Güncel

 

 

Uluslararası Gerçeklik Olarak Laiklik

Jean Bauberot


2005 yılında, 30 ülkeden 250 entelektüel tarafından imzalanan laiklikle ilgili uluslararası bir bildirgede şöyle deniyordu: “Devlet, bir din ya da belli bir düşünce türü üzerinden meşrulaştırılamadığı zaman ve yurttaşların tamamı siyasal iktidar üzerinde eşit hak ve yetkilerle donatılmış olarak egemenliklerini kullanmak için barışçıl bir şekilde müzakere edebildiklerinde bir laikleşme süreci ortaya çıkar. (...) Dolayısıyla, çoğul ahlaki ya da dini değerlerin ve çıkarların damgasını taşıyan toplumsal ilişkileri uyumlulaştırmak isteyen her toplumda laiklik unsurları zorunlu olarak belirir”. Bildirge, “laikliğin herhangi bir kültüre, ulusa, kıtaya özgü olmadığını; terimin, geleneksel olarak kullanılmayan yerlerde de var olabileceğini” ekliyordu.*

Laikliğe ilişkin bu yaklaşım, laikliğin sadece belli ülkelerde var olduğu, hatta bir “Fransız istisnası” oluşturduğu şeklindeki genel görüşten ayrılmaktadır. Ancak bu yaklaşım, kurucu ataların laiklik kavrayışından uzak değildir. Böylece, Fransa’da kiliseler ile devletin ayrılmasını düzenleyen yasanın (1905) raportörü olan Aristide Briand, Fransa’nın o zamanki durumunu “tanınan dinler’iyle birlikte bir “yarı laiklik” olarak görüyordu. Kilise ile devletin ayrılmasını gerçekleştiren devletlerin daha laik olduğunu düşünüyor ve özellikle Brezilya, Kanada, ABD ve Meksika’yı bu konuda model aldığını belirtiyordu.

* Bkz. Le Monde, 10 Aralık 2005. Bu Bildirge, özellikle J. Bauberot, 2006, s. 247265’te ortaya konulmuştur.

Jules Ferry’nin yardımcısı ve laikliğin ilk teorisyeni olan Ferdinand Buisson, Fransa’nın “Avrupa’nın en laik” ülkesi olduğunu düşünüyordu (1883). Bu, diğer Avrupa ülkelerinin daha az ölçüde de olsa laik olduğunu ve başka kıtalardaki ülkelerin ise belki de daha fazla laik olduğunu kabul etmek demekti. Buisson’a göre, laiklik “kamu hayatının farklı işlevleri”nin “kilisenin sıkı vesayetinden ayrıldığı ve özgürleştiği bir tarihsel süreç içerisinde filizlenir. Buradan, en sonunda “bütün dinler karşısında tarafsız, bütün din adamlarından bağımsız, bütün teolojik kavrayışlardan muaf laik devlete” ulaşırız. Bu, “artık her tür dini inancın dışında kalarak güvence altına alınan medeni hakların kullanılması” ve “bütün dinlerin özgür olması” yoluyla “herkesin yasa önünde eşitliğine” izin verir.

Kanadalı sosyolog Micheline Milot, devletin tarafsızlığının, siyasetin ve kamu kuruluşlarının din kuralları karşısında bağımsızlığının, din özgürlüğünün, farklı inançlara sahip bireylerin eşitliğinin “laikliğin kurucu unsurları” olduğunu belirtmektir.[1] Yukarıda değinilen bildirge, laikliği üç ilke üzerinden tanımlar: “vicdan özgürlüğüne ve bunun bireysel ve toplu olarak kullanılmasına saygı; siyasetin ve sivil toplumun belirli dini ve felsefi kurallar karşısında bağımsızlığı; bireylere karşı doğrudan ya da dolaylı ayrımcılığın bulunmaması”. Amerikan, Hindistan... üniversitelerindeki akademisyenlerin Secular State [seküler devlet] benzer bir şekilde düşündüğünü izleyen sayfalarda göreceğiz. Böylece, söz dağarcığı değişmiştir; ama problematik, kurucu ataların problematiğine yakın bir haldedir. Her bakış açısı mutlaklaştırılmış bir laikliğe değil, laiklikle az ya da çok ilişkilendirilme derecesine karşılık gelen değişkenlere gönderme yapar. Değerlendirme farklılaşabilir:

Briand ayrılma kriterine mantıksal olarak özel bir önem veriyordu, geleneklere ya da bir okula bağlı kalsaydı sınıflandırması farklı olabilirdi.

Dolayısıyla, gezegenimizde var olan farklı laiklikler üzerinde, bunları oluşturan laikleşmeye ilişkin tarihsel süreçleri, bunları meşrulaştıran felsefi temelleri ve bunların günümüzdeki sosyal gerçekliklerini göz önünde bulundurarak çalışmak mümkündür. Bu, söz konusu laikliklerin aynı olduklarını göstermez; aksine, bunları değişkenlere göre incelemenin mümkün olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, asgari bir laiklik eşiğinin aşıldığını da ifade eder.

Meksikalı sosyolog Roberto Blancarte bu asgari eşiğin “siyasi kurumlarının aslen dinsel unsurlarla değil halkın egemenliğiyle meşrulaştırıldığı, bir arada var olmaya ilişkin toplumsal bir rejim” olarak tanımlanmasını önerir.[2] Bu tanımın önemi üç unsura dayanır. Öncelikle, “laiklik”in etimolojisinin Yunanca laos, yani ‘din adamlarından bağımsız’ halk, kelimesinden kaynaklandığını anımsatır. İkincisi, bu öneri konuyla ilgili iki merkezi fikirle, sözleşme kuramı tarafından ortaya konulan iki merkezi düşünceyle ilişkilidir: Hukuk içerisinde ve hukuk yoluyla egemenlik ilkesi, haklara sahip birey düşüncesi. Nihayet, bu öneri Belçikalı filozof Thomas Bern’in analiziyle kesişir: Laiklik, laos sadece dinle değil ama aynı zamanda devletle de bir gerilim ilişkisi içerisinde var olur. Blancarte’ın kendisi “sadece dini bir şema altında olmasa da iktidarın kutsallaştırılması biçimlerinin var olduğunu” vurgulamıştır ki bu durum “laikliğin laikleşmesi” mücadelelerine yol açabilir. Bems’e göre, laikliğin bileşenleri olan sapma ilişkileri, “hiçbir zaman kesin olarak ele geçirilemezler”; “kendilerine karşı dönebilirler” ve “beslenmeli, tazelenmelidirler”.[3]

Maddi bir kavrayış olmaktan uzak, soyut bir şekilde, var olacak şey üzerinden somutlaştırılmış, “franco-fransız” bir laikliğin milliyetçi ideasından uzak, idealar dünyasında yer alan saf platonik bir kavram olarak “laiklik”te; rasyonel bir yaklaşımla, sosyal bilimlerin ve felsefenin onun bilgisinin mahiyeti için mücadele ettiği laikliğin dinamiğiyle karşılaşıyoruz. Bu yaklaşımın uluslararası bir niteliğe sahip olması, bu bilginin farklı ülkelerdeki disiplinler ve araştırmacılar arasındaki dolaşımı bu sonucu değiştirmemektedir.


 

 

[1] M. Milot, 2002, s. 24.

[2] R. Blancarte, 2000, s. 117 vd.

[3] Th. Bems, A. Dierkens et .f-Ph. Schreibcr içinde, 2006, s.49.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült