Güncel

 

 

Din Ve Kapitalizmin Yozlaşması Üzerine Düşünceler

Jörg Nowak


Bu yazıda yozlaşma kavramı üzerinden farklı dinsel muhafazakarlık söylemleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymaya çalışacağım. Burada dikkat çekici olan şey “yozlaşma” kavramının mevcut söylemde genelde tanımlanmadan, daha çok kendi kendisini açıklayan bir kavram olarak kullanılmasıdır. Kavram belirli teorik ve politik kategorileri modem yaşamın belirli yönlerini değersizi eştirme ve başka diğer yönlerini olumlama yoluyla yeniden düzenleme amacıyla kullanılmaktadır. Makalenin sonunda ise Türkiye’deki gelişmeler ışığında mevcut kapitalizmde dini hareketlerin etkisi üzerine yapılacak sonraki araştırmalar için bazı bakış açılarını sunmayı amaçlamaktayım.

Öncelikle biyolojik tartışma bağlamında yozlaşma kavramının on dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başı Alman Psikolojisinde ve ardından da Alman Faşizmi’nde yer alan geniş kullanımı üzerinde duracağım. Ardından yozlaşma nosyonlarının Hıristiyan ve İslam muhafazakar düşüncelerine nasıl taşındıklarını ele alacağım. Yozlaşma kavramı bugün dindar sağın stratejilerinde içselleştirilmiştir ve söz konusu stratejiler Türkiye, ABD ve Polonya’da yönetim ile bütünleşmiş durumdadır. Öyle ki bu üç ülkede de muhafazakar hükümetler ile ilişki içinde bulunan dini köktenci hareketler yer almaktadır. Farklı ülkelerde ve farklı sosyal ulusal bağlamlarda yer alan bu dini köktenciliğin argümanlarını karşılaştırmak, yozlaşma tartışmasının ideolojik mekanizmalarının görünür kılınmasını sağlayabilir. Farklı coğrafyalardaki tartışmalar dinsel bir yenilenmeyi talep etmektedirler. Bu çalışmada siyaset teorisinde tartışılan ve propaganda amaçlı kullanılan “yozlaşma” kavramının gerçek bir süreci tanımlamadığı, bundan farklı olarak toplum hakkında düşüncelerimizi yeniden düzenlemenin bir aracı olduğu sonucuna ulaşacağım. Daha spesifik bir şekilde dinin köktenci hareketlerde ahlaki bozulmuştuk ve etik toplumsal pratikler arasında sınır çizmede bir tüzük işlevine sahip olduğunu düşünmekteyim.

On dokuzuncu yüzyıl Alman Psikolojisi’nde yozlaşma kavramına güçlü göndermeler bulunmaktadır. Kavram on dokuzuncu yüzyılın sonlarında öne çıkan psikolojik ve sosyal problemleri, biyolojik problemler olarak açıklamak amacıyla Fransız psikolog Benedict Augustin Morel etkisinde ortaya çıkmıştır.1 Morel yozlaşmayı biyolojik olarak miras kalan bir özellik olarak görmüş ve takip eden her nesilde yozlaşmanın daha beter bir durumunun bulunabileceğini iddia etmiştir. Bu görüşü benimseyen Alman psikolog Wilhelm Griesinger modern uygarlığın bireyselleşmenin ve doğal yozlaşmanın nedeni değil, sadece tetikleyicisi olduğunu ileri sürmüştür.[1] [2]

1890’larda modern uygarlığın hastalığa neden olduğu düşüncesi etkili olmaya başladı. İşçi hareketi tarafından ortaya koyulan barınma ve çalışma koşullarının yetersizliği gibi sorunlar, nasyonalizm ve Darwinizm etkisinde çabucak alev alan kültür, kriz tartışmalarının gölgesinde kaldı. Örnek olarak ünlü Alman biyolog Emst Haeckel biyolojik seçilimin toplumun “güçlü” olarak tabir edilen unsurlarını desteklediğini düşünüyordu. Söz konusu “doğal güç”, toplumun zayıf üyelerini pekiştirmek amacıyla ilaçlar ve sosyal politikalar tarafından yetersizleştirilebilirdi. Haeckel bu tartışma bağlamında uygarlığın yozlaşmaya yol açabileceği sonucuna vardı.[3]

1895 yılında Alfred Ploetz, daha sonraları Alman faşistleri tarafından benimsenen ve gerçekleştirilen ırksal arınma düşüncesini ortaya attı. Bu düşünce, takipçileri tarafından yozlaşmış kabul edilen genetik materyali barındırdığı varsayılan insanların yeniden üretimini engelleme amacındaki “öjeni (kökençn.)” hareketi bağlamında ele alınmalıdır. Ploetz toplumun zayıf üyelerinin korunmasının, insan ırkının yaşama gücünü tehdit ettiğini dile getirir[4] ve bu görüş daha sonraları Alman faşistlerinin merkezi ideolojik ve politik amacı haline gelir. Ploetz güçlü ve sağlıklı bir nüfus yaratmak için doktorlarının yeni doğmuş zayıf çocukları morfin ile öldürmesi gerektiğini ileri sürerek Heackel’in bir adım ötesine geçer. Aynı ekolden gelen Erns Ruedin, 1933 yılında Naziler’in iktidara gelmesinden sonra bir köken yasası ileri sürer. Ruedin ayrıca homoseksüelliği biyolojik ve özsel bir yozlaşma olarak görür.[5] Anlaşılacağı gibi bu ekolün biyolojik yozlaşma üzerine genel düşüncesi sosyal kurumların ve sosyal eylemlerin biyolojik yozlaşmanın bir sonucu olduğudur. Daha sonraları bu düşünce yükselen ırkçılığın ve antisemitizmin etkisinde kültürün ve dinin, ırksal belirlenimlerin bir ifadesi olduğu şeklinde radikalleşmiştir. Yozlaşma üzerine biyolojik argüman Alman faşizminin 1945’te yenilmesinin ardından, Alman faşistlerinin “yozlaşmış” kategorisine dahil olan milyonlarca insanın öldürülmesinin düşünsel temellerinden biri olduğundan dolayı etkinliğini yitirmiştir.

Dini tartışmalar ile Alman biyoloji ve psikoloji düşüncesi arasında ne gibi paralellikler bulunmaktadır? İki tartışmada da bir ideolojik dönüşüm hareketi yer almaktadır. Alman köken kuramında sosyal problemler yozlaşma kategorisi aracılığıyla biyolojik belirlenmişlikler olarak yorumlanıyordu. Dini köktenci kuramda ise sosyal problemler biyolojiden ziyade kültür, uygarlık ve ahlaki değerlere gönderme yaparak açıklanmaktadır. Din tartışmasında aynı zamanda elinizde bir tarafta yozlaşmanın çift kutupluluğu, diğer tarafta ise sağlıklı düzen bulunmaktadır. Bu sağlıklı düzen, geleneksel yaşama biçimi tarafından, erkekler ve kadınlar arasındaki hiyerarşileri doğal ve Tanrı tarafından yaratılmış şeyler olarak uygulayarak ve yeniden üreterek gerçekleştirilir. Böylece doğal ve otantik davranış tartışması hem biyoloji hem de din tartışmalarında merkezidir. Ama tavrın dinden türemesi yani ahlakın gücüne veya farzedilen doğa yasalarına, yani yaşamın biyolojik kaynaklarına dayanması önemli farklılıklar yaratmaktadır. Dini köktenci düşünce üzerine olan çalışmamda, dini ve biyolojik yozlaşma kavramları arasındaki başka birtakım farklılıkları, sahip oldukları önemli benzerliklerin altını çizerek, ortaya koymaya çalışacağım.

İSLAMİ KÖKTENCİLİK: QUTB VE BULAÇ

İslami köktencilik hareketinin tarihi 1920’lere kadar geri gider. Başından beri temel amacı batı modeli modern yaşamı reddetmek ve sömürge boyunduruğundan İslami geleneklere geri dönerek kurtulmaktır. İslami köktenciliğin iki farklı, yani radikal ve ılımlı, akımlarını ortaya koymak amacıyla Mısırlı Sayyid Qutb ve Türkiye’li Ali Bulaç’ın görüşlerini inceleyeceğim. Öyle ki Bulaç’ın düşünceleri sadece Türkiye’de değil; aynı zamanda Avrupa’da tartışılırken, Qutb’un düşünceleri Türkiye’deki İslami akımlar açısından oldukça etkili olmuştur.

İslami köktenciliğin en etkili politik kuramcısı hiç kuşkusuz ki Mısır’lı Sayyid Qutb’dur. Qutb temel çalışması olan Köşe Taşları’ın 1964 yılında hapiste iken kaleme aldı. Ardından 1966 yılında Nasser hükümeti tarafından öldürüldü. Batı’dan bağımsız İslami kurallar zemininde yeni bir politik düzen oluşturmaya çalıştı. İslam’ın tüm insanlığın rehberi olduğunu, insanlığın İslami toplumun rehberliğini tanımasını zorunlu olduğunu çünkü Batı’nın ve onun insan elinden çıkma kuramlarının çöküşte olduğunu iddia etti.[6] Hıristiyanlığın artık cemaatler oluşturma bağlamında kavramlar geliştirmeye yetenekli olmadığını savundu.[7]

Qutb, İslami sadece bir din değil; aynı zamanda bir politik sistem olarak gördü. Bu görüş genel olarak İslami akımlar ile İslami köktenci akım arasındaki en önemli farkı gözler önüne serer. Qutb’un sözleriyle: “İslam insanlığa bütünüyle bir politik sistem örneği sunar”.[8] İlkel İslami cemaatin olumlu bir tasviri Batı karşısına yerleştirilir. Batı, Tanrının egemenliğine kapitalizm ve komünizm biçiminde bir isyan anlamında “cahiliye” olarak tanımlanır. Qutb ikisi de emperyalist tahakkümler olarak görülebilecek kapitalist ve komünist toplumların statükosuna karşı, erken dönem İslam cemaatinde özgürlük, sosyal adalet ve ahlaki değerlerin bulunduğunu ileri sürer. Qutb’a göre İslam dünyası, İslami düzeni bıraktığı için güçsüz kalmıştır. Sadece dini bir toplumun uygar olabileceğini düşünen Qutb için dünyevi batı geri kalmışlığı temsil etmektedir.

Politik önermeleri için öne sürdüğü somut örneklerin başında rastgele cinsel ilişkinin batı kültürünü yok etmesi, sağlık sorunları ve uyuşturucu bağımlılığının körüklenmesi gelir. Qutb’a göre kadınlar içgüdüleri ve biyolojik itkiler tarafından yönetilirken, erkekler entelektüel gelişim bakımında daha güçlüdür.

Bu politik ve dini tartışmada önemli bir nokta da solun emperyalizm eleştirisinin devşirilmesidir. Kemal Tahir bir kültürün diğeri üzerindeki hegemonyasına karşı gelmenin, batılılaşma ve emperyalizme karşı savaşmanın önemli olduğunu dile getirmiştir.[9] Bu sömürgecilik karşıtı tutum İslami düşünürler tarafından benimsenmiş ve batı kültürünün İslam dünyası açısından tehlikeli olduğu söylemine dönüştürülmüştür. Bu bağlamda eskiden Refah Partisi’ne yakınlığı ile tanınan sosyolog Ali Bulaç ilgi çekicidir. İktidar partisi AKP’ye yakınlığı ile bilinen ılımlı İslami gazete Zaman yazarı olan Bulaç, sol ve kalkınmacı kapitalizm ve batı toplumu eleştirisini, İslami tartışma ile birleştirmiştir. Bulaç’ın teorik ve politik stratejisi Osmanlı İmparatorluğu’na nostaljik gönderimin, Qutb’un etkisinde ortaya çıkmış olan egalitaryen İslami cemaatin dini ütopyasının, aydınlanmanın ve evrenselliğin postmodern eleştirisinin bir karışımıdır. Bulaç’ın ilgi çekici olan yanı kendini İslam’ın ve demokrasinin bir arada ele alınmasını isteyen ve dini meselelerde hoşgörü bekleyen bir liberal demokrat olarak sunmasıdır.[10] [11] Bulaç’ın kendini demokratik bir İslamcı olarak sunmasının paradoksal olduğu söylenebilir. Ancak gerçekleştirmek istediği de bu paradoksun kendisidir.

Bulaç’ın temel ütopik önerisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ümmet sisteminden türemektedir. Buna göre Bulaç için her dini cemaat aynı zamanda politik birer cemaat olmalıdır. Böylece her dini cemaatin kendi ekonomi, hukuk ve eğitim sistemi bulunacaktır. Burada temel hedefler evrensel normlara sahip ulus devlet, laiklik ve bireysel haklardır.11 Çağdaş İslam’ın sorunlarını, ümmetin yani İslami cemaatin modernite ile devlete dönüşmüş olduğu kabulü üzerinden ele alır. Bu açıdan Bulaç, İran gibi İslami devletlere de karşıdır çünkü İslami devlette aynı problemler sürmektedir.[12] Burada tartışılan dini cemaatler zemininden yükselen çok dinli bir devlettir. Düşüncelerinin önemli bir özelliği de devletin yükümlülüklerinin sivil toplum tarafından üstlenilmesidir. Bu Gramsci’nin düşüncelerinden devşirilmiştir. İtalyan Marksist, devletin sorumluluklarının altyapının içinden çıkan ve komünist parti tarafından idare edilen kurumlar ve partiler tarafından üstlenilmesini önermiştir.[13] Bulaç için Gramsci’den farklı olarak sivil toplum dini cemaatlerden meydana gelmektedir. Cemaatlerin marjinalleşmiş gözcü bir devletin denetimi altında kendini yönetmesi ilk bakışta olumlu ve demokratik görülebilir. Ama pratikte bunun her bireyin dini veya metafizik olarak tanımlanmış bir cemaatin üyesi olması gibi sonucu olabilir. Kamu sorunları dine gönderme yaparak çözülmeye çalışılabilir.[14] Bu “sıradan insanlar İslamcılığı” devletin birleşik hukuk sistemini, dini kurallardan ve söz konusu cemaatlerin ideolojilerinden türeyen çoğul, özerk hukuk uygulamalarına dönüştürür. Bulaç bu ütopyayı laik ulus devletin yerine geçecek küresel sivil toplumun demokratik geleceği olarak görür.

Bulaç bu görüşlerinin ilerici bir alternatif olduğunu ileri sürmek adına sosyal gerçeklik ile çok işi olmayan İslami toplumların Ütopyacı bir resmini sunar. Zaman Gazetesi’ndeki yorumlarında Osmanlı İmparatorluğu’nda dini, etnik veya ırksal bir ayrımcılığın bulunmadığını ileri sürer.[15] Ayrıca din savaşlarının sadece Avrupa tarihinde yer aldığını[16] ve İslam toplumlarında sınıf mücadelesi olmadığını[17] savunur. Argümanlarında temel olarak sınıf mücadelesi, cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık gibi şeylerin Avrupa merkezli olduğu ve Türkiye’ye Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra geldiğini dile getirir. Ayrıca az da olsa kendini Mustafa Kemal Atatürk’ün birçok İslami öğeden meydana gelen ve Müslüman olmayanların azınlık olarak ele alındığı Türk ulusu tanımından uzaklaştırır: “Benim düşüncemde, eğer çok ciddi anlaşmazlıklar yok ise gayrimüslimler de yurttaş olmalıdır, azınlık değil”.[18] Bulaç’ın milliyetçilik ve ulus devlet karşısında tutumu da İslami toplumların batı toplumların farklı bir yolda ilerledikleri savı ile eşgüdümlüdür. İslami toplumların ekonomik sistemlerine ve dünya ekonomisi ile entegrasyonlarına rağmen kökten sosyal bölünmelere sahip olmadığını savunur.

Bulaç modernizmi aydınlanmanın kaynağı ve ideolojik temeli olarak görür ve söz konusu aydınlanmanın gittikçe kötüye gittiğini, hızlı bir şekilde boğulmaya başladığını savunur. Şubat 2006’da Danimarka’da bir gazetede yayınlanan Muhammet karikatürleri üzerine kaleme aldığı yazısında dinler arasında değil; inananların ve inanmayanların zihniyetleri arasında bir çatışma olduğunu ileri sürer.[19] Özetlemek gerekirse Bulaç, İslam etkisinde aydınlanma karşıtı bir söyleme sahiptir ve din ile hukuk sistemi arasında bir ayrımı kabul etmemektedir.

Bu nokta Bulaç’ın düşüncelerinin Çutb’un laik kültürün yozlaşması düşüncesine yaklaştığı noktadır. Bulaç hümanizmin ve Tanrının yasasının reddedilmesinin Hıristiyanlığı zayıflattığını söyler. Buna karşılık İslam laikleşme sürecine dayanabilecek güçtedir. Bulaç İslam’ın tüm dinlerin kutsallığını kurtaracağını ve tüm diğer dinlerin yeniden güç kazanacağını çünkü İslam’ın kutsal değerleri koruduğunu ileri sürer.[20]

Qutb Kuran’ı politik olarak yeniden tanımlarken, Bulaç’ın Avrupa politik söylemini İslami köktenci içerik ile yeniden tanımladığı söylenebilir. Bulaç’ın cemaat kavramı dini toplulukların yeni toplumsal kurumlar vazifesini gördüğü, ulus devletin yerine geçen sivil toplum kavramı ile aynı anlamdadır. Batı evrenselciliğinin Postmodernist ve sömürgecilik sonrası eleştirilerini dini cemaatlerin özgür iradesi üzerine düşüncesi bağlamında özellikle kullanır. Ama postmodernizm ve sömürge sonrası, batı toplumlarının batılı olmayan bazı yaşam biçimlerini dışarıda bıraktığını ileri sürerken; Bulaç evrensellik eleştirisini çoğul ve dini olmayan toplum yaşamını dışarıda bırakmak için kullanır.


[1]        Benedict Augustin Morel, Traite Des Degenerescences Physiques, Irıtellectuelles Et Morales De L'Espece Humaine (Paris: 1857).

[2]        VVİlhelm Griesinger, “Vortrag Zur Eröffnung Der Psychiatrischen Klinik Zu Berlin Am 2. Mai,” (1868).

[3]        Emst Haeckel, Natörliche Schöpfungsgeschichte. Gemeinverstândliche Wissenschaftliche Vortrâge Über Die Entwicklungs-Lehre (Berlin: 1868).

[4]        Alfred Ploetz, Die Tüchtigkeit Unserer Rasse Und Der Schutz Der Schwachen: Ein Versuch Über Rassenhygiene Und Ihr Verhâltnıs Zu Den Humanen Idealen, Besonders Zum Socialismus (Berlin: 1895).

[5]        Ernst Rüdin, “Die Rolle Der Homosexuellen İm Lebensproze G. Der Rasse," in Archiv Für Ras- sen- Und Gesellschaftsbiologie Einschiieü Uch Rassen- Und Gesellschafts-Hygiene (1904), 99-109.

[6]        Sayyid Qutb, Milestones (Kuvvait: 1978).

[7]        Sayyid Qutb, Social Justice in İslam (New York: Oneonta, 2000).

[8]        A.g e., 113f.

[9]        Kemal Tahir, Notlar/ Sosyalizm Toplum Ve Gerçek (İstanbul: 1992), 156.

[10]      Ali Bulaç, “Globalisierung, İslam Und Die Zukunft Der Muslime,” in Avrupa Gürılügü/Euro Agenda (2001), 34.

[11]      A.g.e., 29.

[12]      Sami Zubaida, “Civil Society, Community, and Democracy in the Middle East," in Civil Society, ed. S. Khilnani S. Kaviraj (Cambridge, 2001), 232-49.

[13]      Antonio Gramsci, Prison Notebooks, ed. Joseph A. Buttigieg (New York: Columbia University Press, 2007).

[14]      Bulaç, “Globalisierung, İslam Und Die Zukunft Der Muslime,” 29.

[15]      Ali Bulaç, "The Role of Religion,” Zaman, 26.12. 2005.

[16]      A.g.e.

[17]      A.g.e.

[18]      Ali Bulaç, ”Super-Sub Identity,” Zaman, 21.12. 2005.

[19]      Ali Bulaç, "Why İslam?,” Zaman, 26. 2. 2006.

[20]      A.g.e.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült