Güncel

 

 

Şeriatçının "Reformculuğu" Ve "Atatürkçülüğü" Konusunda

İlhan Arsel

 

Ülkemiz bakımından giderek ciddileşen bir sorun var ki, o da şeriatçıların "reformcu" ve "Atatürkçü" olarak görünmeyi yeğlemiş olmaları ve bu yoldan halkımızı vahyin üstünlüğü fikrine inandırıp tüm yaşantılarımızı şeriat buyruklarıyla yoğurmaya çalışmalarıdır. Aslında ne reformcu, ne Atatürkçü ve ne de laik zihniyete yöneliktirler. Çünkü reformcu ve Atatürkçü olabilmek için her şeyden önce insan aklının kutsallığına, yaratıcılığına ve rehberliğine inanmış olmak gerekir. Siz hiç reformcu bir kimsenin, "ateistler ya da müşrikler öldürülmelidir" şeklinde bir şey söyleyebileceğini düşünebilir misiniz? Ve yine siz hiç Atatürkçü bir kimsenin, Atatürk düşmanlarını alkışlayıp yüceltmesini kabul edebilir misiniz? İşte güncel iki ilginç örnek:

Fethullah Güven adındaki bir şeriatçı, geçenlerde gazetecilere verdiği bir beyanında, "Allah'ı ve Peygamberi kabul etmeyen insan, yani ateist ne ise insan öldüren de onunla eş değerdedir" diyerek Kur'an'da geçen "inanmayan" (inkarcı) deyiminin "ateist" anlamına geldiğini bildirdi. Daha başka bir deyimle, ateistlerin, "katil", "cani" ruhlu kimseler olarak ölüm cezasına layık olduklarını anlatmış oldu. Söylemeye gerek yoktur ki, bu tür bir anlayışa saplandığımız takdirde, Aristo'dan başlayıp, yüzyıllar atlayarak Voltaire’lere ve çağımızda Einstein'lara ve daha nice benzerlerine varıncaya kadar akılcı uygarlığın mimarları sayılan bütün düşünürleri ve bilim adamlarını kafir sayıp isimlerini tarih sayfalarından silmek (çünkü hepsi de ateist sayılabilecek görüşlere yönelmişlerdir) ve yeryüzünün 350 milyona yaklaşık nüfusunu oluşturan Budistlerin kellelerini kesmek (çünkü Budistler Tanrı diye bir şey kabul etmezler); ayrıca da sayıları 900 milyonu aşkın dinsizi yok etmek gerekir. Muhtemelen bu gerçeklerin kendisine hatırlatılması nedeniyledir ki, Fethullah Efendi, sözlerinin saptırıldığını, yanlış anlaşıldığım söyleyerek geri adım atar göründü.[1]

Kendisini, "İslam" konusunda "Türkiye'yi ve bütün dünyayı yönlendirenlerden biri" olarak ilan eden ve ayrıca da Atatürkçü olmakla övünen Yaşar Nuri adındaki bir başka ilahiyatçı ise, Fethullah Efendi'nin sözlerini düzeltiyor görünerek şöyle dedi: "... Kur’an insan öldürenlerin cezalarını ateistlerle değil müşriklerle bir tutmuştur... "[2] Hani sanki müşrikleri öldürmek, ateistleri öldürmekten daha erdemli, daha kutsal ve daha İslama yaraşır bir eylemmiş gibi! [Kuşkusuz ki dayanağı müşriklerin öldürülmelerini emreden Kur'an ayetleriydi (bkz. 4: 47, 115; 9: 5, 114 vd.; 21: 22; 28: 62; 19: 82; 21: 98 vb.]

Hemen belirtmeliyim ki, "müşrik” deyimi "Tanrı'ya eş koşmak", "Allah yanında başka bir Tanrı'ya tapmak" (çok tanrıcılık) anlamına gelir ki, yorumculara göre Kur'an'da geçen "kafir" tanımı ile uyumludur. Aslında müşrikler "Tanrı" kavramını inkar etmiş değillerdi; o kadar ki, putlarını bile Allah katında "şefaatçi" olarak kabul etmişlerdi; kabul etmedikleri şey Muhammed'in "Peygamberlik" iddiası ve Tanrı anlayışıydı. Ekleyelim ki, "müşrik" diye küçümsenen bu insanların ahlaksal ve insancıl birtakım gelenekleri vardı ki, Muhammed bile bunlardan bazılarını benimsemişti. Fakat her ne olursa olsun şu muhakkak ki, müşriklerin, ateistlere nazaran daha olumsuz bir zihniyete yönelik oldukları söylenemez. Söz konusu olan şey, nihayet farklı bir inanç, farklı bir zihniyettir. Bu itibarla Yaşar Nuri Efendi'nin, "Kur'an insan öldürenlerin cezalarını... müşriklerle bir tutmuştur" şeklindeki sözlerinin ne vicdana yatkın ve ne de İslama değer kazandıran bir yönü vardır. Kendisini "aydın" sayan bir kimsenin, farklı inançta olan kimselere ölüm yolunu yeğlemesine akıl erdirmek kolay değil!

Yukarıdaki iki örneğimiz gösteriyor ki, şeriatçıların reformcu ve Atatürkçü görünüme özlem duymalarının, özentiden ileri geçen bir yönü yoktur. Hele "Atatürkçülük" iddiasında hiçbirinin sözünü ciddiye almak doğru olmaz. Çünkü hiçbiri, Atatürk'ün aklı vahye üstün kılan ve akılcılığı her şeyin temeli yapan düşüncelerini ve hele hele din ve Tanrı anlayışını paylaşabilecek kerteye gelmiş değildir. Konuyu bu kısa yazı çerçevesine sığdırmak mümkün değil, fakat çarpıcı örnek olmak üzere her şeyden önce Atatürk'ün "Tanrı" kavramı konusundaki şu sözlerini anımsatalım: "Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allah'ları muayyen (belli) gruplarda toplamak ve nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir..

Bu satırları okuduktan sonra şimdi geliniz Atatürk'ün "İslamiyet ve Türkler" konusundaki şu sözlerini okuyalım:

"... Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din... Türk milletinin milli rabıtalarını (bağlarını) gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde, şamil, bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri 'ümmet' kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah (sözcüğünün) her yerde yükselmesine hasretmeye mecburdular. Bununla beraber Allah'a, kendi milli lisanında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta (Tanrı'ya yalvarıda) bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah'a ne dediğini bilemeyecekti. Bu (durum) karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir (sözcüğünün anlamını) bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler...''[3]

Dikkat edileceği gibi Atatürk, İslam şeriatının Türk'ün bünyesine yatkın düşmediğini, Türk milletini gerilettiğini bildirmekte. Bütün bunlar bir yana, fakat bir de Atatürk'ün, genel olarak dinler konusundaki görüşünü ve daha doğrusu, bütün dinler yerine yeni bir dünya dinine özlem duyar olduğunu belirten şu konuşmasına göz atalım:

"Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizm’den vazgeçerek yalınlaştırılmış bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağılayan kötülük etkenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün tatlı olduğunu yadsıyacak değiliz..."[4

Söylemeye gerek yoktur ki, bu yukarıdaki sözler, kendisini koyu bir Atatürkçü olarak gösteren Yaşar Nuri adındaki ilahiyatçının benimseyebileceği şeylerden değildir. Atatürk'ün bu görüşlerine ters düşmek bir yana, fakat o, bir de Atatürk düşmanlarına (örneğin Mısırlı Gazali ya da Bosna lideri Ali İzzetbegoviç gibi) hayranlık duyduğunu açıkça söyleyen bir kimsedir. Örneğin Mısırlı Gazali, Atatürk'ü Adolph Hitler'e benzetmiş, "Kemalizm’in bir bela olup son nefesini vermekte olduğunu" söylemiş, ayrıca da Türk toplumunu "fikren ilkel" olmakla ve "Arap zekasından yararlanmamakla" suçlamıştır. Ve işte bu sözleri söyleyen Mısırlı Gazali'yi alkışlamak üzere Yaşar Nuri Efendi şöyle demiştir: "(Mısırlı Gazali'yi) Ruh ve iman dünyamızın boyutlarını tutan önderler gibi kucaklamak borcundayız..."

Yine bunun gibi, Bosnalı lider İzzetbegoviç, Atatürk devrimlerini "Barbarlık ve ihanet" olarak nitelendirmiş, "Türk toplumunun Kemalizm nedeniyle cahil ve geri kaldığım" iddia etmiştir. Yalan niteliğindeki bu çirkin iddiaları savuran Ali İzzetbegoviç'i, Yaşar Nuri adındaki şeriatçımız hayranlıkla bağrına basarken şöyle demiştir:

"Ali izzetbegoviç'i selamlıyorum; Onu Kur'an düşüncesinin yüksek boyutlu bir düşünce adamı olarak da selamlıyorum. Izzetbegoviç'i, imanda gönüldaşım, ıstırapta yürekdaşım, bilim ve düşüncede meslektaşım olarak selamlıyorum. .. onu saygı ve hayranlıkla selamlıyorum.. ."

Söylememe gerek yoktur ki, bu tür örnekleri sergilemek, şeriatçıyı etkili olmaktan çıkarmanın ve ülkemizi Atatürkçü ve çağdaş nitelikte tutmanın en başarılı yoludur.

[4] Bu konuda daha geniş bilgi ve kaynaklar için benim Şeriat Devleti nden Laik

Cumhuriyet'e (Kaynak Yayınlan, 5. basım, 2004) adlı kitabıma bakınız.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült