Güncel

 

 

Kürt Sorununun Kökeni

Kemal Kirişçi - Gareth M. Winrow


Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Kürtlerin çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu'nda, geri kalanı İran'da yaşıyordu. Osmanlı İmparatorlu-ğu'ndaki Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Hakkari, Musul, Mamuretülaziz (Elazığ) ve Van vilayetleri ile Urmiye Gölü'nün batısından İran'ın Kuzis-tan bölgesine kadar uzanan bölge, çok büyük ölçüde Kürtlerin yerleşik olduğu bölgelerdi. Bu bölgelerde Kürtler, feodal aşiretler halinde Osmanlı ve Pers imparatorluklarının tebaası olarak yaşıyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Ortadoğu haritası bütünüyle yeniden çizildi. 1920'lerin ortalarına gelindiğinde pek çok Kürt Türkiye Cumhuriyeti'nde, -İngiliz ve Fransız mandası altında kurulan iki yeni Arap devleti olan- Irak ve Suriye'de ve rejim değişikliğinden sonra İran'da yaşıyordu. Küçük bir Kürt topluluk, kendisini Güney Kafkasya'da Sovyet yönetimi altında buldu. Kürtler bu beş devlete nasıl dağıtıldılar? Irak, İran, Suriye, Sovyetler Birliği ve Türkiye'nin sınırlarını hangi siyasi güçler çizdi? Kürtler kendi devletlerini niçin kuramadılar?
 

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN PAYLAŞILMASI

"Doğu Sorunu", Büyük Güçler arasında Osmanlı İmparatorluğu üzerinde nüfuz rekabetine neden oldu. Bunun kökeni, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun Rusya karşısında askeri yenilgiler aldığı ve Balkanlar'da giderek büyüyen iç sorunlarla karşılaştığı 18. yüzyıl sonlarına kadar götürülebilir.1 Başrol oyuncuları İngiltere ve Rusya'ydı. Rusya, bir yandan Balkanlar'da ve Osmanlı İmparatorluğu'nda giderek artan bir siyasi nüfuz kazanırken, aynı zamanda güneyde topraklarını Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sürekli genişletiyordu. İngiltere'nin politikası, Yakındoğu'da Rusya'yı dengelemek çabasıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü korumayı merkez alıyordu.2

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Büyük Güçler Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortadoğu topraklarına da ilgi göstermeye başlamıştı. İngiltere Mı-sır'da ayrıcalıklı bir statü elde etmiş ve Fransa ile birlikte Süveyş Kanah'nı inşa etmişti. Kanalın açılması, Akdeniz'le Hint Okyanusu arasındaki toprakların stratejik açıdan önem kazanması anlamına geliyordu. İngiltere için bu topraklar, İngiliz Hindistan'ının güvenliği bakımından yaşamsaldı. Almanya'nın, Berlin'i İstanbul üzerinden Bağdat'a bağlayacak bir demiryolunun inşasını finanse etme kararıyla birlikte Osmanlıya artan ilgisi de İngiltere'nin dikkatini bu bölgeye çekti. Mezopotamya'nın güney kesimlerinde ve İran'da petrol bulunması, Ortadoğu'nun önemini daha da arttırdı.

Osmanlı hükümetleri, İngiltere, Almanya ve Rusya'nın çatışan çıkarlarından, bu devletleri birbirlerine karşı kullanarak yararlandılar. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını sürdürmesine yardım etti. İmparatorluk yeni doğan Balkan ülkelerine ve İtalya'ya toprak kaptırmaya devam etmesine karşın, İngiltere Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğüne bağlı kaldı. Ne var ki, Osmanlının Üçlü İttifak'ın safında Birinci Dünya Sava-şı'na girme kararı, bu durumu köklü bir şekilde değiştirdi. İngiltere ve müttefikleri Fransa ve Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını kaçınılmaz görüyorlardı. İttifak devletlerinin çatışmadan kaçınma gereği, 1915 ile 1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını amaçlayan bir dizi anlaşmaya neden oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Orta Anadolu ve Karadeniz kıyıları dışında kalan kısmı, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya ve Rusya arasında paylaşılacaktı. Kürtlerin yaşadığı bölgeler İngiltere, Fransa ve Rusya'nın nüfuzu altına girecekti.

Ekim 1918'de Osmanlı İmparatorluğu ile İttifak devletleri arasında Mondros Mütarekesi'nin imzalanması, bu devletlerin kendilerine düşen bölgeleri işgal etmelerinin yolunu açtı. Ne var ki Rusya, Bolşevik devriminden kaynaklanan iç karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı İmparatorluğu'yla ayrı bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Brest-Litovsk Antlaşması hükümlerine göre, Rusya, 1877-1878 savaşında Osmanlı İmparatorlu-ğu'ndan alınan topraklarda bir plebisitin yapılmasına izin verdi. Buralarda yaşayanlar, Osmanlı İmparatorluğu'na dönmeye karar verdi. Yeni kurulan Sovyet Rusya hükümeti, Birinci Dünya Savaşı'nda imzalanan gizli antlaşmaları açıkladı ve Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki iddialarından vazgeçti. Diğer yanda İttifak devletleri, kendi paylaşım planlarına uygun davranmakta ısrar ettiler ve 1919 Paris Barış Konferansı'nda, Rusya'nın payına düşen alanların Ermenistan'a ve gelecekteki Kürt devletine verilmesi düşüncesini desteklediler.

Ağustos 1920'de İttifak devletleri ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesini resmi-leştirdi ve o zaman Doğu Sorununun nihai çözümü olarak görüldü.3 Antlaşmada, "Fırat'ın doğusunda, sonradan belirlenecek Ermenistan'ın güney sınırının güneyinde ve Türkiye'nin Suriye sınırının kuzeyinde kalan Kürt bölgeleri"ne yerel özerklik verilmiş ve belli koşullarda Kürtlere bağımsızlık olasılığına işaret edilmişti.4 Ne var ki, antlaşma, imzacılar tarafından hiçbir zaman onaylanmadı. Osmanlı seçkinlerinden bazıları ve Anadolu ahalisi, antlaşma koşullarına karşı çıkan bir direniş hareketine katılacaklardı.


İKTİDAR MÜCADELESİ VE SINIRLARIN YENİDEN ÇİZİLMESİ

Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan gizli antlaşmalar, Kürtlerin yaşadığı toprakların önemli bir bölümünü Fransa'ya ayırmıştı. Ne var ki, İngiliz kuvvetlerinin Mondros Mütarekesi'yle belirlenen sınırları aşarak Mezopotamya'nın kuzeyine ilerlemesi, İngiltere'yi, Fransa'nın kontrolünde olması gereken ve Kürtlerin oturduğu toprakların büyük bir kısmının işgalcisi konumuna soktu. İngiltere'nin Araplar için kesin bir politikası olmasına rağmen Kürtler için yoktu. İngiltere'nin Kürtlerle ilgili tutumu, başlangıçta, Kürt bağımsızlığına romantik bağlılığıyla "Kürdistan'ın Lawrence'ı" unvanını kazanan askeri istihbarat subayı Binbaşı William Charles Noel'in kişisel inisiyatiflerinin ürünü gibi görünüyordu.5 Yine de kısa süre içinde İngiltere, Türkiye ile ilişkilerinden, bölgenin jeopolitiğinden ve Irak'taki yerel İngiliz yönetimi ile Londra hükümeti arasındaki rekabetten etkilenen bir politika izleyecekti.6

Birinci Dünya Savaşı'nın başlarında Londra hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun eski Stockholm Büyükelçisi Muhammed Şerif Paşa'nın "Kürt milletini İttifak devletlerinin davası için" toplama önerilerini göz ardı etmişti.7 Savaşın sonlarına doğru, diğer bir önde gelen Kürt seçkini Kamil Bedirhan, açıkça, Kürtlerin lideri olma isteğine İngiltere'nin yardım etmesi durumunda Osmanlı hükümetinin başını ağrıtacağını vaat etti.8 Diğer birçok aşiret reisi, galip İngiltere'yle anlaşmaya çalıştı.9 Fakat İngiliz yetkililer, Kürtlerin siyasi özlemlerini desteklemeye istekli değildi. İngiltere, birçok Kürt aşiret reisinin Paris Barış Konferansı'na katılmasına izin vermedi.10

İngiltere, İttifak devletlerinin daha önce aldığı Osmanlı İmparatorlu-ğu'nu zayıflatmaya ve bölmeye yönelik kararı uygulamak için fazla kaynak ayırmaya artık niyetli değildi. Ne İngiltere ne de müttefikleri, "Anadolu içlerinde" kendi kamuoyları tarafından desteklenmeyen "uzun ve pahalı bir mücadele yürütmek" istemiyordu.11 Yunanistan'ın Batı Anadolu'yu işgalinin, Sevr Antlaşması'nın Doğu Anadolu'da uygulanmasını sağlayacağına dair bir beklenti de vardı.

Üst düzey bir İngiliz yönetici olan Percy Cox, Mezopotamya'daki İngiliz işgalinin, Kürtlerin oturduğu bölgeleri de kapsayacak şekilde kuzeye doğru genişletilmesi gerektiğini ileri sürdü. Cox'a göre, "yeni oluşum, Britanya'nın geniş imparatorluğunun mantıksal bir uzantısı olacak" ve Musul ve Kerkük'ün zengin petrol yataklarını da kapsayacaktı. Bu durum, İngiliz donanmasının yabancı petrole bağımlılığını azaltmakla kalmayacak, "İngiltere'nin yeni sömürgelerini kendi kendine yeterli" hale de getirecekti.12 Fakat Hindistan'dan Sorumlu Devlet Bakanı Edwin Montagu ve zamanın Londra'daki Sömürge Dairesi Başkanı Winston Churchill ise, Kürtlerin bağımsızlığından yana olan iki nüfuzlu yetkiliydi. Görünüşte Kürt bölgeleri üzerindeki İngiliz yönetiminin gerektirdiği yönetim maliyetlerinin büyüklüğüyle ilgilenen Montagu, "Kürdistan, kendi haline bırakılmalıdır" diyordu.13 Churchill, bağımsız bir Kürt devletinin, "Kürdistan ile Irak yakınlaşıp ... bir tek devlet kuracağı" güne kadar, Irak'taki İngiliz mandası ile Anadolu'daki başarılı direniş hareketi arasında bir tampon bölge yaratabileceğine inanıyordu.14

Cox'un görüşleri üstün geldi ve Kürt bağımsızlığını destekleme düşüncesi İngiliz hükümeti için çekiciliğini yitirdi. Bunun yerine, Mezopotamya'nın kuzey bölgesini Irak'la birleştirmeye karar verildi.15 Bölgedeki gelişmeler de önemli bir rol oynadı. Noel'in politikalarının bir sonucu olarak, 1919'da Şeyh Mahmud liderliğinde Güney Kürdistan Konfederasyonu ilan edildi. Mahmud, kendi Kürt krallığını kurma tutkuları bulunan güçlü bir aşiret reisiydi. Ne var ki, sürekli bağımsızlık çağrıları ve bir halkın kendi kaderini tayin hakkının tanınması gereğine Başkan Wilson'ın gösterdiği ilgiyi İngiliz yetkililere sık sık anımsatması ilgi görmedi.

Bu sırada Anadolu'daki direniş hareketi daha örgütlü bir hal alıyordu: Nisan 1920'de (Türkiye) Büyük Millet Meclisi hükümeti biçimini almıştı. Direniş hareketi, Kilikya'da Fransızlara, Doğu Anadolu'da Ermenilere ve iki Kürt aşiretinin -Koçgiri ve Milli aşiretlerinin- başkaldırılarına karşı askeri başarı gösterdi. Bu zaferler, Yunanlılar Batı Anadolu'daki işgallerini genişletirken kazanıldı. Bununla birlikte, ülkeyi yabancı işgalinden kurtarma çabalarına birçok Kürdün katıldığını da belirtmek gerekir.

Doğmakta olan "Türkiye" hükümeti ile İsmail Ağa (Simko) gibi İran'daki önde gelen Kürtler arasında yakın bağlantılar da vardı. Kuzey Irak'ta Şeyh Mahmud gibi kilit konumdaki Kürt liderlerle de bağlantılar kuruldu. Direniş hareketinin 1920 başında benimsediği Misak-ı Milli, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kürtlerin oturduğu tüm bölgelerini, dolayısıyla Musul bölgesini, kurtarılacak toprakların parçası olarak gördüğü için, bu bağlantılar özellikle anlamlıydı. Bu durum, Kuzey Irak'taki İngilizleri telaşlandırdı. Doğu Anadolu'daki Kürtlerin İngilizlerle işbirliği yapmaya istekli olduğuna dair Noel'in Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda ileri sürdüğü savlar, giderek daha az inandırıcı görünüyordu.16

İngiliz yetkililer, başka nedenlerle "Türkiye"de Kürt bağımsızlığı düşüncesini desteklemeyi daha az istiyorlardı. Kuzeyde bağımsız bir devlet, İngiliz yönetimi altındaki Kürtleri bu devletle birleşmeye cesaretlendire-bilirdi.17 Bu durum, İngiltere'nin Kuzey Irak'taki stratejik çıkarlarını felç eder ve Arap dünyasıyla ilişkilerini olumsuz yönde etkilerdi. İngiltere Birinci Dünya Savaşı sırasında Araplara bağımsızlık vaat etmişti. Bu vaatler, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun bölüşülmesi için yapılan gizli anlaşmalardaki taahhütleriyle çelişiyordu. 1920'de Fransa, milliyetçi Arap lider Faysal'ın bağımsız bir Suriye Krallığı ilan etme çabalarını engellemişti. Yerine getirilmeyen vaatleri telafi etmeye çalışan İngilizler, Faysal'ın kardeşi Abdullah'a Ürdün Krallığını teklif edip Faysal'a da Irak liderliğini verdiler. Tartışmalı bir referandumdan sonra Faysal, Ağustos 1921'de Irak Kralı tacını giydi ve Ekim 1922'de, İngiltere'yi Irak'ın toprak bütünlüğünü desteklemeye yükümlü kılan bir anlaşma imzalandı.18 Açıkça, Araplar, Kuzey Irak üzerindeki Arap hükümranlığını tehlikeye sokabilecek İngiliz politikalarına karşı çıkacaklardı.

Bolşevik Devrimi ve Sovyet Rusya'nın kurulması da, İngiltere'nin Kürtlere yönelik politikasını etkiledi. İngiltere, Bolşevik Devrimini tersine çevirme çabalarına aktif olarak katılmıştı ve Sovyet Rusya'yı Ortadoğu'daki çıkarlarına bir tehdit olarak görüyordu. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Kafkasya'ya iyice bulaştı. Kafkasya'daki Sovyet genişlemesi, 1920'de İngilizleri bölge dışına çıkmak zorunda bıraktı. Artan Sovyet nüfuzu, İran ve Irak'taki İngiliz çıkarlarına bir tehdit olarak görüldü. Sovyet Rusya ile Ankara'daki (Türkiye) Büyük Millet Meclisi hükümeti arasında gelişen yakın ilişkiler İngiltere'yi korkuttu. İkisi arasında Kuzey Irak'taki İngiliz varlığını tehlikeye sokabilecek bir ittifak oluşabilirdi.

Ne var ki, İngiltere Ankara hükümetine karşı Kürtleri destekleme düşüncesinden hemen vazgeçmedi. 1921'in başlarında Londra'da, Sevr Antlaşması'nın Kürt özerkliğiyle ilgili maddelerinin düzeltilmesini de kapsayacak küçük değişiklikler yaparak bir barış antlaşmasının imzalanmasını amaçlayan bir konferans toplandı.19 Ancak Ankara hükümeti ikna edilemedi. Bunun üzerine İngiltere, milliyetçi Kürt gruplara daha fazla destek gönderdi.20

1921'in sonlarına gelindiğinde, Ankara hükümeti Sovyet Rusya ve Fransa ile antlaşmalar imzalamıştı. Fransa ile yapılan antlaşma, Fransız birliklerinin Kilikya'dan çekilmesini sağlamıştı. Bu durum, Ankara hükümetinin Ankara'nın batısına kadar ilerleyen Yunanlılara karşı kullanabileceği askeri birlikleri rahatlattı. 1922 yazına gelindiğinde, İngiltere'nin "Türkiye"yi bölünmüş durumda tutmak için Yunanlıları kullanma stratejisi iflas etmek üzereydi. Bu gelişmeler karşısında harekete geçen İngiliz hükümeti politikasını değiştirerek Ankara hükümetiyle ilişkilerini iyileştirmeye çalıştı. Ankara hükümetinin Yunanlıları yenilgiye uğrattığı ve Lozan Konferansı'nın başlamış olduğu sırada, İngilizler, Türkiye'nin Musul üzerindeki hak iddialarını etkisizleştirmek için sadece Kürt kartını oynayabilir durumdaydı.

Daha önce belirtildiği gibi, Anadolu'daki direniş hareketi, Misak-ı Milli ile Musul üzerinde hak iddia etmişti. Ankara hükümeti Doğu Anadolu'daki denetimini pekiştirdikten sonra 1922 sonbaharında Musul'un kuzey bölgesine küçük bir askeri birlik gönderdi. Bu askeri birlik, stratejik bakımdan önemli olan bu alanda kontrolü sağlamak için yerel Kürt aşiretlerle işbirliği yapacaktı.21 Bu durum, Ankara hükümetinin denetimindeki topraklarda yaşayan Kürtler için, Musul bölgesindeki kendi etnisiteleriyle yeniden birleşme ve Birinci Dünya Savaşı öncesi duruma geri dönme olanağını sağlıyordu.22 Ankara'daki yetkililer, bu alanı kontrol edememeleri durumunda Misak-ı Milli'nin aşınacağına inanıyorlardı. Bu koşullarda İngilizlerin Kürtleri Ankara hükümetine karşı isyana teşvik edebileceğinden de korkuyorlardı.23

Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandığında İngiltere ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık çözülmedi. Mayıs 1924'te İstanbul'da toplanan bir konferansta iki taraf bir anlaşmaya varamadı. Anlaşmazlık, uluslararası bir komisyon atayan Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. 1924 yazında İngiltere Musul'da üstünlüğü ele geçirmişti; sonbaharda Ankara hükümetinin bölgenin kontrolünü tekrar ele geçirme girişimi başarısız oldu. O sırada Türkiye, Hıristiyan Nasturi aşiretlerin başını çektiği bir isyanla yüz yüzeydi. 1925 baharında, Şeyh Said'in önderliğindeki büyük bir Kürt başkaldırısı bunu izledi.

İngiltere tarafından kışkırtılmış olsun ya da olmasın bu isyanlar, Türkiye'nin uluslararası komisyonda ve Milletler Cemiyeti'nde davasını savunmasını çok daha güçleştirdi. Türkiye, o sırada Milletler Cemiyeti'nin üyesi değildi. Komisyonun Temmuz 1925'te hazırladığı rapor, Musul bölgesinin Milletler Cemiyeti mandasının bir parçası olarak kalmasını ve oradaki Kürtlere idari özerklik verilmesini öneriyordu. Ne var ki, Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'nin yetkisini kabul etmemesi, sorunun nihai çözümünü Haziran 1926'da İngiltere, Irak ve Türkiye arasında üçlü bir antlaşma imzalanana kadar erteledi. Bu antlaşma, Türkiye'deki Kürtlerin Irak'takilerden ayrılmasına son biçimini verdi. Bu durumun, Kürt sorununun geleceği üzerinde köklü etkileri olacaktı.

İngiltere'nin ilgisiyle karşılaştırıldığında Fransızların Kürtlerle ilişkisi çok sınırlıydı. Yine de, Kürtlerin birçok ülkeye ayrılmasıyla sonuçlanacak olaylar üzerinde Fransız politikalarının dolaylı, fakat önemli etkisi oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nün paylaşılmasına yönelik gizli antlaşmalara göre, Anadolu'da ve Musul bölgesinde Kürtlerin yaşadığı alanlar Fransa'ya verilmişti. Bu nedenle Kürt ileri gelenlerinin birçoğu, Fransızlara yaklaşmaya teşvik edildi. Bunlardan birisi de, İngilizlerden gördüğü soğuk muameleden sonra, Kürtlere özerklik davasını gündeme getirmek üzere 1918 yazında Paris'e giden Şerif Paşa'ydı.24

Fransa'nın Kürtlerin oturduğu alanları ve Musul bölgesini kontrol etmeyeceği anlaşıldıktan sonra bile, Milli aşireti reisleri de dahil, birçok aşiretin önde gelenleri Fransız yardımı almaya çalıştılar. Milli aşireti, Anadolu'da yeni doğan direniş hareketine karşı isyan etmiş ve Fransızlardan Suriye benzeri bir manda talebinde bulunmuştu.25 Başlangıçta Fransızlar, bölgedeki çıkarlarına ters düştüğü için Kürt özerkliği düşüncesine çok istekli görünmediler. İngiliz koruması altında Kürt özerkliğini savunan Mark Sykes'le Kahire'de yaptığı toplantıdan sonra George Picot'nun takındığı tutumda bu açıkça belli oldu. Fransızlar, Kürtlerden çok, hepsi de Hıristiyan olan Ermenilerin, Süryanilerin ve Nasturilerin kaderiyle ilgilendiler.26

Fransa ile İngiltere arasındaki ilişkilerin bozulması, Kürtlere yönelik Fransız politikasını büyük ölçüde etkilemiş görünüyordu. Fransa ile İngiltere savaş sırasında müttefik olmalarına karşın, savaş ganimetlerinin paylaşılması konusunda anlaşmazlıklar hemen su yüzüne çıktı. Fransa, İngilizlerin Musul üzerindeki denetimine razı olmuştu.27 Buna karşılık İngiltere de, Suriye'nin manda altında bir toprak olarak Fransa'ya bırakılmasına razı oldu. İngiltere, Fransızların Kilikya'yı kontrol etmesini de kabul etti. Bu toprak parçası, Ermeniler ve diğer Hıristiyan topluluklarla birlikte Kürtlerin de oturduğu küçük alanları kapsıyordu.28

Bu düzenleme, iki eski müttefik arasında bir sürtüşmeyi önledi. Fransa, İngiltere'nin mağlup Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında ve Ortadoğu'da kendi zararına bir denetim sağlamaya çalışmasından korkmuştu. Osmanlı hükümeti ile İngiltere arasında, Boğazlar ve İstanbul üzerinde İngiltere'ye daha fazla söz hakkı veren Eylül 1919 tarihli gizli antlaşma, bu korkuları arttırdı. İngilizlerin, Mayıs 1919'da Yunanlıları Batı Anadolu'yu işgal etmeye teşvik etme kararı da, Fransızların İngiltere'ye güvenini zayıflatmıştı.29

İngiltere, Suriye'de bağımsızlık ilan edip Suriye kralı olma çabasındaki Faysal'ı desteklediğinde, Fransa ile İngiltere arasındaki ilişkiler daha da kötüleşti.30 Fransa, Suriye'de kontrolü büyük güçlüklerle yeniden sağladı. Bu, Fransa'nın, Ankara hükümetinin askeri ilerlemesi karşısında Kilikya'da nüfuzunu korumada zorlandığı bir dönemle çakıştı. Aynı zamanda, İngiltere gibi Fransa da, işgalin giderek artan maliyetlerinden kaygılanıyordu ve Fransız kamuoyu, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra denizaşırı askeri müdahaleleri desteklemeye çok hevesli görünmüyordu.31 Bu değerlendirmeler ve İngiliz nüfuzunu dengeleme arzusu, Fransızları Ankara hükümetiyle anlaşma arayışına götürdü.

Fransızlar, daha 1919 yazı başlarında Anadolu'daki direniş hareketine yakınlaşmıştı. Her iki taraf da, bir Kürt devletinin kurulmasına karşı olduklarını açıkladı. Daha da önemlisi, Anadolu'daki direniş hareketinin önderlerinin kurtuluş mücadelesi tasarılarında Osmanlı İmparatorluğu'nun Arapların oturduğu bölgelerini ele geçirmek olmadığını öğrenen Fransızlar özellikle memnun oldular.32 Ekim 1921'de Ankara hükümeti ile Fransa arasındaki bir antlaşma, Fransız birliklerinin Kilikya'dan çekilmesine ve Suriye'deki Fransız mandası ile Ankara hükümetinin kontrolü altındaki topraklar arasında yeni bir sınırın kabul edilmesine yol açtı. Bu sınır, Sevr Antlaşmasında öngörülen sınırdan daha güneydeydi.33 Ankara hükümetinin askeri kapasitesini güçlendirmek isteyen Fransa, geri çekilirken önemli miktarda askeri donanımı geride bıraktı. Açıkçası, Fransa, bölgedeki İngiliz gücünü zayıflatmak ya da en azından dengelemek için güçlü bir Türkiye istiyordu. Kürtlere verilen her İngiliz desteği, Fransa tarafından Türkiye'yi zayıflatma çabası olarak görüldü. Bu nedenle Fransa, daha sonra, Musul'un Irak üzerindeki İngiliz mandasına bırakılmasına karşı çıkacaktı.34

Fransızların Türkiye'yi desteklemesi, Kürt karşıtlığı olarak betimlenmektedir.35 Ancak öyle görünüyor ki, Fransız hükümeti daha çok Suriye'deki çıkarlarını korumak ve Ortadoğu'da İngiliz üstünlüğünü önlemek amacındaydı. Yine de, sonuç olarak Kürtlerin çoğu -bir grup kendisini Suriye'deki Fransız mandası altında bulmak üzere- iyice bölündü.

Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşmaya yönelik gizli antlaşmalara göre Rusya, önemli bir Kürt nüfusun yaşadığı Doğu Anadolu'daki toprakları alacaktı. Ne var ki, Rusya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan çekilmesi ve Brest-Litovsk Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya'daki askeri genişlemesi, Kuzey İran'daki Kürtlerin yanısıra Kafkasya'daki Kürtleri de Osmanlı İmparatorluğu'nun denetimi altına soktu. Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra İngiltere, Osmanlıları bu bölgeyi boşaltmaya zorladı. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bağımsız cumhuriyetleri kuruldu. Sevr Antlaşması, Doğu Anadolu'da Rusya'nın payına düşen toprakların çok büyük bir bölümünü Ermenistan'a ayırmıştı. Anadolu'daki direniş hareketi ve Sovyet Rusya'nın Kafkasya'ya genişlemesi Ermenilerin bu bölgelerde genişleme çabalarının önünü kesti. Sovyetlerin Ankara hükümetini desteklemesi yine Kürtlerin bölünmesine yol açtı.

Mayıs 1920'de Ankara hükümeti yeni Sovyet devletiyle ilişki kurmaya çalıştı. Mustafa Kemal, bir mektubunda, Ankara hükümetinin Sovyet Rusya'nın Kafkasya'da genişlemesini arzuladığını belirtti. Sovyet askeri ve mali yardımı karşısında Ankara hükümetinin, Sovyet Rusya ile İttifak devletleri arasında bir tampon devlet kurmaya hazır olduğunu da ekledi. Ankara hükümeti, batıda Yunanlılara karşı koymak için askeri yardıma ve doğuda güvenli bir sınıra şiddetle gereksinim duyuyordu. Diğer yanda Moskova'daki yetkililer de, Ankara hükümetini desteklemenin İttifak devletlerine karşı mücadelelerinde yararlı olacağını farketmişlerdi.

Sovyetler, özellikle İngiltere'nin Sovyet Rusya'yı zayıflatmak ve Kafkasya'da küçük tampon devletler kurmak amacıyla askeri operasyonlara giriştiği bir sırada, stratejik bakımdan önemli olan Boğazları İngiltere'nin yerine Ankara hükümetinin kontrol etmesini tercih etti. Moskova, Türkiye'yi Bolşevikleştirmeyi de umut ediyordu.36 Bununla birlikte, sonunda Mart 1921'de Moskova ile Ankara hükümeti arasında bir antlaşmanın imzalanmasına yol açan etmenler faydacı değerlendirmelerdi. Moskova Kafkasya'daki kontrolünü bu antlaşmayla pekiştirebildi ve Boğazların nihai statüsüyle ilgili görüşmelerde Ankara hükümetinin iyi niyetini kazanabildi. Antlaşmanın iki tarafı, "emperyalistler"e karşı mücadelede işbirliği yapma gereğini kabul ediyordu. Ankara hükümeti, paha biçilmez askeri ve mali yardım aldı. Antlaşma, Ankara hükümetinin Kilikya'da Fransızlara ve daha sonra Yunanlılara karşı kullanabildiği çok sayıda askeri birliği bu cephelere aktarmasını da olanaklı kıldı. Ankara'daki hükümete çok gereksinim duyduğu prestiji ve güvenilirliği de sağladı. Sovyet Rusya ile Ankara hükümetinin kontrol ettiği topraklar arasındaki sınır, Kars ve Ardahan Ankara hükümetinde kalacak şekilde biçimlendi. Batum, buradaki ahali için özerklik güvencesi karşılığında Gürcistan'da kaldı. Bu antlaşma, bazı Kürt toplulukları sınırın Sovyet tarafında bıraktı. Bu antlaşmayla. Doğu Anadolu'nun bir kısmında Büyük Ermenistan kurma, son derece zorlaşmıştı.

Mondros Mütarekesi imzalandığında, Tebriz de dahil Kuzey İran'ın Azeri ve Kürtlerin oturduğu bölgeleri Osmanlı ordusunun işgalindeydi. Aralık 1918'de Osmanlı ordusunun geri çekilmesi tamamlanınca, bu alanların büyük bir kısmı Şekak aşiretinin reisi İsmail Ağa'nın (Simko) kontrolüne girdi. İngilizlerin Süryanileri, Ermenileri ve Kürtleri kendilerine karşı kullanma planlarından korkan Osmanlı İmparatorluğu ve Ankara hükümeti Simko'ya yardım etti. Simko'nun yönetimi Temmuz 1922'ye kadar sürdü; Simko'nun İran ordusu karşısındaki yenilgisinden sonra, İran bütün bölge üzerindeki kontrolünü yeniden sağladı.37 Sonunda, Ekim 1922'de Ankara ile Tahran arasında görüşülen bir antlaşmayla her iki taraf, sınır bölgesinin güvenliğini arttırmada işbirliği yapmaya karar verdi.

Ne var ki, İran üzerindeki İngiliz nüfuzu, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin İran'la yakın ilişkiler geliştirmeye yönelik isteklerini başlangıçta kırdı. Rıza Şah İran'daki iktidarını pekiştirdikten sonra, 1925'ten itibaren Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler yavaş yavaş iyileşti. 1926'da iki taraf bir dostluk ve saldırmazlık antlaşması imzaladı ve 1639'da Pers İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu'nun üzerinde anlaştıkları sınırları kabul etti. 1932'de, Türk hükümeti İran sınır boyundaki bir bölgede patlak veren büyük bir Kürt isyanını bastırdıktan hemen sonra imzalanan bir antlaşmayla, küçük sınır değişiklikleri üzerinde taraflar anlaştı.38 1932 antlaşması, Kürtlerin bu bölgede yüzyıllardır süren eski bölünmüşlüğünü arttırdı.
 

BİR ULUSAL DİRENİŞ HAREKETİNİN DOĞUŞU VE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURULUŞU

1919'da, Arnavutlar, Çerkezler ve Lazlar gibi farklı etnik kökenden diğer Müslüman grupların yanı sıra hem Türklerden hem de Kürtlerden oluşan etkili bir direniş hareketinin oluşumu, Sevr Antlaşması'yla öngörülen şekliyle bir Kürt özerkliğinin ya da bağımsızlığının kurulmasının önünü eninde sonunda kesecekti. Direniş hareketi, 1920'de Ankara'da, İstanbul'daki Osmanlı hükümetine alternatif bir hükümet kurdu. 1923'te Ankara hükümeti ülkeyi işgalci güçlerden temizlemeyi başardı ve Türkiye'nin bağımsızlığının uluslararası platformda tanınmasını sağladı.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından hemen sonra İttifak devletlerinin donanması İstanbul'a geldi ve Boğazlar üzerinde denetim kurdu. Sultanın ve Osmanlı hükümetinin kaderi, mütarekeye uygun olarak Anadolu'nun çeşitli bölgelerini işgal etmeye başlayan İttifak devletlerinin insafına kaldı. Osmanlı hükümeti, daha elverişli bir barış antlaşması imzalanmasına yol açacağı umuduyla itaatkâr davrandı.

1919 baharına gelindiğinde Yunan ordusu Batı Anadolu'ya çıkmıştı. Trabzon'da yaşayan Rumlar, Doğu Karadeniz kıyısında bir Rum Pontus devleti kurmak için Yunan hükümetinden destek alacaklarını umuyorlardı. Doğu Anadolu'da, Büyük Ermenistan'ı kurmayı amaçlayan Ermeniler, Osmanlı ordularının boşalttığı alanları işgal ediyordu.

Bu ortamda, Mondros Mütarekesi'yle belirlenen sınırlar dahilinde Doğu Trakya'da ve bütün Anadolu'da, genellikle müdafaa-i hukuk cemiyetleri olarak bilinen yerel savunma örgütleri oluştu. Doğu Anadolu'da Erzurum'da, Karadeniz kıyısında Trabzon'da yerel savunma cemiyetleri, Ermeni ve Pontus devletlerinin kurulmasının önünü kesmeye çalışan ilk örgütlerdi.39 Bu gelişmeler, Mustafa Kemal'in Doğu Anadolu'ya gelişine rastladı. Mustafa Kemal, o sırada, İngilizlerin şikâyeti ve bölgeye asker göndereceği tehdidi üzerine Osmanlı hükümeti tarafından Anadolu'daki huzursuzluğu yatıştırmak üzere gönderilen yüksek rütbeli bir Osmanlı subayıydı.40

Mayıs 1919'da, Yunan birliklerinin İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemilerinin koruması altında İzmir'e çıktığı haberleri, ülkedeki birçok direniş cemiyeti arasında eşgüdüm sağlama çabalarını hızlandırdı. Temmuz 1919'da Erzurum'da, Doğu Anadolu'da Kürtlerin oturduğu vilayetlerden (Bitlis, Erzurum, Sivas ve Van) ve Trabzon'dan temsilcilerin katıldığı bir kongre toplandı. Mustafa Kemal, kendisini başkan seçen kongrenin örgütlenmesinde önemli bir rol oynadı. Kongre, bir yürütme komitesi (Heyet-i Temsiliye) seçti ve Sultan-Halife'ye sadakati vurgulayan kararlar aldı. Vatanın bölünmezliği ilan edildi. Yabancı işgaline direniş yemini edildi.41

Erzurum Kongresi'ni, ülkedeki savunma cemiyetlerinin düzenlediği bir dizi yerel toplantı izledi. Bu toplantılar, Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi'ne zemin hazırladı.42 Erzurum Kongresi'nde seçilen heyetin üyeleriyle birlikte 17 vilayetten temsilci kongreye katıldı.43 Bütün yerel savunma cemiyetlerini birleştirme ve bir tek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) kurma kararı alındı. Sivas Kongresi, Osmanlı topraklarında Ermeni ve Rum devletlerinin kurulmasına karşı çıkmayı, ülkenin bölünmezliğini korumayı, İslam Halifeliğini ve Osmanlı Sultanlığını muhafaza etmeyi ve Osmanlı hükümetinin işgal kuvvetlerine teslim edebileceği yerlerde geçici yönetimler kurmayı da kabul etti.44

Sivas Kongresi, ilk olarak Erzurum Kongresi tarafından kurulan Heyet-i Temsiliye'ye bazı yetkiler verdi. Heyet, bu yetkilerle bir hükümet gibi davranabiliyordu.45 İstanbul hükümetini Ekim 1919'da Osmanlı Meclis-i Mebusanı için yeni seçimler yapmaya ikna edebildi. Meclisteki sandalyelerin büyük bir bölümünü, Anadolu'daki direniş hareketinin üyeleri ya da sempatizanları kazandı. Bu durum, 28 Ocak 1920'de Misak-ı Milli'nin mecliste kabul edilmesinde yansımasını buldu.

Misak-ı Milli, direniş hareketinin ilke ve amaçlarını saptayan kısa bir belgeydi. Başlıca hedef, "Osmanlı saltanatının ve cemiyetinin bekaasını" temin etmekti. Hareket, Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi'yle saptanan sınırlar dahilinde bunu başarmayı amaçlıyordu. Misak-ı Milli'de, Batı Trakya'nın statüsü barış sağlandıktan sonra yapılacak bir plebisite bırakılırken, işgal altında bulunan ve çoğunlukla Arapların oturduğu Osmanlı topraklarının geleceğinin serbest oylamayla belirlenmesi gerektiğini belirtiliyordu. Temmuz 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması gereğince yapılan oylamada zaten ülkeyle yeniden birleşme yönünde oy kullanmış Kars, Ardahan ve Batum sancaklarındaki halka bir plebisit fırsatı daha verileceği de bildiriliyordu.46 Ne var ki, Sovyet Rusya ile Ankara hükümeti arasında Mart 1921 tarihli antlaşmanın imzalanmasından sonra, niyetlenilen plebisit hiçbir zaman yapılmadı.

Misak-ı Milli'nin kabulü, İttifak devletlerinin İstanbul'u işgal etme, Osmanlı meclisinin birçok mebusunu tutuklama ve sınırdışı etme kararım hızlandırdı. İttifak devletlerinin baskısı, meclisin çalışmaya devam etmesini olanaksızlaştırdı ve 11 Nisan 1920'de meclis kapatıldı. Bu durum, Osmanlı hükümeti ile direniş hareketini temsil eden heyet arasındaki kopukluğu arttırdı. Mustafa Kemal'in direniş hareketini bütün ülkede seçim yapmaya ve Ankara'da yeni bir meclis kurmaya ikna etmeyi başarmasının ardından, Osmanlı hükümeti Mustafa Kemal'i asi ilan etti. Dağıtılan Osmanlı meclisinin mebuslarının yanı sıra yeni seçilmiş temsilcilerden de oluşan bu yeni meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplandı ve "Büyük Millet Meclisi" adını benimsedi. Yemin töreni sırasında vekiller, Halifeye ve Sultana sadakat yemini ettiler. Mustafa Kemal meclis başkanlığına seçildi.

Meclisin kurulmasından sonra Osmanlı hükümeti ile direniş hareketi arasındaki kopukluk daha da arttı. Ankara'daki meclis 20 Ocak 1921 günü, 1876 tarihli Osmanlı anayasasını değiştiren Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nu kabul etti. Bu kanun, temel amacı hâlâ "Hilafeti ve ve Saltanatı kurtarmak" olan defacto hükümete hukuki bir yapı kazandırdı. Ne var ki, meclisin ve hükümetin yetki ve meşruluğunu halktan alacağını vurgulamakla, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki hükümet biçiminden önemli bir uzaklaşmayı resmileştiriyordu.47

Ankara hükümeti, 1921 yılında birçok isyanı bastırdıktan sonra konumunu güçlendirdi. Sovyet Rusya ve Fransa ile yukarıda sözü edilen antlaşmaları imzalayabildi. 1922 yazı sonunda Batı Anadolu'daki Yunanlılar ülkeyi boşaltmak zorunda kaldı. Kasım 1922'ye gelindiğinde hükümet, Lozan'daki barış görüşmelerine başlayabilecek durumdaydı.

Lozan Konferansı'nın sonunda imzalanan barış antlaşması Türkiye'nin bağımsızlığını tanıdı ve İttifak devletleriyle Türkiye arasındaki önemli sorunların birçoğunu çözdü. Bu sonucu hazırlayan ve Misak-ı Milli'nin başlangıç ilkesinden sapan "Türkiye" Büyük Millet Meclisi, Kasım 1922'de Saltanatı kaldırdığında Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve hükümetinden nihayet koptu. Bu, meclisin Ekim 1923'te Türkiye'yi, Mustafa Kemal'in ilk cumhurbaşkanı seçildiği bir cumhuriyet olarak ilan etmesinin yolunu açtı.

Tek önemli toprak sorunu, Musul'un nihai statüsüyle ilgiliydi. Sorun Lozan Konferansı'nda çözülememiş ve karar, İngiltere ile Türkiye arasındaki görüşmelere bırakılmıştı. Türkiye'nin askeri ve diplomatik çabaları, Musul'un Türkiye'ye dahil edilmesini sağlayamadı. 1926'da varılan ve bölgeyi Irak'a bırakan çözüm, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Kürt üyeleri arasında epeyce hayal kırıklığına neden oldu. Direniş hareketine katılmış olan pek çok Kürt kendini aldatılmış hissetti. Özellikle, milliyetçiliğe inanan diğer Kürtler, Lozan Antlaşması'nı ve Türkiye'nin kurulmasını, Sevr Antlaşması'yla vaat edilen özerklik ya da bağımsızlıktan yoksun bırakılarak Kürtleri bölünmüş tutmaya yönelik bir İttifak devletleri komplosu olarak algıladı.


KÜRTLERİN BİRLEŞİK BİR ULUSAL HAREKET OLUŞTURMA ÇABALARI 

Olson, Kürt milliyetçiliğinin kökenini, Şeyh Ubeydullah'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılıp "Kürdistan" adıyla bağımsız bir Kürt devleti kurmaya kalkıştığı 1870'lere kadar götürmektedir.48 Van Bruinessen'a göre, Ubeydullah'ın Kürtler arasında bir ulusal bilinç duygusu yaratmayı başardığına ilişkin hiçbir kanıt yoktu.49 Görünüşe göre, Şeyh Ubeydullah, Osmanlı yetkililerinin daha fazla merkezi denetim dayatma çabalarına tepki olarak yerel bir başkaldırıyı yönetmişti. 19. yüzyıl sonlarında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Araplar, Arnavutlar, Türkler vb kendi ayrı etnik kimliklerinin farkında değildi. Benzer şekilde Kürtlerin de etnik bilinci yoktu. Osmanlı İmparatorluğu'nun tebaası, kendisini daha çok dini temelde tanımlıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'teki kuruluşuna kadar geçen dönemde ortaya çıkan Kürt milliyetçileri, birleşik bir ulusal hareket oluşturmayı başaramadılar. Bunun en büyük nedeni, Kürtlerin ortak bir etnik özbilinçli-liğe sahip olmamasıydı. Ankara hükümetinin Sevr Antlaşması'nın koşullarına direnmede ve özerk ya da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını önlemede gösterdiği başarının başka bir nedeni de, Kürtlerin birlikten yoksun oluşuydu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürtler Osmanlı İmpara-torluğıı'na sadık kalmıştı. Savaşın hemen ardından bir grup Kürt, kendilerini Anadolu'daki direniş hareketiyle özdeşleştirdi ve onu destekledi. Kürt milliyetçilerinden oluşan başka bir küçük grup, bağımsız bir devlet özlemi duyuyor, ya da en azından Osmanlı ya da Türk devleti içinde özerkliği amaçlıyordu. Üçüncü bir grup ise, daha çok kontrol ettikleri topraklarda kendi "krallıklar"ını kurmak isteyen güçlü Kürt aşiret reislerini kapsıyordu, ikinci ve üçüncü gruplar, işbirliği yapıp etkili bir hareket biçiminde örgütlenemedi.

1919'da Erzurum Kongresi'ne katılan 56 delegenin 22'si Kürttü.50 Delegeler, İttifak devletlerinin Anadolu'da Ermeni ve Rum devletleri kurmaya yönelik çabalarına direnme gereği üzerinde yoğunlaştılar. İslam ve "Osmanlı yurtseverliği", Kürtler ile diğer delegeler arasında önemli bir ortak bağ oluşturuyordu. Direniş hareketinin faaliyetlerini temsil ve tanzim etmek için oluşturulan Heyet-i Temsiliye'de Kürtler temsil edildi. Sonradan, bu organın seçilmiş lideri Mustafa Kemal, desteklerini almak üzere birçok aşiret reisine ve şeyhe bir dizi mektup ve telgraf gönderdi.51

Paris'teki Barış Konferansı'na temsilci olarak katılan Kürt milliyetçisi Şerif Paşa'nın Kasım 1919'da Ermenilerle bir anlaşmaya vardığı haberinin gelmesinin ardından, Kürtlerin direniş hareketine katılımı daha da yoğunlaştı. Şerif Paşa, Doğu Anadolu'nun küçük bir parçasında bağımsız bir Kürt devleti karşılığında, Kürtlerin de oturduğu alanlarda bir Ermeni devletinin kurulmasını kabul etmeye razı olmuştu.52 Bu haberin Kürtler arasında yarattığı şaşkınlık, Paris'e birçok telgrafın çekilmesine yol açtı. Bu telgraflarda Kürtlerin Türklerden ayrılmak istemediği ileri sürüldü.53 Erzincan'dan on Kürt aşiret reisi, İstanbul'daki Fransız Yüksek Komiserliği'ne Şerif Paşa'nın hareketini protesto eden bir telgraf gönderdi. Türklerle Kürtlerin "soy ve din bakımından kardeş" olduğunu ilan ettiler.54 Misak-ı Milli'nin kabul edilmesinden iki gün önce, Ocak 1920'de, Şerif Paşa'yı eleştiren ve Türklerle Kürtler arasındaki dayanışmayı ifade eden benzer telgraflar, Osmanlı meclisine de gönderildi.55 Mart 1920'de, İslami dayanışmayı ve Kürtlerle Türkleri ayırma çabalarına muhalefeti vurgulayan bir bildirge, 22 Kürt aşiretinin reisleri tarafından imzalandı.56

Kürtlerle Türkler arasındaki bu güçlü dayanışma duygusu şaşırtıcı değildi. ARMHC, "Osmanlı yurtseverliği"ne dayalı bir örgütlenmeydi.57 Büyük Millet Meclisi'nin açılışından hemen sonra Mustafa Kemal, meclisi oluşturanların basitçe Türk, Çerkez, Kürt ya da Laz olmayıp daha çok birleşik bir İslami cemaatin unsurları olduğunu belirtirken İslami bağın önemini tekrarlıyordu.58 Kürtler, Büyük Millet Meclisi'nde yaklaşık 74 milletvekiliyle temsil ediliyordu.59

Bununla birlikte, Büyük Millet Meclisi'nin temsil ettiği Ankara hükümetine isyan eden Kürt aşiretler de vardı. 1919 ile 1921 sonu arasında, direniş hareketinin ve daha sonra Ankara hükümetinin ülkenin işgal altındaki alanları dışında kalan bütün bölgelerinde otoritesini merkezileştirme çabalarına karşı 23 isyan çıktı. Bu isyanlardan sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerde gerçekleşti ve sadece üçüne Kürt aşiretleri katıldı.60 Bunlar, Mayıs 1920'de Cemil Çeto'nun aşiretinin, 1920 yazında Milli aşiretinin ve 1921'in Mart ve Haziran ayları arasında Koçgiri aşiretinin isyanlarıydı.

Bu üç Kürt isyanı, Şerif Paşa'nın faaliyetlerinden ve İstanbul'daki Kürdistan Teali Cemiyeti'ndeki milliyetçilerden esinlendi ya da etkilendi.61 En ciddisi Koçgiri isyanıydı. Lideri Alişan Bey, Kürdistan Teali Cemiyeti'nin üyesiydi. Kürtlere özerklik hükümleriyle birlikte Sevr Antlaşma-sı'nın 64. maddesinin uygulanmasını istemişti. Koçgiri isyanı, Kürt vekil-leriyle diğer Kürt aşiretlerinden destek alamadı ve sonunda bastırıldı.62 Bununla birlikte, İngiltere ve Fransa'nın destek verme olasılığıyla birlikte Kürtlerin hoşnutsuzluğunun bu belirtileri nedeniyle Mustafa Kemal o kadar kaygılanmıştı ki, kısa bir süre için de olsa, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelere sınırlı özerklik verme düşüncesini bile aklından geçirdi.63 Sünni Kürt aşiretleri, bir Alevi başkaldırısı olarak gördükleri Koçgiri ayaklanmasını desteklemek istemediler.64 Mustafa Kemal, direniş hareketinin iç uyumunu güçlendirmek için bu isyanlardan, özellikle Koçgiri isyanından yararlandı. İsyancıları, ülkeyi ve Sultan-Halife'yi kurtarma çabalarını zayıflatmaya çalışan vatan hainleri olarak gösterdi.

İstanbul'daki birçok Osmanlı Kürt seçkini, 1908'de, zamanla Kürt ulusal özlemlerini geliştirecek örgütler kurmuştu. Kürdistan Teali Cemiyeti bu örgütlerden biriydi. Bu yapılar, İstanbul, Kahire ve Cenevre'de Kürtçe gazete ve dergiler yayımladılar. Bu örgütlerin birçok üyesi, başlangıçta, "Osmanlıcılık" bayrağı altında Osmanlı İmparatorluğu'nun doğu vilayetlerinin kalkınması için çaba harcıyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) yönetimindeki daha reformist Osmanlı hükümeti, merkezileşme yönünde çaba sarfetmeye başlayıp Türkleştirmeye ilgi gösterdiğinde, bu Kürt örgütleri Osmanlıcılıktan uzaklaşıp, Kürt milliyetçüiğiyle daha fazla bağlantılı düşünceler üzerinde yoğunlaşmaya başladılar.65 Bununla birlikte, Ziya Gökalp ve Süleyman Nazif gibi önde gelen bazı Kürtler, sonunda, vatandaşlığa dayalı bir Türk milliyetçiliğinin ateşli savunucuları olacaklardı.

Kürdistan Teali Cemiyeti ve diğer Kürt örgütleri, Osmanlı hükümeti tarafından bir dönem kapatıldı. 1918'de, Mondros Mütarekesinin imzalanmasından hemen sonra, Kürdistan Teali Cemiyeti faaliyetine yeniden başladı. Şerif Paşa, Emir Bedirhan ve Seyid Abdülkadir, kapanmadan önce bu örgütlerde etkili olan önemli kişiler arasındaydılar. Kürdistan Teali Cemiyeti, daha önceki uygulamalarının tersine, 1918'de İstanbul dışında da şubeler açtı ve üyeleri arasına radikal görüşlü gençleri de aldı.66

Şerif Paşa, 1890'larda, Osmanlı İmparatorluğu'nun Stockholm büyükelçiliğini yapmış ve Sultanın yakın bir destekçisi olmuştu.67 Jön Türkler iktidara geldiğinde, İTC hükümetiyle bozuştu ve Paris büyükelçiliği görevinden alındı.68 Bu durum, Şerif Paşa'yı Kürt milliyetçiliğine daha duyarlı kılmış ve onu İstanbul'daki ilk Kürt milliyetçisi cemiyetlerin oluşmasında başrol oynamaya yöneltmiş olabilir. Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna gelindiğinde, Başkan Wilson'ın düşüncelerinden çok fazla etkilenmişti ve Sevr Antlaşması'na Kürt özerkliği ya da bağımsızlığı lehine hükümler koyma konusunda Paris Barış Konferansı'nı ikna etme çabalarına doğrudan katıldı. Planlanan Ermeni devleti ile "Kürdistan" topraklarının kesişmesi konusunda İttifak devletlerinin duyduğu kaygılar karşısında, sınırların belirlenmesini Barış Konferansı'na bırakmak üzere Kasım 1919'da Ermeni temsilci Boghas Nubar ile bir anlaşma imzalamaktan çekinmemişti. Daha önce belirtildiği gibi, Şerif Paşa, birçok Kürdün Ermeni yönetimine ve Irak'ta da İngiliz denetimine girmesine izin vermesiyle, birçok Kürt grubun eleştirilerine hedef oldu. Kürdistan Teali Cemiyeti'nin üyeleri, Şerif Paşa'nın hareketlerini kınadı. Nisan 1920'de cemiyetten istifa etmek zorunda kaldı ve "bir gün 'Kürdistan'ın yöneticisi olmak hayallerinden vazgeçti."69

Şerif Paşa'yı eleştirenlerden biri de, Osmanlı meclisinin bir üyesi ve aynı zamanda Osmanlı hükümetinde üst düzey bir görevli olan Seyid Abdülkadir'di. Abdülkadir, Kürt milliyetçileri arasında özerklikçi hizbi temsil etti. Yalnızca bir kere bağımsız bir "Kürdistan"ın denize ulaşma taleplerini içeren bir belgeyi sunmak amacıyla İstanbul'daki Fransızlara yaklaştı; bunun dışında tam bağımsızlığı düşünemeyecek kadar Osmanlı İmparatorlu-ğu'na ve Sultan'a bağlı kaldı.70 Söz konusu belge, haritasında "Kürdistan"ı karaya mahkûm bırakan Şerif Paşa'yı desteklemek için hazırlanmıştı. Abdülkadir, bağımsızlık düşüncesinden çabucak vazgeçti ve Şerif Paşa'nın Ermenilerle anlaşmasını eleştirdi. Kürtlerin tek isteklerinin serbest gelişme imkânı olduğunu ileri sürdü. Abdülkadir, Türklerin Kürtlerin dindaşları olduğunu belirtiyordu. Ona göre, Şerif Paşa'nın, Kürtleri Türklerden ayırma düşüncesi kabul edilemezdi. Ne var ki, Abdülkadir'in Şerif Paşa'ya yakınlığı, diğer Kürt mebuslar istifa etmesini istediği için, kendisini Osmanlı meclisinde güç bir duruma soktu. Abdülkadir, sonunda, Kürt ayrılıkçılığını desteklemeyi bırakacağını ilan edip, bunun yerine Anadolu'daki dindaşlarının yurtseverliğine sempatisini ifade etti.71

Emir Ali Bedirhan, bazılarına göre Kürt milliyetçiliğinin babası olarak değerlendirilen ve 1821'de Botan Emiri olan ünlü Bedirhan Bey'in torunuydu.72 Kürdistan Teali Cemiyeti'ni ilk kuranlar Emir Bedirhan ile Abdülkadir'di. Ne var ki, ikisi cemiyetin amaçları konusunda kısa sürede ayrı düştü. Abdülkadir'den farklı olarak Emir Bedirhan, "Kürdistan"ın bağımsızlığı düşüncesine çok daha fazla yakındı. Abdülkadir'in Sultan'a sadakatini paylaşmıyordu. Emir Bedirhan ve ailesi, atalarının 1800'lerin ilk yarısında yönettiği topraklar üzerinde yeniden denetim kurmak istiyordu.73

Süleymaniye'deki Barinca aşireti reisi Şeyh Mahmud ve Batı İran'daki Şekak aşiretinin reisi İsmail Ağa (Simko), bağımsızlık özlemi duyan diğer önde gelen Kürtlerdi. Ankara hükümeti ile İngiltere arasındaki çekişmenin Musul'da yarattığı boşluk, Şeyh Mahmud'un bölgedeki gücünü arttırmasını sağladı ve Şeyh, Güney "Kürdistan"da denetim kurmaya kalkıştı. İngilizler, Musul'u işgal ettikten hemen sonra Mayıs 1919'da "İngiliz subaylar"ın tavsiye edeceği "Kürt reislerin yönetiminde Özerk Kürt Devletleri" yaratmaya karar verdiler. Bu, Şeyh Mahmud'un vali olarak atanmasına yol açtı.74 Ne var ki, Şeyh Mahmud'un etkili özerklik ya da bağımsızlık talepleri ve Wilson'ın kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği ilgiye yaptığı göndermeler, İngilizlerle ilişkilerini gerginleştirdi.

Hemen ardından Şeyh Mahmud'un bağımsızlık ilan etme kararı, Ağustos 1919'da İngilizler tarafından bölgeden uzaklaştırılmasına yol açtı. Ne var ki, bölgedeki İngiliz üstünlüğü kısa ömürlü oldu. Ankara hükümeti, bazı yerel Kürt aşiretlerin desteğiyle, tartışmalı Musul vilayetinin kuzey kesimlerinde askeri operasyonlara başladı. Bu, İngilizlerin Eylül 1922'de Süleymaniye'yi boşaltmalarına yol açtı.75 Ankara hükümetine karşı Kürtleri bir araya getirmeye çalışan İngilizler, Şeyh Mahmud'u geri getirdi. Ne var ki, Şeyh Mahmud, İngiliz otoritesine bütünüyle boyun eğmeyi reddedip, bunun yerine kendi kendini "Kürdistan Kralı" ilan ederek bölgeyi yönetmeye kalkıştı. Şeyh Mahmud, bir "Kürdistan" hükümeti bile ilan etti.76 İngilizlerin hava bombardımanıyla Süleymaniye'den ayrılmak zorunda kaldığı Mart 1923'e kadar yönetimde kaldı. Bu arada İngilizler, Ankara hükümetinin kuvvetlerini yenmeyi başardı. Şeyh Mahmud, Temmuz 1923'te tekrar Süleymaniye'ye döndü, ancak otoritesi zayıflamıştı ve Irak'ın resmen kurulmasından hemen sonra, Temmuz 1924'te İran'a kaçmak zorunda kaldı.

Şeyh Mahmud'un bağımsızlığa ilgisi, Güney "Kürdistan"daki kendi denetim alanıyla sınırlı görünüyordu. 1919'da Kürt bağımsızlığı konusunda kendisine yaklaşan Şerif Paşa'nın planlarına ilgi göstermemişe benziyordu.77 Şeyh Mahmud, Kürt aşiret kimliklerini aşan, ulus olma düşüncesini aklına getirmemiş gibiydi. Bir keresinde, kısa bir dönem için, kendi aşiret "krallığı"na sahip olabileceği inancıyla İngilizlerle işbirliği yaptı. Bunun gerçekleşmeyeceği görüldüğünde Şeyh Mahmud, Ankara hükümetinin İngilizleri Musul'dan çıkmaya zorlama çabalarında askeri desteğini almak için gösterdiği yakınlaşmalara olumlu yanıt verdi.78 Hatta, Ankara'daki mecliste Süleymaniye temsilcisi olma arzusunu ifade edecek kadar ileri gitti.79 Şeyh Mahmud'un "Türklere yönelik artan bir eğilimle bir ayağını hem İngiliz hem Türk kampında" tuttuğunu belirten bölgede görevli bir İngiliz, Şeyh Mahmud'un politikalarındaki bu dalgalanmaları oldukça iyi açıklıyordu.80 Eninde sonunda bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte Musul vilayeti de İngiliz mandasındaki Irak'ın bir parçası olduğu için, Şeyh Mahmud'un hiçbir planı gerçekleşmeyecekti.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzeybatı İran'dan çekilmesinden hemen sonra, İsmail Ağa (Simko) Osmanlı sınırından Tebriz'e kadar uzanan bir alanda denetim kurdu. Simko, yönetiminin hangi biçimi alacağını hiçbir zaman açıklamadı. Ona göre bağımsızlık, basitçe "İran Azerbaycan'ının diğer Kürt aşiretleri üzerinde despotik kişisel yönetiminin kurulması" anlamına gelmiş görünüyordu.81 Birleşik bir "Kürdistan"a bağlanma duygusundan yoksunluk, Kürdistan Teali Cemiyeti'nin böyle bir devlet kurma çabalarına yardımcı olmaya isteksiz davranmasına neden oldu. Simko, başkaları tarafından yönetilebilecek bir Büyük Kürdistan'ı desteklemekten çok, kendi denetimi altındaki bir bölgede yönetici olmayı tercih etmiş görünüyordu.82

Temmuz 1922'de Simko İranlılara yenildi ve Türkiye'ye sığınmanın yollarını aramak zorunda kaldı. Sonunda, Ocak 1923'te, Şeyh Mahmud tarafından bir kral olarak kabul edildiği Süleymaniye'ye gitti. Öyle görünüyor ki, bir keresinde neredeyse 10.000 savaşçıyı bir araya toplayabilmiş olmasına karşın, Simko'nun kısa yönetimi sırasında Kürtler arasında bir ulusluk duygusu gelişmemişti. Yine de, Simko'nun "bir yönetim örgütlenmesiyle sözcüğün modern anlamında bir devlet yaratmaya ne isteği ne de yeteneği" bulunmasa da, yönetimi, "İran'daki Kürtlerin ilk bağımsız ya da özerk bir bölge yaratma girişimi olarak değerlendirilebilir."83

"Kürdistan"a bağımsızlık, daha 1908'de bazı Osmanlı Kürt seçkinleri tarafından düşünülmüştü. Genel olarak bu seçkinler tarafından kurulan cemiyetler, 1923'e, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar geçen dönemde Kürtler arasında bir kitlesel hareket yaratmaya çalışmadılar. Bu Kürt seçkinleri, uygulamada, Hroch'un ulus-inşası sürecinin A Evresi'nin ötesine geçmemişti. Bu seçkinlerin bazıları, bağımsız bir Kürt devleti kurmak için halk desteği almak yerine, daha çok İttifak devletleriyle işbirliği yapmaya çalıştı. Şerif Paşa örneği, bunun açık bir kanıtıydı. Şerif Paşa'nın Ermenilerle yapmaya çalıştığı -ancak başaramadığı- anlaşma, Kürtlerden geniş destek almaya çalışılmadan başlatıldı. Bu seçkinler için siyaset, kitleleri ilgilendirmeyecek kadar "bir beyefendiler oyunu"ydu.84

Bununla birlikte, yukarıda da belirtildiği gibi, Şerif Paşa'nın ve Kürdistan Teali Cemiyeti içinde aktif diğer Kürt milliyetçilerinin faaliyetleri, görünüşe göre, 1920 ve 1921'deki üç Kürt halk ayaklanmasını bir ölçüde teşvik etmişti. Sadece aşiret düzeyinde de olsa, bir kitlesel seferberlik biçimi göze çarpıyordu. Modern bir lider kadrosunun eksikliği, aşirete ve dine olan bağlılık ve sahici bir ulusluk duygusuna üstün gelen kişisel çıkarlar nedeniyle, Kürtlerin desteğini bir bütün olarak harekete geçirmek olanaksızdı. Bu dönemde siyasallaşmış bir Kürt etnik grubun oluşumundan söz etmek mümkün değildi. Etnik kimlik oluşumu, hemen hemen başlamamıştı. Üyelerinden birinin gözlemlediği gibi, Osmanlı Kürt seçkinlerinin "bir ayağı milliyetçilikte, diğer ayağı Osmanlı ve İslam kimliklerinde ve bakan olma hırsında "ydı.85

Başkan Wilson'ın düşünceleri ve Sevr Antlaşması'ndaki Kürt özerkliği ve hatta bağımsızlık olasılığıyla ilgili maddeler, bazı Kürt aşiret reislerini başkaldırıp kendi kişisel krallıklarını ya da devletçiklerini kurmaya teşvik etmiş gibiydi. Açıkça, Şerif Paşa'nın ve bir avuç Kürt milliyetçisinin lobi faaliyetleri, İttifak devletlerinin yetkililerini, kendi kaderini tayini hak edebilen ayrı bir Kürt halkı grubunun var olduğuna inandırmıştı. Böyle bir Kürt "ulusu" açıkça kabul edilmemesine karşın, Sevr Antlaşması'nın şartlarını hazırlayanlar, gerçeklikte henüz biçimlenmemiş olan bir Kürt varlığını tanımaya hazırdılar. Bu kendine özgü örnekte, 1920 ile 1923 arası kısa dönem için, "öteki" tarafından tanımlanma "kendi" tarafından tanımlanmanın fiilen önündeydi. Bu nedenle, o sırada büyük çoğunluğunun aşiret kimliğine karşıt olarak kendi ortak etnik kimliklerinin hemen hemen farkında olmadığı birleşik olmayan Kürtler, ulusluk hakkının dışardan tanınmasını sağlamaya en çok 1920'de yaklaştılar. Fakat, bir ahalinin, ulusal özbilinçliliği bir yana, gerekli etnik özbilinçliliği olmadan, bir Kürt devletinin ve ulusluğunun gerçekleşmesi somutlaşamazdı.

Olaylar, Kürt aşiret reisleri arasındaki karmaşık entrikalar ve çekişmeler ağının Kürtleri modern bir liderlik seçip milliyetçi bir mücadele örgütlemek için yeterli desteği sağlamaktan alıkoyduğunu gösterdi.86 Kürt aşiretlerin başlangıçta Osmanlı ve Pers kamplarına bölünmesi, Kürtler arasında birliği sağlamanın çok güç olacağı anlamına gelmişti. Kürtlerin birçok devlet arasında yeniden bölüşülmesi, Kürt birliğini daha da olanaksızlaş-tırdı. 1923'e gelindiğinde Kürt sorununun devlet-ötesi niteliği daha da karmaşıklaşmıştı. Bir bütün olarak bölgede ve bizzat yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde Sünni ve Alevi Kürtler arasındaki mezhep temelindeki bölünmeler başka bir karmaşaydı. Fakat diğer yanda, daha da önemlisi, özellikle Türkiye'de Kürtlerin çoğunluğunun, ortak birleştirici bir din olarak İslama güçlü bir bağlılık duygusu vardı. Pek çok Kürt, kendini Müslüman Türklerle özdeşleştiriyordu.

Mustafa Kemal'in yönetimindeki Ankara hükümeti, Kürt aşiret reislerini direniş hareketine çekmeyi ve Kürtlerin Halife-Sultan'a ve vatana sadakatini harekete geçirmeyi başardı. Mustafa Kemal sadece bu aşiret reislerini korumayı teklif etmekle kalmadı, "bu aşiret reislerine aktarabileceği gücü de" vardı; oysa "milliyetçi (Kürt) örgütlerin böyle bir gücü yoktu."87 Mustafa Kemal, devlet ve örgüt işlerinde deneyimli birçok danışmanın desteğinden de yararlandı. Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini önleyen ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulma olasılığının önünü kesen, bu etkenlerin bileşimiydi.

Genel olarak, Kürtlerin birçok ülkeye bölünmesini Türk milliyetçiliğinin zaferine ve Batı'mn komplolarına atfetmek yanıltıcı olurdu. Kürtlerin bölünmesi, İttifak devletlerinin savaş zamanındaki çatışan çıkarları, Sovyetler Birliği'nin doğuşu, bölgenin jeo-stratejik özellikleri, Rum/Ermeni milliyetçiliği ve Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasına direnişin niteliği sonucu ortaya çıkan karmaşık bir siyasal süreçti. Başka bir ifadeyle, Kürtler kasten olmaktan çok hükmen kendilerini birbirlerinden ayrılmış buldular.

 

 

 

 
 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült