Güncel

 

 

Özgür Düşünce Baskın Çıkmaktadır

Ahmet Karakuş


M.S. 1000’li yıllarda başlayan dinsel karanlığı yıkma savaşımı, 18.y.y’da doruğa ulaşmıştı. Merkezi otoritenin tüm ülkeye hakim olmasıyla da feodal senyör ve din baronları büyük bir darbe almışlardı. Soylularla kral çatışmasında kral galip gelmiş ve feodal aristokrasi neredeyse tümüyle siyasal alanı terk etmiş, zengin burjuvazi yeni iş alanları açarak, yeni fabrikalarla iş arayanlara biraz da olsa nefes aldırmıştı. Siyasal alanın burjuvazi lehine boş bırakılması, onların çıkarlarını gözeten kanunların yeni esaslar dahilinde ve liberal anlayışın ya da felsefenin ışığında yeni yaptırımlar ihdas etmesi, işçi işveren ilişkilerinde devamlı sorun yaratmıştır. Çünkü sömürü inanılmaz kadar yoğun ve öldürücüdür.

Kendilerini aydınlamacı olarak ortaya atan düşünürler, bu konuya fazla el atamamışlardır. Ama bu arada felsefelerini dayatmaya başlamışlar, toplumun büyük bir bölümü de her şeye karşın feodal karanlığın gitmesi için onları tutmuş ve bu durum bilimin gelişmesinde yüreklendirici bir etki yaratmıştır.

Öne sürdükleri fikirler, elbette feodal sisteme göre birer ilerici adımdı. Ama sömürü mekanizmasının sonu da değildi. Hatta çok daha acımasızı geliyordu. Yeni ortaya çıkan kapitalist sistemde, işçinin durumu serf ve köleden çok daha çetindi. Çünkü onların hiç değilse kendilerinin yaşamlarından sorumlu olan senyör ya da köle sahibi vardı. Ama işçinin böyle bir şansı yoktu. Çünkü o sözde özgürdü. Hiç kimse onun sorumluluğunu üstlenmemişti.

Burjuva düşünürlerinin tamamı soyut bir özgürlük kavramının peşinden kalem oynatan kimselerdi. Onlarda henüz kendi düşüncelerinin toplumu hangi yönde etkileyeceğini bilmiyorlardı.

“Yeni bir çağ ve yeni bir sistemin kurallarım koymaya çalışıyorlardı. Çünkü bu yeni sisteme, hukuki ve etik temeller atılıyordu. Buna göre;

 

 -İnsan doğuştan günahkar değildir.

 -Yaşamın hedefi öte dünya değil, yaşamın kendisidir.

 -Dünya da iyi yaşamanın temel koşulu, insan zihninin cehaletten ve boş inançlardan kurtarılmasıdır.

 -Cehaletten ve devletin keyfi müdahalelerinden kurtulmuş insan, ilerlemeye ve mükemmelleşmeye yeteneklidir.

 -Herşey birbiriyle bağlantılıdır ve büyük tanrısal düzenin bir parçasını oluşturur.”

 

Görülüyor ki, özgürlük adına konulmuş olan kurallar bile tanrısal bir gücün varlığına dayandırılıyor ki, son derece yanlış bir kavram. Dikkat edilirse emekçi sınıf için bırakılan tek güvence tanrısal yazgıdır. Ama burjuva kendi devletinin temellerini büyük bir dikkat ve özenle atmaktadır. İşte burjuvazi ile işçi sınıfı çelişkisi bu noktada başlamaktadır. Böylece “birbirleriyle çelişen sınıflardan meydana gelen her toplumda üretim araçlarına sahip olanlar ile bu araçları sömürenler, yarma işletmek zorunda bulunanlar arasında kökten bir çelişmenin varlığını anlamamıza yardım eder[2].” Burada şunu bir kez daha anlıyoruz ki, iki ayrı sınıf ortaya çıkmış ama burjuvazi tüm büyük ulamlara kendi pragmatik damgasını vurmuştur.

Açıkçası dinin saltanatı bitmektedir. Din ve dinsel çevreler kiliselere hapsedilmiş ve yönetim erki ellerinden alınmıştır. Her ekonomik sosyal yapı nasıl ki bir dinin gücüyle ayakta kalabilmişse ve din yasa kurumu görevini üstlenmiş ise, burjuva demokrasisi de kendi etik anlayışım ve kurallarını kendi yarattığı yasalarla kurumsallaştırdı. Onlar için önemli olan faydalı olandı. Onun için Pragmatizm ile Kapitalizm at başı ilerleyecek, hukukta, tarihte, psikolojide, eğitimde, dinde, ahlakta ve dış politikada faydacılığı esas alan konulan benimseyecekti. Her şeyin kökeninde, fayda sağlamaya yönelik düşünsel yapıtlar geliştiriyorlardı ve din kıta Avrupa’sında devlet yönetiminden kovuluyordu. Buna göre her isteyen istediği gibi davranma hakkına sahip olmalıydı ki özgür insan profili ortaya çıkabilsin ve insanın temel haklarına kavuşabilsin. Buna göre, en önemli hak yaşama hakkıydı. Hemen arkasından ise mülkiyet hakkı geliyordu. Çünkü bu hak, burjuvazinin olmasa olmaz hakkıydı. Yani önemli olan sermayenin özgürlüğüydü, tüm çabaları bu doğrultuda geliştirmeye yönelikti.

Yoksa yoksul için özgürlüğün yalancı ve sanal bir kavram olduğunu herkes bilmektedir. Burjuvazi, öylesine önemli kurumlar geliştirdi ki, en ufak bir sıkıntıda o kurumlar harekete geçer, ezilenlerle onlardan yana olan aydınları perişan ederlerdi. Bugün batının ünlü aydınlanmacılarının yarattığı sistem, kapitalist sistemin dokunulmazlığına kadar gelip dayanmıştır.

Burada küçük bir örnekle günümüz burjuva sınıfının ihanetini göstermek için seksen cuntasının varlığım ve yaptıklarını hatırlatmak yeterlidir. “ülkemizde sermaye sınıfı kendi yarattığı siyasal ve ekonomik bunalımını aşmak için Eylül döneminde bütün suçu işçi ve emekçilere, onlardan yana aydınlara yükleyerek devlet mekanizmasını iyice ele geçirdi.

Holdingler, devlet yönetiminde ağırlıklı bir biçimde söz sahibi durumuna geldi. Sermayenin sözcüleri açıkça; 12 Eylül olmasaydı, ANAP olmazdı, demektedirler.”

Burjuvazi, Kıta Avrupa’sında tam iktidar olduktan sonra laiklik kavramını dinsel etiğin yerine koydu. Din artık yasa gücü olarak kullanılamazdı. Her insan istediği gibi yaşamalıydı. Yeter ki burjuvazinin çıkarlarına dokunulmasın. Onlar için önemli olan paranın güvenliğiydi. Bunun için güvenlik güçlerinin yanında militarizmi de kendi çıkar ve felsefesine göre yetiştiriyor ve bunalıma girdiğinde de hiçbir sıkıntıya düşmeden elindeki maşayı kullanıyordu. Son tahlilde, Militarizm huzuru kaçmış olanın üstüne çöküyor ve umulmadık kötülükler yapıyordu. 12 Eylül bu konuda örnek bir kötülüktür. İkinci en büyük çıkarı, hiç kimsenin sorumluluğunu taşımamasıdır. O karından öte hiç ama hiçbir şeyle ilgilenmez. İşin ilginci, dünyanın hiçbir yerinde adam gibi vergi de ödenmez.

Üçüncüsü, zengin kadını, jigolosunun sonsuz zevkini tadarken zengin burjuva da metresleriyle gününü gün eder. Halkın fakir kalmasını istemelerinin başlıca nedenlerinden biri, fakir zevk çiçeklerinin emre amade beklemesini sağlamaktadır. Bu yoksul kesime son derece ihtiyacı olmasına karşılık adam gibi bir yaşam hakkı da tanımaz.

Dördüncü önemli bir durumda, son derece büyük bir işsizler ordusunu yedek işçi gücü olarak bekletmektir. Bu yedek açlar ordusu, sendikal hareketlerde işçi sınıfının karşısına çıkarılır. Çünkü ücretleri son derece düşük tutmanın bir başka yolu da budur. Bu yedekler kapitalizm’in kuruluş simidi gibidir. Bu bakımdan tüm insanlara iş olanakları tanımazlar.

Beşinci temel neden, yatarak kazanıp birilerinin emeğini çalmanın yollarını bulmak ve hukuki zeminini yaratmaktır. Kendi sosyal yapısının bozulmaması içinde “Laiklik” prensibine sarılır. Nasıl ki, köleci üretim ilişkilerinin dini “Paganizm”, feodal üretim ilişkilerinin dini “Hıristiyanlık” ya da tek tanrılı dinlerse, kapitalizm’in dinide “Laikliktir.”

Burada bir soru karşımıza çıkıyor. Neden dinsel kurumlara doğrudan saldırmazlar? Çünkü tıpkı yedek işçi ordusu gibi dini kurum ve kişileri de zamanı gelince kullanmak için. (12 Eylül’ün cunta başını hatırlasanıza).

Din. kaderciliği öylesine eker ki. kimse açlığının nedenlerini düşünemez olur. Kaderci insan, edilgen insandır ve bunu burjuvazi çok iyi bilir ve yine bilir ki kaderci toplumlar, tüm kötülükleri tanrıya havale eder ve sömürünün kendilerini bu duruma getirdiğini fark etmezler.

Açıkçası burjuvazi, her alanda paranın gücünü kullanır. Dünya egemenliğine oynar. Saldırır. Ayrıca saldırısı tek yönlü değil çok yönlüdür. Yani aydınlanma denilen kavram ve bu kavramı dünya çapında geliştirenler, belki de paranın bu kadar büyük bir güce ulaşabileceğini kestiremediler.

Dünya halkları, bu kadar büyük yoksulluğuna karşın, hala daha kader denilen yıldız yolunun kendileri için bir teselli olacağını düşünmeye devam ederlerse ve din bezirganlarının tamamı yalan olan sözlerine kanmayı sürdürürlerse, insanlığın sonunun parlak olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü gelişmiş halklar, dinin uyuttuğu halkları daha uzun yıllar sömürmeye devam edecektir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült