Güncel

 

 

Otoriteye İltica Etme Geleneği

Özcan Yeniçeri


Maddi yönden devletin, manevi yönden ise kendisi gibi olan bir başka kişinin otoritesine iltica Doğu toplumlarında gelenektir.

İnsanın bireyselliğini, akli melekelerini kullanmayı ve girişim yeteneğini büyük ölçüde yok eden bu duruma nasıl gelindi?

Cevaplandırılması gereken asıl soru budur.

Olgunun ilginç yanı bu yüzyıllar süren bir süreç sonucunda kendi zihinsel genlerini de üretmiştir.

Hem maddi hem de manevi yönden bu tarihi arka plan, doğu insanına kendine özgü bir çeşit yaşam ve düşünce biçimi dayatmıştır.

Erich Fromm'un otoriteye ilticayı "özgürlükten kaçış" olarak nitelendirmesi nedensiz değildir.

O, bu olguyu "bireysel özün yoksun olduğu içsel güce ulaşmak için, kişinin kendi bireysel özünün bağımsızlığından vazgeçme ve kendi özünü kendi dışındaki bir insanla ya da bir şeyle kaynaştırma eğilimi" olarak niteler.

Otoriteye iltica nasıl teşekkül etti?

Yüzyıllar boyunca devletin dünyevi, tarikat ve cemaatlerin ise uhrevi hayat üzerindeki tahakkümü mümin kişiyi otorite karşısında anlamsız, zayıf ve güçsüz kılmıştır.

Ülgener bu yapının nasıl teşekkül ettiğini şöyle açıklar:

"Dünya beylerinin yanında, hatta üstünde bir din ve mana aristokrasisini yoğurup şekillendiren" -İslamın şiddetle reddettiği- ruhbanlık kurumu yüzyıllar içerisinde başka isim ve kılık altında kul ile tanrı arasına konulunca, kitleler üzerinde yeni bir güç ve iktidar merkezi vücut bulmuştur…

Alışılmış hanedan tertibi dışında, fakat manevi nüfuz ve sultası hepsinin üstünde çoğunlukla tarikat ve toprak ağalığı karışımı bir tahakküm odağı teşekkül etmiştir.

Allah'a değil yarattığına teslim olmak!

Bursalı İsmail Hakkı "Ruh-el Mesnevi"de kerameti kendinden menkul tiplerin nasıl türediğini bir anlamda şöyle yazar:

"Kendileri de bir zamanlar tabandan yetişme, fakat tabana basıp üste tırmandıkça dünya meşguliyeti ile uğraşmaktan nefislerini sıyırmayı bilmiş; Hak yolunu basamak basamak sürdürüp Tanrı varlığında bekaa bulduktan sonra ise artık "eli Hakk'ın eli; kuvvet ve kudreti 'vücudu mutlak kudreti" haline gelir.

"Öylesine hizmet; Hakk'a hizmet demek"tir.

Bu durum pısırık, pasif, uyuşuk ve uysal bir tabiler kütlesini üretmiştir.

Yaşama, algılama ve düşünme biçimi otoriteye kayıtsız, itirazsız bağlanış hatta ilticayı zorunlu kılmıştır.

Mevlana Cami'nin Mefehat-el-Üns'de "Felah yoktur ol müride ki üstadın ve pirin züllünü çekmeye ve kendinden sille yemeye" demiştir.

Madde ve mana sultanları!

Bilindiği gibi siyaset madde üzerinde hüküm süren sultanlar, tarikat mana üzerinde tahakküm eden sultanlar yaratır.

Siyasetin etkisi geciçi, tarikatınsa kalıcıdır.

Ankaravi bu hususta şu tespiti yapar:

Maddi sultanların insanın fiziki yapısı üzerinde kurduğu tahakküm; manevi sultanların duygu, ruh ve iman üzerinde kurduğu egemenliğin yanında anlamsız denecek kadar etkisizdir.

Ona göre mana sultanlarına biat edenler "Ehl-i cihandan hizmetkârlık ve riayeti edep talep eylemişlerdir."

Bu tutumların amacı kerameti kendin menkul bir takım şeyhlere tam teslim olmayı sağlamak ve onların elinde bir cenaze gibi olmasını sağlamaktır.

Böylece şeyhler de halis muhlis uşaklara kavuşmuş ve egosu tatmin olmuş olur İbrahim Sarmış, ortaya çıkan bu çelişkili durumu şöyle açıklar:

Onlardan bazıları insanları zühde ve dünya nimetlerinden uzak durmaya davet etmelerinin karşın kendileri için pahalı elbiseler giymeyi, şatafata gark olmayı ve padişah yemekleriyle donatılmış sofralardan beslenmeyi bir hak olarak görmüşlerdir.

Mana sultanları olan şeyhler ile maddenin sultanları olarak nitelendirilecek devlet yöneticileri doğu toplumlarını yüzlerce yıllardır kayıtsız şartsız maddi ya da ruhani otoriteye iltica etmeye zorlamışlardır.

Atatürk bu baskıyı kırmıştır.

Ona saldırının altında bu gerçek yatmaktadır.

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült