Güncel

 

 

Zalim Üreten Bir Mekanizma Nefret Söylemi

Emre Kongar


Zalim kişilik ya da toplumsal ve siyasal zulüm, sadece aileden ya da eğitimden gelmez. Toplumsal ve siyasal süreçler de bunlara büyük bir katkıda bulunur.

İnsanları zalim olmaya, zulüm yapmaya yönelten toplumsal ve siyasal süreçlerin başında “nefret söylemi” gelir.

“Nefret söylemi” şiddettin, zulmün en büyük kaynaklarından biridir...

Bu söylem adeta yaşayan bir organizma gibidir: Hem zalimler tarafından kullanılır, hem de zalimleri kullanır!

İster Amerika'da olsun, ister Avrupa'da, ister Ortadoğu’da, isterse Türkiye’de, öldürücü bir virüs gibi, her yerde insanları böler, düşmanlıklar oluşturur, trajik olaylara, cinayetlere yol açar.

Onu iyi tanımadan zulmü ortadan kaldırmak pek olanaklı değildir.

*

Nefrete dayalı olan duygusal dünyalar bir zalimin ortaya çıkmasında çok önemli rol oynar.

Zalim kişilik yapısındaki bireysel nefret dünyasının dışa vurumu, toplumsal ve siyasal olarak “nefret söylemi” biçiminde kendini gösterir.

“Nefret söylemi” belli grupların duyarlılıklarını kullanır, mukaddes değerleri istismar eder. Bir insana ya da bir gruba karşı dinsel, mezhepsel, etnik, milliyetçi, siyasal, ideolojik, ahlaki, cinsiyetçi, bir “nefret” ifade eder. Bu nefreti önce yaratır, sonra körükler, daha sonra da onu somut hedeflere yöneltir.

*

“Nefret söylemi” bazı homojen gruplarda, alt kültürlerde oluşur. Siyaset tarafından kullanılır, medyayla beslenir, büyütülür, sonunda tüm toplumu pençesine alır.

Nasıl sevgi sevgiyi çoğaltırsa, “nefret söylemi" de başka “nefret söylemlerini” teşvik eder ve çoğaltır.

Böylece toplumlar bir yandan birbirinden nefret eden gruplara bölünürken, öte yandan herkes bu nefretten nasibini alır: Günlük yaşam, normal etkileşim, insani iletişim, aile, okul, arkadaş grupları, medya, kamu hizmetleri, siyaset ve sonuç olarak tüm toplum zarar görür!

*

Türkiye’yi 1980 askeri darbesine götüren şiddet olayları böyle “nefret söylemlerinin” bir sonucuydu:

"Komünizmden nefret”, “komünistlerden nefrete” dönüştürülmüş, “faşizmden nefret”, “faşistlerden nefrete” dönüştürülmüş, belli gruplar ve belli bireyler üzerinde somutlaştırılmış, günde yaklaşık on kişinin öldürülmesine yol açmış ve sonunda ülkeyi askeri müdahalenin kucağına atmıştı.

Günümüzde de “nefret söylemi”, gerek medya gerekse politika tarafından çok sık kullanılıyor. Politikacılar birbirlerini “ihanetle” suçluyor. Köşe yazarları meslektaşlarını ihbar ediyor, dedikodulara dayanarak yargısız infaza tabi tutuyor.

Mukaddes din duygularını istismar eden bir gazete, birinci sayfadan bastığı fotoğraflarla, kimi zaman bunların üzerine çarpı işareti koyarak insanları hedef gösteriyor.

Bu gazetenin, birinci sayfada resmini basarak hedef gösterdiği Ahmet Taner Kışlalı, Ali Günday, Mustafa Yücel Özbilgin bu “nefret söyleminin” kurbanı oldular.

*

“Nefret söylemi” ne yazık ki evrensel bir olgudur. Örneğin 2011'in ilk günlerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Arizona eyaletinde kongre üyesi Gabrielle Giffords bir silahlı saldırıya uğradı.

Biri 9 yaşında bir kız çocuğu olmak üzere 6 kişi öldü. Bölgenin emniyet görevlisi bu eylemin “Zehirli bir siyaset ortamından kaynaklandığım” belirtti. “Nefret söyleminin” Amerikan siyasetini de zehirlediği pek çok yorumcu tarafından dile getirildi.

Cumhuriyetçi Parti’nin 2008’deki başkan yardımcısı adayı, eski Alaska valisi ve muhafazakarlığın radikal görüntüsüyle bir halk hareketi olarak ortaya çıkan “Çay Partisi” grubunun lideri konumundaki Sarah Palin’in, Giffords’un ismi üzerine hedef sembolü koyup “Nişan al” diye yazdığı biliniyor.

Palin tarafından hedef gösterilenler arasında yer alan Giffords’a saldıran kişinin meczup olduğu söyleniyor.

 

Nefret Söylemini Doğuran Altyapı Günümüzden Bir ABD Örneği

Bakın, değerli araştırmacı, yazar ve gazeteci Ergin Yıldızoğlu 12 Ocak 2011 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde ABD’deki bu “nefret söyleminin” yol açtığı eylemin ardında yatan nedenleri nasıl bir makro çerçevede çözümlüyor. Önemli yazısının bazı bölümleri şöyle:

“Amerika’nın imparatorluk projesi çökerken geride düş kırıklığı ve öfke bırakıyor; faşizmi anımsatan siyasi biçimlerin yeşermesine uygun verimli bir toprak oluşuyor...

“...Dışarıda 'günah keçisi’ Çin olarak şekillenirken içerde göçmenler, Müslümanlar, Obama’nın başkan seçilmesinden sonra, bu ikisini, siyahlıkla birleştirdiği varsayılan Demokrat Parti, muhafazakar kesimin ‘poligonuna’ çıkarılıyor.

“Metafora devam edersek, tüfek de şimdilik ‘Çay Partisi’ gibi örgütlenmelerin, Sarah Palin gibi siyasilerin, Türkiye’ye de girmeye başlayan Murdoch gibi medya imparatorlarının sözcüsü kanaat önderlerinin elinde.

“Aslında, poligon, tüfek metaforu bana ait değil. Tüfek, mermi, ‘dürbündeki hedef, seçimleri kaybettikten sonra,

‘geri çekilme, yeniden doldur’ gibi ifadeler, Çay Partisi’nin önde gelen sözcülerinin ağzından düşmüyor...

“Seçim kampanyaları sırasında Palin'in internet sitesinde, Giffords ve 18 Demokrat temsilcinin, ABD haritası üzerinde, bir tüfeğin dürbününden görülen hedefler olarak sunulduğu da...

“Şunu da eklemek gerekir: Bu tip olayların maddi zemini, önümüzdeki dönemde ortadan kaybolmak bir yana, giderek daha da güçleneceğe benziyor!”

Yıldızoğlu, önce toplumsal sorunların çözümü konusundaki düş kırıklıklarının, sonra da hem Yahudilere, hem Demokratlara, hem siyahlara yönelik bir “nefret söyleminin" bu cinayeti üreten ortamı hazırladığını söylüyor. Zaten bu yüzden emniyet yetkilileri, olayın “zehirli Amerikan siyasetinin” sonucu olduğunu belirtiyorlar.

Aynı konuda 31 Ocak 2011 ’de Cumhuriyet Pazar Dergi’de yazan Zülal Kalkandelen olayı çözümledikten sonra, şu soruyu sorarak yazısına son veriyor:

“...Peki siz Gabrielle Giffords’a düzenlenen saldırının meydana geldiği yerde yaşıyor olsaydınız ne yapardınız?

“Bir daha böyle olayların olmaması için, kongre üyelerine baskı yapıp, bireysel silahlanmayı kolaylaştıran yasaların tekrar gözden geçirilmesini mi isterdiniz?

“Yoksa milyon dolarlık silah lobisi karşısında bu çabanızın sonuç vermeyeceğini düşünüp Arizona’yı terk mi ederdiniz?

“Arizona’da bunlar olmadı; aksine bu olaydan sonra silah satışları iyice hızlandı. En çok satılan silah da, 8 Ocak günü kongre üyesi Giffords’u vuran saldırganın kullandığı Glock marka silah...

“FBl’ın verdiği bilgiye göre, 10 Ocak 2011’de Arizona’ daki silah satışları, bir önceki yılın aynı gününe oranla yüzde 60 daha fazla... Herkesin silahlandığı bir toplumda şiddet son bulur mu?...”

 

Türkiye’deki Silah Tutkusu

Kalkandelen’in “Herkesin silahlandığı bir toplumda şiddet son bulur mu?" sorusunun yanıtını, bir de Yıldırım Türker'in 20 Aralık 2010’da Radikal’de yayınlanan şu yazısını okuduktan sonra vermeye çalışın:

“Silahlar belimizde.

“...TBMM Silah Alt Komisyonu’nun hazırladığı tasarı silah lobilerinin gizli imzasını taşıyor.

“Yasanın getireceklerini kısaca sayalım.

“Öncelikle, silah bulundurma yaşı 18’e indiriliyor. Yeterince kahraman, yeterince paranoyak, yeterince dertliyseniz, beş silah ruhsatı alabilme imkanınız olacak. Artık sabıkalılar da silah bulundurabilecek. Üstelik eskiden silah severlerin canını sıkan heyet raporu filan da gerekmeyecek. Silah ruhsatına nörolojik, psikolojik ve fiziki rahatsızlığı olup olmadığına dair tam teşekküllü bir hastaneden almaları gereken altı kişilik heyet raporuna ilişkin hüküm de ortadan kaldırılıyor, kısacası...

“Bireysel silahsızlanma için çalışan Umut Vakfı nın 2009 istatistiklerine göre, son 10 yılda silah sayısı 10 kat artmış durumda...

“Bakırköy Psikiyatrik Araştırmalar ve Tedavi Merkezi Koordinatörü uzman psikiyatrist Ayhan Akcan’ın yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’de ruhsatlı silah alanların sadece yüzde 14’ü psikiyatrik muayeneden geçiyor. Araştırmaya göre, başvuranların yüzde 70’i gereksiz yere silah alıyor...

“Yıllardır hep bir ağızdan magandalardan, maganda kurşunlarından söz ediyoruz. Bu magandalar, yabancı bir uzaydan aramıza ışınlanmış tuhaf ve tehlikeli yaratıklar besbelli.

“Onlar, maç skorlarını kutlamak için yoldan gelen geçeni vuranlar. Onlar, düğünlerde alkolün kışkırtmasıyla coşup havaya ateş edenler. Onlar, gazete haberlerinde cinnet getirip yakınlarını ya da konu komşuyu kurşuna dizenler. Onlar, vahşi bir kültün uğursuz temsilcileri. Maganda adlandırmasıyla onları bizden uzağa, asla ulaşamayacağımız bir dünyaya kilitlemeye çalışıyoruz.

“Ama bir yanımızla silahlarının menzilinden çıkamadığımızın, her an birinin kurbanı olabileceğimizin farkındayız.

“Açıkça söylemeli: Bu millet, silah karşısında derin bir saygı ile titriyor. Saygıyı, hayranlığı ancak korkuyla perçinleyebilen; ananeler, raconlar söz konusu oldu mu akan suları durduran bu millet. Töre indirimleriyle cinayetleri kutsayan bir hukuk geleneğinin kurbanları. Aile arasına girilmez düsturuyla karısını yol ortasında usul usul doğrayan bir adama dokunmayan emniyet güçlerinin koruduğu bir millet. Mahallesindeki bir eve dalıp kim var kim yoksa tarayan polisini alkışlayan bir millet. Amatör banka soyguncularını kafalarından vurup öldüren koruma görevlisini kahraman ilan eden bir millet...

“Kıçındaki tabancayı sallayarak gezen imparator lakaplı şarkıcılara, altınıyla tartılan, etrafına ikram eden başbakanlara, forsunu kullanıp ruhsatını bağışlayan içişleri bakanlarına, nişan alıp resme çıkan yılışık hanımlara alışık değilmiş gibi bebecikleri gelip bulan kurşunları atanlara maganda diyen riyakar millet. Silah, bu toprakların söylencesinde mertlikle, delikanlılıkla, yiğitlikle birlikte anılır. Gerektiğinde tespih çeker gibi çekilecektir.

“Çocuklarının silah markalarını su gibi ezbere saymasına dangalakça sırıtan ana babalar, bebelerin ölüm oyunu oynamasına göz yuman yetişkinler, silahını göstere göstere taşıyan yiğitlere gıptayla bakan, oyuyla seçmiş olduklarının ateşli silahlarla olan tanışıklığını şuncacık yadırgamayanlar işte böyle bir hayat örüyorlar.”

Yıldırım Türker’in bazı bölümlerini aktardığım yazısı burada bitiyor.

Bu yazıda anlatılan ortama, bir de 1980 öncesinde toplumu

bölen, özellikle de gençleri cinayetlere sürükleyen bir “nefret söylemini” ekleyin...

Üstüne bir de o dinci gazetenin hedef göstermesiyle katledilen Kışlalı’yı, Günday’ı, basılan Danıştay Beşinci Dairesi’ni ve Özbilgin’i koyun, Türkiye’deki durumun fecaati açıkça ortaya çıkar.

işte tam bu noktada yeniden toplumsal süreçlerle bireysel kimlik ve kişilik arasındaki etkileşime geliyoruz.

 

Nefret Söylemine ve Zulme Yatkın Kişilik

insan vardır sakindir, insan vardır öfkelidir, insan vardır olgundur, insan vardır hamdır.

insan vardır önce kendisiyle barışıktır, insan vardır önce kendisiyle kavgalıdır.

İnsan vardır sevgi doludur, insan vardır nefret doludur.

İnsan vardır bağışlayıcıdır, insan vardır kindardır.

Şimdi sakin bir biçimde kendinize aşağıdaki soruyu sorun ve dürüstçe yanıtlayın:

Siz hangi gruptansınız?

Kitabın en başındaki sorularımı anımsayın lütfen.

Ayrıca, kitabın sonundaki testleri uygularken, kendinizi hangi gruba koyduğunuzu da unutmayın!

*

Medya vardır haber verir, medya vardır kin pompalar. Medya vardır bilgi verir, medya vardır nefret üretir.

Şimdi bir soru daha:

Siz hangi tür medya istersiniz?

Lütfen bu soruyu da dürüstçe yanıtlayınız ve verdiğiniz yanıtı unutmayınız.

*

Politikacı vardır barışçıdır, politikacı vardır kavgacıdır. Politikacı vardır ortak noktaları vurgular, politikacı vardır ayrışmaları derinleştirir. Politikacı vardır yapıcıdır, politikacı vardır yıkıcıdır. Politikacı vardır uzlaşma arar, politikacı vardır intikam peşinde koşar.

Ve şimdi son bir soru:

Siz hangi politikacıyı tercih edersiniz?

Bu yanıtı da dürüstçe veriniz ve not ediniz.

*

Zulmün geliştiği, egemen olduğu toplumlarda medya ve siyaset arasında bir sarmal ortaya çıkıyor:

Bir kin, nefret ve intikam sarmalı bu:

Medya siyasete gaz veriyor, siyaset medyayı yönlendiriyor, bütün topluma kin, nefret ve intikam duyguları pompalanıyor, nefret söylemi bütün topluma egemen oluyor.

Sevgili okurlarım, siz sevmediklerinize, sizden farklı olanlara karşı hissettiklerinizin düşmanca olduğunu düşünüyor musunuz?

Medyanın ve politikacıların sahip olabileceğiniz olumsuz duyguları yansıtmasını, abartmasını ve beslemesini istiyor musunuz?

İçinize dönün ve iyi düşünün...

Kendinize karşı dürüst olun...

Bu konuda vardığınız sonucu, kitabın sonundaki testleri uygularken sakın aklınızdan çıkarmayın.

Ancak bu biçimde kendi kendinizle, benliğinizdeki zalimle hesaplaşabilirsiniz.

 

“Nefret Söylemi” ve Devlet

Kin, nefret ve intikam kişisel duygulardır, toplumsallaştıkları zaman çok daha tehlikeli olur. Hele hele duygulardan arınmış olması gereken devlet kin, nefret ve intikam duygularına tutsak edilirse, yaşam gerek toplum, gerekse bireyler için cehenneme döner; ne hukuk kalır, ne adalet, ne barış kalır, ne güvenlik, ne özgürlük kalır ne demokrasi.

Üstelik toplumsallaşan ve devleti de tutsak alan kin, nefret ve intikam bir kez başladı mı, bir daha sonu gelmez ve her iktidar değişikliği bu duyguların artarak sürmesine yol açar: Dünün mazlumları, bugünün zalimleri, bugünün zalimleri yarının mazlumları olur.

Kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir!

Bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman, o ülke artık yaşanmaz hale gelir. Çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet adeta bir insanın, öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

Bir ülkenin lideri mahkemelerde görülen davalar için “Men Dakka Dukka” (Kapı çalanın kapısının çalarlar; dün bana bugün sana, anlamında) derse o ülkede artık muhalefete, eleştiriye ve hatta en genel anlamıyla özgürlüklere yer kalmaz; zulüm her yere egemen olur, ortam bir cehenneme dönüşür.

*

“Nefret söylemini” bireysel, toplumsal ve kültürel yaşamımızdan, özellikle de siyasetten ve medyadan söküp atamadığımız sürece, zulmü ve cinayetleri durdurmak, yeni düşmanlıkların oluşmasını önlemek olanaksız görünüyor.

“Nefret söyleminin” sonlandırılmasına ise hiç kuşkusuz benliğimizden başlamalıyız!

 

Sorular

Bu bölümdeki soruların önemli bir bölümünü zaten metin içinde sordum.

Bu nedenle burada sadece dört basit soruyla yetinmek istiyorum:

İçinizde nefret söylemi var mı?

Toplumdaki bu nefret söylemine katılıyor musunuz?

Toplumdaki bu nefret söyleminin er veya geç size de yansıyacağını, hayatınızı zorlaştıracağını biliyor musunuz?

Nefret söylemine karşı iseniz bu söylemle savaşımınıza kendi benliğinizden başlama isteğiniz ve gücünüz var mı?

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült