Güncel

 

 

Türkiye Gerçekten “Sosyopatik” Bir Kaos Mu Yaşıyor?

Nihat Kaya


Türkiye toplumundaki karmaşa ve belirsizlik, bireyi olumsuz yönden etkilerken, bireyin içinde yaşadığı toplumsal dokuda da derin yaralar açmaktadır.

Yerleşik yasa ve değer yargılarının, Türkiye insanını çağa entegre edemediği görülmektedir. Bilginin/teknolojinin transferi ve o kadar kolaylaştı ki, dünyada olup bitenleri anında izleme, haberdar olma devri başladı... İnsanımız, insan doğası gereği, daha iyi şartlarda eğitim/sağlık/adalet/güvenlik/sosyal/siyasal/kültürel/ekonomik hizmet beklentisi içindedir.

Oysa kaynağını baskıcı/buyurgan/dayatmacı/itaat isteyen eğitim öğretim anlayışımızdan alan siyasal/sosyal örgütlenmemiz, yeni taleplere kapalıdır. “Verildiği” kadarıyla “idare” edilmesini “emretmektedir.”

Bugün bireyler bazında yenilikçi/çağdaş eğilimler, kuramlardan çok çok öndedir.

Bireyin kişilikli/girişken/üretken/kendisine güvenen bir yapı geliştirmesi, genetik yapısı, aile ortamı, okul ve toplumsal değerlerin uyumlu birlikteliği ile mümkündür.

Bizim kültürümüzde “olumlu bireysellik” ve özgürlük yerine, “itaat eden,” “söz dinleyen,” “uslu,” “sormayan, araştırmayan” uydu kişilikler yeğlenmektedir.

Aile içinde çocuğun hangi renk ve tipte giysi giyeceği, nasıl ayakkabı alacağı, ne şekilde ders çalışması gerektiği, ne tür arkadaşlar edineceği, hangi fakülteyi seçeceği, anne baba tarafından belirlenmeye çalışılır... “Çocuktur, gençtir, aklı ermez, yanlış yapar. Gözümüz sürekli üzerinde olmalı, onu kollayıp korumalıyız” anlayışı, büyüklerin zihnine “mermere kazınır” gibi kazınmıştır. Bu büyükler, evde anne baba, okulda öğretmen, partilerde liderler, ülke yönetiminde yöneticiler, askerde komutanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye toplumunda devletle ve onu temsil eden kurumlar ile birey arasında “dikey” bir ilişki söz konusudur. Halbuki iletişiminde, birbirini anlamada, sevgi saygı duymada dikey ilişkinin bir yararı yoktur.

Bireylerin kendisini gerçekleştirme ve var olduğunu algılaması yönündeki en büyük engel, kökenini Osmanlı’dan alan “kutsal devlet” anlayışıdır.

Bu anlayıştır ki, sözde cumhuriyet, demokrasi denmiş, fakat tek parti ve resmi ideoloji bütün topluma dayatılmış ve bu uğurda “kelleler” alınmıştır. Bütün icraatlar millet-devlet adına yapılmıştır).

Bu anlayıştır ki, Anadolu mozaiğinin renklerini canlandırıp genel tabloda daha estetik olarak yer almasını şiddetle baskılamakta ve buna “ulusun bütünlüğü” kılıfını geçirmektedir. Halbuki bütünlük, renklerin uyumlu/ahenkli/eşgüdümlü birlikteliğiyle mümkündür...

Son zamanlarda ortaya çıkan “mafya-çete” örgütlenmeleri de, kutsanan devlet adına hareket ettiklerini ifade etmekteler. Yani söz konusu devlet olunca her türlü gayrimeşru yol mübah olmaktadır...

Toplumdaki kurumların halkın istek ve taleplerine cevap verememiş olması ve de vermek istememesi, karmaşık, anomik ortamın şekillenmesine sebep olmuştur.

Şark toplumunun bir parçası olan Anadolu, aklı mantığıyla düşünüp pragmatik çözümler üreteceğine, duygusal/soyut kavramlar peşine takılıp kısır tartışmalarla vakit öldürmektedir. Birtakım değerler kutsanarak, onun etrafında kümelenmeler ve toplumda ayrışmalar ortaya çıkarılmaktadır. Bu kümelenmelerin çoğu, eğitim sistemini, geciken ve mafyaya havale edilen adaleti düzeltmeyeceği, parası yok diye üniversite hastaneleri kapısından geri çevrilen hastaları iyileştirmeyeceği, sosyal güvenlikten yoksun 25 milyon insanı mutlu kılmayacağı çok açıktır...

Son zamanlardaki sosyal/siyasal/kültürel/ekonomik karmaşa ve toplumsal çözülmenin bireyleri topluma yabancılaştırdığı, umutsuz/karamsar/güvensiz/kuşkucu/agresif tiplerin çoğaldığını görmekteyiz.

Devlet erkini elinde bulunduranlar kendi yetersizliklerini, kuşkularını, güvensizliklerini görmezden gelip kutsal kavramlara sığınmaktalar. Böylece bireyin ve toplumun yenileşme/değişme/daha fazla özgürlük/devletle “yatay ilişki” içinde olma taleplerini, “devletin çökebileceği” “evhamıyla” geri çevirmektedirler. Oysa çökecek olan kendi egemenlikleridir...

Üst kurumlardan destek bulamayan fertler, kendi “hukukunu” oluşturma eğilimine girmektedirler. Bu da devlet ile birey arasındaki çatışma ve yabancılaşmayı artırmaktadır.

Bireylerin ve onların oluşturduğu sivil kuruluşların düşüncelerini rahatlıkla ifade edememeleri, ettikleri takdirde maddi manevi baskı altına alınmaları iki türlü tepki ortaya çıkarmaktadır: Kişiler ya sinerek pasif, edilgen konuma çekilmekte ya da öfkeli/saldırgan tutumlar takınmaktadırlar. Bazen de pasif/agresif tavırlar sergilenmektedir.

Bu bağlamda, Sayın Erol Göka’nın “Türkiye ‘Sosyopatik’ Bir Kaos Yaşıyor” başlıklı yazısında, toplumdaki kazaların, cinayetlerin, rüşvetlerin, soygunların “kahraman”larını “sosyopatlar” olarak nitelemesi ve olayı “kişilik bozukluğu” çerçevesinde değerlendirip toplumsal dinamikleri görmezden gelmesi, olayı basite indirgemedir.

“Sosyopat, psikopat” denen insanlar, tarihin her devrinde olmuştur. “Kriminal” tipler de denen bu insanlar, yaptıklarından kesinlikle vicdan azabı çekmez ve hep çevreyi suçlarlar. Bu kişiler arasından “büyük” dolandırıcılar, hırsızlar, tetikçiler, hatta “milli kahramanlar” çıkabilir.

Fakat Türkiye toplumundaki tarihsel/kültürel/etnik/ekonomik/siyasal/sosyal gerçekleri ve dönüşümleri dikkate almadan, kargaşa ve kaos ortamını sadece sosyopatlara icra etmek uygun değildir...

Türkiye bir kaos yaşıyor; lakin bu, sosyopatik bir kaos değildir. Sosyopati, bu kaosun içinde önemli bir yerdedir, fakat başaktörü değildir.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült