Güncel

 

 

Neden Geri Kaldık?

Namık Kemal Pak


Yukarıdaki değerlendirmelerden kolayca görüleceği üzere ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda pek çok eksik ve kusurlarımız var. Bunların doğal uzantısı olarak güçsüzlük ve evrensel ölçekte saygınlık eksikliği de var.

Peki, bu hep mi böyleydi, yani hep mi gerideydik? Ne yazık ki, bu uzun süredir böyle ve Türkiye son bir kaç yüz yıldır geri kalmışlığın acılarını yaşıyor. '

16-17. yy.larda uygarlık düzeyi itibariyle Batı uygarlığı ile aramızda önemli bir fark yokmuş. Ancak sonraki yıllarda durum değişmiş ve öncelikle askeri alandan başlayarak her alanda Batı dünyası ile aramızdaki ara, aleyhimize olarak sürekli açılmış.

Önce Batı'nın savaş gücünde ileri gittiği fark edilince arayı kapamak için çareler aranmış. Ama bulunan çözüm reçeteleri hep eksik kalmış. Örneğin, "Onların ürettiği silahları, makineleri alalım ve kullanalım, arayı kapatırız" diye düşünmüşler. Bakmışlar ki bu sorunu çözmüyor, hatta ara açılmaya devam ediyor, doğrudan teknoloji ürünleri yerine teknolojik bilgi transferi ile sorunu çözümlemeye çalışmışlar. Avrupa'dan askeri mühendislerin transferi, askeri mühendishanelerin açılması bu bağlamda değerlendirilebilecek yüzeysel çözüm çabaları. Bu süreci biraz daha yakından inceleyelim.

Türkiye'nin Avrupa ile ilişki içinde olduğu yaklaşık 600 yıllık sürenin ilk yarısında, teknolojik ve askeri bakımlardan genelde bir eşitlik, yaklaşık bir denge durumu mevcuttu. Son 300 yılda, belki daha kesin bir tarih vermek gerekirse II. Viyana Bozgunu'ndan (1683) sonra, teknolojik dengenin Osmanlı’nın aleyhine döndüğü anlaşılmaktadır. Bu gerilemenin, Osmanlı üst yönetimi tarafından algılanması, daha doğrusu işin vahametinin kavranması için, yaklaşık bir yüzyıl daha geçmesi gerekmiştir.

Pasarofça Barışı'ndan (1718) sonra gelen ve Lale Devri diye tanımlanan göreli barış döneminde, Osmanlılar ilk kez bir dizi sivil teknolojiyi Türkiye'ye ithal etmişlerdir. Matbaa, kağıt yapımı, cam ve modern sabun üretimi; sosyal alanda, canlı bir saray hayatı. İlk elçiler de bu döneme rastlar. Kanlı bir ayaklanmayla (1730) sadrazamın katli ve sultanın tahttan indirilmesi ile sonuçlanan bu küçük Batılaşma provası yüzyıl sonraki büyük Tanzimat hamlesinin kapısını açmıştır.

Lale Devri'nin (1718-1730) büyük simalarından İbrahim Müteferrika, sadece matbaa ve kağıthane kurmakla kalmamış, birçok kitap ve risale yazıp, matbaasında basmıştır. Bu eserlerden bazıları Avrupa'daki askerlik usulleri yani 17. yy.da başlayan "Askerlik Devrimi" ile ilgili olup, bazısı da bu usulleri hızla benimseyen ve ordusunu modernleştiren Rusya'daki Petro Reformlarına ilişkin bilgi verir. Müteferrika'nın da Fatih'in toplarını döken Urban usta gibi bir Macar olması, Türkiye'nin teknoloji transferi tarihinde ilgi çekici bir tesadüftür.

Türklerin 18. yy. başında çok ciddiye almadığı Moskoflar, Çariçe II. Katerina zamanında, Türkiye'nin en önemli düşmanlarından biri olduğunu da göstereceklerdir. Özellikle, 1774'te Küçük Kaynarca Anlaşması'yla sonuçlanan ve Ruslara büyük toprak kaybı ile Karadeniz'e çıkış kontrolünün yitirildiği 1768-74 Rus Savaşı, Türkiye'nin Batılılaşmasındaki "ağır tahriklerden biridir. Daha 75 yıl önce donanma ve deniz bile bilmeyen Rusların, 1771'de Baltık'tan yola çıkıp Akdeniz'e girerek Çeşme'de yatan Osmanlı donanmasını yakması, askerlikteki gerilemeyi gündeme getirmiştir. Askeri mühendislik mektepleri, Nizamı Cedit ve Asakiri Mensure orduları, Tanzimat, sivil alandaki yeni okullar, usuller, modern donanma, sanayileşme girişimleri, demiryolları, tıp mektepleri, telgraf vb. her şey tüm teknolojiler ve modern bilimin bir kısmı devlet eliyle veya yabancı şirketler tarafından Türkiye'ye getirilecektir.

Tanzimat'tan (1939) sonra, özellikle, Islahat Fermanı'ndan (1856) sonra, kendini Avrupa'nın karşıtı değil, bir parçası, Avrupa konsorsiyumunun bir üyesi olarak gören Türkiye, günümüze kadar hep Avrupa'dan bilim, teknoloji, sosyal ve siyasi yenilikler alagelmiş, ancak Avrupa'ya buradan bir transfer gerçekleşmemiştir.

Peki, nasıl ve neden olmuş bu? 1543-1687 arasındaki yaklaşık 150 yıllık bir dönemde Batı'da uygarlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden biri gerçekleşmiştir: Bilimsel devrim, yani, gözlem, deney ve matematiksel gösterime dayanan araştırma yöntemiyle yeni bilgi üretimi yöntemi. Ne tuhaftır ki, o dönemde dünyanın en önemli ülkelerinden biri olan ve o coğrafyanın doğu sınırını oluşturan Osmanlı bu kadar uzun bir sürece yayılmış bu büyük değişim ve dönüşümün farkına varamamış. Yani bilimsel devrim ve onun uzantısı ve türevi olan aydınlanma ve sanayi devrimleri ülkemizin kalın duvarlarını aşıp içeri girememiş. Böylece ara sürekli açılmış.

Bu noktada yukarıdaki genel değerlendirmeye en çarpıcı istisnayı oluşturan ve bilim tarihimizin en dramatik olaylarından birinden biraz ayrıntıyla söz etmem gerekiyor: 16. yy.ın ikinci yarısında, III. Murat döneminde, İstanbul'da Tophane sırtlarında Takiyüddin tarafından kurulan gözlemevinin öyküsü. 1571 yılında II. Selim tarafından müneccim başı olarak görevlendirilen Takiyüddin, bu görevdeyken gözlemevi kurma arzusunu gerçekleştirmek üzere dönemin önemli bilginleriyle temasa geçmiştir. Bu ilgi ve isteği Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Saadettin tarafından desteklenmiş ve yeni padişah III. Murat'ı Takiyüddin'in yönetimi altında bir gözlemevi kurulması konusunda ikna edilmiştir. Konu Divan'da görüşülerek onaylanmış ve böylece Takiyüddin, padişahın adıyla anılacak gözlemevi hazırlamakla görevlendirilmiştir (1575). İnşası 1577'de tamamlanan ve bir süre gözlemlere ev sahipliği yapan İstanbul Gözlemevi'nin ömrü ne yazık ki uzun olmamıştır.

Takiyuddin, 1577 yılı Kasım aynıda İstanbul'da gözlemlenen kuyrukluyıldızı Sultan Murat'a iyi haberler müjdeleyicisi olarak yorumlayarak, Türk kuvvetlerinin kanlılara karşı başarılı olacağını söylemiştir. Ancak bu gözlemin ardından İstanbul'da 1578'de bir veba salgını baş göstermiş, gözlemevine karşı olumsuz bir tavır oluşmaya başlamış ve saraydakiler bu fırsattan yararlanarak, gözlemevinin kurulduğu her yerde felaketlerin birbirini kovaladığını, kanıtlamaya çalışmışlardır. Devrin şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi padişaha bir rapor sunmuş ve bu raporunda "gözlem yapmanın uğursuzluk getireceğini1' bildirmiştir. Bunun üzerine Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa'ya bir Hattı Hümayun gönderilerek gözlemevi 1580'de yıktırılmıştır. Takiyüddin, muhtemelen, Hoca Saadettin Efendi sayesinde hayatını kurtarmıştır. Kopernik devrimine yol açan gözlemlerin sahibi Tycho Brahe kadar önemli gözlemler yapmış ve dahasını yapabilecek bir bilim insanı herhalde canını kurtardığına şükretmiştir. Türk Dünyasının doğu ucundaki bir başka büyük bilimadamı 100 yıl kadar önce benzer bir kaderi paylaşmıştır. Bu bilim adamı, Timur'un torunu Uluğ Bey'dir. Bir devlet yöneticisi olmasına rağmen onun rasathanesinin başına da aynı şey gelmiştir. Emir Uluğ Bey yalnızca rasathanesini kaybetmekle kalmamış, canını bile kurtaramamıştır yobaz bilim düşmanlarından.

Özetleyecek olursak, ülkemizi yönetenler Batı'daki gelişmenin kaynağının bilimsel devrim olduğunu, bunun da araştırma yoluyla yeni bilgi üretiminden kaynaklandığını yüzyıllar boyu bir türlü algılayamamışlar. Geri kalmışlığın gerçek nedeninin farkına ulusal eğitim politikasındaki boyutuyla varılması, 1933 yılında gerçekleştirilen İstanbul Üniversitesi reformuyla olmuştur. Bu devrim sonuçları itibariyle Batı'dan 300 yıl sonra 20. yy.ın ikinci yarısında hayata geçmeye başlamış, ancak yakın geçmişte tekrar kesintiye uğramıştır.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült