Güncel

 

 

Totaliter Diktatörlüğün Genel Nitelikleri

Carl Friedrich & Zbigniew Brzezinski


 Bugünlerde herkes totaliter diktatörlük ve totaliterlik hakkında konuşuyor. Tiranlıkların, despotizmlerin, absolutism’lerin nitelikleri hakkında bir çok şey söyleniyor. Yine de bu tip devlet şeklinin en basit cepheleri hakkında bile büyük bir belirsizlik var. Bu çeşit bir diktatörlüğe bir tiranlık ya da bir despotizm adını takınca insan ister istemez yanılıyor. Çünkü geçmişin otokratik rejimleri günümüzün otokratik diktatörlükleri kadar korkunç değildi. Aynı zamanda insan bu tanımlarla totaliter diktatörlüğü bir bakıma kötülemiş oluyor, çünkü Aristo’nun tanımına göre —tiranlık, tiran’ın çıkarma göre yönetilir— bu çeşit bir bencilliği totaliter diktatörlüğün yorumlanması için bir temel olarak almak gerçekçi bir görüş değildir.

Totaliter diktatörlüğü (çoğu zaman «kapitalizm» denilen) modern endüstri toplumunun belirli özelliklerinin mantıki uzatılması olarak ele almak, bu meselede tutulacak en doğru yol olarak görülüyor. Bu giriş bölümünde bizim amacımız, bu yeni devlet çeşidinin başlıca görünüşlerini izlemek ve böylece ilerde daha ayrıntılı bölümler için modeller ortaya koymak olacak. Ayrıca geçmişin otokrasileriyle bugünün totaliter diktatörlüklerini karşılaştırarak birbirlerinden nasıl ve niçin ayrıldıklarını göstermeye çalışacağız. Gerçekten de totaliter diktatörlük, ne bir tiranlık ne de bir despotizm’dir ama bu ikisiyle de önemli ve açık bağları vardır ya da hiç değilse bütün bu rejimleri bir tek ortak kategoriye sokacak önemli benzerlikler bulunabilir. Bu kategoriye biz «otokrasi» diyebiliriz.

Tarihte, devlet şekilleri içinde birçok otokrasi tipleri vardır. Çoğunlukla Doğu’ya özgü olan hükümdarın Tanrılaştırılmasına bağlanan çeşitli despotizm şekilleri, Yunan şehirlerinin tiranlığı ve Rönesans italyasındaki tekrarları, modem Avrupa’nın bütüncü (mutlak) monarşileri bilinen otokrasi örnekleridir. Bütün bu sistemlerde en çok göze çarpan özellik, hükmedenin yaptığından ötürü kimseye sorumlu olmamasıdır; o, iktidarı kendi kendine kullanan autostur; yani kararları kendisi verir ve ürünlerini de kendisi toplar. Öyleyse otokrasi’nin mantıki karşıtı, hükmedenin ona veya onlara sorumlu olması dolayısıyla bir başkasının, bir heteros’un hükmedenle iktidarı paylaştığı bir düzendir. Modern Batı dünyasında böyle sistemlere sorumlu veya anayasalı hükümet denir.[1] Bunlar arasında anayasalı monarşiler, aristokrasiler ve geçmişin teokrasileri vardır ama en çok görüleni anayasalı demokrasidir.

Bütün sorumluluk modelleri, hep birlikte «anayasa» yı meydana getiren çeşitli kurallarla ortaya konduğuna ve bu kurallar da bir çeşit hukuki norm olduğuna göre, Eflatun ve Aristo’dan beri hukukun rolü üzerinde durmak ve siyasi liderlerin hukuka uyup uymadıklarına bakarak siyasi sistemleri ayırmak adet olmuştur. Bu görüşe göre, idare edenlerin eski ve uygulanması zorunlu olan hukuk kurallarına hiç baş eğmedikleri veya az baş eğdikleri herhangi bir siyasi sisteme otokrasi denebilir —yani, hükümeti paylaşan ve kanunlara aykırı hareket eden hükümdarları boyun eğmiye zorlıyacak yeterli güce sahip otoriteler tarafından konan uygulanması zorunlu hukuk kurallarıdır burada kastedilen.

Hükümdarların hukukla bağlı olması sorununu, belli bir toplumda hukukun rolü sorunundan ayırmak gerekir. Bütün insan topluluklarında bir kanun vardır. Çağımızın totaliter diktatörlüklerindeyse aşın bir teknikle sanayileşmiş ekonominin ve böyle bir toplumdaki eli kolu bağlı yürütücüler topluluğunun ihtiyaçlarını karşılamak için geniş bir «yasama» faaliyeti görülür (54a). Aynı şekilde Roma imparatorluğunun gittikçe otokratikleştiği sıralarda ayrıntılı, karmaşık hukuki sisteminde bir alçalma değil, bir yükseliş görülür. Hukuki sistemin bu ayrıntılı gelişimi sürüp giderken, otokrasi de yavaş yavaş imparatorun tanrılaştırılması noktasına kadar ulaşır. Bu noktadan çok önce, hükümdarı hukuken kontrol imkanı ortadan kalkar ve Cumhuriyetin gözü gibi koruduğu sorumluluk kurumu da büsbütün yok olur, imparatorun isteği, iradesi bütün hukukun tek ve son kaynağıdır. Bu görüş birçok ünlü eserlerde belirtilmiş; bunlar da yavaş yavaş, onyedinci yüzyılda bütüncü monarkların otokrasisini akla uydurmayı sağlıyan egemenlik doktrinine temel teşkil etmiştir.

Bu otokratik meşruluğu, «hareketin kanunları» denen şekilde hukuk fikrinden totaliterce bir sapma ile karıştırmamak gerekir. Hareketin kanunlarının, «tabiat kanunları» veya «tarih kanunları» (tarih, tabiatın bir parçası olarak anlaşılırsa) olduğu varsayılır; bu kanunlar normatif olmaktan çok varoluşçu bir hüküm taşırlar; varoluşçu ve normatif hukukun karşılıklı etkileri tabii hukukun uzun tarihi içinde merkezi bir problem olmuştur (56). Totaliter ideolojinin, normatifi varolan alan içinde eritmek ve bütün alelade kanunları tabiat ve tarih kanunlarıymış gibi ele almak eğilimi vardır. Örneğin, «bütün tarih sınıf çatışmaları tarihidir» deyince bu demektir ki, bütün pozitif hukuk düzeni bu kural üzerine kurulacaktır; böylece bu kural, pozitif hukuku ölçmek, yorumlamak, gerekirse değiştirmek ve karşı gelmek için bir ölçü olur. Bütün kanunlar, böylece hareketin kanunlarından çıkıp yayılmışçasına ele alnınca kaypaklaşırlar ve çoğalmaları da normatif zayıflıklarını doğrular (276a). Her kanuna karşı geliş, idare edenler tarafından hareketin daha yüksek kanunlarına bir uygulanış olarak ele alınacağına göre bu kaypaklık, kanunları sorumlu hareket tarzlarını gösteren modeller olmaktan alıkoyar. Tabii hukuk, geçmişte «devlet mantığı» elverdiği ölçüde onu tanımıyan bütüncü hükümdarlara karşı bir engel olarak kullanılmıya başlandığında da buna benzer bir güçlük ortaya çıkmıştı.

Böylece, bu karakteristik sorumluluk yokluğu gözönünde tutulursa totaliter diktatörlük ilk otokrasi şekillerine benzer. Ama bizim bu kitapta tartışacağımız konu, totaliter diktatörlüğün tarihsel bakımdan tek ve sui generis olduğudur. Ayrıca yararlanabildiğimiz bütün vakıalardan çıkardığımız sonuç, faşist ve komünist totaliter diktatörlüklerin temelde aynı olduğu veya her halü karda daha eski otokrasi şekilleri de dahil bütün öbür devlet sistemlerinden daha çok birbirlerine benzedikleridir. Bu iki tez birbirlerine sıkıca bağlıdır ve ikisini birlikte incelemek gerekmektedir. Ayrıca bu iki tez, bir üçüncüsüyle de ilgilidir ki o da şudur: gerçekte görüldüğü gibi totaliter diktatörlük, bu diktatörlüğü yaratanların isteğiyle meydana gelmez, —Mussolini, bundan bahsediyordu ama başka bir şey kastediyordu— totaliter diktatörlük, anayasaya ve demokrasiye karşı olan ihtilalci hareketlerin ve önderlerinin kendilerini içinde buldukları siyasi durumlarının bir sonucudur. Biz, bu tezlerden önce sonuncusunu ele alacağız, birinci ve İkincinin incelenmesini de sonra yapacağız.

Faşist ve komünist sistemler, geçmişte benzerleri olmayan bir dizi buhranlara bir tepki olarak başlamış ve devamlı aralıklarla gittikçe daha fazla «totaliter» olmak eğilimini göstermiştir. Bugünkü totaliter sistemlerin, iç gelişimleri sonucu ortadan kalkacaklarını söylemek için şimdilik bir sebep yoktur. Bununla birlikte bu olasılığı da hatırda tutmalı. Bugün ortadan kalkmış olan iki totaliter devlet bu şekilde değil, dış kuvvetlerle yapılan savaşlar sonucunda ortadan kalkmıştır; yalnız bu, Sovyetler Birliği’nin de mutlaka böyle yok olacağı anlamına gelmez elbette. Totaliter toplumların sabit ve statik toplumlar olduğunu ileri sürmüyoruz, aksine hem büyüme hem de bozulma yönlerinde devamlı bir evrime uğradıklarını ileri sürüyoruz.

Tarihi açıdan bakınca üç nokta daha eklenebilir. Önce, geçmişin bazı otokrasileri uzun süreler yaşıyabilme yeteneğini göstermişlerdir. Yalnız Roma değil bazı Doğu imparatorlukları da, hanedanları değişse bile, belli bir sistem olarak yüzyıllarca ayakta kalabilmişlerdir (276b). Bunun aksine, Aristo’nun da değindiği gibi, Yunan şehir devletlerinin tiranlıkları çoğu zaman kısa sürelidir. İkinci nokta şudur: kural olarak, böyle otokrasiler dış istilalar sonucu yok olmuşlardır. Üçüncüsü de, bu diktatörlüklerin otokratik özellikleri uzun süreler boyunca gittikçe şiddetlenmiştir; bunun sebebi de, vuku bulan gerginlik ve ayaklanmalara karşı şiddetin kolayca kullanılmasıdır. Kısacası, bu otokrasilerin bazıları statik kalmamış ama uzun sürmüştür.

Sonlarının belirsiz olması gibi totaliter diktatörlüklerin başlangıçları da tartışma konusudur. Totaliterliğin sebepleri veya kaynakları hakkındaki tartışma, ilkel kötü adam kuramından (22a) «çağımızın ahlak buhranı» şeklindeki iddialara kadar bütün bir alanı kaplar. Elde olan belgelerin iyice gözden geçirilmesi, totaliter diktatörlüğün kaynağını açıklayan her faktörün gerçekten bir rol oynadığını gösterir. Örneğin Almanya’yı ele alalım: Hitler’in ahlaki ve kişisel kusurları, Alman anayasa geleneğinin zayıflığı, Alman «ulusal* karakterinin» bazı yönleri, Versailles anlaşması ve sonuçları, ekonomik buhran ve yaşlanmış bir kapitalizmin «çelişmeleri», komünizm «korkusu», Hıristiyanlığın ve akla ve insan mantığına inanmak gibi bazı tinsel temellerin zayıflığı —bütün bunlar bir etkenler bütünü teşkil ederek sonucu meydana getirmede bir rol oynadılar. Tarihte başka büyük gelişmeler için de, ancak böyle çok etkenli bir çözümleme gerekir. Ama totaliter diktatörlüklerin meydana gelişlerini bugün tam olarak açıklayamayız. Bütün yapabileceğimiz, eski ve çağdaş bazı şartları tesbit ederek durumu kısmen açıklamaktır. Kısacası, totaliter diktatörlük yeni bir gelişmedir, daha önce ona benzer bir şey göremeyiz.

İkinci noktayla ilgili olarak, önce komünist ve faşist totaliter diktatörlüklerin neden temelde birbirlerine benzer olduklarını açıklamak gerekiyor. Şimdi bu ne anlama geliyor? önce, bu ikisinin tamamen birbirlerine benzemedikleri anlamına geliyor. Basın ve günlük yorumlar bu iki uç arasında gider gelir; bazıları komünist ve faşist diktatörlüklerinin birbirlerinin tıpkısı olduğunu, bazıları da hiç benzemediklerini söylerler. Birleşik Amerika’daki «liberal» çevrelerde olduğu gibi, Avrupa’da «halk cephesi» günlerinde de son görüş daha çok tutuluyordu. İkinci Dünya Savaşında, özellikle müttefik propagandacıları arasında daha da fazla geçerliydi. Ayrıca bu görüş, Sovyet ve Hitler resmi parti görüşüydü —ve görüşüdür—. Kendilerini birbirlerinin amansız düşmanı sayan ve birbirlerini ortadan kaldırmıya çalışan bu iki rejimin, ortak hiç bir tarafları olmadığı görüşünü ileri sürmelerini olağan karşılamak gerekir. Hem bu olay, tarihte daha önce de görülmüştür. Protestanlar ve Katolikler, onaltıncı ve onyedinci yüzyılların din savaşları sırasında, birbirlerine «Hıristiyan» adını yakıştırmıyor ve her biri, ötekinin «gerçek kilise» olmadığını iddia ediyordu. Gerçekte de —aynı zamanda her iki tarafın yok etmiye çalıştıkları bağnazlara göre de— böyleydi.

Komünist ve Faşist diktatörlüklerinin birbirlerinin benzeri olduğu görüşü, Birleşik Amerika’da ve Batı Avrupa’da gittikçe daha çok tutulmaktadır. Ama bu iki diktatörlüğün büsbütün birbirlerinin aynı olmadığı da açıktır. Örneğin resmen bildirdikleri amaçlan, yapmak istedikleri şeyler başka başkadır. Herkes bilir ki komünistler bir dünya proleter ihtilaline ulaşmak isterler, faşistlerin amaçları ise, belli bir ulusun ya da topluluğun dünya egemenliğidir ya da Italyan Faşistlerinde olduğu gibi, en azdan bir bölgede kendilerinin emperyalist üstünlüğüdür. Komünist ve Faşist diktatörlükler geçmişleri bakımından da birbirlerine benzemezler; faşist hareket, komünist tehlikesine karşı ortaya çıkmış ve faşistler, ürkmüş bir orta sınıfa, onları komünizm tehlikesinden kurtaracak olan öncüler olarak tanıtmışlardı kendilerini, ilerdeki bölümlerde de göstereceğimiz gibi bizi, bu iki diktatörlüğün birbirinin benzeri olmadığı kanısına vardıran daha başka bir sürü ayrım vardır. Ayrıca bu ayrımlar, ikisini de bir sınıf içine sokup hem anayasalı sistemlerle hem de daha önceki otokrasi tipleriyle karşılaştıracak kadar birbirlerine benzediklerini de gösterecektir.

Yalnız bu ortak özelliklere girmeden önce bir başka noktaya daha dokunmak istiyoruz. «Hitler’le iş yapmak» istiyen ya da Mussolini’yi beğenenler tarafından üzerinde durulan bir ayrım daha vardır ki o da, komünist diktatörlükten tamamen ayrı olarak, faşist rejimlerin, anayasalı sistemlerin otoriter şekillerinden başka türlü görülmemesi gerektiği yolundaki iddiadır. Gerçekten de Rus Komünist toplumundan daha çok, İtalyan Faşisminde bir önceki liberal ve anayasalı toplum kuramlarından çoğunun yaşamıya devam ettiği doğrudur. Ama bunun bir sebebi de, Sovyet Komünizminden önce liberal ve anayasalı bir toplumun bulunmamasıdır. Biliyoruz ki, savaş ve çarlığın parçalanması sonucu Duma kendinden beklenenleri boşa çıkarmıştı. Kerensky yönetimi de, gelecek için bir anlamı olmayacak kadar kısa ve yüzeydeydi. Buna karşılık, Çekoslovakya ve Alman Sovyet Bölgesinde (Demokrat Alman Cumhuriyeti) hala yaşamakta olan üniversiteler, kiliseler ve okullar gibi kuramları buluyoruz. Büyük Britanya ve Fransa’da da bir komünist diktatörlük kurulsaydı aynı şey olurdu, hatta liberal çağın daha birçok kurumu oldukça uzun bir süre iş görürdü. Aynı görüş, Sidney ve Beatrice Webb gibi bazı İngiliz radikalleri tarafından da işlenmiştir. Daha önceki toplumun ayrı ayrı parçalarının yaşamıya devam etme eğilimleri, faşist totaliter toplumun Özellikle İtalya’nın yanlış yorumlanması için önemli bir kaynak olmuştur. 1920’lerde, Italyan totaliterliğinin «sadece» orta sınıf idaresinin otoriter bir şekli olarak —trenleri zamanında işleten, sokaklarda dilenci bırakmıyan— (13) yanlış yorumlanmasına sık sık rastlanıyordu. Almanya’da bu çeşit yanlış yorumlanış daha değişik bir şekil aldı. 1930’ larda çeşitli yazarlar, Alman totaliterliğini «kapitalizmin son safhası» ya da «askeri emperyalism» diye yorumlamaya çalışmışlardı (,148a). Bu yorumlar, liderlerinin rejimin başında oldukları ileri sürülen «kapitalist» ekonominin sürekliliği üzerinde önemle duruyorlardı. Ama olaylar, bizim bildiğimiz kadar, bu görüşü doğrulamamaktadır (V. Kesime bakınız). Sosyalizm’e ya da komünizme yakınlık duyan biri, elbette Hitler'in totaliter diktatörlüğünün kapitalist toplumdan başka bir şey olmadığını, dolayısıyla Sovyetler Birliği’nde doğan «yeni uygarlık »la taban tabana zıt olduğunu tanıtılamıya çalışacaktır. Bu birkaç noktanın, iki totaliter diktatörlüğün birbirlerine tamamen benzedikleri ya da temelden ayrıldıkları görüşlerinin neden yanlış olduğunu gösterdiğini umarız. Yalnız temelde niye birleştikleri açıklanmıya muhtaç olarak kalıyor ki şimdi de sıra bu ana sorunda.

Totaliter diktatörlüklerde ortak olarak bulunduğunu ileri sürdüğümüz ana nitelikler altı tanedir: Tek ideolojiden meydana gelmiş totaliter diktatörlüğün birbirleriyle ilgili niteliklerinin modeli ya da «syndrome», bir adam tarafından yöneltilen tipik tek parti, yıldırıcı bir polis, haberleşme tekeli, silah tekeli ve merkezden yönetilen ekonomi. Bunlardan son ikisi anayasalı sistemlerde de bulunabilir: Sosyalist Ingiltere’de merkezden yönetilen bir ekonomi vardır, bütün çağdaş devletler de bir silah tekeline sahiptirler. Bunların totaliterliğe doğru bir yöneliş olup olmadıkları son bölümde tartışılacaktır.

Totaliter diktatörlüğün karakterini yapan bu altı ana nitelik, «organik» sistemlerde olduğu gibi, birbirlerini karşılıklı destekliyen, içiçe örülmüş ve birbirleriyle ilgili bir nitelikler demeti şeklindedir (8). Bunun için tek başlarına ele alınmamalı ya da «Caesar yıldırıcı bir gizli polis meydana getirdi, onun için ilk totaliter diktatördür» veya «Katolik kilisesi ideolojik düşünce denetimini uyguladı bu yüzden...» gibi karşılaştırmalarda ağırlık noktası olarak kullanılmamalıdır.

Totaliter diktatörlüklerin hepsinde şu özellikler bulunur:

 insan varlığının bütün dirimsel taraflarını kaplıyan ve toplumda yaşıyan herkesin, en azdan edilgin bir şekilde bağlı olduğu resmi bir doktrin meydana getiren resmi bir ideoloji; bu ideoloji insanlığı sonunda, yetkin bir düzene yöneltmek için tasarlanmıştır, yani mevcut toplumu yıkıp yeni bir düzen kurmak için dünyayı ele geçirmek gibi radikal bir düşünceye dayanan chiliastic bir istek taşır;

 tek bir adam, bir «diktatör» tarafından yöneltilen tek bir kitle partisi, toplam nüfusun oldukça az bir parçasını (yüzde on’a kadar) içine alan, ideolojiye kuvvetle ve sorusuz sualsiz kendini vermiş ve onun yayılması için her yola başvuran insanlardan meydana gelmiş küçük bir topluluk, hiyerarşik ve oligarşik düzenlenmiş, bürokrat hükümet kuruluşuyla içiçe ya da ona üstün bir durumda olan bir parti;

 partiyi hem destekliyen hem de parti liderleri adına onu denetliyen ve yalnız kendini belli eden rejim «düşmanları»na karşı değil keyfi olarak seçilmiş başka sınıflara karşı da kullanılan yıldırıcı bir polis denetim sistemi, çağdaş bilimden özellikle bilimsel psikolojiden yararlanan bir gizli polis «terör»ü;

 basın, radyo, sinema gibi bütün etkili kitle haberleşme araçlarını kullanarak, partinin ve sadık üyelerinin elinde toplanmış ve teknolojinin şartlandırdığı aşağı yukarı tam bir denetim tekeli;

 aynı şekilde, bütün etkili silahlı kuvvetleri kullanarak (aynı ellerde toplanmış) yine teknolojinin şartlandırdığı aşağı yukarı tam bir denetim tekeli;

 daha önce bağımsız birer bütün olan kurumların bürokratik işbirliği yoluyla (başka birçok kurumlan ve grup faaliyetlerini de içine alarak) ekonominin merkezden denetim ve yönetimi.

Bu altı niteliği ya da nitelik demetini sıralamakla henüz tam olarak belli olmıyan başka niteliklerin de olabileceğini yadsımıyoruz elbette. Ama çok çeşitli geçmişleri olan yazarların (totaliter yazarlar dahil) da değindiği gibi, bunlar, totaliter diktatörlüğün genellikle kabul edilmiş nitelikleridir.

Bu geniş benzerlikler çerçevesi içinde başka bir çok önemli çeşitlemelerin üzerinde kitapta yeri geldikçe ayrıntılı olarak durulacaktır. Rasgele birkaç örnek verelim : geçmişle karşılaştırırsak bugünlerde Sovyetler Birliğinde parti bürokratları, partideki aşırılardan daha önemli bir rol oynamaktadırlar; ideolojiye parti liderinin kendisi tarafından şekil verildiği Italyan ve Alman faşizminden ayrı olarak Sovyetler Birliğinin ideolojisi, Marx-Engels kutsal kitabı yüzünden, kendine özgü bir takım tarzlar edinmiştir; faşist ekonominin korporatif kuruluşları, hiç olmazsa mülkiyet hakları açısından bakıldığında, özel ellerde kalmıştır, Sovyetler Birliğindeyse bunlar kamu mülkiyetindedir.

Şimdi de birinci noktaya, yani bu sistemlerin tarihsel bakımdan “tek” olduklarına geçelim. Totaliter diktatörlüğün geçmişin otokrasilerine benziyen tarafları varsa da, tarihte onun gibi bir devlet sistemi görülmemiştir. Biraz önce tesbit ettiğimiz altı niteliğin, tarihin otokratik rejimlerinde bulunmadığını gösteren bir kaç noktayı kısaca belirtmek ilginç olacak ([2]). Ne uzak geçmişin Doğu despotizmlerinde ve modem Avrupa’nın bütüncü monarşilerinde, ne eski Yunan şehirlerinin Uranlıklarında ve Roma İmparatorluğunda, hatta ne de İtalyan Rönesans şehir devletlerinin tiranlığı ve geçen yüzyılın Bonapart’vari askeri diktatörlüklerinde, bu nitelikler demetini görebiliriz, ama bunlardan bir ya da iki tanesini, yalnız başlarına bu sistemlerin ana nitelikleri olarak görebiliriz. Örneğin, bir çeşit gizli polis kurmak için bir takım çabalar olmuştur ama bunlar, Gestapo ya da OGPU (bugün MVD) ile karşılaştırılırsa çocuk oyuncağı kalır. Aynı şekilde tarihte, hem askeri yollarla hem de propaganda ile iktidar ve denetimin tek merkezde toplanmasına raslanır ama teknolojinin sınırlı oluşu tam bir gelişmeyi önlemiştir. Bu altı belirtici niteliğin ve bunların ilerde alacakları gelişme şekillerinin, çağdaş totaliter diktatörlükleri geçmişin otokratik rejimlerinden kesinlikle ayırdıkları açık olarak anlaşüdı sanırız. Muhakkak ki, ne Roma imparatoru, ne de bütüncü monark, kendilerini destekliyen bir parti ve çağdaş parti anlayışıyla bir ideoloji kurmıya çalışmışlardı zaten ihtiyaçları da yoktu , aynı şey Doğu despotları için de doğrudur. Yunan ve Italyan tiranlarının bazan bir partileri vardı örneğin Floransa’da lo stato denen Medicis’lerinki ama bunlarda bir ideolojiden bahsedilemez. Ayrıca bütün bu otokratik rejimler, köklerini çağdaş teknolojide bulan, terör’den merkezden yönetilen ekonomiye kadar belirtici niteliklerin çok uzağındaydılar. 

Teknoloji konusunda bazı şeyler daha eklemek gerekecek. Totaliterliğin teknolojik yönü, en çok silahlar ve haberleşme sorunlarında göze çarpar, ayrıca gizli polis ‘terör’ünde de oldukça önemlidir. Burada, insanların davranışlarının gözetlenmesi ve denetimi için tekniğin yarattığı imkanlarla bu yıldırıcılık artabilir. Aynı şekilde merkezden yönetilen ekonomi de, çağdaş teknolojinin sağladığı raporlama, sınıflandırma, hesap etme süreçlerini öngörür. Kısacası, bu altı niteliğin dördü, teknolojiyle şartlanmıştır. Bu teknolojik ilerlemenin siyasi denetim bakımından ne denli önemli olduğunu iyice gözönüne getirebilmek için, yalnız silahlar konusunda düşünmek yeter. Birleşik Amerika Anayasası, her vatandaşa, “silah taşıma hakkını” tanıyor. (Dördüncü değişiklik) Gönüllü askerler (minutemen) çağında bu hak çok önemliydi, vatandaşın özgürlüğünün simgesi, kalbin üstünde taşınan bir silah olmuştu. Ama bir tank, bir uçak, hatta tek bir atom bombası gibi silahları bugün kim taşıyabilir? Tek bir birey olarak vatandaş hatta daha geniş gruplar bile modern silahların kullanılmasını dolayısıyla kitlelere fizik baskı yapılmasını sağlıyan araçları ellerinde toplıyanların aşın teknolojik üstünlükleri karşısında büsbütün güçsüz, savunmasız kalmıştır. Basın, radyo ve benzerleri bakımından da buna benzer gözlemler yapılabilir. Teknolojik ilerleme gittikçe daha büyük örgütlenmelere yol açmaktadır. Bu dört nitelik açısından bakılınca, totaliter toplumlar, çağdaş teknolojik devletlerin sadece bir mantıki aşırılaştırılması olarak görülür.

Totaliter diktatörlüklerin ilk iki belirtici niteliği için aynı şey söylenemez, çünkü ne ideolojinin ne de partinin teknolojik düzenle önemli bir ilgisi vardır. (Bu tam anlamıyla doğru olmayabilir, çünkü totaliter propagandanın haberleşme tekelini etkili bir şekilde kullanarak kitlelere yaptığı devamlı baskı, bu araçlar kullanılmadan yapılamaz.) Bununla birlikte parti, parti önderi ya da önderleri ve ideolojisi, totaliter diktatörlükleri çağdaş demokrasiye bağlıyan öğelerdir. Bu bakımdan totaliter diktatörlük, demokrasinin saptırılmış şeklidir. Bu, yalnız Hitler’in, Mussolini’nin, Lenin’in partilerini demokratik değilse bile anayasalı bir düzen içinde kurmaları yüzünden değildir; totaliter partilerin ideoloji baskısı ile demokrat partilerde programlan ve başka çeşit ideolojik erek yapımlarının oynadığı rol arasındaki bağ açıktır. Muhakkak ki, totaliter partiler, müessir bir ihtilal aracı olarak örgütlenirlerken açık olarak otoriter modeller geliştirdiler; ama aynı zamanda Marx ve Engels’den başlıyarak parti önderleri, kendilerini çağlarının demokratik hareketinin öncüleri olarak görüyorlardı. Stalin her zaman, Sovyet totaliter toplumundan “tam bir demokrasi” diye söz ederdi. Hitler ve Mussolini’nin de (205) buna benzer iddiaları vardı. Gerek dünya proleter birliğinin gerekse öz halkın geçmişteki sınıf ayrılıklarını ortadan kaldırıp tam bir uyum sosyalist geleneğin sınıfsız toplumunu meydana getireceği düşünülüyordu.

Yalnız parti değil, parti ideolojisi de, totaliter hareketlerin içinde geliştiği demokratik düzene geri dönüp bakmamızı gerektirir. Genellikle ideoloji, özellikle totaliter ideoloji çok kuvvetli bir inanç kesinliğini gerekli kılar. Yukarda da belirtildiği gibi totaliter ideoloji, chiliastic yeni bir toplum için mevcut toplumu toptan yadsıyan bir resmi doktrine sahiptir. Bu yüzden dünya üzerinde bir cennet fikri gibi kuvvetli ütopik öğeler bulunur bu ideolojide. Totaliter ideolojilerin bu ütopik ve chiliastic görünüşleri, onlara sahte dinsel bir nitelik verir. Gerçekten de bu ideolojilerin pek ince eleyip sık dokumıyan taraftarlarında, genellikle aşkın bir iman tarafından esinlenmiş insanlarda görülen derin bir inanç, ateşli bir kendini veriş görülür. Totaliter ideolojilerin bu yönlerinin, yerlerine geçmek istedikleri dinlerle bir ilgisinin olup olmadığı tartışılacak bir konudur. Marx, din için “halka verilen afyon” diyordu. Ama bu tanım, totaliter ideolojilere daha çok uyuyor gibi. Mevcut düzeni sınırlı bir şekilde eleştiren düzgün siyasi parti programlan yerine totaliter ideoloji, saptırılmış programlar koyar. Bunlar, akim yerine imanı, bilimsellik yerine büyülü öğütleri koyarlar. Bununla birlikte demokrat partilerin işleyişlerinde de aynı öğelerin olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da, onların saptırılmış mirasçıları olan totaliter hareketlerle ilişkilerini gösterir, işte bu yüzden totaliter hareketler, yerlerini almıya çalıştıkları demokrasiyle olan ilişkileri açısından görülmeli ve çözümlenmelidir.

Özetlersek; bu rejimler ancak, kitle demokrasisi ve çağdaş teknoloji düzeninden çıkıp yayılabilirler.


 

 


 

[1] Heterocraoy terimi, autocracy’nin mantıki karşı olmakla beraber hiç kullanılmamaktadır, oysa «anayasalı hükümet» teriminin ifade ettiği genel­lemelerden kurtulmak için bu terimin kullanılması iyi olurdu.

[2] Otokratik rejimler, yukarda da belirtildiği gibi, “otoriter” rejimlerden kesin olarak ayırdedilmelidir, bu “otoriter” rejimlerin bazıları da bir alt bölünme teşkil ederler. Böylece monarşi de, tiranlık da otoriter’dir denebilir ama ayrım kesindir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült