Güncel

 

 

Laikliğin Bunalımı

Olivier Abel


1. LAİKLİĞİN BUNALIMI:

Laikliklerimiz sanıldığından daha kırılgandır, Türkiye de, Avrupa da karşılıklı algılayışlarında kendisini hissettiren dinsel etkenin daha açık bir şekilde ortaya konması gerektiğini kabul etmelidir. İçinde Türkiye olsun ya da olmasın, artık Avrupa'nın bütünleşmesinin kültürel sonuçları ve yararları üzerine düşünmenin zamanı gelmiştir. Üstelik Avrupa, ekonomik olarak ancak işleyişi için gerekli siyasal, hukuksal ve etik denge unsurlarını bulduğu takdirde kalıcı ve sağlıklı olabilecektir. Ekonomik Avrupa'yı, kendini siyasal ve 1 kültürel bir topluluk olarak tanımlamaya belki de Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkeleriyle yaşayacağı şiddetli karşılaşma zorlayacaktır.

Yüzyılımızın sonuna damgasını vuran buzların erimesi sürecinde, Avrupa'nın bugüne kadar sadece pazar yasasınca yönetilen Atlantik cephesinden diğer iki cepheye doğru yön değiştirdiğini seçer gibi oluyorum. Bugün, Avrupa, uluslar bunalımının (gözardı edilemeyecek askeri rizikolarıyla birlikte) hakim olduğu bir Doğu cephesi ile iki uygarlık arasındaki kimlik kanıtlama çabalarının açık artırmaya çıkardığı bir Akdeniz cephesine doğru yönelmiş durumdadır. Bu anlamda Paris gibi kentlerin de Akdeniz sınırında bulunduklarını eklemeliyiz. Kültürlerin merkezden ziyade sınırlarda oluşması ölçüsünde kültürlerimizin kaderi de bu sınırlardaki "Avrupalılık" ve "Müslümanlıkla belirlenmektedir.

Avrupa'nın, bugün kendini tanımlama zorunda olduğu üç cephe (ekonomik, askeri, kültürel) bunlardır. Aynı anda liberal, milliyetçi ve Müslüman olan Türkiye de bu üç sınırın en keskin biçimde karşılaştığı bir noktada bulunmaktadır. Konumuza dönecek olursak, "laiklik" bunalımı Türkiye'de olduğu gibi genel olarak Avrupa'da da kültürlerimizde bir kaynaşmanın yaşandığı bu sınıra işaret etmektedir.

1.1.    Avrupa'da laikliğin bunalımı.

Laiklik Avrupa'da bunalımdadır, çünkü Avrupa'nın bütünleşme perspektifi, birbirinden tamamen farklı güç dengelerinden ve ulusal tarihlerden doğan, birbiriye uyumsuz laiklik anlayışlarını hemen hemen ortak bir düzenleme ile

kaynaştırmak zorundadır. Örneğin kilise karşıtı "LumiCres", hafif piyetist "Aufklarung" ve yararcı "Enlightenment", ülkelere göre kah tutucu kah devrimci romantizmlerle çeşitli şekillerde karşıtlaşmakta ya da birleşmektedir. Çok eskiden beri karşılaşılan ve hala Avrupa'daki aydın tartışmalarında etkin olan yanlış anlamalar da kaynağını buradan alır.

Bundan sonra Avrupa laikliğinin karşı karşıya olduğu güçlük, hem kendini hatırlama yeteneğini (aslında unutma yeteneğini de) kaybetmiş bir toplumdaki bellek yitiminden ve kimliksizlikten şikayetçi olanların, hem de kendisinden başkasına yaşama hakkı tanımayan entegrist geleneklerin geri dönmesinden korkanların endişelerine yanıt vermek zorunda olmasıdır.

Fakat Avrupa'da laikliğin bu bunalımını açığa vuran, oradaki milyonlarca Müslüman ve bu milyonlarca Müslüman'ı, medeni hukukla dinsel içtenliğin birlikte varolabilmesi için siyaset ve dinin birbirinden ayrılmasını temel alan bir sözleşme çerçevesinde birleşmeye çağırmanın zorluğudur. Hiç de kolay olmayan yollardan (uzun din savaşlarının ve uzun bir mücadeleden sonra elde edilmiş siyasi özerkliğin sonucunda kurulmuş konsensüslerin kentlerimizdeki (yalnız Almanya'da değil Fransa'da da çoğunluğu Türk olan) İslam eylemcileri tarafından bozulabileceği korkusuyla daha da artan bu zorluk, Avrupa'daki laiklik anlayışlarının kültürel ve coğrafi sınırlarını ve özünde zayıflıklarını sürekli açığa vurmaktadır.

Öte yandan Avrupa, laikliği kendisinin keşfettiğini sanmaktan vazgeçmelidir. İslam'da kişi, bağlı olduğu İslam mezhebinin hukukuna göre yargılanır ve bir ülkede birkaç hukuk birlikte varolabilir: burada bize çok şey öğretebilecek bir hukuksal çoğulculuğun nüvesi yatmaktadır. Roma ve Bizans'ın mirasçısı olduğunu kendi de ilan eden Osmanlı İmparatorluğu Avrupa belleğinin, gidişgelişlerini ve ittifaklarının bir parçasıdır. Oysa Osmanlı, farklı dilleri, dinleri ve hatta farklı hukukları biramda yaşatabilmek için hukuksal teknikler bulmak zorunda kalmıştır. İslami yasayla İmparatorluk yasası arasındaki ikililik Osmanlı dünyasının temel ritimlerinden birini oluşturur. Pierre Bayle'ın 14. Louis'nin "bütünüyle Katolik Fransa"sına karşı sivil hoşgörü adına başlattığı polemikte, öne sürdüğü gerekçelendirmelerden biri de bu ikililiktir.[2] Daha sonra Tanzimat harekeli, oldukça özgün bir laiklik modelinin yaratılmasında çok ileri gitmiştir. Ve nihayet Mustafa Kemal'in reformları laiklik yolunda halen birçok Avrupa ülkesinden daha ileridedir.

Avrupa'nın bunu unutuyor olması, onun Türkiye'yi halen bir "barbarlık diyarı" olarak gördüğü anlamına gelebilir, ama o zaman da laiklik, tıpkı pazar serbestliği ve ulus mefhumu gibi ona dayatmış olduğumuz sömürgeci bir mefhumdan başka bir şey olmaz (ki Türkiye ulus mefhumunu benimsediğinden beri sürekli kafasına kakılan bazı suçlar bunun adına işlenmiştir).

1.2.    Türkiye'de laikliğin bunalımı.

Türkiye'de çeşitli biçimlerde bunalıma giren laikliğini yeniden tanımlamak durumundadır. Belki de Mustafa Kemal aşın uzağa ya da aşın çabuk gitmiştir; Fransa'da şahit olduğumuz gibi tam bir laiklik kendini birden aşırı bir kiliseciliğin yanıbaşında bulabilir!2 [3] Laiklik bunalımına getireceğim ikinci yanıt önerisinde laikliğin bir bileşim olduğunu göstermeye çalışacağım. Laiklik, din karşıtı bir gücün siyaseti dinden ayırması hareketinden çok, çoğul inanç ya da ideolojilerin (dinsel ya da din karşıtı) başkaları adına yaşama iddiasından birlikte vazgeçmeleri ve olası bir toplumda birarada varolmalarına olanak sağlayacak kuralları birlikte aramaları hareketidir.

Türkiye'de laikliğin bunalımının bir nedeni de büyük olasılıkla, Kemal Atalürk'ün ülkeyi laikleştirirken toplumsal temelleri eksik olan bir hukuk modelini, giyim biçimini, yazı reformunu vb. dayatmış olmasıdır. Kısacası soruna "yüzeysel" yönünden girişmiştir; oysa "laiklik aşısı"nın ihtiyaç duyduğu bağlantı noktalarının daha iyi oturmuş bir toplumsal altyapıdan sağlanması gerekirdi.

Kentlerde Kemalist görüşleri destekleyen bir burjuvazi olduğu doğrudur. Öte yandan Kemalizm, modernleşme ve kimlik edinmede model gösterdiği, dinden bağımsızlaşmış (sekülarize) değerlere sahip ve laikliğin toplumsal vektörünü oluşturan bir memurlar bloğunun (özellikle Okul ve Sağlık) etrafında oluşmuştur. Askerler bile toplumsal bünyenin hekim ve eğitmenleri olmuşlardır. Ne modernleşme, ne de toplumsal kimlik edinmenin artık bu vektör yoluyla yapılmadığını anlamak için bu memurların, özellikle de öğretmenlerin halihazırdaki maaşlarına bir göz atmak bile maalesef yeterlidir.

Üstelik laikliğin toplumsal temelleri de bizzat dinsel yapılar düzeyinde yer almalıdır. Oysa Kemalist reformlar sonuçta daha çok devlet aygıtı olarak resmi Sünniliğin legalist ve ritüalist eğilimini güçlendirmeye hizmet etmiş (ki bu bazen elinden kaçmaktadır), bu arada, daha heterodoks ve çoğunlukla daha mistik, ama aynı zamanda daha az ritüalist olan ve gönülden benimseme ya da bilimle imanı birlikte düşünme üzerinde ısrar eden eğilimlerin aleyhinde olmuştur. Örneğin "nurcular" Ankara tarafından hep kötü gözle görülmüştür. Oysa İslam’ın bu etkin kolları özünde en "Avrupalılaşmış" olanlarıdır.

bir dönemde "anlaşılmazlık etkisi"ne sahip olabilir. Laiklik mefhumu yeni bir anlaşılırlığı hangi koşullarda elde edebilir?

İlk önerme en kavramsal olanıdır ve düşünme biçimlerimizin eleştirisinden doğar. Ama hemen sonra koşullarını, siyasal ve dinsel yorumcularını incelemek gerekecektir. Bundan dolayı ikinci önerme siyaset-din ilişkileri üzerine karma bir düşünüş olacaktır ve bir devletler eleştirisini oluşturacaktır. Öte yandan üçüncü önerme bütünüyle teolojik olanıdır: Dinlerin içinde laik aşıyı mümkün kılan bir karşılama yapısı olmadan laikliğin dışarıdan dayatılamayacağını anlamak zorunda olduğumuza gerçekten inanıyorum. Benim işaret etmeye çalışacağım da bu teolojik yapıdır ve bir dinler eleştirisini gerektirir. Dolayısıyla laiklik için üç yanıt önermesi sırasıyla, düşünme biçimlerimizi, siyasal kurumlarımızı ve din biçimlerimizi söz konusu edecektir.

2.1. Laiklik, kimlikle kentsellik arasında bir denklemdir.

Laiklik mefhumunun boş belirginliği ya da toptan karanlığı bence bu mefhumu yalın bir kategoriymiş gibi kullanmamızdandır, oysa laiklik çok yönlü bir bütündür, başka deyişle bir yargı, çok bilinmeyenli bir denklemdir. Söz konusu olan, iki ayrı soruya verilen yanıtların aynı denklemde tutulmasıdır:

1)      Sanayi devrimi ve tekniklerin dünya çapında yaygınlaşmasıyla altüst olmuş bir toplumda sivil bağın meşrulaştırılması ve kimlik sorusunun yanıtı;

2)      Birçok kimliğin ve birçok toplum biçiminin hegemonyacı iddiadan vazgeçip aynı "kentsellik" içinde birlikte varolmasının da yanıtı.

Laiklik yalın ve temel bir fikir olmayıp, çeşitli gelenekler ve çeşitli modernlikler arasındaki güçler dengesinin sürekli yeniden icat edilmesi gereken geçici bileşkesidir.

"Kimlik edinme" bağlamında, sorunun bir bölümü, meşruluğunu toprak hakimiyeti ve inanç hakimiyetini birbirlerini sağlamlaştırmada kullanarak oluşturan siyaset eğilimine bağlıdır. Hıristiyan ya da Müslüman tüm devletlerin yapma eğiliminde olduğu, sonradan modem ulusların da devam ettirdiği, zamanında Konstantin'in yaptığından başka bir şey değildir.4 Ama "kentleşme" bağlamında, sorun kimlikler haritasının (Avrupa'da özellikle Reform'un patlaması ve akabinde Karşı Reform’la birlikte) savaşlar, ticaret ve nüfus hareketlerinin baskısı altında inanılmaz biçimde karmaşıklaşmasına bağlıdır. Böylelikle devlet haritalarıyla din haritaları artık birbiriyle çakışamaz hale gelir. Laiklik, bu iki etkenin karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Toplumlarımızı, sınırdaki bir duruma geçiş demek olan laikliği keşfetmeye zorlayan da bu karmaşıklaşma, kendisinden başkasını tanımayan ama yine de her şeyin değişime ve iletişime girdiği bir mekanda yer alan bir kimliğin sonsuza uzanan bu bölünmesi, bu patlamasıdır.

Bu keşfin ilk formülü, gelenekle modernlik arasında kendi çapında ince bir denklem kuran modern "ulus" fikri olmuştur. Fakat milliyetçiliğin hakim olduğu dönemde, akılcı bir modernleşme ile ulusal bir geleneğe ait olma durumunu birlikte tutmak için gerekli bir meşruluk zeminini iyi kötü tanımlayabilen laiklik artık bu eski gücüne sahip değildir: Günümüzde iki farklı istem arasındaki mesafe fazlasıyla büyüktür. "Modem ulus" çerçevesi kimlik edinme için fazla boş, modernleşme içinse fazla dardır. Laikliğin her yerde bunalıma girmiş olması bundandır.

Benim bu noktada varsayımım "laiklik" fikrinin kaderinin "ulus" fikrinin kaderine bütünüyle bağlı görülemeyeceğidir. Aksine laikliğin tam gelişmesine, belki ilk baştaki kabuğunu oluşturan ama artık onun soluğunu kesmeye başlayan ulusun dar çerçevesinden ayrışabildiği takdirde kavuşacağını düşünüyorum.

Bununla birlikte, laiklik mefhumu dönüşsüz bir şekilde, özellikle Avrupa'nın kültür sömürgeciliği tarafından lekelenmiş de olabilir. Fakat laikliğin çözümünü aradığı sorun yerli yerinde durmaktadır: bir kimlik istemiyle bir kentsellik istemi arasındaki zor denge sorunu. Bu sorunun iki kolu birarada tutulmaz. çözüm de olmayacaktır. Kimlik istemi laikliğin daha çok siyasal kutbuna dikkati çekerken kentsellik istemi de özellikle dinsel kutba yöneltmektedir. Aşağıdaki iki önermede göreceğimiz de bunlardır.

2.2.    Tek dinli bir ülkede laiklik olanaksızdır.

Hem Fransızlar'ı hem de Türkler'i dehşete düşürmek pahasına da olsa, hakim bir dinle din karşıtı bir laiklik yanlılığı arasındaki kütlesel çatışmanın, bir ülkenin gerçek laikliği için çok kötü bir durum olduğunu söylüyorum. Daha önce de gördüğümüz gibi laikliğin toplumsal temelleri aslında bizzat dinsel yapılar düzeyinde yer almalıdır. Laikliğin temeli her şeyden önce, güç ya da saygınlık bakımından hemen hemen eşit, birden fazla inanışın bir ülkede somut olarak varolmasıdır. Çok inanışlılığın laiklik olduğunu söylemiyorum ama çok inanışlılık laikliğin somutlaşmasının zorunlu koşuludur.

Kuşkusuz laiklik, inanışları yan yana dizmekten ibaret değildir; laiklik bizzat kendi içinden bir tür bütünleştirici söylence ortaya çıkarmaktadır. Ama bu söylence sadece tek bir rakibin biçimleriyle eşleşmekle kalıyorsa büyük olasılıkla yavanlaşacaktır. Fransa'da olup biten biraz da budur. Fazla Katolik karşıtı olan Fransız laikliği sekülarize olmuş bir Katolikliğin tüm özelliklerini göstermektedir. Fransız Devrimi ile birlikte, toplumun sahip olması gereken toplumsal "bünye"ye yönelik daha ziyade Katolik bir bakış açısı zafer kazanmıştır. Bugün halen birçok laik aydına göre Katoliklik yanlıştır ama yine de tek iyi dindir. İslam ülkenin ikinci dini durumuna geldiğinde de laiklik yanlıları neredeyse Ulusal Cephe kadar endişelenmektedir.5

Türkiye'de de milliyetçilik her tür etnik, dinsel, dilsel çokluğun inkarı ve Hıristiyan azınlıkların tamamen toplumun kıyısına itilmesiyle kendini bulmuştur. Ulusal bellek, en azından Fransa'da olduğu kadar, davanın gereksinimleri doğrultusunda, gerçek tarihi büyük ölçüde küçümseyerek, destansı bir tarih ya da bir birlik anıtı gibi yekpare oluşturulmuştur. Çoklu belleğinden koparılmış gerçek bir hatırlama yeteneğinden mahrum bırakılmış toplum, bellek yitimine uğramıştır. Böyle bir durumda siyasal olduğu kadar dinsel kimliği de, ancak ulusal birlik ayini hayallerinden doğan düşsel bir kimlik (ve bu kimlik sarsıntıya uğradığında da İslam! ümmet birliği ayini hayallerinden doğan bir kimlik) olabilirdi.

. Laiklik tek dinli bir ülkede yerleşmekte zorluk çekmektedir. Bir yandan rakip dinin toplumsal işlevini yüklenerek kendisini de, törenleriyle, heykelleriyle, kurallarıyla neredeyse bir dine, ama araçlarına olan aşırı düşkünlüğünden dolayı uzun süreli olamayacak bir dine dönüşmektedir. Öte yandan karşısında, artık bir kimlik ve siyasal bir meşruluk üretmekten başka bir şey aramayan, kısacası kendisi de biraz düşselleşen bir dine (İslamiyet'in, sadece çerçevesi daha geniş bir milliyetçilik olduğuna kimse inandıramaz beni), yerini (yeniden) almaya çalışan bir dine yapı kazandırmaktadır.

Fakat laikliği somut olarak toplumdaki çok inançlılığın tanınması zemininde kurmayı kabul etmek, toprak birliği din birliği şemasından vazgeçmeyi gerektirmektedir. Önceden belirlenen bir sınırda, meşruluğunu tek bir dinsel veya etnik kimlik üzerinde kurduğunu iddia edebilecek makul bir devlet yoktur. Saint-Barthelemy ile Auchwitz arasında dehşetle keşfettiğimiz şey, etrafta "darül harp"ten başka şey bulunmamasına tevekkül göstermek zorunda olduğumuzdur. Gerçek bir "darül İslam"6 olmadığı gibi yeryüzünde siyasal rejim olarak gerçekleştirilebilecek bir İlah! Saltanat da yoktur. Çılgın savaş mantıklarını ancak bu "savaş"ın varlığını kabul ederek engelleyebiliriz.

Biraz daha ileri gidelim: Gerçek şekilde "Hıristiyanlık Alemi" ya da "darül telam" olmadığı gibi, artık tek bir ulustan oluşan bir devlet de mümkün değildir. Fransız Dcvrimi’nden ve özellikle büyük milliyetçi savaşlardan beri hep bu düşle yaşadık. Artık bu düşten kurtulmanın zamanıdır. Ulus bir ülkenin, savunması için harekete geçirilmesinin en işlevsel biçimlerinden biri de olsa, hiçbir ulus, meşru ve kesin olarak bir toprağın evladı olduğunu iddia edemez. Hiçbir ulus her açıdan (etnik, dilsel, dinsel, tarihsel, vb.) aynı, karışımsız ve "saf' değildir. Laiklik tek dinli bir ülkede yerleşmekte zorluk çektiği gibi "tek uluslu" bir ülkede de gelişmekte zorluk çeker, özellikle milliyetçiliklerin korkunç birer dine dönüştüğü bir zamanda. Gerçek laik hakların mihenk taşı, azınlıkların haklarıdır.

2.3.    Laiklik Tanrı dillerinin çokluğunu varsayar.

En "teolojik" önermeme geliyorum, zira çoğulculuk varolan söylemlerin teolojik olarak oluşturulması sürecinde de kendini göstermiyorsa (laiklik yanlısı söylem de dahil), siyasal bakımdan çoğulcu bir toplumun mümkün olduğuna inanmıyorum. O halde şimdi dinsel söylemin eleştirisine girişmemiz gerekir. Teolojik çoğulculuğun ilk koşulu inancın bir tür "öznelleştirilmesi"nden gelir. İnanan özne imanını ilan eden, konuşan bir özneyse, bu öznenin salt kurumlaşmış dile bağlı kalmaması temcidir. Aynı zamanda, bizzat sözünün tekilliğiyle kurumlaştırıcı bir dilin taşıyıcısı olmalıdır.

Kutsal Yazıları yeni bağlamlarda yeniden yorumlama yeteneği, içlerindeki şimdiye dek bulunmamış anlamları çıkartmak için gelenekleri yeniden açma, yorumların çokluğunu kabul etme ve meşru yorumu tekelinde bulundurmaktan vazgeçme yeteneği büyük olasılıkla, geleneksel aidiyetle eleştirel mesafeyi kimlikle kentselliği yeniden eklemlemenin en iyi yoludur.

İslamiyet'in tıpkı Katoliklik ve diğer büyük dinler gibi (ama birçok ideoloji gibi de) böyle bir öznelleştirmeyi güçlükle kabul edeceği, kamu alanına kendi Yasasını dayatmaktan vazgeçemeyeceği ve sivil toplum denklemindeki öğelerden yalnızca biri olmayı pek kabul edemeyeceği söylenecek. Bu itiraz önemlidir. Ama Çapa Tıp Fakültesi'ndeki Müslüman öğrenciler: "Bu toplumda kimsenin Müslüman olmadığını, dinin bir ikiyüzlülük olduğunu", "Türk toplumunun yeniden dine döndürülmesi gereken bir dünya olduğunu ve İslamiyet'in salt görünür hareketler düzeyinde bir kurallar bütünü olmadığını, dine ancak "gönül"den bağlanılabileceğini”, "doğru olmanın, Allah'ın yaptığımız şeylere gülümseyebilmesini sağlamak (God smiles) olduğunu çünkü Allah'ın uzak, soyut ve asık suratlı değil, yakın olduğu ve bize gülümseyebileceğim", kısacası 'İslamiyet'in bir inanış, bir varsayım olmadığını; Kuran'ı uygulamak, Kuran'da "yazılı" olduğu gibi yaşamak olduğunu ve İsamiyet'in ya bir bütün olarak yaşanması ya da bundan vazgeçilmesi gerektiğini" söylediklerinde, bu öğrencilerin yaptığı İslamiyet'in bir çeşit öznelleştirilmesinin üslubunu önermek değildir de nedir?7

Teolojik çoğulculuğun ikinci koşulu, dinlerin karşılıklı olarak, öznel ya da kurumlaşmış dillerden başka bir şey olmadıklarını ve tıpkı evrensel bir dil olamayacağı gibi tek ve evrensel bir dinin de olamayacağını kabul etmelerine bağlıdır. Bir din ya da dil evrenselleşmeyi başarabilse bile bir iç farklılaşma ilkesi bu din veya dili dağılmaya yöneltirdi. Babil kulesi söylencesinin anlattığı da budur: İnsan dillerinin çoğulluğu tamamen ilahidir, Tanrı tarafından istenmiştir. Ama insan dinlerinin çoğulluğu da aynı düzendedir. Burada övgüsünü yaptığım şey çoktanrılılık (politeizm) ya da vahdeti vücutçuluktan (panteizm) çok, —çünkü bunlar başka sorulara yanıt verirler—, bir tür dinsel "çokdillilik", "çokdilcilik''tir. "Eğer çokluk Tanrı'yı sevebiliyorsa, bu, Tanrı'nın çokluğu sevmesindendir" diyebiliriz.

Bana, bu teolojik çoğulculukta gerçek bir Tanrı ilhamı yoktur, oysa Hakikat zorunlu olarak Tek'tir, diyecekler. Ama bunu söyleyecek olanlar zorbalardır. Tanrı dili ya da bu dilin meşru yorumu üzerinde tekel hakkını ne adına talep ediyorlar? Tanrısal aşkınlığı hangi gülünç kendini beğenmişlikle kendi tören ve yorumlarının biçimleri içinde, kendi giyiniş biçimleri ve kendi akrabalık yapıları içinde tek kendi dogmaları ve kendi dilleri içinde tutmaya çalışıyorlar? Ne kendine kimlik edinme ne de bir toplumun meşrulaştırılması dinin tek amacı olamaz. Tanrı, dillerimizden daha büyüktür ve istesek de istemesek de hepimiz Tanrı'ya eş uzaklıktayız. Laiklik, ancak bu yalın istem önünde biraz eğitilmeyi kabul eden dinler için mümkündür. Ama bu, aynı zamanda teolojik bir istemdir ve dinlerin bu eleştirisinin sonuna kadar gitmek gerekir.

Öyleyse çağdaşlık bağlamında ve özellikle nihayet Türkiye'ye kucak açabilecek bir Avrupa bağlamında "laiklik" sözcüğünü kullanmaya devam edebilmemiz için üç tür koşul vardır. İlki, felsefi bir koşuldur: Laikliğin çok anlatımlı bir mefhum olduğunu ve kimlik edinme ve karmaşıklaştırma taleplerine aynı anda yanıt verdiğini kabul etmektir. İkincisi siyasal bir koşuldur: Devletlerin, laikliklerinin ancak çokinanışlı ve somut dinsel (ve öyle işlenen) bir bellek üzerinde gerçekten kurulabileceğini kabul etmeleri gerekmektedir. Üçüncü koşul daha teolojiktir: Farklı dinsel inanışlar, Tanrı dillerinin çeşitliliğini ve kutsadıkları "Tanrı"nın onların kutsamalarından daha büyük olduğunu kabul etmelidirler.

Böylece tanımlanan laiklik, tekniklerin dünya çapında yaygınlaşması çağının bir zorunluluğu olduğu kadar kimliklerin dağılması çağının da bir zorunluluğudur. Siyasal akılcılık bugün iki yönden baskı altındadır: bir yanda pazarın basit zorlamalarının yönlendirilmesi aracılığıyla siyaseti "teknokrasiye indirgeyen baskı; öte yanda dinsel ve ulusal kimliklerin açık artırmaya sürülmesiyle siyaseti "kabileciliğe" indirgeyen baskı. Bu koşullarda yeni bir ortak laiklik tanımı getirmek, siyasal akılcılığın bu çifte tehlikeden çıkmasına yardım edebilir.

Çünkü böyle bir laiklik dünya pazarının sözde zorunlulukları karşısında etkisiz kalmaz. Medyalar pazarı örneğini alalım: birkaç boş ve heryerdegeçer görüntünün etrafında yeniden şahsileştirilmiş ve tek biçimleştirilmiş, seri halindeki bir dünya görüşüyle televizyonun tekelleştirilmesinden daha az laik bir durum olamaz. Laiklik ancak, kültürlerin gerçek çeşitliliği, kültürlerin her birine özgü mitik, estetik ya da etik kaynaklardan ilham almayı bilen ve bunların evrensel ağırlıklarım ortaya koyabilen özgün yaratımlar aracılığıyla televizyonda kendini gösterebilirse yerleşebilir. Bunun da tüketim biçimleri üzerinde mutlaka etkisi olacaktır.

Böyle bir laiklik bugün "ulus"un yeniden tanımlanması üzerinde de etkili olacaktır. Her şeyden önce askeri açıdan askeri okullara girme ve subay sorumluluklarına sahip olma imkanı bazı kavimlere, bazı toplumsal kategorilere ve genel olarak da bu iş için özel olarak yetiştirilmiş olanların dışındakilere yasak olursa o ordu gerçekten cumhuriyetçi olamaz. Birçok ulusun aynı toprakta birarada yaşamasını kabul etmek zorunda olduğumuz, öte yandan Avrupa'nın, farklı yaşamalara bağlı toplumları birarada yaşatmak için gerekli hukuksal ve yasal teknikleri icat etmek zorunda olduğu bir aşamaya da gelmiş olabiliriz. Artık Ulus, büyük modem Devletler anlamında Devlet olamaz.

Gerçek bir laikliğin mihenk taşı, karşılıklı zorunlulukların varolan farklı güçler arasında böylece dağılmasıyla bulunabilir. 

Fransızca'dan çeviren: Haldun Bayrı 

NOTLAR:

1.       Laiklikten söz etmeye, ancak felsefeci (1980-1984 yıllan arasında Galatasaray Lısesi'nde öğretmenlik yaptım) ve Protestan (halen Paris Protestan Fakültesi'nde dekanlık ve öğretim üyeliği yapıyorum) sıfatıyla cesaret edebiliyorum. Sorunun aslında temelini oluşturan sosyolojik yanını hundan ötürü ele almayacağım. Bir Protestan'ın laiklik tanışmasına atılması zorunlu olarak karmaşıktır. Zira Museviler ve Müslümanlar gibi Protestanlar da Fransa'da azınlıktadırlar, öte yandan tıpkı Katolikler gibi Hıristiyan geleneğinden gelmektedirler ve nihayet cumhuriyetçi laikliği oluşturmak için en ön saflarda mücadele etmişlerdir. Bundan dolayı, Protestanlar her bakış açısına bir ölçüde katılmaktadırlar. ayrıca, Avrupa düzeyinde bakılırsa, Fransız Protestanları özel bir durumdadırlar, çünkü hem Latin Avrupa'ya (Güney) hem de Protestan Avrupa'ya (Kuzey) aittirler. Bu çapraz durum, özellikle biraz yolculuk yapıp doğduğumuz taşranın dünyaya göre ölçüsüne vardığımızda, gerçekten felsefi bir düşüncenin gelişmesine uygun bir alan —sorgulama çalışmasıyla bakış açılarının diyalog içinde eklemlenmesine ya da ayrıştırılmasına özen gösteren bir felsefi düşünce alanı— oluşturur.

2.       Konu dışı bir not: P. Rayle'ın (1647-1706) "Tarihsel ve eleştirel Sözlük"ü ve Nantes Fermanının İptali'nden sonraki tartışma kitapları, tüm onsekizinci yüzyıl boyunca dinsel olanla siyasal olanın ayrılması ve hoşgörü yararına kullanılan gerekçeler için bir kaynak oluşturmuştur. Ama Rayle'da hoşgörünün kuşkucu bir tema, "Aydınlanma"ya varıldığında karanlıkçı çelişkileri aşabilecek küçümseyici bir çözüm olduğunu sanmamak gerekir. Bayle'da hoşgörü daha çok, hepimizin, içinden çıkma umudu olmayan karanlıklarda bulunduğumuzun itirafıdır.

Bayle'ın gerekçesinin merkezi şudur: Dinsel inanç konusunda kişi "yanılmadığını sanabilir ama hunu bilimsel kesinlikle bilmez", daha mizahi bir söyleşiyle ise: "iyi aydınlanmış bilincin, gerçeğin ilerletilmesi için bize sunduğu her şeyi, yanılgı içindeki bilinç de gerçek sandığımız şey için sunar". Tam bir içtenlikle söylenirse, dünyada en iyi paylaşılan şey yanılgı olasılığıdır. Vicdan yanılgı içinde olduğunda dahi "vicdan haklan bizzat Tanrı'nın haklarıdır" ve kimsenin "ben gerçek dindenim, yani sen yanlış dindensin ve benim gerekçelerimi dinlemeye seni zorlayabilirim, ta ki sen dinini değiştirene dek" cinsinden (gülünç) bir gerekçelendirmeye hakkı yoktur.

Bayle'ın hoşgörüsünün sağlamlığının kaynağı da içtenliklerin şiddeti, hatta hoşgörüsüzlüğüdür; karşılıklı hoşgörü zorunluğunun çatısı içtenliklerin aralarında çatışıyor olmaları sayesinde sağlamlaşır. "Herkesin" Tanrı'ya ait olduğunu ve hepimizin gerçeğe eşuzaklıkta olduğumuzu kabul etmeye, içtenliklerin gücü, iman gücü yöneltecektir. Bu gerçek: 1) "özel olmazsa, yani kişiselleşmezse harekete geçemez. insana hakim olan gerçek nedir? Ali'ye Veli’ye uygulanan gerçek..."; 2) bir tek Tanrı'ya aittir (Adil ve Doğru konusundaki bir çelişki "davanın nihai yargısı beklenirken, kimsenin şiddetler üzerine söz söyleyemeyeceğini bildiği uzun süreli bir iştir"). Çeşitli dinsel içtenlikler sivil hoşgörünün çatısını ancak temel direk oldukları, Adalet ve Doğruluğun tekeline sahip oldukları iddiasından vazgeçerek oluşturabilirler.

3.       Konu dışı ikinci not: Türkiye gibi Fransa'da da gördüğümüz savaşçı laiklik, belki de laikleşmenin zorunlu bir aşaması ya da eşiğidir. Örneğin Fransa'da Katolikliğin gücü ve diğer dinlerin zayıflığı göz önüne alındığında laikliğin kendini tam bir alternatif ve gerçek bir din gibi (bayram takvimi, ziyaret yerleri, törenleri, anıtları, kısacası tam bir ikonografi ve litürjiyle) sunmak zorunda kalmasını anlıyoruz.

Ama yine de bana öyle geliyor ki, laiklik ancak kendini sivil bir din olarak sunma gereksinimi hissetmediği zaman gerçekten kurulmuş olur (iktidarın temsiline bağlı, araç konumunda ve davanın gereksinimlerine göre yaratılmış sivil bir din, son dönem Roma örneğinde görüldüğü gibi, hep dcspotların keyfine göre kullanılabilecek zayıf bir din olarak kalacaktır). Siyaset ve din aynı işlev için dövüşmediklerinde laiklik gerçekleşir.

4.       Regis Debray, "Siyasal Aklın Eleştirisi” (Paris, Gallimard 1981) adlı kitabında, kendilerini aşan bir şey aracılığıyla kendilerini meşrulaştırmak zorunda olan tüm devletlerin siyasal rasyonalitesini "Cujus regio, ejus religio" (her krallığa bir din) ilkesinin yapılandırmaya devam ettiğini gayet iyi ortaya koyar.

5.       Laiklik yanlılarına hafifletici unsur olarak, Katolik Kilisesi'nin kendi taleplerini doğrulamak ve birtakım yitik mevzileri koparmak için Müslüman istemleri destekleme eğiliminde olduğundan dolayı endişe duyduklarını eklemek gerekir. Daha meşru olarak da, laik militanlar endişelidirler çünkü çoğu anaokullarında, ilkokullarda ve ortaokullarda eğitmenlik yapmakta ve yabancı işçi gettolarındaki durumun ciddiyetini gündelik olarak hissetmektedirler.

6.       İlahi Saltanat'ı ya da gerçek darül İslamı "beklerken", bunun zemininin sadece sembolik olduğunu, okumalarımızla ve hareketlerimizle açılan alanda, yüreklerimizde, ahlakımızda bulunduğunu, ama yasaların kalıbına ya da devletlerin betonuna dökülecek tabiatta olmadıklarını kabul etmek zorundayız. Ve "beklerken" gerçek bir hukukun kurallarını, yani çeşitli hukuklar arasındaki çelişkinin ve aynı topraklar üzerinde farklı kimliklerimizin birarada varolabilmesinin kurallarını yaratmak zorundayız. Bundan dolayı bir tür çelişki karşıtı zorunluluğa hep birlikte boyun eğmeliyiz. Bir tarafta hoşgörü isterken öte yanda onu uygulamamazlık edemeyiz. Rakiplerimizde kabul etmediğimiz bir gerekçelendirmeyle kendimizi haklı çıkaramayız.

7.       Konu dışı üçüncü not: Aslında böyle bir söylemde çarpıcı olan şey "Uyanış"ın (geçen yüzyılda Protestan Avrupa'yı sarsan İngiliz kökenli piyetist büyük hareket) söylemleriyle olan benzerliğidir. "Uyanış", klasik dinsel biçimlerin soğuklaştığı ve anlamsızlaştığı, köyden kente göç oranı kuvvetli olan, çabuk kentleşme ve sanayileşme yolundaki toplum için çıkmış bir piyetizmdir. Geleneksel cemaatin bilim ve sanayi dünyasının teknik yapısı ile olan sorununu ifade eder. Çok şahsi bir Tanrı tarafından dünyanın gayrişahsileştirilmesine yanıt verir. Bahanın geleneksel siyasal ve ailevi görüntüsünün bunalımına da kuşkusuz yanıt verir.

Çapalı kız öğrencilerden birinin "Zaman" gazatesinde "Baha Devlct"e karşı bir makale yayınlaması bir tesadüf değildir. İslami uyanış da, yığının dinine inanmayan bir harekettir ve toplumun şimdiye değin kendini "Müslüman" sanan geniş katmanlarının, yaşamın ve gönlün bu toptan boyun eğişini şahsi olarak seçip seçmeme durumunda kalınca İslamiyet'ten kopmayı tercih etmelerini kaçınılmaz bulmaktadır. Şu sırada Türkiye'de olup biten budur. İlk kez: İslami uyanış daha bilinemezci (agnostik) ve gerçekten daha laik bir toplumu üretmektedir.


[2] LAİKLİK İÇİN ÜÇ ÖNERME:

Bu amatörce uyanlardan sonra konuma geliyorum. Burada önerdiğim düşünüş öncelikle siyaset felsefesinin alanına girer ve şu soruya yanıt arar: Çağdaş durumda "laiklik" sözcüğünü kullanmaya devam eunenin koşulları nelerdir? Bir dönemde "anlaşılma elkisi"ne sahip (bir şeyi anlaşılır kılan) bir kavram başka

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült