Güncel

 

 

Küresel Dönemde Siyasal İslam

Emre Kongar


Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Soğuk Savaş’ın bitmesi, dünyayı yeni bir döneme soktu.

Yeni Dünya Düzeni veya küreselleşme denen bu dönemde, Soğuk Savaş sırasında kullanılan dört öge daha da güçlenerek devam etti.

Bu dört öge aslında Sovyetler Birliği’nin çökertilmesinde de son derece işlevsel olmuştu:

1.       Mikromilliyetçilik

2.       Mikrodincilik

3.       Markalar bazında bütünleştirilen piyasa ekonomisine dayalı tüketim çılgınlığı

4.       Bütün sınırları ve elbette Sovyetler Birliği’nin başını çektiği demir perdeyi de aşan bir iletişim sistemi

Mikromilliyetçilik ve mikrodincilik, toplumları ve devletleri, hem kendi aralarında hem de kendi içlerinde, etnik ve dini kimlik üzerinden ayrıştırırken, markalar üzerinden gelişen pazar ekonomisi insanları tüketim kalıpları bağlamında birleştiriyordu.

Pek doğal olarak, sonradan bilişim devrimiyle bütünleşen ve etkisi artan, uydu teknolojisiyle de desteklenen iletişim, bütün ülke sınırlarım aşıyor, bu üç öğenin tüm dünyayı pençesine almasına yardım ediyordu.

Bu Yeni Dünya Düzeni denilen küresel dönemdeki sürecin siyasal ve askeri liderliğini ABD, ekonomik öncülüğünü de yine ABD’nin denetiminde olan uluslararası sermaye sağlıyordu.

Sovyetler’in çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni dönemdeki dünya stratejisinin ana çizgilerini ise Uygarlıklar Çatışması adlı kitabıyla Amerikalı siyaset bilimci Prof. Samuel E Huntington belirledi:

Günümüzde İslam Uygarlığına Biçilen Rol

Sevgili okurlarım, Huntington’ın faşist bir yaklaşımla belirlediği yeni dünya kuramını pek çok yazımda ve kitabımda uzun uzun irdelediğim için, burada sadece İslam uygarlığı ve Türkiye’yle ilgili birkaç görüşünü özetlemekle yetineceğim.

Meraklısı, daha ayrıntılı yaklaşımlar için 21. Yüzyılda Türkiye ve Küresel Terör ve Türkiye adlı kitaplarıma bakabilir.

Huntington, Batı uygarlığının ancak bir rakip ve tehdit karşısında gelişeceğine inanıyordu. Dolayısıyla Sovyetler Birliği çöktükten ve komünizm tehdidi ortadan kalktıktan sonra, Batı uygarlığının, daha doğrusu bu uygarlığın öncüsü olarak gördüğü Amerika Birleşik Devletleri’nin laçkalaşacağından, gerileyeceğinden ve dünya liderliğini kaybedeceğinden korkuyordu.

Bu nedenle Amerika’nın önünde yeni düşmanlar olması gerekliliğine inanıyordu.

Sovyetler çöktükten sonra Huntington’ın ilk belirlediği düşman, İslam uygarlığı idi. Batı bunu da yendikten sonra yeni tehdit olarak sırada Sind uygarlığının olduğunu, yani Çin’in ortaya çıkacağını söylüyordu.

Batı Kendi Düşmanım Kendi Yarattı

Huntington’ın soyut olarak belirlediği İslam uygarlığı tehdidi, El Kaide örgütü aracılığıyla somut bir saldırıya dönüştü.

Dünyanın çeşitli yerlerindeki Amerikan üslerine ve elçiliklerine pek çok silahlı şiddet olayı düzenlendi ve nihayet 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan saldırıyla da doruk noktasına erişti...

Artık Batı’nın koyduğu isimle “İslami Terör”, El Kaide’yle somut bir olguya dönüşmüştü.

Oysa her ne kadar El Kaide bu terörü “İslam adına” yapıyorduysa da, kökeninde Arap-lsrail anlaşmazlığı yatıyordu ve bütün bir İslam alemini bu terörü desteklemekle suçlamak ne doğruydu ne de mümkün!

Üstelik El Kaide, Sovyetler’e karşı Afganistan’da savaşmak için Amerika tarafından kurulmuş silahlı ve dini-ideolojik bir örgüttü.

Finansmanı genellikle Suudi Arabistan’dan bulunmuş, silahları, eğitimi ve örgütlenmesi CIA tarafından sağlanmıştı.

El Kaide, Afganistan’da Sovyet işgalini püskürttü, fakat Sovyetler çöktükten sonra hedefsiz kalınca Ortadoğu anlaşmazlığını bahane ederek, kendini yaratan ABD’ye yöneldi.

Ne yazık ki bu dönüş, Huntington’ın tüm İslam uygarlığına biçtiği “Batı’nın yeni düşmanı” rolünü en azından kamuoyunun gözünde güçlendirdi.

Huntington İslam Aleminin Değişmesini ve Gelişmesini Neden İstemiyordu?

Huntington kitabında uzun uzun, İslam’ın şeriata dayalı olan kadın, aile ve insan hakları konularındaki değerlerinin doğru, iyi ve güzel olduğunu, korunması gerektiğini belirtiyordu.

Batı’nın insan hakları ve kadın hakları konularındaki değerlerini, Müslümanlar tarafından kaçınılması, sakınılması gereken “emperyalist değerler” olarak vurguluyordu.

Siyasal rejim açısından da laikliğin kötü, demokrasinin iyi olduğunu söylüyor, bu iki kavram birbirinden ayrılabilirmiş gibi, “Siz laikliği almayın, o kötüdür; demokrasiyi alın, o iyidir,” diyordu.

Böylece asıl yapmaya çalıştığı, İslam aleminin, Batı’nın “ulusal egemenlik”, “bağımsızlık” gibi değerlerini benimsemesini önlemek, bunların Batı’nın sömürgeci emperyalizmine karşı kullanılmasını engellemek ve Müslüman ülkelerin Batı denetiminde kalmasını sağlamaktı.

Huntington Niçin Atatürk’e Karşıydı ve Türkiye’nin Batılılaşma Deneyiminin Başarısız Olmasını İstiyordu?

Soyut olarak bakıldığında Huntington, Batı uygarlığını “tek ve biricik, taklit edilemez ve ulaşılamaz” olarak tanımladığı için, kendi kurduğu faşist modelin geçerliliğini kanıtlamak amacıyla, Türkiye Cumhuriyetinin Batılılaşma deneyimini reddediyor gibi görünebilir.

Son derece açık seçik bir biçimde Türkiye’nin Batı’yı bırakarak İslam alemine dönmesinin en iyi yol olduğunu söylüyor, bunun için de Türkiye’nin Atatürk’ü, Rusların Lenin’i reddetmeşinden daha sert bir biçimde reddetmesi gerektiğini belirtiyordu.

Bu açık ve net önerilerinin arkasındaki temel nokta ise, kendi soyut modelinin doğrulanma kaygısından çok, Atatürk’ün “ulusal egemenlik” ve “bağımsızlık” ilkelerine dayalı, laik ve demokratik rejim modelinin, Batı’nın egemenliğini zayıflatacağı ve üstelik de başarılı olursa, öteki İslam ülkelerine de örnek olacağı korkusuydu.

Aslında bu korku hiç de temelsiz değildi, çünkü gerçekten de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı Batılı ülkelere karşı, onları mağlup ederek kazanmış olması ve Osmanlı’nın enkazı üzerinde yepyeni çağdaş bir Türkiye kurmuş olması, Batı sömürgeciliğine indirilmiş bir darbeydi ve bu, İslam ülkelerindeki başka yöneticiler tarafından da örnek almıyordu.

Küresel Dönemde Siyasal İslam’ın Batı’da Yükselişi ve Tepkiler

Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı duruşuyla Batı tarafından kullanılan ve bazı ülkelerde (Endonezya’da olduğu gibi) darbeyle egemen kılınan veya (Suudi Arabistan’da olduğu gibi) zaten iktidardakiler tarafından kullanılan İslam ideolojisi ve politikası, küresel dönemde, mikrodincilik çerçevesinde gelişmesini sürdürdü.

Mikrodincilik, Batı tarafından geliştirilen ve özellikle ABD tarafından küresel dönemdeki manipülasyonlar için kullanılan bir kavram olduğu için de, Batı, bu kavrama sığınarak gelişen siyasal İslam’a karşı önceleri ne yapacağını bilemedi.

Özellikle batı ve kuzey Avrupa ülkelerinde, siyasal ve ideolojik İslam, kadınların örtünmesi üzerinden görünür bir harekete dönüştü.

Her ne kadar şeriat hukuku istekleri bile zaman zaman dile getiriliyorsa da, daha çok kuramsal ve ütopik düzeyde kalan bu girişimler, o zamana kadar kamuoyu üzerinde pek etkili olmuyordu.

Ama ne zaman ki kadınların örtünmesi olayı siyasal İslam hareketleri tarafından kullanılmaya başladı ve belli zorlamalarla okullarda ve toplum içinde görünür bir nitelik kazandı, işte o zaman Batı dünyası, bizzat kendisinin savunduğu mikromilliyetçilik adına güçlendirilen din ve kültür özgürlüğünün, kadın haklarını ve insan haklarını tehdit ettiğini düşünmeye başladı.

Bir başka deyişle, aynen İslam adına terör yapan El Kaide örgütü gibi, din özgürlüğü üzerinden siyasal İslam'ın yayılması ve kadının kapatılması hareketi de bizzat Batı (ABD) tarafından gerek Soğuk Savaş döneminde, gerekse onu izleyen küresel dönemde desteklenmiş bir süreçti.

Özellikle Avrupa, görünür hale gelen siyasal ve ideolojik İslam’ı ne yazık ki doğrudan terörle ilişkilendirdi ve başta kadının örtünmesi olmak üzere, İslam kültürüne karşı önlemler almaya başladı.

Örtünme bazı ülkelerde okullarda, bazı ülkelerde ise kamu alanında yasaklanmaya başladı ve Batı’da, yavaş yavaş terörden kaynaklanan bir Islamo-fobi oluştu.

Böylece Batı tarafından desteklenen küresel dönemin önemli özelliklerinden biri, mikrodincilik öğesi, Batı’nın İslam fobisinin temellerini de atmış oldu.

Sonuç

İslam alemi, Batı (ABD) tarafından siyasal ve askeri olarak olarak, komünizme karşı uzun süre başarıyla kullanıldı.

Sovyetler’in çökmesiyle amaçsız kalan ABD tarafından kurulan El Kaide Batı’ya (ABD’ye) yönelince, Batı kendi elleriyle yarattığı bu terörü önlemek için, o güne kadar mevcut siyasal yapısını aynen kullandığı tüm İslam alemine müdahale kararı aldı.

Kuramcılığını Huntington’ın yaptığı bu yeni düşman kavramı, İslam aleminin göreli bağımsızlığının ortadan kaldırılması projesini gündeme getirdi:

İslam dininin ideolojik ve siyasal olarak, içinde barındırdığı teröre karşı kullanılması...

İslam ülkelerinin pazar ekonomisi üzerinden dünya ekonomisiyle bütünleştirilmesi...

Irak gibi, Libya gibi, görece bağımsız İslam devletlerindeki rejimlerin yıkılması ve ABD’ye bağımlı hale getirilmesi...

Büyük Ortadoğu Projesi denilen BOP’u doğurdu, sonra da kuzey Afrika’nın da dahil edilmesiyle projenin adı Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne (GOP) dönüştürüldü.

Bu süreç içinde Batı (ABD) İslam alemini önce bir müttefik, sonra da potansiyel bir düşman olarak kullandı ve böylece dünya egemenliğini gerçekleştirmek için (Irak ve Libya’da olduğu gibi) gerekli operasyonlara ortam hazırladı.

Bu bağlamda Türkiye için de demokratik ve laik rejimden uzaklaşması ve ılımlı İslam’a doğru yönelmesi için, Huntington tarafından hazırlanan bir reçete, başarıyla uygulanmaya başladı.

Bu noktada GOP bölgesindeki müdahale ve değişim sürecini iyi anlayabilmek için ABD’nin genel dünya stratejisine ve gücüne yakından bakmak gerekiyor.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült