Güncel

 

 

Türk'ün Uygarlıkla İmtihanı

Erol Göka


Birey olarak yaşamımızı ifa ederken etkinliklerimizi kabaca üç biçimde yoğunlaştırıyoruz: Yapmak/yaratmak, sahip olmak, seyretmek... Bu etkinlikler, toplumsal konumumuzu örneğin ressam mı, koleksiyoncu mu veya sanatsever mi; işçi mi/mühendis mi, mal sahibi mi, izleyici mi olacağımızı belirliyor. Galiba gruplar ve büyük topluluklar da tarihin içinde bu üç seçenekle karşı karşıya ve hangi yolu seçecekleri, grup aklına değil, grup dinamiklerine ve konjonktüre bağlı gibi. Comecon’da Rusların belirlediği işbölümüne boyun eğen topluluklar, boyun eğmeci, silik, yalnızca izleyici ve verilen görevi yerine getirici olma konumunda kalırken, onları şeker kamışı yetiştirmeye mahkum eden zihniyeti kabul etmeyen, Castro gibi bir lidere sahip olan küçücük Küba, yaratıcılığını ve direncini harekete geçirerek tarihin önemli bir grubu olacağının işaretlerini ta o zamandan veriyordu. Uygarlık dediğimiz topluluk etkinliğinin ve beşeri potansiyellerin en komplike organizasyonları ise, bu üç etkinliğin ahenkli beraberliğini başaran, sahip olmaktan ziyade yaratmayı önemseyen, yaratıcı potansiyellerini harekete geçirebilen ve yaratıcılığın kıymetini bilip takdir edebilen toplumlar tarafından kurulabiliyor.

“Tarihsel Psikoloji”, henüz işlenmemiş ve aforizma geliştirmeye oldukça uygun ve birçok verim ortaya çıkarılabilecek bir alan. Bu aforizmaları, birçok uygarlıkla yan yana yaşamış, onlar arasında arabuluculuk etmiş, sentez girişimlerinde bulunmuş olmasına rağmen, kendine özgü bir uygarlık kurmayı başaramadığını söylediğimiz Türkler hakkında konuşmayı sürdürmek için öne sürdük. Türkler, grup özellikleri, dinamikleri, yetenekleri ve engelleri yüzünden etkinliklerini daha çok “sahip olma” biçiminde yoğunlaştırmış; yaratıcılığı ve yapıtları gerçekten hayranlıkla takdir etmeyi pek önemsememiş görünüyor. Daha iyisi, daha yenisi varsa, “dil” bile olsa kendimiz yapmak yerine ne pahasına olursa olsun onu ele geçirmek, topluluk idealimiz olmuş gibi. Ve tabii “sahip olma” baş tacı edilince, bir uygarlık yaratıcısı topluluk olmanın ahenkli yaşantısı kurulamıyor; dilleri “şanlı tarih” nakaratlarına, akılları her şeyin, evin, arabanın, eşyanın, eğlencenin en iyisine, en yenisine nasıl sahip olunacağına ayarlı bir toplum manzarası, “televole kültürü” dediğimiz içbunaltıcı tablo ortaya çıkıyor karşımıza. Güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, gençlik-enerji, eğlencenin ve şatafatın her türlüsü ama içbunaltıcı çünkü insana has olan, insan etkinliğini zarif kılan, güzelleştiren otantik yaratıcılıktan eser yok! Neden böyle olduğu, tarihin iddialı ve önemli bir topluluğu olarak böylesi bir içbunaltıcı toplum manzarasına mahkum olduğumuz konusundaki fikirlerimizi, aforizmadan analize doğru genişletelim.

“Geç kalmış olmak,” biz Türklerin ezeli derdi. Yalnızca Batı kökenli modern uygarlığa değil tarih sahnesine çıktığımız zamanlardan beri karşılaştığımız uygarlıklara, Çin’e, Hint’e, İran’a, Mısır’a ve Roma-Yunan’a da geç kalmışız; şehre, yazıya ve birçok sanata da. Göçebe-hayvancı-savaşçı bir topluluk olarak, bu uygarlık vahalarının çevresindeki bozkırlarda at koşturduk, insan yeteneklerini, ihtiyaçlarına göre şekillendiriyordu, biz de savaş aletleri yapımında, madencilikte ileri gittik. Çeliğe su veren demircilerdi pirlerimiz, gayrisini görmedik; ipekle yetinsek iyi, Orhun Anıtları’nın katiplerini bile Çin’den getirdik. Uygarların yerleşik, incelmiş bir işbölümü oluşturabilmiş, yaşamı estetize edebilmiş, yazıyla çoktan haşır neşir olmuş kültürleri karşısında kah imrenip özendik, kah lanetledik bu miskinliği; tabiatla dost, onu kutsayan inançlarımızla, eşitlikçi, eril yaşantımızla övündü savaşçı ruhumuz... Cenkten cenge yorulmadan koşturmak, inanılmaz bir dinsel merak ve inançlara karşı hoşgörü geliştirmek, asla ve kata ırkçı olmamak gibi erdemlerimizin gelişimine fırsat sağlıyordu şüphesiz ama neresinden bakarsak bakalım zor, çetrefilli bir durumdu bizimkisi ve doğal olarak birçok sorun ortaya çıktı.

Bu sorunların en büyüğü, savaşçı-hayvancı-göçebe Türklerin komşu uygarlıklar tarafından tamamen absorblanıp yutulmalarıydı. Ama bu sorunun nispeten iyi (!) yanı, ortaya çıktığında, aynı zamanda kendi kendini yok etmesiydi. Artık ortada grup kimliği kalmadığından, sorun da bitiyordu; dert, deva idi. Asıl sorun, Türklerin bulundukları bölgede egemen ve yerleşik güç hale gelmeleri ve bir devlet kurmaları halinde ortaya çıkıyordu. Ki zaten savaşçı-hayvancı-göçebe niteliklerden oluşma grup kimlikleri, liderlerinin Gök-Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğuna inanmaları, ciddi bir yönetme arzusunu barındırıyor ve çok sık olarak komşu uygarlıkların yerleşik devletlerini bir çırpıda fethediyorlardı. Hatta öyle ki Allah vergisi yönetme arzuları, paralı asker olarak gittikleri uygarlık coğrafyalarında bile bir süre sonra iktidarı ele geçirmelerine, kendi devletlerini kurmalarına yol açıyordu. Ama her fetih, yeni bir grup kimliği krizi demekti.

Bir yandan tüm dinlere karşı “genel alıcı” denilebilecek bir tutumla olağanüstü sempatiyle yaklaşıyorlardı ama bir yandan da başta atalar kültü olmak üzere kendi inançlarına bağlılıklarından taviz vermeye yanaşmıyorlardı. Sonunda çok büyük çoğunlukla, tarihin değişik zamanlarında da olsa, savaşçı ruhlarını okşayan Cihad ve Gök-Tanrı’ya benzeyen Allah inancı nedeniyle İslamiyet’te karar kıldılar. Erki ele geçirenler, Sünni; kendi soyundan yöneticiler tarafından ezilip horlanan, ancak savaş zamanı adam yerine konan kara budun Şia yanlısıydı genellikle ama İslamiyet’e de kendi ruh özelliklerini katabildiler; atalar dinini bir biçimde canlı tutmayı başarabildiler.

Bir yandan savaşçıydılar; toplumsal yapı, savaşın disiplinine göre katmanlaşmış, “töre” her işin başı haline gelmişti. Ama “töre”, koca bir devleti yönetmek için yetmiyordu. Tıpkı, denetim altına alınan birçok değişik kavmin, çoktan gelişmiş dinsel ve yönetsel sistemler kurmuş olan fethedilen uygarlıkların halklarını, atalar kültüne inandırmak için Korkut Ata’nın kopuzundan çıkan nağmelerin yetmemesi gibi... Türkler, her zaman bir “yönetme ideali”ni muhafaza ediyorlardı. Ama bunun için yönetme becerileri dışında bir güç geliştirememişlerdi; nasıl yönetecekleri üzerinde kafa yoruyorlardı ama neyle yönetecekleri yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Kültürleri hep ödünç almak durumundaydılar ve her zaman imdatlarına yetişecek, gövdelerine yerleşiveren bir Simbiyotik eş buluveriyorlardı.

“Soğdluların siyasette, ticarette ve geniş kültür meselelerinde pek çok bakımdan Uygurların mürebbileri olduğunda fazla şüphe yoktur. Bu onların öncekilerden, Göktürk Kağanlığından miras aldıkları bir ilişkidir. Göçebe Türk devletlerinin hepsi de yerleşik, okuryazar, Türk olmayan uzantıları içine almış ve ticaret, diplomasi ve kültürde kullanmıştır. Onlar göçerlerin, üzerlerinden hayli gelişmiş yerleşik devletlerle ilişkilerin karmaşıklığına alışmaya başladıkları bir tampon oluşturuyorlardı. Aynı zamanda, kendileriyle birlikte yerleşik toplumun kültürünü bozkıra götüren bir vasıta idiler. İlişki karşılıklı yaşamaya dayanıyordu. Avrasya’da bu kaçınılmaz olarak İranileri içeriyordu. Onlar; Göktürk devletinin bürokratları idiler. Bu gelenek, sonradan Yakın ve Orta Doğu’da (burada bu ortak yaşam modeline daha eski paradigmalar olan, Arap halifeliğindeki Sasanilerden devşirme devlet ve bürokrasi gelenekleri eklenmiştir) ve Hint alt kıtasında kurutanlar da dahil, takip eden pek çok Türk devletine geçmiştir.” (Peter B. Golden, “Türk Halkları Tarihine Giriş”, 2002, s. 141)

Göktürklerin ve Uygurların hocaları olan Soğdlular, İrani bir topluluktu: İrani etki, Türkler Anadolu’yu yurt edindikten sonra da sürdü. Nizam’ül-mülk, bu etkinin en tipik simgesiydi. Sasaniler’den devşirme devlet ve bürokrasi geleneği, Osmanlılarda “devşirme”lerle yönetmeyi gündeme getirdi. Osmanlı, bir Rum tarihçinin “Türk-Yunan imparatorluğu” diye adlandırdığı, aklı başında tüm Musevilerin “bizim” diye andıkları, sonradan Ermeni temsilcisi olarak karşısına çıkacak bir Ermeni’yi Dış İşleri Bakanı yapabilen bir devletti. Selçuklu ve Osmanlı yöneticileri, Türkmenleri ve Türkçe’yi bitleri kadar bile sevmediler.

Türkler, bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle ve devşirmelerle gerçekleştirmek zorunda kalma açmazını yaşıyordu. Dahası ödünç alınan kültürleri baş tacı eden Türk aristokrasisi, yani ak budun giderek kendini kara budunla aynı kökten saymayacak kadar yabancılaşıyordu. Elbette, güç kullanma ayrıcalığını elinde tutmak, her devletin tebaasından bir miktar yabancılaşmasına yol açardı ama Türk erkinin yabancılaşması öyle böyle değildi. Üstelik hem tebaayla kopuyor hem de saray koruyucuları dışındaki “ orducunu onlardan kuruyordu. Millet, ister istemez “ordu-millet” olmak zorundaydı.

Nihayet geldik bugüne. Böyle bakıldığında, Cumhuriyet’in neden Türk tarihinde gerçek anlamıyla bir devrim olduğu anlaşılacaktır. Bu durumda, geçmişten gelen tüm olumsuzlukların ortaya serilmesi Türk aydınının görevidir, çünkü bu, Türklerin topyekun bir uygarlığa ulaşmak ve tarihsel kimlik krizlerini aşmak için bu ilk denemelerinin başarıya ulaşması için şarttır. Başkaları neden “demokrat” neden “Cumhuriyeti”dir bilemem ama bizim her yerde göğsümüzü gere gere hem “demokrat” hem “cumhuriyetçi” olduğumuzu söyleyip durmamız bundandır. Tarih sahnesinin geç kalmış aktörü olan ve tarihe çok katkısı olmuş Türklerin, bu büyük topluluğun, yalnızca savaşçılık değil bir kez de uygarlık adına söz alması...

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült