin bir karşılığı olarak verildiğini söylüyorsunuz. Peki, Karun'la mücadele eden Harun’un bilgisi Karun’dan daha mı azdı? Demek ki sizin mal ve gücünüz, sizin dehanızın, emeğinizin ürünü değil, iblisliğinizin, hırsızlığınızın, Maun ihlalleriyle gerçekleştirdiğiniz talanlarınızın ürünüdür.”

AFYONLANMIŞ RAİYYE, KİMLERİ NASIL SUÇLUYOR?

Firavunlarını kendi eliyle yaratan sürüleşmiş kitlelerin, mutlu yarınlar için kendisini uyaranlara, yardakçısı olduğu Karunların hatırı için yönelttiği ‘suçlamalar’ da Tanrısal kelam tarafından bir büyük mucize halinde önümüze konmuştur. Hz. Lût ve Hz. Nuh kıssalarını, sevap almak için değil, ibret almak için okuyanlar bu gerçeği hemen farkederler. Biz bir parçasını verelim Zalimlere yardakçılık uğruna Tanrı Elçilerine ‘posta koyan’ yallanıp afyonlanmış yardakçı sürü, Hz. Lût ve arkadaşlarını suçlarken şu dehşet verici gerekçeyi öne çıkarıyordu.

Tıpkı bugünün yallanıp afyonlanmış raiyyeleri gibi:

"Lût toplumunun, Lût’u ve arkadaşlarını suçlayan cevabı şunu söylemeleri oldu: ‘Çıkarın şunları kentinizden! Çünkü bunlar, temizlik ve dürüstlükte ısrarı sürdüren kişilerdir.” (A’raf, 82)

Karunları yaratıp besleyen köle ve yalcı zihniyetin, ebedi kelam tarafından tespit edilmiş ‘uşaklık psikolojisi’ işte budur.

Dün öyleydi, bugün de öyledir. Her devirde öyledir. Her devirde öyle olmasaydı zamanlar üstü kitapta yer almazdı. Bugün, geri kalmış coğrafyalardaki yallanıp afyonlanmış sürülere bir de ‘demokrasi’ boncuğu dağıtılıyor. Yallanmış sürü bu boncuğa bakıp ağzından şehvet salyaları akıtarak, Allah ile aldatmanın imansız Karunlarına avukatlık yapmasını şöyle gerekçelendiriyor:

“Vay be! Ben neymişim, bak bensiz olmuyormuş, ben olmasam demokrasi çökermiş. Ben de, bana verilen bu payenin kadri kıymetini bilip bana yal çadırları hazırlayan, kömürümü, makarnamı veren efendilerime sadakatimi göstermeliyim. Efendilerime ‘posta koymaya kalkan’ din-iman bozuculara haddini bildirmeliyim Yaşasın demokrasi, yaşasın benim yal çadırları kuran efendilerim!”

Bugünün Karunları; Lût, Nuh, Musa, Harun devrinin Karunlarından daha şanslı. Çünkü bugünün Karunları eski Karunlardan çok daha organize, çok daha teşkilatlı. Daha da önemlisi: Bugünün Karunlarının, kitleyi aldatmada kullandıkları ‘demokrasi’ adı verilen kancıklık ve fettanlıkta eşsiz bir yosmaları var! Küresel kapitalizmin süper kodamanları, geri kalmış ülkelerdeki maraba kapitalisti hizmetkarlarına bu yosmayı tepe tepe kullanmaları için her türlü desteği veriyor.

Maraba kapitalistleri bu yosmayı alabildiğine kullanacak ve işleri bittiğinde tekmeleyip bir köprü altına atacaklar. Yallanıp afyonlanmış raiyye bunu bile göremiyor. Yosma kullanılarak varılan hedef ele geçirildiğinde, sıra, yallanıp afyonlanmış raiyyeyi tekmelemeye gelecek.

Maraba kapitalizminin sadık hizmetkarları, işte o gün, raiyyenin orasına burasına vurdukları tekmelerle, ona yedirdikleri ‘çadır yalları’nı onun ağzından burnundan getirecekler.

HAMAN

Haman sözcüğü, Eski Mısır’da din adamlarının unvanı olarak kullanılmıştır. Amon — Ra'nın hizmetkarı anlamında Ha-Amon’un Arapçalaşmış şeklidir. Firavun da Ra'nın oğlu’ veya ‘Ra’nın bedenlenmiş hali’ (Yürüyen Ma!) anlamında eski Mısır krallarının unvanı idi. Hamanlar, Mısır geleneğinde ‘Amon tapınağının rahipleri’ olarak anılırlar. Mısır havzasında Hz. Yusuf ve Hz. Musa dahil, ismi anılan ve anılmayan tüm peygamberlerin Hamanlara karşı şiddetli bir mücadele içinde oldukları görülüyor.

Haman, hem din gücünü hem de bürokratik bilgi gücünü temsil eden bir tip olarak dikkat çekiyor. Hz. Musa’nın getirdiği dini, Mısır’ın esas dinine bir saldırı olarak gören Firavun ve kodamanları, çevrelerini saran bürokrasiyi de dincilerden seçerek kitle tarafından aşılması çok zor bir güç oluşturmuşlardır. Kur’an, böylece, bürokrasinin din sınıfından gelen yandaşlara tesliminin ne büyük bir bela olduğunu da bize öğretmiş oluyor.

FİRAVUN — HAMAN — KARUN ÜÇLÜSÜ NEYİN SEMBOLÜ?

Kur’an; Hz. Musa’yı, Firavun (kral, sultan, padişah), Haman (yandaş bürokrat ve kutsallaştırılmış din adamı) ve Karun (yandaş ve azgın servet sahibi) üçlüsüne karşı hakikat mücadelesi veren bir Tanrı Elçisi olarak göstermektedir.

Kur’an, Firavun ile Haman ve Karun kuvvetleri arasında kopmaz bir ilişki, bir kader birliği, bir paralellik görmektedir. Firavun-Haman-Karun üçlüsü üç ayette birlikte anılmıştır:

“Karun’u, Firavun’u, Haman’ı da öyle yaptık. Yemin olsun, Musa onlara açık seçik kanıtlarla geldiği halde, yeryüzünde büyüklük tasladılar. Ama öne geçemezlerdi. Her birini kendi günahı ile yakaladık.” (Ankebût, 3940)

“Yemin olsun, Musa’yı da ayetlerimizle ve apaçık bir kanıtla göndermiştik. Firavun’a, Haman’a ve Karun’a göndermiştik de onlar şöyle demişlerdi: ‘Tam yalancı bir sihirbazdır bu!” (Mümin, 2325)

Bürokrasinin, özellikle dinsel bürokrasinin başı ve sembolik ismi olan Haman ise Firavunla altı ayette yan yana anılmıştır. Yani Firavunlara verilen üç büyük paralel zulüm desteğinin en çok iş göreni Haman desteğidir: “Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkan ve kudret verelim. Firavun’a, Haman’a ve onların ordularına da korkmakta oldukları şeyleri gösterelim.” (Kasas, 56)

“Gerçek olan şu ki, Firavun, Haman ve bunların orduları yanlış yoldaydılar.” (Kasas, 8) "Firavun dedi: ‘Ey seçkinler topluluğu! Ben sizin için benden başka bir Tanrı tanımıyorum. Ey Haman! Benim için çamurun üzerinde ocağı yakıp bana bir kule yap ki, Musa’nın Tanrı’sına ulaşayım. Aslında ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum." (Kasas, 38)

İlginç noktalardan biri de Firavun’un, sadece Haman’la anılmasına karşın sadece Karun’la anılmamasıdır. Bu demektir ki, Firavun güç, Haman gücü olmadan sadece Kurun gücüyle egemen olamaz. Firavun sadece Haman yüklerle egemen olabilirken sadece Karun güçlerle eğenim olamamaktadır.

Kur'an bize gösteriyor ki, firavun saltanatlarının eğemin olduğu topraklarda en büyük ödül, firavunların yakını olmaya hak kazanmaktır. Firavun yalakalarının, bu kazanım için yapmayacakları şey yoktur. Bu yalakalar, özellikle hakikat ve ışık öncülerine kötülük etmeyi temel ödül sebebi bilmektedirler. Kur’an, bütün bu inceliklere, kendine özgü kelam harikasıyla, iki cümlede açıklık getirmiştir:

"Büyücüler geldiklerinde, Firavun’a dediler ki, ‘Eğer biz galip gelirsek bize gerçekten ödül var, değil mi?’ ’Evet, dedi, siz o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız.” (Şuara, 4142)

De'b: Değiştirilmesine izin Verilmeyen Adetler:

De'b, sürekli aynı tutulan, değiştirilmeyen adet-gelenek demektir. (Ragıb, elMüfredat) Bu de’b tutkusu yani muhafazakarlık, firavun saltanatların öncekilerinde de aynı idi. Kur’an, firavun zihniyet ve zulmüne dikkat çeken ayetlerin üçünde bu de’b sözcüğünü kullanmıştır.

(Ali İmran, 11; Enfal, 52, 54) Ali İmran 1011 bize gösteriyor ki, bu de’bin en esaslı karakteri ‘mal ve evlatla şımarıp azmak’tır. Onun içindir ki, firavun saltanatlarının öncüleri ve beslemeleri, servetin yarattığı güce dokunulmasına asla izin vermezler. Çünkü bu onların sonu olur. Ama bir son mutlaka ve muhakkak gelecektir. Bu son, Firavun ve benzeri kodamanların ‘ateş yakıtı’ olarak cehennemi boylamalarıdır. Yakın çöküş ihtimali de vardır. Bu ihtimal, inkılap (Kur’an bu kelimeyi aynen kullanıyor) yani devrimdir. Evrensel-genel bir kural olarak şöyle deniyor:

“Zulmedenler, hangi devrime uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.” (Şuara, 227)

Demek ki, Firavun saltanatlarının hegemonyasını bitirmenin Kur’ansal yolu şu iki aşamadan geçer:

1. İsyan,

2. Devrim.

Birincisini öncüler, liderler (asa sahibi Musalar, balta sahibi İbrahimler) yapar. İkincisi ise büyük kitlesel kıyamları gerektirir. Ama şöyle veya böyle, hiçbir yaratıcı devrim, isyan ve ihtilalsiz olmamıştır, olamaz. Bu isyan ve ihtilal, eskilerde kanlı oluyordu, şimdilerde ise demokratik seçimlerle pekala olabilir. Elverir ki, kitlelerin bilgi ve bilinç düzeyleri gereken yere yükseltilebilsin Bu bilinç yükseltme işini aydınlar yapar ve bilinçlenen kitleler demokratik devrimi gerçekleştirerek zulmü i| başından uzaklaştırırlar.

Zulüm:

Firavun saltanatları, birer zulümler ve zalimler saltanatıdır, Kur’an burada, ilginç bir yaklaşımla, hem Firavun'u hem de onun toplumunu ‘zalimler’ olarak anmaktadır:

Rabbinin Musa’ya, ‘Zalimler topluluğuna git. Firavunun toplumuna git! Hala sakınmayacaklar mı?’ diye seslenişini hatırla.” (Şuara, 1011)

Firavun ve besleme çevresi elbette zalimlerdir; ama bütün bir kavim nasıl ‘zalimler’ oluyor? Oluyorlar, çünkü fiili zalimler, saltanatlarını sürdürmek için zulüm yaparken, onlara itaat eden kitle de zulme rıza göstererek zalim sıfatına müstahak hale geliyor. Unutmayalım, Zühruf 'suresi 5456, firavunları yaratanların onlara itaat edenler olduğunu hükme bağlamıştır. Bu konunun ayrıntıları için bizim, ‘Kur’an’ın Yarattığı Devrimler’ adlı ki tabımız okunmalıdır.

Bu saltanatlar öncelikle uyarıcı ve aydınlatıcıları zulümle susturmayı esas alırlar:

"Onların ardından Musa’yı, ayetlerimizle Firavun’a ve kodamanlarına gönderdik de ayetlerimiz karşısında zulme saptılar. Bir bak, nasıl olmuştur bozguncuların sonu” (A’raf, 103)

Firavun dedi: ‘Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarım diri bırakacağız/kadınlarının rahimlerini yoklayıp çocuk alacağız/kadınlarına utanç duyulacak şeyler yapacağız. Üzerlerine sürekli kahır yağdıracağız." (Araf, 127)

Firavun saltanatları, bastırılan kitlelere ‘azapların en kötüsünü, en korkuncu’nu reva görmektedir, (bk. 2/49; I 11 14/6)

Tuğyan:

Firavun saltanatlarının belirgin özelliklerinden biri de tuğyan veya tağutluktur:

“Firavun’a gidin, çünkü o tağutlaştı." (Taha, 24, 43; Naziat, 17)

Bu kavramın ayrıntıları bu eserin Fecir suresi faslında verilmiştir.

Korku:

Firavun saltanatlarının bastırma araçları ve temel silahları arasında korku önemli bir yer tutmaktadır:

“Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir genç nesil dışında hiç kimse Musa’ya inanmadı.” (Yunus, 83)

Kur’an bu ayetiyle, zulme karşı verilen mücadelede, gençliğin olmazsa olmaz yerine de dolaylı bir vurgu yapmaktadır.

Hile, Tuzak, Desise:

Firavun saltanatların kullandıkları silahlardan biri de aldatma, hile, desise ve namertliktir. Kur’an, bunu ‘keyd’ ve ‘mekr’ sözcükleriyle ifadeye koymaktadır. Taha 61 ve 64’de keyd, Ğafir 45’de mekr kelimesi kullanılmıştır, Zulüm ve tagallüp saltanatları asla dürüst olmazlar. Dürüst olmaya karar verseler saltanatları biter. Onun için sürekli hile ve namertlik tezgahlarlar. Kur’an bunu, kendine has kelam ihtişamıyla, Firavun’un bir karakteristiği olarak ifadeye koymaktadır:

"Bunun üzerine, Firavun oradan ayrıldı, tüm hile ve kurnazlığını topladı, sonra geldi.”(Taha, 60)

Firavun yalakaları, sahip oldukları her şeyin ellerinden gidebileceğini hissettikleri bir yerde çılgına dönmüşçesine şöyle diyorlar:

"İşlerini aralarında tartıştılar, fısıltıyı koyulaştırdılar, Dediler: ‘Şu Musa ile Harun, iki büyücüden başka bir şey değiller. Büyüleriyle sizi toprağınızdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu silip yok etmek istiyorlar. Hünerlerinizi/hilelerinizi hemen birleştirin; sonra saf bağlamış olarak gelin! Bugün, üstün gelen kurtulmuş olacaktır"(Taha, 6264)

Çöküşün eşiğine gelmiş totaliter-müşrik bir zorbalığın ölüm çığlıkları ancak bu kadar güzel ifade edilebilir.

İsraf Yani Onun Bunun Haklarından Zalimce Savurganlık:

Firavun saltanatlar, haklarını gasp ettikleri kitlelerin alın terlerinden oluşan servetleri, kendi saltanatlarını kuvvetlendirmek için sınırsızca ve zalimce harcarlar, Bugünkü dünyada Maun sarayları, o sarayların akıl almaz rakamlarla karşılanan harcamaları, firavunun ailesi yalakaları için düzenlenen seyahatlerde kullanılan birkaç uçak hep aldatılmış raiyyenin alın terinden karşılanmaktadır ki Kur’an bunlara ‘zulüm harcamaları’ anlamında israf diyor. Zaten israfın kelime anlamı da zulüm demektir. (İsraf denen zalim illetin nasıl bir bela olduğunu anlamak için bizim ‘Küresel Afetler’ adlı eserimizin okunmasını öneririz.)

“Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten onun bunun malından savurganlık yapan tam azgınlardan biriydi.” (Yunus, 83)

İslam tarihinde bunun tipik mümessilleri Emevilerdir; özellikle Muaviye bin Ebu Süfyan. Ümmetin emeklerinin ürünü olan mal ve parayı, ümmeti zulüm ve sapıklık altında inletmek için sınırsızca dağıtmıştır. Hz. Ali ve Ehlibeyt imamlarının, Emevi despotizmi karşısında mukavemetsiz kaldıkları tek ‘silah’, ümmetin malından sınırsızca dağıtılan bu ulûfelerdir.

Firavun saltanatlarına karşı çıkışın en büyük önderi Hz, Musa, zalimlerin sahip bulunduğu bu mali imkan yüzünden Allah’a şikayette bulunmaktadır. Çünkü zulüm saltanatını mağlup etmenin önündeki en büyük engel, işte bu, fütursuzca harcanabilen para ve kullanılabilen imkanlardır. Ölümsüz gerçek, ulülazm peygamber Hz, Musa’nın dilinden şu şekilde yakınmaya dönüştürülmüştür:

“Musa şöyle dedi: ‘Rabbimiz! Sen, Firavun ve koda inanlarına şu iğreti hayatta debdebe verdin, malları verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür, kalplerin şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar inanmasınlar!"

(Yunus, 88) Fırkalara Bölme:

Firavun saltanatlarının egemenliği sürdürme araçların dan biri de karşılarına dikilme ihtimali bulunan kitleyi, çeşitli oyunlarla muhtelif fırkalara bölmek, başka bir deyişle toplumu fırkalaştırıp bölük pörçük hale getirmektir. Çünkü fırkalaştırılan halk sürüye dönüşür. Öyle bir sürü ki, kendi kendini yiyip tüketir. Zalim yönetimler, kendilerine zarar verecek etkinlikte bir gücün vücut bul"asını bu sayede önlemektedirler. Kur’an bu noktaya

harika bir dokunuşla ışık tutarken, aynı zamanda, firavun güçlerin ‘üstünlük ve başarı’ sebeplerinden birini de aydınlatıyor:

"Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını fırkalara ayırmıştı.

Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu. O, gerçekten fesadı yayanlardandı.” (Kasas, 4)

Dikkat edilirse, Firavun üstünlüğü, kitlenin fırkalara bölünmesinin bir uzantısı olarak verilmektedir.

Bozgunculuk ve Fitne İle İtham:

Bütün firavun saltanatları, aydınlık ve gerçeğin temsilcilerini, 'bozgunculuk ve fitne çıkarmak’, toplumu karmaşaya sürüklemekle itham ederek etkisiz kılarlar. Çağdaş Firavunlar lügatinde bunun adı ‘darbe yapmak’ olarak belirlenmiştir. Firavun zorbalar bu noktada zıvanadan öylesine çıkarlar ki, neredeyse kundaktaki bebelerin ağlamalarını bile kendilerine karşı darbeye teşebbüs olarak nitelerler. Bu, şeytani tezgah, Hz. Musa karşısındaki Mısır firavunlarından, Hz. Hüseyin karşısındaki Emevi Firavunu Yezid’e, günümüzün adı konmamış bir yığın firavuna kadar hep böyle işletilmiştir:

"Firavun kavminin kodamanları dediler: ‘Musa’yı ve toplumunu, yeryüzünü fesada verip seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi bırakıyorsun?’ Dedi: ‘Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını diri bırakacağız/kadınlarının rahimlerini yoklayıp çocuk alacağız/kadınlarına utanç duyulacak şeyler yapacağız. Üzerlerine sürekli kahır yağdıracağız." (Araf, 127)

“Firavun dedi ki, ‘Bırakın beni, şu Musa’yı öldüreyim de Rabbine yalvarsın. Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum." (Mümin, 26)

Geleneksel anlayış, özellikle Emevici zihniyet, Firavun'u (veya firavunları) dinsizliğin temsilcileri olarak değerlendirmiş, öyle tanıtmıştır. Bu tanıtım esas alındığında firavun ruhlu veya firavuncu olmamak için dine, peygamberlere inanmak yeterlidir.

Acaba Kur'an'ın söylediği, anlatmak istediği bu mudur' Hayır, bu değildir.

Bir defa Firavun, dinsiz değildir. Musa’nın onunla savacı da dinsizlik yüzünden değildir. Tanrısal vahiy, o arada Kur’an, hiç kimsenin dini-imanıyla kavga etmez; böyle bir önerisi yoktur. Kavga, zulme karşıdır. Eğer öteki dinlerden olanlar sizin dininize, imanınıza musallat olurlarsa onlarla savaşırsınız; çünkü böyle bir tasallut zulüm dür. Bu tasallut yoksa onlarla iyi geçinmeniz gerekil İlke, ölümsüz bir beyyineyle şöyle konmuştur:

“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış ve si/ yurtlarınızdan çıkarmamış kimselere iyilik etmekten onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleli ayakta tutanları sever. Allah sizi; ancak din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan/onları işlerinizin başına geçirmekten yasaklar. Onları dost/yönetici edinenler, zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 89)

Tek Düşman Zulümdür:

Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır.” (Bakara, 193)

Kuran’ın şirkle kavgası, şirkin din olması yüzünden değil zulüm oluşu yüzündendir. Çünkü “Şirk büyük bir zulümdür.” (Lukman, 13) O halde, Firavunla (ve firavunlarla) mücadeleyi değerlendirirken, evvel emirde bakılacak olan, bu zulüm olgusudur. Kur’an, bu ince noktaya, muhteşem bir vurgu yaparak hem bu gerçeği göstermiş hem de zulüm saltanatlarının kendilerinde hangi tahrip edici güçleri vehmettiklerine dikkat çekmiştir. Dehşet verici olgu şudur: Firavun, Musa’ya inanmak için kendisinden izin alınması gerektiği kanısındadır. Musa’nın söyledikleri değil, Firavun’un ona inanma izni verip vermemesi önemlidir. Şöyle diyor:

"Firavun dedi: ‘Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha!" (Araf, 123)

Bu rejim ve sistemin totaliter yapısını bundan daha mükemmel gösteren bir beyyine bulunamaz. Bu, beyyine. 'totalitarizmin tanımı’ gibidir: Yaratıcıya iman dahil, her konuda ve her şey için saltanat gücünden izin almak. Milimi bunları değerlendirdiğimizde, Kur’an adına şunu söylememiz gerekir: Teolojik açıdan eksiği olmayan ama zulme bulaşan bir dinci zihniyetle de mücadele gerekir. Maun suresi bize gösteriyor ki, böyle bir zihniyet, namazlı-niyazlı olduğu halde melun ve zalim olabilir. Ve onunla buna göre mücadele gerekir. Çünkü, böyle bir zihniyet, din-iman, namaz-niyaz perdesi altında firavunluk yani zulüm sergilemektedir.

Firavun’un, dinsiz olması şöyle dursun, kararlılıkla sahip çıktığı bir dini vardır ve o dinen yaşaması için mücadele etmektedir. Dahası var: Firavun, halkı doğru yola iletenin kendisi olduğu inancındadır. Şöyle diyordu:

“Ben size kendi fikrimden başkasını göstermem. Ben, sizi, aydınlık/doğruluk yolundan başkasına da kılavuzlamam." (Mümin, 29)

Firavun’un Musa ve Harun’a açtığı savaşın gerekçesi teolojik ayrılık değildir, Mısır nehirleri, topraklar, saltana! ve paradır. Musa, “Mülk Allah’ındır, sen onda egemenlik kuramazsın!” diyor. Firavun ise “Bu nehirler, bu topraklar benim!” diyor. İşte işin kilitlendiği yer burasıdır. Amaç, sahip olunanları elden kaçırmamaktır. Şu kaygı ya ve elde bulunanları, özellikle saltanatı kaçırmamak için sergilenen şu çırpınışa bakın:

“İşlerini aralarında tartıştılar, fısıltıyı koyulaştırdılar, Dediler: ‘Şunlar, iki büyücüden başka bir şey değiller. Büyüleriyle sizi toprağınızdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu silip yok etmek istiyorlar. Hünerlerinizi/hilelerinizi hemen birleştirin; sonra saf bağlamış olarak gelin! Bugün, üstün gelen kurtulmuş olacaktır." (Tah;ı, 6264)

Bu müşrik kaygı, Kur’an vahyine karşı savaşan Mekke şirk oligarşisinde de aynen vardı. O oligarşinin kopardığı vaveyla, Firavun yandaşlarının kopardığı vaveylayla hemen hemen aynıdır:

"Sad! Ziklr/öğüt/uyarı dolu Kur’an’a yemin olsun ki, iş hiç de onların sandığı gibi değil! Gerçeği örten o nankörler bir gurur, ayrılık ve bütünden kopuş içindedirler. Onlardan önce nice nesilleri helak ettik biz, bağrıştılar onlar, fakat kurtuluş yoktu; geçmişti zaman. Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve söyle dedi bu nankörler: ‘Bu adam yalanlar düzen bir büyücü. İlahları bir tek tanrıya mı indirgemiş?! Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!’ İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: ‘Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur. Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir. Öğüt ve uyarı, içimizden ona mı indirildi?!" (Sad, 18)

Firavun yalakalarının feryatlarıyla, Mekke şirk oligarşinin feryadını veren ayetlerde omurga kelime ve tabirler aynıdır: Büyücü, yalancı, ilahlara karşı çıkmak, mele’, ‘daha önce böyle bir şey görmedik’, ‘o da kim ki Tanrı ona vahiy göndersin!’

Firavun dinlerinin ortak belirgin niteliği, şirktir. Yani tanrılık güç ve yetkilerinin birtakım yedek tanrılar arasında bölüştürülmesi. Bizzat Firavun bu tanrılardan biridir ve ona göre, ‘en yüce Tanrı’ kendisidir.

"Firavun dedi: ‘Ey seçkinler topluluğu! Ben sizin için benden başka bir Tanrı tanımıyorum. Ey Haman! Benim için çamurun üzerinde ocağı yakıp bana bir kule yap ki, Musa’nın Tanrısına ulaşayım. Aslında ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum." (Kasas, 38)

Şirk dinine mensup Firavun, bu dinin ilahlarından biri olduğunu söylerken, mala mülke, saltanata dayanıyordu. Ve bunlara sahip olmayan Musa’yı küçümsüyordu Firavun’a göre, Tanrı, böyle zavallı, yoksul birini kendisine temsilci seçmez. Mekke şirk oligarşisi de Hz, Muhammed’in peygamber olmadığını iddia ederken benzeri gerekçelere dayanıyordu. Kur’an, şirkin bu en büyük zulmünü şöyle deşifre ediyor:

“Firavun, toplumu içinde haykırıp şöyle dedi: ‘Ey toplumum! Mısır’ın mülk ve yönetimi benim değil mi? İşte şu nehirler benim altımdan akıyor. Görmüyor musunuz? Yoksa ben şu zavallı, şu meramını anlatamayacak adamdan hayırlı değil miyim? Ona altın bilezikler atılmalı, yanında hizmetinde melekler bulunmalı değil miydi?" (Zühruf, 5153)

Mısır’ın mülk ve yönetimini kendisinin malı bilen Firavunla, imparatorluğun topraklarını kendi mülkü, ‘memaliki şahanesi’ bilen filan kralın veya falan padişahın, marka ve kıyafetten başka ne gibi farkları olabilir?!

Şirk dininin ikinci temel özelliği, bir zorbalık dini olmasıdır. Bu dininin egemen olduğu yerde ezenler ve ezilenler vardır. Köleler-efendiler, ezilenler-ezenler, alttakiler-üstttekiler vardır.

Üçüncü özellik, paranın ve madde gücünün üstünlük ölçüsü olmasıdır. Bütün peygamberler gibi, Musa ve Harun peygamberlerin, o arada Hz. Muhammed’in mücadelesi işte bu zihniyete karşıdır; bir teolojik dalaş değildir. Oy saki geleneksel Müslüman dincilik, bu kavgayı bir ‘teolojik dalaş’ olarak tanıtır. Böyle tanıttığı için de birkaç rekat namaz, her mahallede bir iki cami görüldüğünde kavga biter. Ezilen ezildiğiyle, sömürülen sömürüldüğüyle, zalim zalimliğiyle, mazlum mazlumluğuyla kalır.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült