Güncel

 

 

Hiç Unutulmasın

Attila İlhan


Hele şu işe bakın, burada bir taş atıyorsunuz, etkileri toplumsal, su yüzünde halka halka genişliyor: Telefondu, mektuptu derken, aaa, bir de bakıyorsunuz, bazı dergiler de işe karışmışlar; bunda bir değinme, ötekinde bir eleştiri, bir başkasında basbayağı sataşma!

Sevindirici şey! Demek uyumuyoruz, düşünmeye başlamışız. Gerçi hayli önyargı, hayli dileği gerçek diye anlamak karışıyor araya, bazı bazı uydurup kaydırmaya da yatıyoruz, olsun, kendi hesabıma ben hem sağın ve solun kendi içinde, hem de sağla sol arasında sürekli bir tartışma ve araştırma ortamının olmasını yararlı buluyorum. Tartışma, dediysem, adam gibi tartışma, tabancalı bıçaklı değil elbet.

Bunu bir kalem geçtikten sonra, son konuştuklarımızdan tepki uyandıran noktaları şöyle bir derleyelim.

Bazıları ısrarla Müslümanların kardeşliği ilkesinin altını çizmiş. Demek isterler ki, sen emperyalizmi, ümmet kültürünü, burjuvazi ve proletaryayı işe ne karıştırıp duruyorsun, biz Müslüman’ız, Müslümanlar da kendi aralarında kardeştir, kardeşlerinse uyuşup anlaşamayacağı şey yoktur. Pek güzel, pek münasip! Din ve ahlak düzeyinde geçerli bir söz bu, gelgeldim acaba toplumbilimsel ya da ekonomik düzeyde de geçerli mi?

Anatole France mı ne, ‘burjuva demokrasilerinde her vatandaş kanun karşısında eşittir, ama bazıları daha fazla eşittir’ demiş, böylece ekonomik toplumsal adalet gerçekleşmedikçe siyasal özgürlüklerin tek başına her şeyi çözümleyemeyeceğine işaret etmiş! Yalan mı söylemiş? Bizimki de o hesap: Müslümanlar kardeştir ama, bazılan daha fazla kardeştir. Sözgelişi, İran Şahı ile İran köylüsünün kardeşliğine ne buyrulur? Ya da CIA’dan her yıl bilmem ne kadar rüşvet aldığı geçenlerde açıklanan Kral Hüseyin’le yoksulluktan kırılan uyrukları arasındaki kardeşliğe?

Ciddi olalım. İslamlığın doğduğu yıllarda, din henüz Mekke ile Medine arasında gider gelirken, Müslümanlar ‘ezilen’ bir insan topluluğu iken, biraz içeriği ve anlamı olan kardeşlik, iş büyüyüp de içine ekonomik çıkarlar karışınca içeriğini de anlamını da yitirmiş, güçlünün güçsüzü ezmesine yaramıştır. Müslümanlar kardeş idiyse, Yavuz Selim’in Anadolu’da kılıçtan geçirdiği onca Alevi’yi neyle açıklarsınız? Değil mi ki arada böyle etkili ve geçerli bir kardeşlik vardı, Mekke Şerifi Hüseyin’in casus Lawrence’le (yani keferenin önde gideni ile) uyuşup Halife’nin ta kendisine başkaldırmasına ne demeli? O kadar eskilere gitmeye de gerek yok canım, hepsi Müslüman bir sürü Arap ülkesi olduğu halde, kardeşlik şöyle dursun, habire birbirlerinin kuyularını kazıp durmuyorlar mı? Yine Müslüman İran’ın Araplara karşı İsrail’le el altından uyuşması, hangi kardeşlik ilkesine sığıyordu dersiniz?

Kendimizi aldatmayalım.

Başka bir nokta, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Tanzimat’tan beri gelen batıcılığın uzantısı ve son neticesi olması noktası! Bizim Müslümanlar bu fikri sevmiş, fena halde benimsemişler, öyle olmadığını tanıtlayan her kanıt asaplarını bozuyor. Neyleydim? İsteseler de böyle, istemeseler de: Anadolu İhtilalı’nın Tanzimatçı kafasıyla ilgisi yoktur, o başka bir oluşumdur. Bir kere daha, (bu kere de başka bir açıdan) sorunu açıklamaya uğraşayım:

Osmanlı’nın dağılış süreci, içinde nasıl Türk olmayan unsurların uluslaşması tohumunu taşıyorsa, o güne kadar çokuluslu bir imparatorluğu yürütmüş Türk unsurunun uluslaşması tohumunu da taşıyor. Söyleyince hemen hatırlayacaksınız, imparatorluğun son yıllarında Türkçülük hareketi almış yürümüştü, Ziya Gökalp, Türkleşmek, Muassırlaşmak, İslamlaşmak ya da Türkçülüğün Esaslart gibi eserleriyle Osmanlı topluluğundan çıkarılacak Türk bir devletin temellerini çiziyor, nasıl olması gerektiğini tartışıyordu. Aslında Osmanlı feodal toplumunda gelişmiş bir burjuvazinin saraya ve soylulara karşı güçlenmesiyle oluşacak uluslaşmak, demokratik devrim: emperyalizmin imparatorluğu dağıtması içinde, bürokrasi ile aydınların eşrafı da aralarına alarak oluşturdukları antiemperyalist bir ‘tarihsel blok’ sayesinde gerçekleşti.

Başka bir deyişle, Mustafa Kemal’in yaptığı Tanzimat batıcılığını son neticelerine ulaştırmak değil, Ziya Gökalp’ın arzuladığı Türk Devleti’ni kurmaktır. Bunun iki de önemli kanıtı var, birisi bizzat Gökalp’in Mustafa Kemal’e katılması, yaptığını benimsemesi. İkincisi, Tanzimat batıcılarının aksine, Mustafa Kemal devriminin batı emperyalizmi karşısında ‘mağrur başını dik tutması.’

İslamcı bir görüşten yola çıkanlar; devrimin teokratik, feodal, yarı sömürge toplum düzenini tasfiye etmesine bozulup, Anadolu devrimini Tanzimat’a bağlamak istiyorlar ama, tarihe uymaz bu, zira hiç unutulmasın, Britanya emperyalizminin zırhlısına binip payitahtını terk eden Mustafa Kemal Paşa değildir, halifei rûyi zemin Sultan Vahdettin’dir.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült