Güncel

 

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün İdeolojisi

Emre Kongar


Bütün büyük liderler gibi, Mustafa Kemal Atatürk de birleştiriciydi. Farklı sınıfları, farklı dinleri, farklı dilleri, farklı inançları, farklı meslekleri, hatta kimi zaman birbirlerine düşman olan insanları tek bir amaç çerçevesinde birleştirmişti: Türk Kurtuluş Savaşı ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti.

İdeolojiyi birleştirici olarak kullanan Mustafa Kemal tümüyle bu birleştirici işlevin bilincindeydi. Şu sözler ona aittir:

Bir içtimai heyet aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse, terakki, temeddün etmesine fenni imkan ve ilmi ihtimal yoktur. (Afetinan, 1968:291).

İdeoloji başlığı altında yapacağımız irdelemelerin hemen başında zamandizinsel (kronolojik) ve işlevsel bir ayırıma bir kez daha dikkati çekmek istiyorum: Mustafa Kemal Atatürk'ün eylemi iki aşamalı bir nitelik taşır: Birinci aşama Kurtuluş Savaşı, ikinci aşama Türkiye Cumhuriyeti'dir.

Bu iki aşama, birbiriyle iç içe geçmiş ve bütünleşmiş bir nitelik taşır.

Değerli bilim adamı Ahmet Mumcu'nun da belirttiği gibi, savaş aynı zamanda devlet kuruluşu safhasını da içine almaktadır. (Mumcu, 1971:25). Bir başka deyişle, Kurtuluş Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nden, Türkiye Cumhuriyeti ise Kurtuluş Savaşı'ndan ayrılamaz. Fakat, zaman içinde birbirini izleyen iki olay olması ve birinin askeri, ötekinin ise, siyasal ve toplumsal yanının ağır basmasından dolayı, salt bilimsel amaçlarla, irdeleme ve incelemeye kolaylık olsun diye ikiye ayırmak istiyorum.

Gerek liderlik, gerek örgüt, gerekse ideoloji bu iki aşamada aynı temel niteliklere dayalıdır. Fakat, aynı temel niteliklerin, iki aşamadaki somut görünümleri daha fark1ıdır. Örneğin, liderlik bakımından, birinci aşamada komutan, ikinci aşamada ise devlet adamı ağır basar.

İşte aynı biçimde bakıldığı zaman, Mustafa Kemal Atatürk'ün aşağıda açıklayacağım, birleştiricilik amacıyla kullandığı ideolojisi, Kurtuluş Savaşı sırasında karşı-emperyalist, Türkiye Cumhuriyeti zamanında ise Batılılık yanı ağır basan bir görünüm kazanır. Yine hemen belirtmeliyim ki, karşı-emperyalizm ve Batılılık birbirinden soyut, hatta (genelde sanıldığı gibi) birbirine karşı iki ideolojik öge değildir Mustafa Kemal Atatürk'ün eyleminde. Batılılık ögeleri Kurtuluş Savaşı'nda da görülmüş, karşı-emperyalist ögeler ise, tüm Türkiye Cumhuriyeti sırasında olanca ağırlığını sürdürmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk'de Batılılık ve Karşı-Emperyalizm

Mustafa Kemal Atatürk'ün Batılılıkı ve karşı-emperyalizmi, birbiriyle çelişen değil, biri ötekinin önkoşulu olan iki ögeydi: Batı'nın gelişme mekanizmalarını iyi kavramış olan Mustafa Kemal Atatürk için, Batı gibi olmanın, yani Batılılıkın önkoşulu, karşı-emperyalizmdi.

Bir başka deyişle, Mustafa Kemal ve arkadaşları, Batı gibi gelişmek için, birinci koşulun, Batı'nın siyasal ve ekonomik sömürüsünden kurtulmak olduğunun bilincindeydiler.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisinin Türk Devrimi'ni ne ölçüde biçimlendirdiğini anlamak için, Türk Devrimi'nin temel niteliklerini bir kez daha hatırlamak gerekmektedir (Kongar, 1979: 135-153) .

Türk Devrimi, başlangıçta ekonomik ve sınıfsal değil, ideolojik ve siyasal bir eylemdir. Bir başka deyişle, Mustafa Kemal, toplumdaki değişmeler sonucu ortaya çıkan ve güçlenen yeni bir sınıfın temsilcisi değildi. Toplumda zaten egemen olan merkezi bürokrasinin bir üyesiydi. Bu nedenle de toplumun iç dinamiği açısından yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması savaşı, egemen bürokratların kendi aralarındaki bir çatışmayı belirler. Bu çatışma sırasında gerek İstanbul Hükümeti, gerekse Ankara Hükümeti, toplumdaki öteki güçlerle, yani ayan, eşraf ve ulema ile kendi olanakları çerçevesinde ittifaklar aramışlardır. Anadolu'ya düşmanın çıkmasından ve İstanbul Hükümeti'nin eylemsiz davranışından yararlanan Ankara Hükümeti, bu ittifakları daha başarıyla kullanmış, ayan ve eşrafı, Bağımsızlık Savaşı'nda yanına alabilmiştir.

Sınıfsal İttifaklar

Tarihsel olarak, Ankara Hükümeti'nin ayan ve eşrafla gerçekleştirdiği bu ittifaklar, Osmanlı-Türk toplumunun iç dinamiği açısından büyük önem taşıyordu. Çünkü, o zamana dek, ayan ve eşraf sürekli olarak merkezi bürokrasi ile çatışma durumundaydı. Merkezi bürokrasinin baskısı sonunda, bir türlü Batı'daki benzerlerinin yaptığı gibi, sermaye birikimini gerçekleştirememiş olan ayan ve eşraf henüz burjuvalaşamamıştı. Bu nedenle de toplumda istediği güce kavuşamamıştı. Toplumdaki etkisi zayıf kalan bu sınıflar, değişmenin itici gücü olma niteliğini edinememişlerdi.

Böylece, ayan ve eşraf, Batı'da örneğini göremediğimiz bir ara sınıf oluşturmuşlardı. Ayan ve eşraf, hem halkın ürettiği artı ürünü merkezi bürokrasiye aktarmak bakımından ara, hem de tarihsel olarak geçiş durumunda olduklarından ara nitelik taşıyorlardı. Tarihsel geçiş açısından, toprak ağalığı ile burjuvazi arasındaki köprüyü belirlemekteydiler. İşte, toplumda istedikleri güce bir türlü kavuşamamış olan bu sınıflarla Ankara Hükümeti'nin ittifakı tarihsel bir dönüm noktasını simgeliyordu. Artık egemen merkezi bürokratlarla, eşraf ve ayan ortaklaşa, yeni bir toplumun toplumsal, siyasal ve ekonomik temelini oluşturacaklardı.

Dış dinamik bakımından, emperyalist güçlere karşı savaşan Ankara Hükümeti iç dinamik bakımından da merkezi bürokrasinin İstanbul kanadı ile dövüşüyordu. Bu savaşta İstanbul Hükümeti'nin beceriksiz tutumu ve Mustafa Kemal Atatürk'ün başarılı taktikleri ve genel stratejisi düsmandan zarar gören ayan ve eşrafın da Ankara Hükümeti'nin yanında yer almasına yol açınca, Bağımsızlık Savaşı'nın ittifakları tümüyle belli oldu.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının İstanbul Hükümeti'ne karşı yürüttükleri savaş, Türk Devrimi'nin siyasal yönünü belirler.

Batılılık ve Karşı-Emperyalizm

Devrimin ideolojik yönü hem Bağımsızlık Savaşı sırasında karşı-emperyalizm biçiminde, hem de daha sonradan Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ve adına Atatürk Devrimleri denilen yeniliklerde ortaya çıkar. Kurtuluş Savaşı sırasında, Mustafa Kemal, Padişah'ın dinsel-geleneksel yetke (otorite) sine karşı ulus egemenliği kavramını kullanmıştır. Dinsel-geleneksel yetkeye karşılık, ulusal egeınenlik kavramı Mustafa Kemal'in aslında kendi ellerinde topladığı gücün hukuksal kaynağı ve gerekçesi olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik ve Devrimcilik, (başka amaçları olmakla birlikte) aslında, hep siyasal olarak Padişah'ın elinden alınan siyasal gücün yeni bir kaynağa ve tabana oturtulma çabasının ardında yatan ilkeleri belirler.

Türk Devrimi'nin ideolojik niteliği, yeni toplumun, tarihten gelen nesnel koşullarla birlikte, Mustafa Kemal'in kafasındaki Batı modeline göre biçimlendirilmesinde açıkça görülür. Mustafa Kemal'in Batılılıkı, Atilla İlhan'ın olumlu kahramanı Demir'e söylettiği şu sözlerde çok iyi anlatılır:

Hizmeti yapan parti değil, Mustafa Kemal: Bizi sımsıkı kıstırmış İslam skolastiğinin mengenesini açan o, açtığı anda her türlü teknik ve bilimsel gelişmeye zemini hazırlayan, çağdaşlaşmayı da o gerçekleştiriyor ama, köklü toplumsal dönüşümlerle pekiştirmeyi düşündüğü besbelli: Toprak reformu, endüstri devrimi gibi. (İlhan, 1973 : 257 ) .

Aslında, Bağımsızlık Savaşı'nda ve ondan sonra Atatürk Devrimleri aşamasında görülen siyasal nitelikler, çok büyük ölçüde ideolojik modelin özelliklerinden etkilenmişlerdir. Bir başka deyişle, ulusal egemenlik, Cumhuriyet, Laiklik, hep Batı modelinin getirdiği ilkelerdir. Mustafa Kemal, bu ilkeleri hem yeni bir toplumu biçimlendirirken, hem de Padişah'a karşı siyasal eylemi yürütürken, işlevsel ilkeler olarak kullanmıştır. Böylece, siyasal eylem (Bağımsızlık Savaşı) başladığı andan itibaren, ideolojik modelin gerçekleştirilmesi işlemi de uygulamaya konulmuştur. İşte bu noktada, Türk Devrimi'nin belirgin olan öteki nitelikleri ortaya çıkmaktadır. Bu nitelikler daha çok ideolojik özellik gösterirler.

Türk Devrimi, hem emperyalizm karşıtıdır, hem de Batılılıktan yanadır. Bu iki özellik, Batı ile aradaki teknolojik uçurum kapatılmazsa uzun dönemde çelişen nitelik taşırlar. Fakat kısa dönemde, özellikle 1920'lerin koşulları çerçevesinde, emperyalizm karşıtlığı, Batılılığı bütünleyen bir ilke olarak ortaya çıkmaktadır. Atatürk'ün Batılılığı, Batı'ya öykünme biçiminde değil, Batı gibi olmak anlamında bir Batılılıktır. Nitekim, bizzat Mustafa Kemal Atatürk, bir yabancı gazetecinin Batılıların nerelerini milletiniz için almak istersiniz? sorusuna şöyle yanıt vermiştir: Biz Garp Medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (Atetinan, 1968:183).

Ülkeyi Batı gibi yapmak için ilk atılacak adım ise, Batı'nın sömürüsünden kurtulmaktır. Çünkü, Batı'nın birinci niteliği, sermaye sınıfına dayalı bir ekonomik gelişmeyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Aynı tür bir ekonomik gelişmenin önkoşulu ise, siyasal ve ekonomik bağımsızlık, yani Batı sömürüsünden kurtulmaktadır.

Türk Devrimi'nin emperyalizm karşıtlığı, yukarıdaki nedene ek olarak, Kurtuluş Savaşı'nın nesnel koşullarından da doğmaktadır. Savaş, nesnel olarak, Batılı emperyalistlere karşı verilmiştir. Yunanlıların Anadolu'ya çıkmaları, yüzyıllardan beri Batılı ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu'nu bölüşme planlarının uygulaması olarak tezgahlanmıştır. Bu nedenle, Bağımsızlık Savaşı, açıkça emperyalizme karşı girişilmiş olan bir savaştır. Üstelik, Atatürk'ün Batılılık ideolojisi de, Batı emperyalizminden kurtulmayı gerektiriyordu. Bu nedenle, Türk Devrimi'nin gerek nesnel, gerekse öznel koşulları açısından, emperyalizm karşıtı olduğunu söyleyebiliriz.

Batılılığın Anlamı

Atatürk'ün Batılılığı, Batı gibi bir toplum yaratmak ilkesine dayalıydı. Bağımsızlık Savaşı'nı Osmanlılardan devraldığı toplumsal ve ekonomik yapı üzerinde vermek zorunda bulunan Mustafa Kemal, bu nedenle, Batı tipi toplum yaratma çabalarını önce üst yapıda yoğunlaştırdı. Atatürk Devrimleri denilen yeniliklerin pek çoğu, Türk toplumuna bir Batı toplumu görünümü kazandırmayı amaçlayan yeniliklerdi. Bu arada, Bağımsızlık Savaşı'nın kazanılmış olması, Türkiye üzerinde Batı'nın gerçekleştirmiş olduğu siyasal ve ekonomik denetimin de önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuştu. Böylece, Batı gibi olmanın ekonomik önkoşulu gerçekleştirilirken bir yandan da Batı görünümü kazanma çabaları sürdürülüyordu.

Batı gibi olmak, ekonomik olarak, hem Batı'nın sahip olduğu ekonomik yapıya sahip olmayı, hem de Batı'nın geçirmiş, olduğu ekonomik aşamaları hızla gerçekleştirmeyi kapsıyordu. Oysa Osmanlılardan devralınan ekonomik yapı, onbeşinci yüzyılda egemen olan Asya Tipi Üretim Biçimi'nin kalıntılarını, ondan önce ve sonra sürekli bir biçimde İmparatorlukta varlığını sürdürmüş olan feodal kalıntıları ve dışa bağımlı bir biçimde filizlenmekte olan kapitalizmin çekirdeklerini birarada bağrında barındıran bir niteliğe sahipti. Bir başka deyişle, hiç de kapitalist gelişmeye uygun değildi. Toplumda ulusal bir burjuvazinin çekirdeği bile yoktu denebilir. Ya dışa bağımlı birtakım sermayedarlar vardı, ya da henüz toprağa bağımlılıktan kurtulamamış olan ayan ve eşraf. (Bu durumun sorumlusu dış dinamiğe bağlı olan sömürü düzeni ile içte değişme ve gelişmeyi engelleyen Osmanlı siyasal yapısıydı.) Zaten Osmanlılar kapitalist gelişme çizgisinde evrimleşebilselerdi, Batı emperyalizminin denetimi altına girip, ortadan yok olmazlardı. İşte Atatürk'ün, Batı gibi bir toplum yaratma serüveni böyle bir toplumsal ekonomik yapı üzerinde gerçekleşecekti.

Bu noktada Batı toplumlarının geçmişini bir kez daha anımsamak gerekmektedir. Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin temel belirleyicileri daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkacaktır. Batı toplumu, Sanayi Devrimi ile simgelenir. Ulusal devlet, ulusal burjuvazi, laik devlet ve gittikçe yaygınlaşan genel oy hakkı ile, işçi örgütlenmeleri ve Marxçılık hep bu Sanayi Devrimi'nin sonuçlarıdır. Bir başka deyişle, Batı toplumları, gelişmelerini büyük ölçüde, ulusal bir burjuva sınıfının itici gücüne borçluydular. Ulusal burjuvazinin gelişmesiyle, devlet laikleşmiş ve gittikçe daha demokratikleşmişti. Mustafa Kemal, siyasal gücü eline geçirir geçirmez, hemen Batı devletlerinde görülen bu nitelikleri Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri yapmaya başladı. Fakat ortada bir ulusal burjuvazi yoktu. Bir başka deyişle, Batı'da bütün bu değişmelerin ardında yatan yapı, Türkiye'de yoktu. Böyle bir sınıfsal yapıyı yaratacak ekonomik yapı da ortada değildi. Türkiye sanayi öncesi bir toplumun temel nitelikleriyle birlikte, dış sömürüye bağımlı olarak gelişen kendine özgü bir ticaret ve toprak yapısına sahipti.

Karşı-Emperyalist İdeolojinin İşlevi:

Cumhuriyetin Temelleri

Gerek Kurtuluş Savaşı sırasında, gerek yeni Cumhuriyet'in kuruluşunda, Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük engeli, hiç kuşkusuz, eski yapının simgesi olan Halife-Sultan, yani Padişah'tı. Padişah'ın bir yandan Halife, yani Müslümanların başı, öte yandan Sultan, yani eski siyasal yapının başı oluşu, Mustafa Kemal'in işini iyice zorlaştırıyordu.

Üstelik Padişah, tüm destekçileriyle birlikte, düşmanla işbirliği yapıyor ve Kurtuluş Savaşı'na karşı çıkıyordu. Bu durum, Bağımsızlık Savaşı sırasında çok büyük bir zorluk oluşturmakla birlikte, ilerdeki yeni devletin kurulması sırasında Padişah engelinin ortadan kaldırılmasında büyük kolaylık sağlayacaktı.

Padişah, düşmanla işbirliği yaparak, şimdiden kendi kuyusunu kendi kazıyordu. Üstelik, yurttaki ayaklanmalarda büyük ölçüde parmağı olduğu için, fiili bir tehlike niteliği de kazanmıştı (Esengin, 1975:23-27).

Oysa, Kurtuluş Savaşı'nı yürüten Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, Padişah yanlılarıyla doluydu ( Birinci TBMM iktidarının karşı-emperyalist olmadıgı konusundaki yanlış tez, başka gerekçelere dayandırılmakla birlikte, böyle gerçeklerden de etkilenmiş olabilir. Bu yanlış tez için bkz. Tezel, 1970:288. Tezel'in yanlışının kanıtlanması için bkz. İlkin, 1981:36-37.). Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa, Meclis açılır açılmaz Anayasa yerine geçmek üzere önerdiği maddelerin sonuncusuna, Hilafet makamının tahlisine muvaffakıyet hasıl olduktan sonra Padişah ve Halifei Müslimin kavanini esasiye dairesinde vazı muhterem ve mübeccelini ahzeder. (Hilafet makamı başarıyla kurtarıldıktan sonra, Padişah ve Müslümanların halifesi, yasalar çerçevesinde saygın ve ulu yerini alır.) (TBMM, I:134) diye bir ifade koymuştu. Oysa, encümen bu maddeyi gereksiz bularak çıkardı. Bunun üzerine, Meclis'te yapılan tartışmalarda son derece ilginç konuşmalar olmuştur. Bugün elimizde olan gizli oturum tutanaklarından öğrendiğimize göre, Atatürk'ün Büyük Nutuk'ta bahsettiği (Atatürk, tarihsiz:438) bu nokta, aslında Karesi Mebusu Basri Bey ve arkadaşları tarafından önerilmiş (TBMM, I:133) .

TBMM'nin gizli oturum tutanaklarından Atatürk'ün Nutuk'ta sözünü ettiği, Sen yalan söyleyebilirsin, müstaitsin (istidadın vardır) (Atatürk, tarihsiz:700) cümlesinin kime karşı ve nasıl söylendiğini de öğreniyoruz: Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, uzun uzun konuşarak, Vahdettin'in kaçması üzerine yeni seçilecek Halife'ye biat edilmesini önerir. Bunun üzerine Diyarıbekir Mebusu Hacı Şükrü Bey bağırır: Halife, yani Meclis'in reisi mi olsun?. Meclis karışmıştır. Mustafa Kemal kürsüde açıklamalarda bulunmaya başlar. Bu sırada, kendisine yanıt vermeye çalışan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey'e söylemiştir bu cümleyi (TBMM, III:1051). Bu tartışmanın olduğu tarih 18 Kasım 1922'dir. Hemen Lausanne Barış Konferansı'ndan önce.

Görüldüğü gibi, dinsel-geleneksel bir İmparatorluktan, laik ve ulusal bir devlet yaratma amacı, Mustafa Kemal için çok uzaklarda gözükmektedir. Hem de hemen Lausanne Konferansı'ndan önce. Oysa, Mustafa Kemal Atatürk, aynı Meclis'le hem Padişah'a, hem de düşmanlara karşı bir savaşı başarıyla yürütmüştür. Bu başarının sırrı, hiç kuşkusuz tüm ittifaklarını üzerine kurduğu karşı-emperyalist ideolojinin gücünden geliyordu.

Bu arada karşı-emperyalist ideoloji ile din duygularını, Yakup Kadri'nin sözlerinde belirttiği gibi, Biz bir Ehlisalip hareketi karşısındayız. anlayışı içinde bütünleştirdiğini de görmeklikten gelemeyiz (Karaosmanoğlu, 1972-a:31 ) .

Nitekim, Tarık Buğra, Küçük Ağa Ankara'da adlı romanında şu satırlarla bu ittifakı vurgulamaktadır:

İyice bunalmıştı. Hadis'i hatırladı: Harb hiledir. Ve kendi durumunu düşündü.

Küçük Ağa, Ankara'da çalışmanın bir gaza, bir cihat olduğunu anlamıştı. Mesele cephede mi, yoksa burada mı daha çok faydası dokunacağını bilmekteydi ve bunu bilmek şarttı. (Buğra,1975:611).

Vatanı işgal altındaki bir toplumda, karşı-emperyalist duyguların önemi büyüktür. Bu duygular, Mustafa Kemal Paşa'nın, çevresinde her sınıf ve gruptan insanların oluşturduğu bir ittifakı sürdürmesine uygun olan hemen hemen tek güçlü ögedir.

O dönemin, ruh durumunu örneğin, Samim Kocagöz, bakın nasıl anlatıyor:

Bölüğün önünde Yusuf, sanki tek ayağıyla zıplaya zıplaya koşmakta, sakat ayağını, üç kez zıplatıp bir kere destek vererek, elindeki tüfeğine sıkı sıkı sarılmış, süngüsünü ileri uzatmış, yaralı bir pars gibi atılmakta ve fundaların üstünde bölüğüne şöyle haykırmaktadır:

Gün bugün, saat bu saat arkadaşlar. Ezin vatan topraklarımızı çiğneyen bu köpekleri!

Ve askerler ses vermektedirler:

Allah Allah!.

Düşman ölülerinin üstüne basıp geçmekte, vatan toprakları için toprağa düşenlerin üstünden atlamaktadırlar. (Kocagöz: 1961).

Kocagöz'ün romanı, İhsan'ların, Yusuf'ların, Niyazi'lerin, İlyas'ların, düşmana karşı yazdıkları destanı yansıtması bakımından o dönem toplumunun nasıl bir beraberlik içinde olduğunu vurgular. Birleştirici öge, ideolojidir: Düşmana karşı eylem içinde geliştirilen karşı-emperyalist ideoloji.

Atatürk İdeolojisinin Özü; Tam Bağımsızlık

Gerek karşı-emperyalizm, gerekse pozitivizm üzerine oturtulmuş olan Batılılık, aslında tek bir düşüncenin farklı dönem ve koşullarda somuta indirgenmesidir. Bu tek düşünce ve inanç, Mustafa Kemal'in İstiklal-i tam dediği, tam bağımsızlık ilkesidir.

Mustafa Kemal Atatürk, karşı-emperyalisttir, çünkü düşman yurdu işgal edince, tam bağımsızlığın korunması için emperyalizme karşı silaha sarılmaktan başka yol yoktu. Savaş kazanıldıktan sonra ise Batılılık öne geçti. Çünkü Atatürk, ancak Batılı üIkeler gibi olan toplumların tam bağımsızlıklarını koruyabileceklerine inanıyordu. Bu sıralama yalnızca olayların gelişimine uygun bir sıralamadır. Yoksa, Mustafa Kemal Atatürk'ün kafasındaki oluşum açısından, daha önceki bölümlerde işaret edildiği gibi, Batılılığın önce geldiğine hiç kuşku yoktur. Zaten karşı-emperyalizm de Batılılar gibi tam bağımsız bir ülke olmanın önkoşulu değil midir?

Tam bağımsızlığın iki farklı görüntüsü olan karşı-emperyalizm ile Batılılık iki ayrı dönemde iki değişik işlev için kullanılmışlardır. Bağımsızlık Savaşı aşamasında karşı-emperyalizm, bütünleştirici bir ideoloji olarak hizmet etmiştir. Buna karşılık, Cumhuriyet döneminde Batılılık yol gösterici, toplumu yeni bir kültürel ve ekonomik yapıya doğru seferber edici, hareketlendirici bir işlev için kullanılmıştır.

Tam bağımsızlık ilkesinin, karşı-emperyalist görünümünün işlevini Fethi Okyar'ın şu satırlarında somut olarak görebiliriz:

Teker teker, hatta grup grup alındığı zaman, ferdi muhteva, yetişme tarzı, temsil ettikleri düşünce ve fikir olarak, birbirleriyle asla bağdaşmayacağına hükmedilen bu karmakarışık hey'etin tek ve sadece davası, vatanı kurtarmaktı. (Okyar, 1980:292) .

Aynı izlenimi, Ağaoğlu da Kuvayi Milliye Ruhu adlı yapıtında belirtir (Ağaoğlu, 1945) .

Atatürk'ün aşağıdaki sözleri, tam bağımsızlık ilkesini nasıl bütüncü bir biçimde anladığını ve bu ilkeyi ne biçimde, hangi amaçlar için kullandığını çok güzel ortaya koymaktadır. 1919 yılında, Bağımsızlık Savaşı'nın başında, şöyle diyor Atatürk:

İstiklali tam; bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu aslisidir. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı deruhte edilmiştir. Bu vazifeyi deruhte ederken, kabiliyeti tatbikıyesi hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat binnetice hasıl ettiğimiz kanaat ve iman, bunda muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz, böyle bir işe başlamış adamlarız. Bizden evvelkilerin irtikap ettikleri hatalar yüzünden, milletimiz lafzan mevcut zannolunan istiklalinde, mukayyet (kayıtlı) buluyordu. Şimdiye kadar Türkiye'yi cihanı medeniyette kusurlu gösteren neler mutasavver (tasarlanmış) ise, hep bu hatadan ve hep bu hataya tebaiyetten neşet etmektedir (bağımlı olmaktan doğmaktadır) . Bu hataya tebaiyetin neticesi; mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetinden ve bütün kabiliyeti hayatiyesinden tecerrüt ve tebaüt etmesini mucip olabilir (yaşama yeteneğinden uzaklaşmasını ve soyutlanmasını gerektirebilir) . Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tabiyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Alim, cahil, bilaistisna, tekmil efradı milletimiz, belki içinde mündemiç müşkilatı tamamen idrak etmeksizin, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta; istiklali tamamımızın temini ve idamesidir.

İstiklali tanı, denildiği zaman, bittabi siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, hars ve ilah... her hususta istiklali tam serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin, manay-ı hakikiyesiyle bütün istiklalin mahrumiyeti demektir. (Karal, 1969:7-8).

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Atatürk; tam bağımsızlık, ilkesini yalnız bir bütün olarak ele almakla kalmıyor, bunun Osmanlı İmparatorluğu çerçevesinde çözülemeyeceğini ve herkesin bu amaçla çalışması gerektiğini de vurguluyor. Böylece gerek kavram açısından, gerekse eylem yönünden ödün vermez devrimciliğini ortaya koyarken, istiklali tam inancına da bütünleştirici bir ideoloji niteliği veriyor.

Karşı-emperyalizm, özellikle tam bağımsızlık ile birleşince gerçekten bütünleştirici bir ideoloji niteliği kazanmıştı. Toplumun kurtuluşunu Batı gibi olmakta bulanlar da, İslama sığınmak isteyenler de bu tam bağımsızlığa dayalı karşı-emperyalizm şemsiyesi altında birleşmişlerdi. Örneğin, Peyami Safa  Şimdi zaten Ankara, Avrupa emperyalizmiyle mücadele ettiğini açık söylüyor. Bunu kim inkar eder? Milli tezimizdir. diye yazıyordu (Safa, 1974:122).

Bu konuda Giritli de Münci Kapani'ye atıf yaparak, şöyle diyor: İşte Atatürk'ün önce emperyalizm ile savaş ve bağımsızlık, sonra da modernleşme ve demokrasiye hazırlık yolunda izlediği yöntem daha sonraları Kemalist yöntem olarak gelişme yolundaki ülkelere örnek olmuştur. (Giritli, 1981:10) .

Tam bağımsızlığa bağlı karşı-emperyalizm ilkesini sıcak savaşın somut olayları içinde rahatlıkla kullanan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, yeni devletin temelinde yatan Batılılık ideolojisinin formüle edilmesini de aynı yolla yaptılar: İlkeler eylem içinde belirlendi. Bu arada Atatürk yaşamı boyunca siyasal ve iktisadi tam bağımsızlığı korumaya özel bir özen gösterdi (Mechin, 1955:175).

Cumhuriyet Halk Partisi'nin de simgesi olan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerini belirleyen altı ok için yanlış olarak Kemalist ideoloji tabiri kullanılır. Buraya kadar yapmaya çalıştığım açıklamalarda, altı ok ile belirlenen Batılılık düşüncesinin, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisinin, yani tam bağımsızlık ilkesinin, iki somut sonucundan biri olduğuna işaret etmeye çaba harcadım. Bir başka deyişle, Kemalist ideoloji, ya da Atatürkçülük denen ideolojinin eşiti (ya da matematiksel açıdan daha doğru bir terimle, eşleniği) tam bağımsızlıktır. Batılılık, ancak tam bağımsızlığın Kurtuluş Savaşı'nı izleyen yıllarda daha büyük bir ağırlık kazanan bir görüntüsüdür. Celal Bayar'ın: Atatürk'ün amaçı, Türkiye'yi anti-emperyalist olan milliyetçi bir Batı ülkesi haline getirmekti yargısı çok doğrudur (Bayar, 1978:94).

Bu açıdan altı ok ile ilgili açıklamaları okurken, bunların, ancak bir ideolojinin belli bir andaki somut görünümünün araçları olduğu hiç unutulmamalıdır.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült