Güncel

 

 

Etik Bakış Açısından Yozlaşma

Harun Tepe


I.       KAVRAMSAL ÇÖZÜMLEME

“Yozlaşma” bir değer yargısı yüklemi; olumsuz bir nitelemeyi dillendiriyor. Olana, olan duruma ya da kişiye ilişkin olarak, ona bakanın olumsuz bir nitelemesi “yoz”. Olanın olması gerekenden farklı olduğunu dile getiriyor bakan kişi. Kendisinin olanı “kötü”, “olmaması”, “kaçınılması”, “giderilmesi” gereken bir durum olarak gördüğünün, bunun da ötesinde onu rahatsız ettiğinin bir açığa vurumudur bu ifade. Kişi bu durum ya da eyleme karşı tepkilidir. Onun farklı olmasını, değişmesini, değiştirilmesini istemektedir. Bu nedenle nitelemenin etikle ilgili biryanı var; çünkü bir değerlendirmenin sonucu olarak verilen ve insanla ilgili olan bir yargıdır söz konusu olan. Bu değerlendirmenin neye göre yapıldığı, bu yargıyı veren kişinin hangi ölçüte ya da kavrama dayanarak bu değerlendirmeyi yaptığı çok önemli olmakla birlikte, hep bir değerlendirmedir kişiyi bu yargıyı vermeye götüren. Doğru ya da yanlış, ezbere ya da ezbere olmayan bir değerlendirme vardır her zaman bu yargının arkasında. Bu değerlendirmenin niteliği verilen yargının sonucunu da belirlemektedir. Değerlendirenin kendisine aldığı ölçütün ne türden bir ölçüt olduğuna göre değerlendirme de nitelik değiştirmektedir. Bu ölçüt bilgiye dayanan bir ölçüt olabildiği gibi, kişinin kişisel beğeni ve tercihlerine, içinde bulunulan ahlakın, geleneğin ya da ideolojinin değer yargılarına dayalı bir ölçüt de olabilmektedir. Mevcut değer yargılarını korumaya çalışan bir muhafazakarın onlara ters düşen her türlü değişmeyi veya yeniliği bir “yozlaşma” olarak nitelemesiyle sıkça karşılaşılmaktadır. Tam tersinse, aynı değişme kimilerince bir yenilik ya da ilerleme, olumlu bir gelişme olarak nitelenebilmektedir. Böylece aynı şeye ilişkin birbiriyle çelişen yargılar verilebilmesi mümkün olmaktadır.

II.      YOZLAŞAN KİM YA DA NE?

Bu değerlendirmenin nesne edindiği şeye baktığımızda ise “yoz” ya da “yozlaşmış” olarak nitelenen şeyin kişinin yapıp etmeleri olabildiği gibi, ilişkiler, toplumlar toplumsal ilişkiler, kültürler, kültür öğeleri de olabildiğini görürüz. Yozlaşan ilişkiler, olması gereken ya da olması beklenenden uzaklaşan ilişkilerdir. Yoz kültür ya da yozlaşmış kültür, kültür olarak kendine özgü niteliklerini yitirmiş kültürdür, örneğin “yozlaşan dil” ile kast edilen, hem sözcükler hem de sözdizimsel açıdan öteki dillerin çok etkisinde kalmış, kendi niteliğini yitirmeye yüz tutmuş dildir. Yozlaşmış davranışlar, olması, yapılması beklendiği gibi olmaktan sapmış, tam da olmaması beklenene dönüşmüş davranışlardır. Yozlaşan kişiler, beklenen kişi “değerlerini” kendi yapıp etmelerinde sergilemeyen kişilerdir. Yozlaşan kurumlar, kurumun varolma nedenlerine aykırı hale gelmiş olan, kurumun amaçlarından uzaklaşmış, hatta bu amaçlara ters düşmüş kurumlardır. Yozlaşan insan, insan idesinden gittikçe uzaklaşan, insana özgü olanı gerçekleştirmekten ziyade, insana özgü olmayan yanlarının öne çıktığı ve baskın hale geldiği insandır.

Görüldüğü gibi, hep “olmaması gereken”i niteler yozlaşma etiketi ya da yaftası. İster toplumsal olana ister tek olana ilişkin olsun, ister kuramlara (yozlaşan siyaset, yozlaşan üniversite, yozlaşan spor, yozlaşan Türk kültürü, yozlaşan ekonomi, yozlaşan hukuk, yozlaşan dil) ister kişilere ve kişilerin eylemlerine ilişkin olsun, bu durum pek değişmez. Bir kişinin ama hep bir kişinin verdiği, şu ya da bu değerlendirme sonucu verdiği bir değer yargısıdır dile gelen.

Aslında her şeye en azından tarihsel varlık alanında yer alan her şeye yüklenebilecek bir sıfattır bu. “Kötü” bulunan, olması beklenenden uzaklaşan kurumlar, insan ilişkileri, kişi özellikleri, eylemleri vb. şeylerdir; ama doğa ya da doğal şeyler değildir. İnsan ürünü olan, insana ilişkin olan ve insanla ilgili olan şeylere yüklenebilen bir sıfattır “yoz” sıfatı. Bu anlamda “kötü”yü, “olumsuz” bulunanı, “olmaması gerekeni”, “yapılmaması gerekeni” başka sözlüklerle anlatmaktan öte bir anlam ifade etmez yozlaşma.

Kötüden, olumsuz bulunandan, olmaması ya da yapılmaması gerekenden söz edebilmek de “iyi”yi, “olumlu bulunan”ı, olması veya “yapılması gereken”in bilmeyi gerektirir. Kafasında bu olumlu değer yargısı yüklemleri olmayan birisi, teke ya da topluma ilişkin yukarıdaki türden belirlemelerde bulunamaz. “Yoz ilişkilerden söz eden kişi, “yoz olamayan ilişkilerin” ne olduğunu bilmektedir ya da bildiğini düşünmektedir. Böyle bir olması gereken olmaksızın varsayılmaksızın “yoz olandan” söz edilemez çünkü.

Her ne kadar “olması gereken”den söz etmek, sıkça etikle ve hukukla özdeşleştirilse, hukuk ve benzeri disiplinlerle birlikte etik sıklıkla “olması gerekenin bilimi” olarak adlandırılsa da, etikle “olması gereken” (daha yerinde bir ifadeyle “yapılması gereken”) arasındaki ilişki düşünüldüğünden daha karmaşıktır. Etik genellikle sanıldığı ve yazıldığı gibi, normlar koyan normatif bir felsefe dalı olmasa bile, etiğin ortaya koyduğu bilgi ve görüşlerden “yapılması gereken”e ilişkin kimi çıkarımlarda bulunmak, değerlendirmelerde kullanılacak kimi ölçütler türetmek olanaksız da değildir. Hatta etikten eylemlerimiz için bu türden bir kılavuzluk yapmasının beklenmesi de çok doğaldır. Etik bunun yolunu açmaktadır da. Kişilere kendi etik sorularının aydınlatılmasına yönelik kılavuzluğu etik ortaya koyduğu bilgi ve / veya görüşlerle yapmaktadır. Etikten bundan ötesini de beklememek gerekir. Bundan ötesi, yani bu bilgi ve görüşleri değerlendirmelerinde kullanıp kullanmama kişilere kalmaktadır. Onların kendilerinin karar verebilecekleri bir konudur bu.

III.     İNSANIN YA DA KİŞİNİN (TEKİN) YOZLAŞMASI

Etik kuramlar ya da görüşler bu kadarıyla da olsa “etik olandan” ya da “değerlere uygun olandan” söz etmekte, etik bir kişinin nasıl bir kişi olduğunu ya da insanın erdeme uygun yaşamasının nasıl mümkün olduğunu ortaya koymaktadırlar. Filozofların ortaya koydukları insan görüşlerine bakıldığında, onlar her kadar olandan, insan fenomenlerinden hareketle “insan nedir?” sorusunu yanıtlamaya çalışsalar bu anlamda insanın neliğine ilişkin bilgiler ortaya koysalar da, söylenenlerde insanın nasıl olması gerektiğine ilişkin bir ipucu bulmak güç değildir. Kimi zaman filozofların “olan insandan” yol çıksalar da “olması gereken” ya da “istenen insana” ilişkin kimi kimileyin bilgiden kök alsa da kendileri bilgi olmayan düşünceler de ortaya koyduklarını görüyoruz. Aristoteles erdemli kişinin kim olduğunu, Kant ahlaklı eylemin ve ahlaklı eylemde bulunan özgür kişinin kim olduğunu, Nietzsche sürü insanın ve üst insanın, Kuçuradi etik bir kişinin kim olduğunu ortaya koyarlarken, dolaylı veya açık olarak istenen ve istenmeyen insana ilişkin görüşleri birlikte ortaya koymaktadırlar.

Bu görüşlere bir örnek olarak Kant’ın insan görüşünü göz önüne alırsak, Kant “insan nedir?” sorusunu, insan fenomenlerine, insanın amaçlı yapıp etmelerine, yani eylemlerine bakarak yanıtlar. Gördüğü ise insanın ikili bir varlık olması, iki dünyanın yurttaşı olmasıdır. İnsan diğer canlı ve cansız varlıklar gibi bir yanıyla bir doğa varlığıdır; böyle olduğu kadarıyla da doğa yasalarının belirlenimi altındadır. Ama “insan kendinde gerçekten bir yeti bulur ki, bununla kendini diğer her şeyden, nesnelerce uyarılan kendinden bile ayırır; bu da akıldır.... Akıl, ide denilenlerle öylesine saf bir kendi kendine etkinlik gösterir ki, bununla yalnızca duyusallığın ona sağlayacaklarının çok üstüne çıkar ve duyular dünyasını anlama yetisi dünyasından ayırt etmekle, bununla da anlama yetisinin kendine sınırlarını çizmekle en soylu işleyişini kanıtlar. Bunun için akıl sahibi bir varlık kendine, (daha aşağı yetileri bakımından değil) bir düşünce varlığı olarak, duyular dünyasına değil, anlama yetisi dünyasına ait bir varlık olarak bakmalıdır; dolayısıyla bu varlığın, kendine bakabilmesi için iki açısı vardır: ilkin, duyular dünyasına ait olduğu ölçüde doğa yasaları altında (yaderklik); İkincisi, düşünülür dünyaya ait olarak, doğadan bağımsız olan, deneysel olmayıp sırf akılda temelini bulan yasalar altında”.[1]

İşte bu ikili yapı, insanın bir yandan duyular dünyası varlığı, öbür yandan düşünce dünyası varlığı olması, özerkliğe ve özgürlüğe giden yolun ona açılmasını sağlar. Akıl sahibi varlığın istemelerinin, doğa nedenselliği tarafından belirlenmeme olanağını; bunun sonucu olarak, saf akıl tarafından, yani ahlak yasası tarafından belirlenebilme olanağını taşıması, özgürlüğün ve ahlaklılığın “olanağının koşulumu oluşturur. İnsanı insan yapan, onu değerli kılan şey, onun pratik akla — bu saf pratik akıl demektir aslında— ve özerkliğe sahip olmasıdır. İnsan ancak ahlaklı eylemde bulunabildiği, böylece bir “amaçlar krallığı”nın üyesi olabildiği için, kendi başına bir amaçtır ve bu nedenle mutlak bir değere sahiptir. Kısacası, insan doğa yasalarının belirlenimi dışında kalabildiği için özerktir, özerk bir varlık olabildiği için de özgür ve ahlaklı eylemde bulunabilmektedir; ahlaklılık da onun değerinin temelini oluşturmaktadır.

Böyle bir insan görüşüne, yani insanın burada anlatıldığı gibi bir varlık olduğuna dayanarak,öte yandan, “olması gereken”e ilişkin söylenin bir bilgi, felsefi bir bilgi hiç olmadığını bilerek olması gereken insandan söz edebiliriz. Kendisinde hazır bulduğu, insanı insan yapan yetiyle, yani akılla istemelerini belirleyen yani istemeleri saf aklın ürünü olan ahlak yasası tarafından belirlenen insandır “olması gereken” insan. Eylemlerinin temelinde yatan istemenin belirleyicileri ben sevgisi olmayan, kendi arzu ve eğilimlerini merkeze alarak eylemeyen ya da istemeyen kişidir o. Daha yerinde bir değişle, insanın yapısındaki özerkliğe dayanarak ve ahlak yasasına uyarak özgür ve ahlaklı olabilen kişidir, Kant’ın olması gereken insanı. Yalnızca “ödeve uygun” değil, aynı zamanda veya yalnızca “ödevden dolayı” öyle eyleyen kişidir o. Kendini ve başka insanları yalnız bir araç olarak görmeyen, eylemleriyle kendinde ve başka insanlarda insan olmayı koruyan, en azından korumayı amaç edinerek eylemde bulunan insandır bu. Sanırım Kant ancak böyle bir insana, insan idesine uygun yaşayan insan, “insan gibi insan” derdi. Yoz insan ya da yozlaşmış kişi ise, bu insan ve etik görüşüne dayanarak, kendisinde insan olarak taşıdığı bu özgür olma olanağını gerçekleştirmeyen kişi, insanları ve bu arada kendini de araç gören kişi olurdu. İstemelerini ben sevgisinin ya da kişinin arzu ve eğilimlerinin belirlediği, yapıp etmelerini kendi çıkarlarının belirlediği kişi olurdu bu. Kısaca insan olarak kendi yapısında taşıdığı, onu diğer ayıran yetiyi kullanmayan, insan idesine uygun olmayan insana “yoz” denebilir ancak.

IV.     SİYASETTE YOZLAŞMA YA DA SİYASETİN YOZLAŞMASI

Kişiyi ya da teki merkeze alan bir “olan-olması gereken” ilişkisinden sonra, bir de toplumsal kurumlara ilişkin olarak dile getirilen yozlaşmaya örnek vermek, bunun için de siyaset kurumunun ele alınması yerinde olacaktır.

“Yozlaşan siyaset”, siyasetten beklenen amaçların gerçekleştirilmesinden uzaklaşmış, varoluş amacını gerçekleştirmeyi başka amaçlar uğruna terk etmiş siyasettir. Aristoteles’i izleyerek, siyasetin amacının yurttaşları iyi kılmak olduğunu kabul edersek,siyaset adamları da amaçladıkları şeyin bu olduğunu sıkça dile getirmektedirler, yurttaşları “iyi” ve bunun sonucu olarak da “mutlu” kılabilecek bir siyaset kurumunun amacına uygun işlediğini söyleyebiliriz. Sıkça kendisinden şikayet edilen, olması gereken siyasettir bu. Siyaset kurumunun nasıl amacına uygun işleyeceği ise siyasetin amaçlarının açık bir ifadesine, siyasetin temel ilkelerinin neler olacağının açık bir biçimde saptanmasına bağlıdır. Kısaca siyaset felsefesine kulak vermek gerekmektedir.

Siyaset felsefesinin bu hukuk ve devlet felsefesini de kapsamaktadır bugün ulaştığı bilgi düzeyiyle bakıldığında, bu, tüm ilgili insanların temel hak ve özgürlüklerini sağlamaya yönelik bir siyasettir. Kısaca her kişinin yalnızca insan olmasıyla sahip olduğu temel hakları ya da insan haklarını korumayı;kişilerin belli bir ülkenin yurttaşı olmakla sahip oldukları hakları sosyal, ekonomik ve siyasal hakları da eşitlik ilkesine uygun biçimde sağlamayı hedefleyen siyasettir bu. Kişilere ilişkin bazı istemler, onlara insanın bir olanağını gerçekleştirirken hiç kimse tarafından dokunulmamasını, engellenmemesini dile getiren istemler olarak karşımıza çıkan kimi insan haklarını yasallaştıran, yasal güvence altına alan ya da almayı amaçlayan; sağlık, eğitim, çalışma hakkı gibi kimi diğer insan haklarını ise yalnız yasalaştırmasıyla değil, aynı zamanda oluşturduğu kurum ve kuruluşlarla, yurttaşlara tanınan siyasal, sosyal ve ekonomik haklarla koruyan siyasettir bu. Dokunulmazlıklar için hakların yasallaştırılması yeterli olmakla birlikte, eğitim, sağlık hakkı gibi “dolaylı korunan hakların, bir ülkede özgürlükler olabilmeleri için, bütün ilgili yurttaşların bu haklarının, yalnızca aynı derecede korunabilmesinin sağlanmış olması yeterli değildir; özgürlük olmaları belirli bir derecede korunabilmelerinin sağlanmış olmasını gerektirir: insan onuruna yakışır derecede korunma olanaklarının sağlanmış olmasını”.[2]

İşte böyle bir siyaset ve devlet felsefesi anlayışından hareketle, insan haklarını koyduğu yasalarla ve uygulamalarıyla koruyamayan, korumayı da amaç edinmeyen, tam aksine eşitlik ilkesi yerine bazı kesimlerin çıkarlarını, sonuçta da yönetenlerin kendi çıkarlarını korumayı amaç edinen, yapıp etmelerini bu tür amaçların belirlediği bir siyaset kurumu yozlaşmış ya da amaçlarından sapmış bir siyasettir. Yolsuzluklar, rüşvetler, “hortumlar”, böyle işleyen bir siyasetle karşı karşıya olduğumuzu bize göstermektedir. Haksızlıkları yasallaştıran, kimi çevrelerin çıkarlarını korumayı siyasetin temel amacı haline getiren bir siyasettir bu. Bugün neredeyse, “siyaset budur”, “ siyaset bundan başka bir şey olabilir mi?” diye düşünülmeye başlanan şeydir bu. Ama tüm bunlar, siyasetin bundan farklı bir şey olması gerektiği düşüncesini tümüyle unutturmuş değildir. Unutulmaya yüz tutan ya da kendisinden kuşku duyulan siyasetin böyle olabileceği ihtimalidir. Yaygın söylenişiyle “dürüst siyaset”, “dürüst siyasal kurumlar”dır daha çok yokluğu duyumsanan ve olabileceğinden kuşku duyulan. Olan, “olması gereken”den daha fazla söz edilmesine, onun gittikçe daha çok istenmesini yol açmaktadır günümüzde. “Yozlaşma” yozlaşmamış olana, idesine uygun olana özlemi ya da talebi artırmaktadır. “İnsan gibi insan”lara, amacına uygun işleyen siyasete bugün her zamankinden daha çok gereksinim duyulmaktadır.

Kaynaklar:

Kant, Immanuel. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çeviren loanna Kuçuradi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1982.

Kuçuradi, loanna. “Özgürlük ve Kavramları." Uludağ Konuşmaları içinde. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayırları, 1997.

Tepe, Harun. “Siyaset Ahlakı ya da Siyasetçinin Ahlakı." Siyasal Ahlak ve Siyasal Ahlaksızlık içinde, derleyen T. Alkan: Bilgi Yayınevi, 1993.


[1] Immanuel Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, trans, loanna Kuçuradi (Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1982), 70-71.

[2]        loanna Kuçuradi, “Özgürlük ve Kavramları," Uludağ Konuşmaları içinde (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayırları, 1997), 17.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült