Güncel

 

 

Türk’üz İnançlıyız Ancak Araplaşamayız

Tülay Aytekin


Türk milleti tarihin en eski toplumlarından biridir. Çok yüksek hasletlere sahiptir; dost canlısıdır, cesurdur, özgürlüğüne düşkündür. Merttir, kalleş değildir, düşmanını bile arkasından vurmaz. Bu özelliklerini bin bir örnekle kanıtlayabiliriz. Düşmanını affetmekteki büyüklüğünü Alparslan’ın Romanos Diogenes’e gösterdiği yakınlık tek başına ifade eder.

Orta Asya’da Türk’ün, her şeyi yaratan bir Gök Tanrı’nın varlığına inandığını ve Tengri (Tanrı) diye adlandırdığını yazılı kaynaklardan da biliyoruz.

Ahiret inancına sahip olduğu ve bu inanç doğrultusunda, ölenlerin mezarına, özel eşyalarının konduğu gerçeği bütün kalıntılarda belgelenmektedir. Türklerin İslamiyet’ten önce birçok dini sistemlere ilgi duyduklarını ve benimsediklerini görüyoruz.

Türk-İslam ilişkileri ilk önce Hz. Ömer zamanında İran’ın Arap-İslam Devleti’ne katılmasıyla başladı. Hz. Osman döneminde Horasan’ın alınması ve kuzeyde Kafkaslara kadar Arap hakimiyetinin genişlemesi, hem Doğu’da Marevaünnehir’deki Türk boyları ile hem kuzeyde Hazar Türkleri ile Arap münasebetlerinin başlamasına neden oldu.

Açıkça kabul etmeliyiz ki Arapların fetih politikaları günümüzdeki yayılmacı politikalardan farklı değildir. İstila, yağma, şiddet Arapların girdiği her yerde görülmüştür. Ancak adı İslamiyet’i yaymak olduğundan işin bu kısmını görmek kimsenin işine gelmemiştir. Oysa Arap-İslam devletlerinin en önemli geliri ganimetlerdir.

Doğuda Emeviler döneminde, Türk-Arap ilişkileri gözden geçirildiğinde, Emevilerin önce kendi soylarını, sonra Arapları üstün tutan siyasetleri, Arap olmayan Müslümanlar arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır. Bu arada Türklere karşı baskıcı tutumları nedeniyle Emeviler döneminde Türklerin İslamiyet’e pek katılmadıkları görülmektedir. Özellikle Emevi Valisi’nin, Türgiş Hakanı’nı (Bağa Tarkan) ordusunun gözü önünde astırması Türkler arasında Araplara karşı bir yakınlaşmayı mümkün kılmamıştır.

750 yılında Arap-İslam dünyasında iktidar Abbasilerin eline geçince, Emevilerin ırkçı Arap politikası yerine ümmetçi=din kardeşliği anlayışı ön plana çıkmıştır.

Abbasilerin işbaşına gelişleri sırasında Orta Asya’da başlayan Çin yayılmacılığına karşı, bazı Türk boylarının Arap ordusu yanında yer alarak Çin’e karşı 751 Talas Savaşı’nın kazanılmasını sağlamaları, Türk-Arap ilişkilerinde olumlu bir gelişme sağlamıştır. Harun Reşid’in oğlu Mutasım’ın annesinin Türk olması, çocukluk yıllarını Horasan’da Türk yakınları arasında geçirmesi, onun döneminde Türklere büyük değer verilmesinin nedenleridir. Halife Mutasım’ın hassa ordusunu Türklerden teşkil ederken, Türk askerinin Araplarla ilişkilerini engellemek, böylece ahlaken olumsuz etkilenmemelerini sağlamak için Samarra şehrini kurduğunu, evlenmeleri için de Horasan’dan Türk kızları getirildiğini biliyoruz.

Türklerin, Abbasiler döneminde İslamiyet’i kitleler halinde kabul etmelerinin nedenlerinden bazıları bunlardır. Ayrıca Abbasiler döneminde Araplar artık savaş güçlerini kaybetmişlerdir ve İslam dünyasını iç ve dış tehlikelerden koruyacak durumda değillerdir.

Mükemmel savaşçı olan Türkler, bu noktada İslam dünyasına taze bir kan gibi girmiştir. Hem iç hem dış tehlikeler, Türkler sayesinde bertaraf edilmiştir.

XI. yüzyılda ise artık Bağdat’ta oturan Halife’nin, İslam Devleti’ni, İran’daki Şiilere karşı bile koruyacak gücü yoktur.

Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey, Şii Büveyhoğulları’nın baskısına son vererek Bağdat’taki Abbasi halifesini askeri ve siyasi otoritesi altına almıştır. Masraflarının bile, bazı eyaletlerin yıllık gelirlerini bağlayarak, karşılanmasına izin vermiştir. Bu tarihten itibaren (1055) İslam dünyasında siyasi otorite ile dini otorite birbirinden ilk kez ayrılmıştır.

Türkler, İslamiyet’i kendi inançlarına da uygun buldukları için kabul etmişlerdir. Ancak Arap adetlerini benimsedikleri asla düşünülmemelidir.

Köklü, derin bir kültüre sahip olmaları, Türklerin Arap kültürünü taklit etmemelerini, hatta reddetmelerini sağlamıştır. Şu hadise bu ifadeyi kanıtlamaktadır sanırım.

Büyük Selçuklu Sultanı Celaleddin Melikşah, kızı Mahmelek Hatun’un, Bağdat’taki Halife Muktedi tarafından zevce olarak istenmesi (1087) üzerine, bu izdivaç teklifini siyasi açıdan memnuniyetle karşılamıştır. Eşi Terken (Türkan) Hatun’a konuyu açtığı zaman, Terken Hatun’un şiddetle itiraz ettiğini görür. İkna etmeye çalışır ancak Terken Hatun, “Ben kızımı bir Arap’a vermem” diyerek düşüncesinde ısrar eder.

Bu izdivacın İslam dünyasında Selçuklu Devleti’ne kazandıracağı otorite ve itibardan söz edilerek Terken Hatun ikna edilmeye çalışılır. Bu durum karşısında Terken Hatun yumuşarsa da şartını kesinlikle koyar!

Halife, kızı ile evli olduğu süre içinde ikinci bir eş almayacaktır!

Türklerin, İslamiyet’i bir inanç olarak kabul ettiklerini ama asla Araplaşmak istemediklerini ne güzel ifade ediyor değil mi?

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült