Güncel

 

 

Halkın Geriliğine Ve Sefaletine Seyirci İktidar

İlhan Arsel


İslami esaslara dayalı devlet uygulamasında yöneticiler, herkesin ve her toplumun kaderinin doğrudan doğruya Tanrı tarafından çizilmiş olduğu ve değiştirilemeyeceği inancıyla bu kaderin "iyi" ya da "kötü" şekilde oluşmasına sadece seyirci kalmışlardır. Kaderin kötü şekilde oluşması, onlara göre, halkın Tanrı tarafından, çoğu zaman kulların dahi bilemeyeceği nedenler ve hikmetlerle cezalandırılması demekti.

Osmanlı Padişahlarına ve yöneticilerine hakim olan zihniyet de bu olmuştur. Örneğin gaddarlığı ile ün salmış olan Murad IV , yaşamı boyunca girişmekten bıkmadığı cinayetlere Tanrı tarafından sürüklendiğine inanmış olarak "Her kötülüğü Tanrı gönderir" derdi. İstanbul'da veba hastalığından dolayı on binlerce insan, devlet tarafından gerekli sağlık tedbirleri alınmadığı için, ölüme giderken, o bütün bunları Tanrı iradesinin tezahürüne bağlar ve yapacak bir şey bulmazdı. Bulmak şöyle dursun fakat hemen her gün 3000 insanın hastalık yüzünden telef olduğu bir zamanda, gecelerini zevk alemleri tertiplemekle ve göbek oyunları seyretmekle ve kafayı çekmekle geçirirdi. Geçirirken de veba hastalığından ölenleri kast ederek: "Bu yaz Tanrı kötüleri cezalandırdı; bu kış ise iyileri gelip ziyaret edecek" derdi 547 Halk sevgisinden ve vicdan sorumluluğundan böylesine yoksundu; tıpkı kendisinden önce gelen ve sonra gelecek olan padişahlar ve yöneticiler gibi taştan bir kalple yaratılmıştı.

Şeriat emirlerine uyma zorunluluğu nedeniyle iktidarı millet çıkarları için kullanma olanaksızlığı:

İktidarın "Tanrı ve peygamber" emirlerine uygun olarak kullanılması gerektiğinden bu uygulamanın ülke ve millet çıkarlarına aykırı sonuçlar doğurması mümkündü. Nitekim Osmanlı padişahları, 'kafirlere karşı cihad açmak Tanrı emridir" diye hiç yeri ve gereği olmadan ve milli çıkarlar bakımından ne büyük felaketler doğuracağına aldırmadan savaş üstüne savaş açarlardı. Hiç kimse onları bu tutum ve davranışlarından dolayı kınayamazdı, çünkü bunu yapmak dinsizlik ve dolayısıyla ölüme göze almak olurdu. Sultan Mahmud döneminin en bilgili ve yetenekli devlet adamlarından sayılan hzet Bey, Padişah'ın Kur'an emrine dayanarak cihad'ın bütün Müslümanlara "farz" olduğunu bildiren Hattı hümayı1n'larına karşı biraz olumsuz tavır takındı diye idam edilmiştir. İzzet Bey' in diğer bir "suçu" da "Senedi ittifak" adı verilen ve tarihimizde ilk kez hükümdarın yetkilerine, belirsiz de olsa, bir sınır çiziyormuş havası yaratan belgeyi kaleme almış olmasıdır. Sultan Mahmud gibi, açık görüşlü ve devlet içinde reforın yapmak ister görünen bir padişah dahi, İzzet Bey'in böyle bir belge'nin altına "Rakımülhuruf (belgeyi yazan) diye imza koymasını avf edememiştir. Sadece padişah değil fakat Cevdet Paşa gibi Osmanlı tarihi içinde en aydın görüşlü olduğu söylenen bir kimse dahi, yukarda söz konusu tutumlar dolayısiyle İzzet Bey'i "pervasızlıkla" ve "edepsizlikle" ve "hilafet makamına karşı gelmekle" suçlandırmaktan kaçınmamıştır.

"Senedi ittifak" ın hazırlayıcılarından biri de Ramiz Paşa idi. Bu paşa, Tarihi Cevdet yazarı'nın değerlendirmesine göre "büyük bilginlerden ve dahi vezirlerden birisi" idi. Söylendiğine göre Padişah, ona karşı da, sırf İzzet Bey ile birlikte söz konusu vesikayı hazırladı diye, kin beslemiş ve bir fırsatını bulup Hicri 1228 yılında öldürtmüştür. 549

Oysa ki Senedi htifak İzzet Bey'in ya da Ramiz Paşa'nın girişimi ile değil fakat, bilindiği gibi, Alemdar Mustafa Paşa'nın isteği ve emriyle hazırlatılmış ve hazırlanmasına da bu iki zat memur edilmiştir.

Daha sonraki bir tarihte Mithat Paşa da, Osmanlı devletinin ilk Anayasası'nı hazırladı diye hain ve vicdansız bir padişah olan Abdülhamid tarafından boğdurulmuştur.

Halk'ı soyan Devlet ve onun soyguncu ortakları: Memurlar, Ayan Sınıfı ve Zenginler

İslam adına girişilen savaşlar ("Cihad") yüzünden halkın sefil ve perişan durumlardan kurtulamadığı bir gerçektir. Bu savaşların bedelini halk, kendi canı ve malı ile öderdi. Her an savaş açma durumu dolayısiyle ordu devamlı şekilde hazır bulundurulurdu; bu nedenle askere alınan vatan evlad'ları, ne zaman sona ereceği bilinmeyen bir görevde ömürlerini çürütürlerdi. Ordunun her zaman için "seferi" şekilde tutulması, bütün memleket halkının verimli şekilde iş görmesini önlerdi. Sadece fikirsel ataleti" değil fakat milletçe olumlu bir çaba sarfedememe sonucunu da doğururdu.

Ancak ne var ki devleti ve milleti kanser gibi yiyip bitiren bu savaş derdi yanında, ondan hiç de aşağı kalmayan bir diğer dert daha vardı ki o da halkı devlet ile birlikte soyan sınıfların tahribatı idi. Başta memurlar olmak üzere bu sınıflar "ayan" ve "zenginler" olarak iki grupta toplanmıştı. Cevdet Paşa' dan dinleyelim: "Gerçi seksen iki seferinin getirdiği perişanlık devam ediyordu... Fakat asıl harap eden, devleti asıl eli böğründe güçsüz bırakan, bu savaşlar, bu masraflar değildi. Eyaletlerin ayan denilen Saray dalkavuğu ve halk düşmanı zenginleri, kadıların hemen hepsi, irili ufaklı bütün memurlar, seferberlik vergileriyle harçlarının birkaç katını kendileri için fakir halktan topluyorlar, vermeyeni dövüyorlar, malını alana kadar canını çıkarıyorlardı. Şöyle ki, Vezir'lerden biri eyaletlerden birine atanıverince, ötedenberi gelenek olan faiz'leri ödemekle yetinemiyorlar, Sadrazamlara ve Padişah yakınlarına birer miktar peşin para ve hediye dağıtmak zorunda kalıyorlardı. Onlar da bunun acısını elbette gittikleri eyaletin sırtından çıkaracaklardı. Valiler ise huzursuzluk arttıkça şu veya bu sebeple sık sık azlolundukları için, Vezirler Anadolu'dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya böyle yer değiştirdikçe, her yeni gelen, bir öncekini aratırcasına, uzun yolların dehşetli masraflarını daha ilk aylardan çıkarmağa bakıyorlardı... Bu yüzden fukaranın elindekini alıyorlar, hayvan diye eyaletlerin şu bu köşesinde sözü geçen kimselere yeni payeler verip onlardan peşin para koparıyorlar, bu defa da öylelerinin yeni soygunlarına gözyummak durumunda kalıyorlardı. Koydukları vergileri, yüklettikleri haracı veremeyenlerin mallarını göz kırpmadan yok pahasına satıp isteklerini elde ediyorlardı...”

Rüşvet yolu ile memuriyete gelme ve rüşveti halkın sırtından çıkarma usulleri:

Osmanlı Devleti'nin memûriyet sisteminde zamanla gelişen gelenek o oldu ki, memuriyete atanmak için rüşvet vermek gerekirdi. Rüşvetsiz hiç kimse hiçbir yere atanmaz ve buna karşılık rüşvet vermek suretiyle herkes belli yerlere atanırdı. Böylesine alışılmış bir şeydi rüşvet.

Rüşvet vererek belli bir memuriyeti ele geçiren kimse ise, verdiği rüşveti o yer halkından çıkarırdı. Çıkarmak için de olmadık haksızlıkları, kötülükleri ve rezaleti yapmaktan kaçınmazdı. Cevdet Paşa'nın söylemesine göre onları bu yola itenler daima "büyüklerdi"

 İstibdat idaresini sürdürebilmek için jurnalcılık usulleriyle yurtsever ve bilgili kimseleri yok etme siyaseti ve bunun toplum ahlakını çökerten yönleri:

"Halife-i müslimin" sıfatiyle halkı kul şeklinde yönetmek durumunda bulunanların en büyük kaygusu, kendilerine böylesine sonsuz nimetler sağlayan bir düzenin, hiç aksamadan, sürüp gitmesiydi. Bunu sağlayabilmek için yapılacak şey, bu düzenin doğal olmadığını düşünebilecek ve iktidarın kişi çıkarları adına değil fakat toplum çıkarları uğruna kullanılmasını dileyecek kişileri yok etmekti. Osmanlı padişahları ve hele Abdülhamid U gibi melanet temsilcileri bu alanda rakipsiz sayılırlar. O Abdülhamid ki, sırf bu maksatla kurduğu casusluk örgütünün toplum ahlakını ne düşük kerteye düşürebileceğini hesap etmekten acizdi. Halil Paşa'nın anılarından şu satırları nakledelim: "'...Jurnalcı' adı verilen bu haber alma örgütünün üyeleri, heryerde ve hiç beklenilmeyen hallerde hazır bulunabilirlerdi... Jurnalcilerin görevleri, kimlerin ne yaptıklarını, ne okuduklarını, kimlerle ne konuştuklarıni, nerelere gittiklerini ve hatta ne düşündüklerini öğrenmekti. Jurnalcilere, yaptıkları göreve karşı, görevin önemine göre ihsanlarda bulunulurdu ki bu bazan bir kaç kese altın, bazan küçük bir arazi, bazan bir yalı, bazan ağaçları , suları ve ormanlariyle bir dağ olabilirdi..."

Böyle bir örgütü kuran adamın kurnazlık "dehasını" da kabul etmek gerektiğini belirten yazar şöyle devam eder: "Şunu söylemek mümkündür ki, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir devlet adamı bu kadar etkili ve (zamanın koşullarına göre) becerikli bir haberalma örgütü kurmak başarısını göstermemiştir"

"Etkili" ve "becerikli" diye değerlendirilen bu örgütün "melanet" ve "ahlaksızlık" aracı olduğu kuşkusuzdur. Toplumun ahlak anlayışını temelinden yıkan bu kurnazlığı şeriatçı zihniyet büyük bir "meziyet" ve "başarı" olarak görmekten geri kalmaz; çünkü saplı bulunduğu devlet anlayışı, iktidarın sorgusuz, sualsiz ve en mutl3.k. şekliyle kullanılması için her kurnazlığın "fazilet" sayılmak gerektiği merkezindedir. Abdülhamid de, kendi tıynetine pek yatkın bulduğu bu jurnalcilik sistemini, büyük bir başarı olarak görürdü. Fakat bu ölçüde bir başarıyı kendi halkının mutluluğunu ve gelişmesini sağlamak üzere gerçekleştirmeyi düşünmezdi. Çünkü halk, onun gözünde, hakir görülmek, cehalet içinde yüzdürülmek, ezilmek ve sömürülmek gereken "kul" kertesinde bir "köpek" sürüsü idi.

Devlete ve millete hayırlı olabilecek davranış sahiplerine ölüm:

Devlet işlerine ve halka karşı padişahların mutlak sorumsuzluğu her devirde ve özellikle 16. yüzyıldan sonra kendisini her vesile ile göstermiştir. Bu sorumsuzluk, devlete ve millete hayırlı davranışta bulunan kişileri, yersiz vesilelerle, öldürtme yollarına başvuracak boyutları bulmuştur. Bir iki ilginç örnekle yetinelim.

Murat IV'tan sonra tahta çıkan Sultan İbrahim'in başveziri Kara Mustafa Paşa, son derece sert ve şedid bir kimse olmakla beraber dürüst, devlete ve millete sadakat besleyen bir yönetici niteliğiyle tanınmıştır. İmparatorluğun "müslim" ve "gayrı müslim" uyrukları arasında eşitlik gözetmeğe çalıştığı söylenir ki doğrudur. Nitekim 1643 yılında "Divanı Humayı1n"a danışmadan Hıristiyanlara ait bir kilise'si yıktıran Bursa kadısı HocaZade Mes'ud Efendi 'yi azletmiştir. Azil olayını protesto maksadiyle ayaklanan ve üç kiliseyi daha yıkan Bursa eşrafından bazı kişileri de cezalandırmakla kalmamış aynı zamanda onları, yıkılan kiliselerin yeniden inşasına zorlamıştır. Ayrıca ferman çıkartarak Müslüman ve Müslüman olmayan "tebea" arasında adalet ve hakkaniyet . gözetilmek gerektiğini ilan etmiştir.

Devlet işlerinde de ayni titizliği gösterdiği anlaşılmaktadır ki şu olay bunu kanıtlayan örneklerden bir sayılır: Harem idaresine yetkili Kahya Hatun bir gün Kara Mustafa Paşa'ya haber göndererek 500 araba odun talebinde bulunur. Paşa bu talebi, bazı önemli devlet işleri yüzünden, biraz gecikmiş olarak yerine getirir. Bunun üzerine Padişah tarafından huzura çağırılır; fakat çağırıldığı sırada Divan toplantısındadır ve diğer Vezir'lerle birlikte önemli bir konuyu konuşmaktadır. Toplantıyı bırakıp huzura çıkar. Padişah kendisinden, neden dolayı Kahya Hatun 'un dilegini geciktirdiğini sorunca şöyle yanıt verir: "Padişahım, beş yüz araba odun için beni, son derece önemli devlet işlerini gördüğüm bir sırada (çağırmağa), Divan toplantısını tatil etmeme sebep olmağa gerek var mıydı?... Neden beni, halkın durumu, devletin güvenliği ve maliyesi konulariyle ilgili hususlarda sorguya çekecek yerde 500 araba odun için sorguya çekiyorsun?..."
Padişah'a karşı bu şekilde konuştu diye kendisini "hizaya” getirmeğe çalışan Müftü Yahya Efendi 'ye de şu yanıtı verir: "Bu şekilde (Padişah 'a) karşı cevap verişim onu sevdiğim ve saydığımdan değil mi? Onu okşamalı mıydım? Köle gibi yaşamaktansa hür bir şekilde ölmek daha anlamlıdır".

Cinci Hoca gibi seviyesiz insanlara deger ve paye verecek tiynette İbrahim gibi bir Padişah, Müftü Yahya Efendi tipindeki soysuzların melaneti ve kışkırmasiyle Kara Mustafa Paşa'yı cellad'a teslim ederek boğdurtur.

Padişahların devlet işlerindeki sorumsuzlukları öylesine vicdansız boyutları bulmuştur ki, yeteri kadar hazırlığa ihtiyaç duymadan savaş kararı almak bir yana ve fakat bir de devletin içinde bulunduğu durumlar nedeniyle gereksiz savaşlara girişilmemesi hususunda kendilerine tavsiyede bulunan yetkilileri öldürtmekten geri kalmazlardı. Sultan İbrahim'in, hazırlıksız ve yetersiz filo ile Yusuf Paşa 'ya sefere çıkmasını emretmesi, verilebilecek nice örneklerden biridir.

Bilindiği gibi Yusuf Paşa Girit adası fatihi olup ve denizcilikten anlayan bir kimsedir. Padişah'ın yukardaki emrine karşı, nezaket dairesinde durumu anlatır ve yeteri kadar kürek çekicilerin olmadığını ve olmayınca da gemilerin gidemeyeceğini açıklar. Padişah hiddetlenir, çünkü bunu, deniz işlerinden anlamadığının ima yolu ile kendisine anlatılmış olduğuna hamleder. Yusuf Paşa'ya hitaben şöyle kükrer: "Bana denizcilik deresi mi vereceksin, Allahın belası herif!". Ve sonra orada hazır bulunan Bostancı Başı'na dönerek: "Bana hemen kellesini getir bu adamın" diye emreder 554.

Kendisine "Kürek çekiciler olmadan filo denize açılamaz" diye itirazda bulundu diye Yusuf Paşa'yı (ki kendi öz damadı olup çocuğunun doğumunu beklemektedir) öldürtmekten çekinmez bu sefahat düşkünü, bu bilgisiz padişah. İnsanilikten uzak oluşunun derecesine bakınız ki, öldürtmekle yetinmez ve fakat bir de Yusuf Paşa'nın cesedi önüne getirildikte, : "Heyhat, ne yazık bu taze gül yanaklara... ne yazık..." diyerek bir de cesetle alay eder.

Şeriat verileriyle beyni yıkanmış ve Tanrıdan gayrı hiç kimseye karşı sorumlu bulunmadığına inanmış bir hükümdardan elbetteki farklı bir davranış beklenemez.

Devlet ve devlet yetkilileri hakkında konuşmak, ya da bunları eleştirmek yasak:

Yönetici'leri ve idareci'leri eleştirmek şöyle dursun fakat bunlar hakkında herhangi bir görüş belirtmek dahi suç sayılırdı. Osmanlı tarihinde ilk kahvehane Kanuni Sultan Süleyman zamanında, İstanbul'un Tahta Kale mahallesinde açıldığı zaman halkın buraya toplanıp, birlikte kahve içmesi, sohbet etmesi padişahı öylesine ürkütmüş olmalıdır ki, padişah bunu duyunca kahvehane'yi, kahvehane sahibi olan adamcağızın başına yıktırmıştır.

Bu tarihten sonra kahvehaneler yine açılmış, yine yıktırılmış, sonra tekrar açılmış, tekrar yıktırılmış ve böylece sürüp gitmiştir. Fakat yöneticiler bakımından her dönem itibariyle kahvehaneler, ayak takımının toplandığı ve "bütün gün devlet erkanını çekiştirmekle meşgul olduktan!' yerler olarak görülmüştür. Devlet erkanım çekiştirmek en büyük bir "günah" sayıldığından, padişah'ların kafası kızdıkça, bu yerleri kapatmak gelenek olmuştur.

Öte yandan yöneticilerin ve idarecilerin kötülüklerinden, haksız ve kanunsuz davranışlarından yakınmak yada sızlanmak da devlete dil uzatmak sayılırdı. Hırsızlıkları ve cinayetleri ile ün salmış Halet Efendi örneğini veren Cevdet Paşa " (Haled efendi 'ye) eğri bakanlara devlet haini gibi davrandırdı" der ve onun hakkında laf eden ve onun haksızlıklarını sergileyenlerin nasıl teker teker telef edildiklerini, işkence içerisinde öldürüldüklerini nakleder

Devlet yetkililerinin dahi devlet hakkında görüş belirtmeleri suç:

Halktan kişilerin devlet hakkında konuşmaları ya da yöneticilerin ve idarecilerin kanunsuz davranışlarından sızlanmaları en büyük bir suç sayılmak bir yana fakat devlet yetkililerinin ve tecrübeli elemanların dahi devlet ve hükümet sorunlariyle ilgili görüş belirtmeleri suç olurdu.

Cevdet Pasa 'dan öğrenmekteyiz ki Hicri 1195 yılında kendisine

Kırım Seraskerliği verilen Canikli Ali Paşa, devletin askeri ve mülki kanunlarını inceleyip eleştiren ve Vükela'nın bazı olumsuz davranışlarını (ayıplarını) sergileyen bir "risale" yayınladı diye devlete karşı isyan bayrağını açmış gibi sayılmış ve üzerine asker yollanmıştır

Öte yandan devlet memurlarının, ister yüksek isterse küçük dereceli olsunlar, şurada burada bir araya gelip "dedikodu" yapmaları bile memûriyetten atılmalarına ya da sürülmelerine yeter sayılırdı. Cevdet Paşa Hicri 1241 yılı olaylarını anlatırken, Sadaret mektupçusu Arif Bey ile Beylikçi Hadi Efendi'nin geceleri toplanıp dedikodu yaptıklarına dair Padişahın kulağına gelen haberler üzerine bu iki yetkilinin nasıl palas pandıras azlediklerine değinir 558 .

Tanrı'nın yeryüzündeki vekilidir diye Halife'nin (Padişah 'ın) her yaptığını "hikmet" sayan köle ruhlu halk:

1867 yılında Fazıl Ahmed Paşa 'nın Paris'ten Padişah'a gönderdiği bir mektup vardır ki, şeriat büyülemesi sonucu yüzyıllar boyunca Halife'yi Tanrı'nın yer yüzündeki vekili olarak görmeğe ve iktidarı kötüye kullansa dahi ona boyun eğmeye alıştırılmış Türk toplumu üzerinde etki yaratmıştı; bu etkinin "hükümeti cidden uyandıracak kertede önemli" olduğu söylenir.

Bu mektubunda Fazıl Ahmed Paşa, Batı ülkelerindeki özgürlük aşamalarına değindikten ve Osmanlı toplumunun istibdat rejimleri içerisinde yönetildiklerini belirttikten ve halkın kötü iktidar uygulamalarına boyun eğmeyi "Kur'an emri" bildiğini söyledikten sonra: "Cehalet ve esaret içinde olan milletler hem alçak ve hem de hain olurlar" der 559. Derken de kuşkusuz, açıkça ortaya vurmamakla beraber, Osmanlı halkına ima'da bulunmuş olur.

Söylemeye gerek yoktur ki başka milletlerin tarihinde de istibdatlar, kötülükler, cinayetler, sömürücülükler vs çok olmuştur. Fakat bu konularda şeriat ülkelerini aşabilen pek görülmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinin, özellikle Kanûni'den itibaren, her sahifesi yüz kızartıcı cinayetler, ihanetler, rüşvetler, sahtelikler, millet sırtından geçinmeler ve benzeri iğrençlikler ile doludur.

Öte yandan şeriat ülkelerinde ve dolayısiyle Osmanlı Devleti'nde olduğu kadar hiçbir milletin tarihinde bütün bu utanç verici olaylara karşı boyun eğmeler, kabullenmeler, sessizleşmeler, miskinleşmeler görülmemiştir. Bizler, iktidarların akıl almaz ve vicdana sığmaz davranışları karşısında bunu yapmakla da kalmamış fakat çoğu zaman bunları, ilahi arzu'nun tecellisi ve Tanrı'nın temennisi olarak saymış ve alkışlamışızdır. 17. yüzyılın deli padişahı diye bilinen Sultan İbrahim'in, bir gün Başvezir Mehmed Sultanzade' yi karşısına alıp: "Nasıl oluyor da benim iyi veya kötü bütün emirlerimi onaylıyor, kabulleniyorsun?" diye sorması üzerine Başvezir, hiç sıkılmadan şu yanıtı vermiştir: "Padişahım...siz bir halifesiniz, Tanrı'nın yer yüzündeki gölgesisiniz; sizin aklınızdan geçen her şey ilahı bir vahiy'dir. Sizin emirlerinizin her biri (velev ki bunlar akla aykırı imiş gibi görünmüş olsun) gizli bir anlam taşır; (bu itibarla) köleniz ben, bunları anlamasam da, saygıya deger bulur (ve uygularım)..."

Olayı anlatan tarihçi Hammer şunu ekler: "Devamlı şekilde tekrarlanan bu tür öğücü sözler İbrahim''deki şu inancı pekiştirmiştir ki, kanlı ihtiraslarının en canavarca ve sefihçe oluşumları, hep gökten inme ilhamlara dayanmaktadır".

Yöneticilerin yetersizliklerini ve kötülüklerini "fazilet" şeklinde görme alışkanlığı:

Şeriat devleti uygulamasında halkın iktidara gözü kapalı şekilde itaat etme geleneği, daha önce de değindiğimiz Kur'an ve hadis hükümlerine ve özellikle Muhammed'in: "Başınıza gelen yönetici üzüm tanesi büyüklüğünde beyinli bir Habeş köle olsa dahi, onu dinleyiniz, ona itaat ediniz" şeklindeki tavsiyesine dayalı olarak benimsenip gelmiştir. Böylece fikren yetersiz, geri zekalı ya da yönetim bilgisinden ve tecrübesinden yoksun kişiler bile halk nazarında "hikmet sahibi” ve itaat edilmeğe değer kimseler olarak görülmüşlerdir. Onların her yaptığı davranışı Tanrı'dan esinlenmiş gibi kabul edilmiş ve keramet bilinmiştir. Halkın değer ölçülerine göre bile kötü sayılabilecek işlemlerde bile hikmet aranmış ve bunlar, "Tanrı'nın vekili kimsenin mutlaka bir bildiği vardır" gerekçesiyle makbul sayılmıştır.

Her ne kadar Muhammed'in ölümünden sonra bir aralık Harici'lerle Şii'ler arasında halifelerin devlet işlerinde yanılıp yanılmayacakları, yanıldıklarının kabulü halinde değiştirilip değiştirilemeyecekleri konusu üzerinde görüş ayrılığı belirmiş ise de, bu ayrılık Şii görüşünün galebe çalmasıyla son bulmuştur. Sünni 'lerin dahi eskiden beri benimser oldukları bu görüşe göre halifeler (yöneticiler) Tanrı tarafından seçilen, ışıklandırılan ve hidayete erdirilmiş olan kimseler olmak itibariyle kötü iş yapmış olamazlar, bu itibarla halkın iktidar sahipleri üzerinde etkili olması, ya da iktidarı değiştirmesi olasılığı söz konusu değildir. Bundan dolayıdır ki islam ülkelerinin hepsinde (ve Osmanlı devletinde) akılsız, bunak ve hatta deli hükümdarların dahi "kutsal" kişiler olarak halkın sevgi ve saygısına mazhar oldukları görülmüştür.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült