Güncel

 

 

Osmanlı İmparatorluğu Neden Çöktü?

Emre Kongar


Sevgili okurlarım, “resmi tarih”in de “gayri resmi tarih in de bir türlü akılcı ve bilimsel bir biçimde açıklayamadığı olgu Osmanlı imparatorluğunun neden çökmüş olduğudur.

Belki şöyle sorarsak, konunun önemi daha iyi anlaşılabilir:

Fatih Sultan Mehmet döneminde, dünyanın en güçlü teknolojik ve ideolojik devleti olan Osmanlı, nasıl olmuş da, bir süre sonra duraklama, sonra da gerileme dönemine girmiş ve sonunda çökmüştür? Yani bir dönem dünyanın en güçlü imparatorluğu, ne olmuştur da duraklama ve gerileme dönemine girmiş, bu süreçten kurtulamayıp çökmüştür?

Resmi tarihin bu soruya verdiği yanıt “İmparatorluğun doğal sınırlarına ulaşmış olması" gibi bilime ve akla uymayan gerekçelerle doludur.

Örneğin bu gerekçenin sahipleri, “imparatorluğun doğal sınırlarının” niçin Viyana’dan geçtiğini, Berlin’den geçmediğini nasıl açıklayacaklardır doğrusu merak ediyorum.

Bir başka açıklama İslam dinin tutucu niteliğinden dolayı, Osmanlı İmparatorluğumun, matbaa gibi dünyadaki yenilikleri almakta geciktiğidir.

Bu açıklamayı yapanlar, değişim dönemlerinde bütün dinlerin tutucu işlev gördüğü gerçeğini ve Hıristiyanlığın, Müslümanlıktan çok daha reaksiyoner nitelikler taşıdığını unutmuşlardır.

Onlara tek bir soru sormak gerekir:

Galile’yi kim yargılamıştır?

Bir Şeriat mahkemesi mi?

Bildiğiniz gibi Galile’yi yargılayan mahkeme bir Engizisyon mahkemesidir.

Hem de yargılama gerekçesi kilisenin, dünyanın güneşin etrafında dönmediği konusundaki dogmasına karşı çıkmasıdır.

Üstelik yargılama tarihi 1600’lerin başıdır.

Daha önce belirttiğim gibi Osmanlıların Tophane’deki gözlemevini topa tutarak yok ettiği tarihten 30 yıl kadar sonra.

Yani nasıl oluyor da, dünya ve evren hakkında bu denli baskıcı ve yanlış kavramlara sahip olan Hıristiyanlık gelişmeyi ve ilerlemeyi engellemiyor da, Müslümanlık engelliyor?

Bu sorunun yanıtı yoktur.

Müslümanlık, değişim döneminde yeniliklere karşı tutucu bir görev üstlenmiş, bütün gerici eylemler şeriat adına yapılmıştır ama, Hıristiyanlık da bu konuda Müslümanlıktan farklı değildir.

Hıristiyanlığın Reform hareketiyle nitelik değiştirmesi de bu sorunun yanıtı olamaz, çünkü o zaman soru, “Neden Hıristiyanlığın egemen olduğu toplumsal yapı bu değişime izin veriyor da, Müslümanlığın egemen olduğu toplumda böyle bir değişim görülmüyor?” biçimini alır.

Yani imparatorluğun çöküş nedenini dinden başka bir yerde aramak gerekir!

“Gayri resmi tarih”in öne sürdüğü çöküş nedenlerinin bazıları da, en az yukarda belirtilen “resmi tarih” görüşünün bazı gerekçeleri kadar anlamsızdır:

Güya Osmanlı padişahlarının, Bizanslı, Ukraynalı, Venedikli gibi Hıristiyan kökenli kadınlarla evlenmeleri, Osmanlı soyunu yozlaştırmış, imparatorluk da bu yüzden çökmüştür. Bu iddianın genetik bilimi açısından yanlışlığı çoktan kanıtlanmıştır:

Melezleşme, insanların daha sağlıklı olmasına yol açmakta, buna karşılık akraba evlilikleri, benzer genlerin hastalıkları daha belirgin hale getirmesinden dolayı kuşakları yozlaştırmaktadır.

Avrupa hanedanları kendi aralarında evlenerek yozlaşmış, buna karşılık melezleşen Osmanlı Hanedan’ı (birçok delilik vakasına karşın) bu hanedanlardan daha sağlıklı olarak varlığını sürdürmüştür.

Ayrıca yabancı kökenli kadınların Osmanlı politikasını etkileyerek imparatorluğu batırdıkları iddiası da geçerli değildir, çünkü unutmamak gerekir ki güçleri, mevcut devlet yapısı içindeki konumları ve saray içindeki ilişkilerle sınırlıdır. Bir başka deyişle imparatorluk içindeki entrikalar ve oyunlar, ancak mevcut yapının ve ilişkilerin izin verdiği ölçüde etkili olabilmiştir. Mevcut yapı ve ilişkilerin nitelikleri ise bu yabancı kadınların güçlerinin çok ötesindeki değişkenler tarafından belirlenmiştir.

Sevgili okurlarım, yukarda sadece birkaç örnek verdim:

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedenleri ne “doğal sınırlardır” ne “Müslümanlık” ne de “Yabancı padişah eşleri ve anaları”.

Aşağıda bu nedenleri çok daha makro açıdan irdelemeye çalışacağım.

Tarihsel Diyalektik

Sevgili okurlarım, tarihteki her olay, çeşitli tepkiler doğurur, bu arada karşıtlarını da yaratır ve güçlendirir.

Bu diyalektik, tarihin kaçınılmaz mantığıdır.

Osmanlı’yı çökerten biri iç, öteki dış, iki temel süreç vardır. Bu iki süreç de aslında imparatorluğun güçlü yanlarından kaynaklanmıştır ama, kaçınılmaz olarak onun yıkılmasına kadar giden diyalektik olayları da yaratmıştır.

Osmanlı’nın yıkılış süreci, kuruluşla başlar.

“Her insan doğduğu andan itibaren ölmeye haçlar,’’ diye düşünürseniz, bu yargımın hiç de haksız olmadığını göreceksiniz.

Ama burada kastettiğim süreç, sadece imparatorluğun “doğmuş ve doğduğu andan itibaren ölmeye başlamış olması” değildir; imparatorluğun doğuş süreci, onu yok edecek mekanizmaları da tetiklemiştir.

İstanbul’un Fethi Amerika’nın Keşfine, Amerika’nın

Keşfi Dünyanın Değişmesine, Dünyanın Değişmesi

Osmanlı’nın Yıkılışına Yol Açıyor

Sevgili okurlarım, daha önce Osmanlı İmparatorluğunun Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulduğunu belirtemeye çalışmıştım.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi, sadece burada yaşayan bilim ve sanat insanlarının Batıya kaçmasına ve oralarda yenilikçi hareketlerin başlamasına yol açmadı.

Aynı zamanda Hıristiyan Dünyasını Osmanlıya karşı birleştirdi ve uzun yıllar sürecek olan yeni bir haçlı seferi dalgası başlattı.

Ama asıl etki başka bir yerdeydi:

Osmanlılar, İstanbul u fethederek bilinen dünyanın, yani Avrasya’nın kalbine el koymuşlardı; Doğu-Batı ticaret yollarının denetimi artık onların elindeydi.

O dönem dünyasının tüm işleyiş mekanizması ise bu ticaret yollarına dayalıydı.

Hem Kırım üzerinden Rusya’yı, hem Karadeniz’i, hem Anadolu’yu, hem de Akdeniz’i denetimlerine alan Osmanlılar, Batılı ülkelerin ticaret yollarının tümünü kesmişlerdi.

Kan damarları kesilen Batı, yeni ticaret yolları aramaya başladı:

Bu arama süreci, hem Osmanlı’nın denetiminde olanların dışındaki yolların bulunmasına yol açtı, hem de daha önemlisi, Amerika’nın keşfedilmesiyle dünyanın sınırlarım değiştirdi, yeni bir dünya yarattı ve Osmanlı bu sürecin dışında kaldı, yeni dünyaya uyum sağlayamadı ve çöktü.

Osmanlı, o zamanki dünyanın tümü demek olan Avrasya’nın egemeni idi.

Amerika’nın keşfiyle bu dünyanın değişmesi onu yıktı.

Tabii burada hemen iki soru akla geliyor:

Amerika’yı niçin Osmanlılar keşfedemedi de, Avrupalılar keşfetti ve sömürgeleştirdi?

Amerika’nın keşfinden sonra oluşan yeni dünyaya Osmanlı niçin entegre olamadı?

Birinci sorunun iki yanıtı vardır:

Birinci olarak, Osmanlılar, bilinen dünyanın (Avrasya’nın) denetimini ellerine geçirmişlerdi, yeni arayışlar içinde değillerdi.

Kendi egemeni oldukları dünyanın sınırlarını ya da işleyişini değiştirmek gibi bir hedefleri yoktu.

Sıkıntıda olanlar Avrupalılardı, yeni yolları da onlar aradılar.


İkinci olarak, Avrupalıların coğrafi konumları, yani Atlantik kıyısında olmaları, Osmanlılara göre bu keşifler için daha uygundu.

İkinci sorunun yanıtına gelince, Amerika’nın keşfinden sonra, bu ülkeden Avrupa’ya aktarılan değerli madenler ve öteki zenginlikler doğrudan doğruya bu kıtanın toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısını etkiledi, zenginleştirdi, canlandırdı, kapitalistleşme sürecini hızlandırdı. Osmanlılar ise bu sürecin dışındaydılar.

Bir başka deyişle, Batı’nın Aydınlanma ve Endüstrileşme süreçlerini başlatan büyük ivme, Amerika’nın keşfiyle başladı. Osmanlı’nın bu sürecin dışında kalması onun nihai olarak çöküşünü hazırladı.

Osmanlı’nın Değişmezliğe Dönük Yapısı, Onun,

Yeniliklere Uyum Sağlamak Yerine Yozlaşmasına,

Sistemin Çökmesine Yol Açtı

Osmanlı’nın çöküşünün ikinci temel nedeni, iç yapısından kaynaklanır:

Osmanlı devlet yapısı, ekonomisi ve siyaseti “değişmezlik” üzerine kuruludur.

Toprak mülkiyeti Padişah’ındır (devletindir).

Bireylerin iktidara ortak olmalarını güçlendirecek özel toprak mülkiyeti yoktur, derebeylik, ancak gerileme döneminde ortaya çıkmıştır. Bu da bir değişimi değil, bir yozlaşmayı yansıtır.

İktidara ortak olmaya giden bir başka yol olan ticaret, Müslümanların değil, Hıristiyanların denetimindedir; zenginlik yoluyla iktidara ortak olma ve değişmeyi sağlama kanalları Müslümanlara kapalıdır.

Merkezdeki vurucu güç olan ve iktidara ortak olabilecek nitelik taşıyordu, Hıristiyan çocuklarından devşirme sistemiyle oluşturulan yeniçerilere dayandırılmış, bu niteliğiyle dinsel-geleneksel bir toplumda iktidara katılmasının yolları tıkanmıştır.

Yeniçeriler, sadece iktidar içi saray entrikalarında rol oynamışlar, bu da iktidarın değişime ayak uydurmasından çok, yozlaşmasına yol açmıştır.

iktidara ortak olmanın bir başka yolunu kullanabilme olanağına sahip bulunan Müslüman ordu, Sipahiler, tımar sistemi ile mülkiyetten yoksun bırakılmış, ayrıca Anadolu’da dağınık biçimde tutularak bir değişim odağı olması önlenmiştir.

Bu nedenle Anadolu’daki her türlü ayaklanma değişmeye değil, yozlaşmaya yol açmıştır.

Sonuç olarak Fatih Sultan Mehmet’in değişmezlik ilkesi üzerine kurmuş olduğu Osmanlı yapısı, değişme baskıları karşısında bu baskıları akılcı bir biçimde karşılayamamış, değişen dünyaya ayak uyduramamış, sistem olumlu yönde değişmek yerine, yozlaşmıştır.

Çöküşü Hızlandıran öğeler: Kapitülasyonlar ve Milliyetçilik Akımları

Sevgili okurlarım, “resmi tarih”in çok irdelediği ama en azından bir açıdan yetersiz kaldığı kapitülasyonlar tarihimizin en önemli öğelerinden biridir.

“Resmi tarih” esas olarak kapitülasyonların, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hıristiyan Dünyası’nı bölmek için, Alınanlara karşı, Fransızlara verilen ticaret ayrıcalıkları olduğunu söyler.

Oysa kapitülasyonlar daha önce başlamıştır.

Tarihle biraz daha ilgilenenler, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, Venedikliler in ve Cenevizlilerini ticaret ayrıcalıklarını kabul ettiğini ve kapitülasyonların bu tarihte başladığını görür.

Oysa kapitülasyonlar çok daha eskidir; tarihleri Haçlı Seferleri’ne dayanır.

Fernand Braudel’in ünlü V. Filip Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası adlı çalışmasını inceleyenler, kapitülasyonların, Haçlı Seferleri’nin kalıntısı olduğunu açıkça görürler.

Haçlı Seferleri’nin kalıntılarının Doğu Akdeniz’de oluşturdukları yerleşim birimleri, Batı Avrupa’daki akrabaları ve tanıdıkları vasıtasıyla, Doğu-Batı ticaret yolu üzerinde önemli bir ilişki hattı oluşturur.

Ticaretin en önemli öğesi olan güvenli ilişki, ancak Avrupalının Akdeniz’deki bu Haçlı kalıntılarının sayesinde kurulur.

Dolayısıyla kapitülasyonlar, Haçlı Seferleri’nden beri Doğu Akdeniz’in bir parçasıdır.

Osmanlılar, Doğu Akdeniz’i denetlemeye başlayınca, bölgenin ayrılmaz bir parçası olan kapitülasyonları da devralmışlardır.

İşte bu kapitülasyonlar, güçlü zamanlarında Osmanlıların lehine işlev görürken, gerileme ve çöküş döneminde imparatorluğun yarı sömürge olmasına kadar giden bir dış sömürünün aracı olmuşlardır.

Yabancı devletler çeşitli baskılarla, Osmanlı ekonomisini bütünüyle denetim altına almışlar, bu da ülkenin ekonomik gelişmesini engellemiştir.

Daha sonra alınan dış borçlar, yukarıdaki bölümlerde de anlatıldığı gibi imparatorluğun iflasına neden olmuş, bu iflas ise onun tarih sahnesinden silinmesine yol açmıştır.

Daha sonra, ekonomi alanındaki bu kapitülasyonların adalet alanına da yaygınlaştırılması, Osmanlı Devleti’nin çökmesine hızlandıran olayların başında gelir.

Çünkü adli kapitülasyonlar, devletin hukuksal bütünlüğünü zedelemiş, yönetim ve adalet mekanizmalarına Batı ülkelerinin doğrudan müdahalelerine yol açmıştır.

Osmanlı adalet sisteminin şeriata dayalı olması, kapitülasyonların adalet mekanizmasına da yaygınlaştırılmasının altında yatan ana nedendir (tabii asıl nedenin Osmanlı’nın güçsüzleşmesi olduğu unutulmamalıdır.)

Batılı devletler, kendi dindaşlarının İslam hukukuna göre yargılanmalarının haksızlık olduğu gerekçesiyle, imparatorluğun adalet düzenini ve egemenliğini önemli ölçüde zedelemişlerdir.

Lozan’daki en önemli pürüzlerden birini oluşturan kapitülasyonlar, ancak bu antlaşmanın imzasıyla kaldırılabilmiş, sonunda 1926’da Medeni Kanun’un kabulüyle de ülkede laik ve demokratik bir hukuk sisteminin kurulması sağlanmıştır.

Kapitülasyonların adli alana da yaygınlaştırılması, (Osmanlıya denetlemek amacının yanında) hiç kuşkusuz Avrupa’da gelişen "birey hukuku” anlayışının bir sonucu olarak da görülebilir.

Birey hukukunun gelişmesi ise Endüstri Devrimi’nden sonra filizlenen Milliyetçilik Akımları’nın da ortaya çıkmasına yol açan değişmelerin sonuçlarından biridir.

Milliyetçilik Akımları’nın gelişmesi ise Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü hızlandıran en önemli öğelerden biridir.

Osmanlı İmparatorluğu çeşitli din, dil millet ve kültürlerden oluşan bir din-tarım imparatorluğu idi.

Sevgili okurlarım, siz, televizyon ekranlarına kadar yansıyan “Osmanlı emperyalist değildi" söylemlerine bakmayın, bütün din-tarım imparatorlukları gibi Osmanlı da fethettiği yerleri sömürmek üzerine kuruluydu.

Savaşlardan sonra yapılan antlaşmalardaki yıllık ödemeler, Hıristiyanlardan adam başına alınan cizye adlı vergi hep bu emperyalizmin göstergeleridir.

Ama Osmanlı, İngiliz ve Fransız emperyalizmlerine göre en yumuşak, yerel halka ve yönetimlere en az müdahale eden bir yöntem uyguluyordu.

Alacağı haraç azalmasın diye, üretime ve yönetime hiç müdahale etmiyor, yerel yöneticilerden birini halkın başına geçiriyor, cizye’den dolayı da, kitleler halinde Müslüman olunmasını istemiyordu. (Yoksa şimdi tüm Balkanlar Müslüman olacaktı.)

Dolayısıyla, Milliyetçilik Akımları gelişince, ilk ve en çok etkilenen ve hemen dağılan imparatorluk da Osmanlı oldu.

İngiliz ve Fransız sömürgeciliklerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar sürdüğünü, 1950’lere 1960’lara kadar sarktığını anımsatırsam, Osmanlı ile bu ülkeler arasındaki fark belirgin bir biçimde ortaya çıkar.

Osmanlı İmparatorluğu, Endüstri Devrimi’ni kaçırdığı için Milliyetçilik Akımları dışardan, Avrupa’dan geldi.

Bu nedenle zaten Osmanlı’yı paylaşma planları yapan Avrupalı devletlerin elinde büyük bir ideolojik silah haline dönüştü.

Klasik model, yerel Hıristiyan halkın ayaklanması, onu bastırmak isteyen Osmanlıya Avrupalı devletlerin müdahalesi ve bir uluslararası antlaşmayla bu yerel halka siyasal haklar verilmesi biçiminde işledi.

Yunan, Bulgar, Arnavut, Sırp milliyetçilikleri Balkanları çok kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopardı ve çöküşü gerçekleştirdi.

Tabii Milliyetçilik Akımları Ermenileri de etkiledi ve bu etkileme, Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilerin Ruslar ve Fransızlarla birlikte Türklere ve Kürtlere saldırmasıyla tam bir boğazlaşma sonucunu doğurdu; aslında Kurtuluş Savaşı sırasındaki muharebelerle sonuçlanan bu boğazlaşma ve hesaplaşma ne yazık ki, Ermenilerin çabalarıyla daha sonra hesaplaşmaya dönerek bugün de sürmektedir.

Bu arada Türk milliyetçiliğinin de gelişmesi kaçınılmazdı.

Fakat ne yazık ki Türk milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğumda öncülük alamadı, Batı’da olduğu gibi bir din-tarım imparatorluğunu kendi içinden gelen dinamikle çağdaş bir endüstri toplumuna dönüştüremedi.

Bu nedenle Türk milliyetçiliği, Kırım kökenli Gaspıralı İsmail, Azerbaycan kökenli Ahmet Agayef (sonradan Ağaoğlu) gibi Batı’da yetişmiş, Batı düşüncesinden ve uygulamalarından etkilenmiş düşünürlerce, geç bir milliyetçilik olarak gelişti.

Bir anlamda, Türk milliyetçiliği, Batı’dan gelen ve Hıristiyanların imparatorluktan ayrılmasına yol açan Milliyetçilik Akımları Osmanlı’yı parçaladıktan sonra gelişmiştir diyebiliriz.

Nitekim Osmanlı’nın, bütün öteki milliyetçiliklerle birlikte Türk milliyetçiliğini de bastırmasının nedeni, farklı milliyetleri Osmanlı kimliği altında birleştirmek istemiş olmasından kaynaklanır.

Osmanlı’daki Türk milliyetçiliği imparatorluk çöküp dağılmaya başladıktan sonra, 1900’lerin birinci çeyreğinde Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında filizlenmeye başlar, ancak Cumhuriyet’in kuruluşuyla resmen tanınır.

Bu süreç içinde, tarihin diyalektik mantığı açısından, Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında imparatorluktan ayrılan Hıristiyanların Milliyetçilik Akımları’nın ve savaş sırasında büyük trajediler yaşanmasına yol açan Ermeni milliyetçiliğinin de rolü olduğu muhakkaktır.

Sonuç olarak özetlersek, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ne Müslüman oluşundandır, ne de doğal sınırlarına ulaşmış bulunmasından.

Osmanlı İmparatorluğu Endüstrileşme Devrimi’ni kaçırmış olduğu için çöktü.

Endüstrileşme Devrimi’ni kaçırmış olmasının nedeni ise Amerika’nın keşfi ile Avrupa’da başlayan değişim sürecinin dışında kalmış olmasıydı.

Amerika’nın keşfi ise, yine diyalektik olarak Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu-Batı ticaret yollarına hakim olması ve Batı’nın yeni yollar aramasının bir sonucudur.

Endüstri Devrimi’ni kaçıran Osmanlı, güçsüzleşmeye başlayınca, değişmeye kapalı olan toplumsal, siyasal ve ekonomik yapısıyla bu sürece uyum sağlayamamış, gerileme, çöküşe dönüşmüştür.

(Din burada işin içine girmiş, bütün toplumlardaki değişim dönemlerinde yaptığı gibi, değişime karşı çıkmıştır, ama bu Islama özgü bir işlev değildir, onun için belirleyici sayılamaz.)

Kapitülasyonlar ve Milliyetçilik Akımları bu çöküşü hızlandıran öğelerdir.

Sonuç olarak, Osmanlı’nın çöküşünü ne İslam dinine, ne İslam’dan sapmaya ne de padişahların yozlaşmasına bağlamak olanaklıdır. Osmanlı, tarihin acımasız diyalektiği çerçevesinde, egemen olduğu dünyanın sınırlarının ve işleyiş mekanizmalarının değişmesi ve bu değişmeye ayak uyduramaması sonucunda çökmüştür.

(Konumuzla doğrudan ilgili değil ama, Amerika Birleşik Devletleri’nin Bilişim Devrimi’ni yaşayan ve hızla yayılan ama Amerika’nın keşfinin etkisine oranla etkileri çok daha küçük olan bugünkü değişim karşısında, dünyadaki liderliğini yitirmemek için kullandığı çözümleme yöntemlerine, kullandığı araçlara ve yaptıklarına bakarsanız, Osmanlı’nın çaresizliğini daha iyi anlarsınız.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült