Güncel

 

 

Dünyanın Yoksulluğu

Daniel Cohen


Komünizm, artık dünya sahnesinden çekiliyor, Batı da kötülüğe yeni yüzler arıyor. Caton, Kartaca’nın yıkılmasından sonra sormuştu “düşmanları olmasa Roma ne olurdu?" “Doğu’nun çöküşünden sonra Batı ne olacak?” diye sordu Jean Christophe Ruffin, veciz başlıklı kitabı L’Empire et les Nouveaux Barbares’da (İmparatorluk ve Yeni Barbarlar). Yanıtı şöyle: “Varlıklı ve tedbirli Kuzey İmparatorluğu, her bir yurttaşıyla aynı hedef için çalışıyor: Varlığını sürdürmek, ve mümkün olduğu kadar zenginliğin ve barışın tatlı sıcaklığında sürdürmek.”[1] Roma İmparatorluğu yıkıldı ama Ruffin’in vurguladığı gibi, beş yüzyıldan önce değil. Günümüzde varlıklı ulusların beklentileri, pek de aşırı sayılmaz.

“Globalleşme”nin varlıklı ulusları “zenginliğin ve barışın tatlı sıcaklığından” yararlanmaktan alıkoyduğu inancı yavaş yavaş kendini bu ülkelere dayatıyor. İşçilerine herhangi bir sosyal hak tanımayan ülkelerle nasıl ticaret yapabiliriz? Yoksul ülkelerle ticaret, zengin ülkelere, 19. yüzyılda Avrupa kapitalizminin şafağında ilk ortaya çıkışında dayatan “piyasa kanunu”na dönüşmesi riskini dayatmıyor mu? Yoksul ülkelerin niçin yoksul olduğunu ve dünya pazarının bu ülkelerin zenginliğinin artmasında oynadığı özgül rolü kavramadan, bu sorulara açık seçik yanıt veremeyiz.

Dünyanın En Yoksul İnsanı

Köylülerin topaksızlaştırılması, zengin ülkelerin geçmişine aittir ama yoksul ülkelerde hala çok erken bir aşaması yaşanmaktadır. Dünya nüfusunun yarısı hala kırsal bölgelerde yaşamaktadır ve Henri Mendras’a göre dünyada hiç bu kadar çok çiftçi olmamıştı.[2] Çin’de ve Hindistan’da nüfusun yüzde 60’ı hala kırsal kesimdedir; Afrika’da bu rakam yüzde 70’tir. Çinli ve Hintli çiftçiler yılda yaklaşık olarak 1000-2000 USD’a eşdeğer bir gelir sahibidirler, bu da Avrupalı çiftçilerin kazandığının otuzda biridir; öte yandan bu çiftçiler, büyük bölümü Afrika’da yaşayan dünyanın en yoksul köylülerinin iki ya da üç katı kazanırlar. Dünyadaki en yoksul insan, mutlaka bir kadındır, bu Afrikalı köylülerden biri olsa gerek. Bu Afrikalı kadının gündelik hayatını incelemeye, ziraatçı Rene Dumont’un eserleri aracılığıyla başlayabiliriz.[3]

Bu kadının çalışmaya gitmek için her gün yürüdüğü yol, iki saatten fazla tutar. Başının üzerinde 50 kg’a varan bir yük taşır, en küçük çocuğu sırtmdadır, çoğu zaman karnında da bir başka bebek taşımaktadır. Zaire’de hane içi işlerin ve üretim işlerinin yüzde 70’i kadınlar tarafından yapılmaktadır. 10 yaşından itibaren genç kızların bu işlere yardım etmesi beklenir. Manyok kırarlar ve küçük çocuklara bakarlar. 14 yaşında evlenirler (ya da Dumont’un yazdığı gibi, “evlenmekten ziyade ırzlarına geçilir”) ya da fuhuş için satılabilirler.

Dumont, “boş zaman sınıfı çiftçiler” diye adlandırdığı çiftçilerle Senegal’de bir köyde karşılaşmıştı. Böyle bir adam, karılarından birini yanında tutar, diğerlerini evin geçim parasını kazanmak üzere bir yıllığına kente çalışmaya yollar. Kentte bu kadınlar kuru yerde uyurlar. Polis tarafından düzenli olarak para cezasına çarptırılırlar. Günde 12 saat çalışırlar, bu arada en küçük çocuklarını da sırtlarında taşımaktadırlar. Beslenmeleri, çoğu kez, şekerli suya batırılmış kuru ekmekten ibarettir. Bir yıl sonra köye döndükleri zaman kocaları ve akrabaları onları, getirdiklerinin ağırlığıyla ölçer.

Afrika’da parazitler nedeniyle yük hayvanları pek kullanılmaz. Bu, Afrika ekonomisinin uzun süre köleliğe dayanmasının da sebebidir. Afrikalı kadınların günümüzün köleleri olduğunu söylemek, abartı sayılmaz.

Kadınların sömürülmesi, varlığını ikiyüzlülükle kabul eden insanlığın geri kalanına bir hakaret oluşu bir yana bırakılsa bile, kendi kendini süreklileştiren bir yoksulluk döngüsü yaratır: Bir erkeğin makinalara yatının yapmasını gereksizleştirmek suretiyle bu sömürü, erkeğin bir başka karı satın alarak yeterince para tasarruf etmesine imkan verir; bu yeni karı da başka çocuklar doğuracak, onlar da eğer erkek olurlarsa babalan için çalışacaklar kız olurlarsa satılacaklardır.

Kent ve Kırsal Kesim

Afrikalı kadınların köleliği, Afrika’daki yoksulluğun sadece birinci düzeyidir. Bir sonraki düzeyde sömürünün bir başka biçimi yer alır: Tüm kırsal kesim kentler tarafından sömürülür. Dünya Bankası’nın yaptığı bir çalışmaya göre, Afrikalı çiftçilerin ürettiği varlığın yaklaşık yarısına kentler el koyar. Bu sömürü modeli, görece şeffaf bir şekilde gerçekleştirilir. Merkezinde genel olarak, Pazarlama Kurulları olarak bilinen devlete ait yapıları buluruz; bunlar, tarımsal ürünlerin satın alınmasında tekel durumunda olan kamu kuruluşlarıdır.[4] Bu kurullardan bazıları, hammadde piyasalarını istikrarlılaştırmak amacıyla çiftçiler tarafından kurulmuştu. Diğerleri ise savaş öncesi yıllarda büyük ihracatçılar tarafından küçük çiftçileri sömürmenin bir yolu olarak kurulmuştu. 2. Dünya Savaşı boyunca bu kurullar çoğu kez Büyük Britanya tarafından Britanya askerlerinin ihtiyaçlarını karşılamakta kullanıldı. Hangi durum sözkonusu olursa olsun, savaştan sonra bağımsızlıklarını kazandıklarında Afrika hükümetleri kendilerini, tarımsal üretimde etkin bir bürokrasinin mirasçıları olarak buldular. Pazarlama Kurullarının hammaddelerin piyasa fiyatlarını istikrarlılaştırarak çiftçilere yardım edeceği savıyla bu yapıları sürdürdüler. O sırada fikir, sağlıklı yıllar sırasında malların stokunu yapmak ve borç yıllarında bu malları üreticilere geri vermekti.

Fakat herkes Yusuf’un yaptığını yapmayı başaramadı. Üretim fazlalarını birikir birikmez harcama dürtüsü fazlasıyla güçlenmişti. Çiftçiler, ekinlerinin tümünü mümkün olan en düşük fiyatlarla merkezi otoritelere satmak zorunda bırakıldılar. Bu, kısa sürede Pazarlama Kurullarının çiftlik ürünlerinin ve hammaddelerin üretiminin sıkı denetimcileri olarak davranmaya başlamalarına yol açtı.

Süreç içinde çiftçilerin yasal boşluklardan yararlanmasını önlemek üzere yarı diktatörce bir yasal yapı gelişti. Örneğin Kenya’da mısır üretimi, Mısır Pazarlama Yasası ile kapsamlı bir yasal düzenlemenin konusu oldu; bu yasa mısırın harmanlanır harmanlanmaz Pazarlama Kurulu’na satılmasını şart koşar. Mısır üzerinde yapılan tüm işlemler, hükümetten özel izin alınmasını gerektirir. Tek istisnalar, bir çiftliğin sınırları içindeki işlemler ile iki çuvaldan fazla olmaması koşuluyla malsahibinin kendi tüketimi için ayırdığı mısırdır. Bu tip yasal düzenlemeler, ürünlerinin pazarlanmasında çiftçilere Pazarlama kurulları dışında hiçbir seçenek bırakmaz; bu da hükümete mümkün olan en düşük fiyatları dikte etme imkanı verir.

Kırsal kesime duyulan bu kinin basit bir kökeni vardır: Seçkinlerin tümü kentlidir ya da hiç değilse siyasi meşruiyetlerinin tamamını kentlerden alırlar. Darbeler ve devrimler, kent isyanlarından doğar. Uluslararası Para Fonu’nun gıda ürünlerinin fiyatlarını serbest bırakmayı denediği her sefer meydana gelen açlık isyanları, dünyadaki tüm hükümetleri yıldırır. Ve Demokles’in bu kentli kılıcı, bir kısır döngü doğurur. Tarım ürünlerinin fiyatlarının yapay olarak düşük tutulmasıyla kentli seçkinler en savunmasız çiftçilerin yıkımına yol açar, onları artık satın almak zorunda oldukları çiftlik ürünlerinin fiyatlarının sübvansiyonuna bağımlı oldukları kentlere gitmeye zorlar. Eğer, kent tüketiminin yarısından fazlasının gıda ürünlerinden oluştuğunu düşünürsek, bu sürecin geriye çevrilemez doğasını da saçmalığını da tam anlamıyla kavrayabiliriz. Kentler, ilk kurbanları oldukları bir politikanın ezilenleri haline gelen serseriler ve yersiz yurtsuzlarla doludur. Bu döngüyü kırmak neredeyse imkansız hale gelmiştir: Döngüyü kırmaya niyetlenen hükümetler derhal kent isyanlarıyla karşılaşmışlardır. Kırsal kesimdeki yoksulluk yukarda belirtildiği gibi, nüfusun çoğunluğunun yaşadığı tersine çevrilemez hale gelmiştir.

Merkantilizm

Kentsel ve kırsal bölgeler arasındaki bu karşılaşma, Erika’dan Atina’ya, Roma’ya ve günümüze kadar her zaman insanlık durumunun merkezinde yer almıştır. Her ne kadar günümüzde dünya, kentlerin kırsal kesim karşısındaki zaferiyle (Spengler’a göre çöküşün en kesin alameti) nitelenirse de, günümüzün Afrika’da uygulananlar türünde “kentsel” politikalarının bir sanayi toplumunun doğuşunu hızlandırabileceğini düşünmek tarihi ve kuramı yanlış yorumlamak olur. Avrupa toplumlarının tarım çağından sanayi çağma geçişinin önce, kırsal kesim karşısında kentleri avantajlı duruma geçirmeyi amaçlayan benzeri politikalarca önlendiği hatırlanabilir.

Örneğin, Afrika’da uygulanan politikalarla rahatsız edici bir paralellik taşıyan Rönesans Avrupası ülkeleri de tarım ürünleri için mümkün olan en düşük fiyatları koruma amacındaydılar. Buğday hareketleri aynı şekilde düzenlenirdi; ihracat yasaktı, ithalat kolaylaştırılırdı. Bu tip politikalar 16. ve 17. yy Avrupası’nın politika oluşturucuları (Colbert vd.) tarafından uygulanmıştı. Bu, merkantilizm olarak tanınan politikaydı.

Merkantilizm (kendi başına bir öğreti olmaktan ziyade) günümüzde “ekonomi politik” diye anılan şeyin ana hatlarını çizen bir makaleler dizisidir. “Politik ekonomi” terimi (merkantilist düşünür Antoine de Montchrestien’in bulduğu) merkantilistlerin amacını açıkça tanımlar: Ekonomiyi politikanın hizmetine sokmak. Bu nasıl yapılabilirdi? Merkantilistlerin ilk hedefi, ülkeye altın girişini azamiye çıkarmak ve ülkeden altın çıkışını da sınırlamak oldu. Bu sonucu elde etmek için, merkantilistler altın ihracatını yasaklamayı salık verdiler. Ayrıca, “ticaret savaşı”na yol açmakla suçlanan az sayıdaki tekele hükümet desteği vermek yoluyla öteki ihracatların teşvik edilmesini önerdiler. Son olarak ulusal zenginliğin yurtdışında israf edilmesini önlemek üzere ithalatın kısıtlanmasını önerdiler.

İster ihracatı sübvanse ederek ister ithalatı kısıtlayarak refah artışı sağlansın, merkantilist düşünceye göre ticaret ve sanayi daima refah artışı sağlamanın vektörleridir. Buna karşılık tarım farklı bir muamele görür: Buğday ihracatı yasaklanır, fakat ithalatı teşvik edilir. Rönesans Avrupası’nda (günümüz Afrikası’nda olduğu gibi) halkın yüzde 80’i köylüydü, merkantilistler tarımsal üretimin her zaman son sırada yer aldığı bir varlık kuramı öne sürmüşlerdi. İnsanlık ve Siyaset Aritmetiği Üzerine Denemeler’de (1671’de yazılmış ve 1690’da yayımlanmıştır) William Petty der ki, “imalat sanayinde hayvan besiciliğindekinden, ticarette ise imalat sanayindekinden çok daha fazla kazanç vardır”. Kelimenin merkantilist anlamıyla tarımsal üretim pek az refah sağlar. Peki yüzde 80’i kırsal kesimde bulunan ekonomilerde yaşayan düşünürlerin böylesi bir kavramı olması nasıl mümkün olmuştur?

Avrupa örneğinde, merkantilist politikaların temellerini kavramak kolaydır. Her şeyden önce, siyasa uygulayıcılar, tarım krizini görme konusunda inanılmaz bir körlük sergilediler. 14. yüzyılın sonlarına gelindiğinde açlık ve hastalık salgınları Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde 40’mı haklamıştı. Sonuç olarak insanlar azalmış, tarım büyük bir konu olmaktan çıkmıştı. Bu büyük bir yanlış hesap oldu: Daha 1650’ler kadar erken bir tarihte açlıklar ve hastalık salgınları Avrupa’ya geri döndü.

Merkantilizmin yükselişinin daha kökten bir açıklaması da vardır. Ortaçağların ikinci yarısına gelindiğinde Avrupa kendi siyasi sınırlarını tanımlıyordu. Merkantilistlerin önerileri, giderek daha genişleyen ve maliyeti artan savaşları karşılamalarını mümkün kılacak mali kaynaklar bulma sorunun baskısı altındaki hükümetlere hitap ediyordu.[5] Rekabet içinde askeriyeye yapılan takviyeler, Fransa’nın, İspanya’nın ve İngiltere’nin kamu maliyelerini çökertti. Bu harcamaları nasıl karşılayacaklardı? Kullanabildikleri mali kaynaklar nelerdi? Kırsal alanlar en kalabalık nüfuslu yerlerdi, fakat buralarda üretilen varlığın büyük kısmı, yine buralarda tüketiliyordu. Çiftçi ürettiğinin neredeyse tamamını tüketirken çiftçinin ürettiklerine nasıl bir vergi konabilirdi? Günümüzde böylesi bir politika, hükümet harcamalarını finanse etmek için hane üretimini vergilendirmekle eşdeğer olurdu. Kırsal bölgelerin parasal ve mali varlığı fazlasıyla güçsüzdü. Öte yandan sanayinin ve ticaretin yeri olan kentler, karmaşık bir piyasa alışverişleri ağının kesişim noktasında yer alıyordu ve bunun sonucu olarak da ağır vergilere tabi tutulabilirlerdi. Böylelikle merkantilizm, kralların kasalarını doldurmak için sanayiye ve ticarete güvenmelerini önerdi. Krallar loncalara, zanaatkar birliklerine ve ticaret şirketlerine kendi alanlarındaki uygulamaların tekelini verdiler; karşılığında da bunlar, çabucak hükümetlerin başlıca gelir kaynağı haline gelen vergileri ödediler. Kırsal kesimin katkısı dolaylı kalmalıydı: Kentlerde satılan gıda ürünlerinin fiyatlan düşük tutulacaktı, öyle ki kentsel nüfus fazla olsun ve kolayca doyurulabilsin.

Bununla birlikte, kırsal kesimin yoksullaştırılmasının kentlere faydası olmuyordu. Gayet kötü denetlenen kırsal toplu göçün bir sonucu olarak er geç kitlesel açlık patlak verecekti. Kentsel topluluklar ancak kırsal kesimden yiyecek fazlalarını alabildikleri ölçüde hayatta kalabilirler bu fazlaların bolluğu da sadece çiftçilerin ayakta kalmasına bağlıydı. Bu, François Quesnay önderliğindeki fizyokratik düşünürlerin 18. yy’da yaydıkları temel mesajdı: Kentler lehine yasal düzenlemeler yığınının kaldırılması ve gıda üretiminin dayattığı doğal eşitliğe yönelik olarak “bırakınız yapsınlar” tavrının alınması. 19. yüzyılın sanayi toplumlarının öğretisi haline gelen bu ekonomik liberalizm 18. yüzyılda kırsal kesimleri korumanın bir aracı olarak gelişmeye başlamıştı.

Gerçekten de, tarihçiler, tarımdaki ilerlemelerin, 18. yüzyılın kapanışında meydana gelen birinci sanayi devriminin başlıca nedenleri arasında yer aldığı fikrini sık sık savunurlar. Sanayileşme ilk olarak kırsal bölgelerde gelişmişti (sonradan “sahte sanayileşme” olarak anılacak olan yoldan). Bu, bir kez tarımsal üretimlerini artıran (sanayi mallarının çoğu durumda tekstil ürünlerininüretimiyle gıda maddelerinin üretimi arasındaki dengenin daha iyi denetlenmesinin bir sonucu olarak) çiftçilerin boş zaman elde etmesinin sonucuydu. Bu çerçeve bugün de geçerlidir: Asya’nın kalkınması için kesin bir başvuru noktasıdır. Afrika tarımının yağmalandığı sonucuna varan aynı Dünya Bankası çalışması, Kore’de kırsal bölgelerin kentler tarafından sübvanse edildiğini de ortaya sermişti. Açıktır ki, Asyalı çiftçiler, kentlerin kendi fiyatlarını dayatmasına izin vermiyorlar. Deng’in Çini de, tarımsal zenginliği sanayileşmeye bir zemin olarak geliştirmek suretiyle bu fizyokratik kalkınma modelinden yararlandı.

Afrika ülkelerinin bu kalkınma modelinin dışında kaldıkları söylenebilir. Merkantilist devletler gibi mali kaynaklara aç, ama rüşvetle sarhoş Afrika ülkeleri, Eski Rejimin krallarının başlattığı soylu geleneği izleyerek kendi kırsal bölgelerini yoksullaştırıyorlar.

Rüşvet

Afrika’da hayatın üçüncü düzeyinde, ekonomik seçkinler tüm ulusları sömürürler. “Hangi ciddi adam, servetinin bir bölümünü İsviçre’ye yatırmaz ki?” sözü, sözlerini eylemleriyle destekleyerek Abidjan ve Cenevre arasında günlük uçak seferleri başlatan Houphouet Boigny’ye[6] atfedilir. Afrikalıların liderleri tarafından dolandırılmaları, fazlasıyla bilinen bir konudur. Zaire’de Mobutu Sese Seko, öteki gelişmekte olan ülkelerin devlet başkanlarıyla birlikte hiç kuşkusuz dünyanın en zengin bireylerinden biriydi. Bu despotlar üretilen zenginliğin bir bölümünü gizlice almakla yetinmezler. Onlar, var olan her maden ya da petrol kaynağını harcayarak, yönettikleri ülkeleri en uç yoksulluğa sürüklerler.

Victor Naim’in Venezüella deneyimi analizi, aşağıdaki özet yorumu içerir ve bu yorum pek çok gelişmekte olan ülkeye uygulanabilir: “Tersine Midas dokunuşunun çarpıcı bir örneğinde, sistem, sistematik olarak altını ya da petrolü yoksulluğa dönüştürmüştü.”[7] Venezüella’nın muazzam petrol gelirini tüketme tarzı, birçok gelişmekte olan ülkedeki rüşvetin sonuçlarının en mükemmel örneklerinden biridir. 1970’li yılların ikinci yarısında yükselen petrol fiyatları Venezüella hükümetinin, ülkenin sanayileşmesini destekleyeceği varsayılan yatırım fonları kurmasını mümkün kılmıştı. Afrika’daki Pazarlama Kurulları örneğine benzer olarak bu kamu fonları da, o sırada Venezüella’nın devlet başkanı olan Carlos Andres Peres’in çevresindeki lobi grupları tarafından çabucak saptırıldı. Rüşvetler ve aracılık paylarıyla girişilen müthiş yarışta, pratikte hiçbir ekonomik verimliliği olmayan aşırı büyük projeler üstlenildi. Ülkenin kesinlikle ihtiyaç duymadığı alüminyum ve çelik fabrikalarının yapımı, sadece kamu fonlarının saptırılmasını gizlemek içindi. Sonuç olarak Venezüella 1970-1990 döneminde, petrol kaynaklarına rağmen yoksullaştı. Sadece öteki ülkelerle kıyaslandığında değil, mutlak olarak da yoksullaşmıştı: Bir Venezüella’nın 1990’daki ortalama geliri, 1970’tekinden daha düşüktü. Rüşvet, ekonomiye, onu 20 yıl öncekinden daha az üretken hale getirmek suretiyle zarar vermişti.

Nijerya’da da aynı durum, aynı nedenlerle hüküm sürmektedir. Petrol gelirleri, hükümeti, sıfırdan yeni bir başkent inşa etmeye yöneltti, ve bu da doğrudan doğruya zenginliğin muazzam ölçülerde boşa harcanmasına yol açtı. Bizzat Nijerya Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan tahmini bir hesaba göre, yatırıma ayrılan 23 milyar nairanın sadece 500 milyonu akıllıca yatırılmış sayılabilir.

Bu “tersine Midas dokunuşunun” örnekleri saymakla bitmez![8] Sürecin merkezinde daima aynı olaylar zincirini buluruz: Kamu fonlarını saptırmak üzere rüşvetçi bir iktidar, boşuna yapılan harcamaları başlatır, yatırım fonları derhal çarçur edilir ve sosyal programlar başlangıçtaki hedeflerinden uzaklaştırılır.

“Afrika İçin Demokrasi”

David Landes’in belirttiği gibi, modern Batı dünyasının bir özelliği şudur: “Yönetici, isteyerek veya istemeyerek halkının servetinin keyfi ya da belirsiz tasarrufu hakkını veya uygulamasını terketmiştir.” Bu ilk kez, Britanya Parlamentosu kralın mali kararlar verme iktidarına sınırlar koyduğu zaman gerçekleşmişti; sonra Kral George’un vergilerine tepki olarak Amerikan devrimi geldi; sonra da aristokratların mali imtiyazlarını kaldıran Fransız ihtilali. Günümüz demokrasilerinin tarihi, yöneticinin vergiler üzerindeki takdir iktidarına karşı verilen bu uzun savaşı yansıtmaktadır. Denebilir ki, Afrika toplumları tarihte yukarda anılan dönüm noktalarına benzeyen bir yol ayrımına ulaşmıştır.[9] Rene Dumont, “Afrika için demokrasiyi savunduğu zaman, bu savunmasını, kadınların sömürülmesi, kırsal bölgelerin sömürülmesi ve seçkinlerin rüşvet almasına karşı bir dizi şiddetli argüman temelinde yapmıştı. Demokrasi dolayımıyla eğitim erişilebilir bir hedef haline gelir. Eğitimin özellikle de kadınların eğitiminin sayesinde, bir toplum diğer tür maddi ve eğitimsel varlık birikimine yönelebilirdi. Eğitimsel bilgiler ve demokratik bir sistem, seçkinlerin keyfi iktidarının ortadan kalkmasına veya sınırlanmasına imkan vermek suretiyle, nihai olarak birbirini güçlendirir.

Bir ziraatçı olan Rene Dumont’un, yakın zamanda yaptığı bazı saptamalarla, 18. yüzyıl fizyokratı olan Quesnay’ın saptamalarının çakışma derecesini belirtmek rahatsız edicidir. Her iki düşünür de kent merkantilizmini, kırsal kesimin baskıcısı olarak suçlarlar. Quesnay demokrat değildi, ama piyasaların serbest işleyişinin insanlığı “özgürleştirmek” için yeterli olacağına inanıyordu. Quesnay, Diderot’nun Ansiklopedi’sindeki “tahıllar” ve “çiftçiler” maddelerinin yazarıdır. 19. yüzyıl tarihinin, kendi iradesine bırakılan bir piyasanın gerçekleştirdiği kurumsuzlaşma örneğini sunduğu düşünüldüğünde, görüşleri günümüzde epeyce naif sayılabilir. Fakat bu tip bir söylem kesinlikle miladını doldurmuş değildir: Günümüzde bırakalım Afrika’yı Asya’da da yankısı gittikçe yayılmaktadır.


[1]       Jean-Christophe Ruffin, L'Empire et les Nouveaux Barbares (Lattes, 1991).

[2]        Henri Mendras, The Vanishing Peasant: Innovation and Change in French Agriculture (Yokolan Köylülük: Fransız Tarımında Yenilik ve değişim, MIT Yayım, 1970).

[3]        Bkz. Rene Dumont, Dimocratie pour l’Africiue (Le Seuil, 1991).

[4]        Bkz Robert Bates, Towards a Political Economy of Development (Kalkınmanın

Ekonomi Politiğine Doğru, Kaliforniya üniversitesi Yayını, 1988).

[5]        Orta çağlardaki feodal ordular, askeri güçleri her yıl azami kırk gün için hükümdarlarına ödünç verilen zırhlı şövalyelerden oluşurdu. Rönesanstan beri var olan modern devletler ise aksine, yılın her günü savaşabilecek düzenli ordular kurmaya giriştiler bu nedenle de kraliyet mâliyelerini kaçınılmaz biçimde tükettiler.

[6]        Dumont’un Dtmocratie pour l'Afrique'de aktardığı gibi.

[7]        R Lane ve A. Tomell’ın “İktidar,büyüme ve açgözlülük etkisi” adlı makalede aktardığı gibi, Journal of Economic Growth 1 (Haziran 1996): 213-241, bu yazı aynca izleyen örneklerin de kaynağıdır.

[8]        Bir başka örnek, Trinidad ve Tobago’dur; bu ülke, petrol kaynaklarında gelir sağlamış fakat sonra 1970-1990 döneminde yoksullaşmıştır.

[9]        Tam bir benzerlik yoktur; eğer öyle olsaydı, her ülke, benzer bir maddi zenginliğe ulaşmak için Batı'nın adımlarını izlemek zorunda olurdu.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült