Güncel

 

 

Diktatör Ve Parti

Carl Friedrich & Zbigniew Brzezinski

 

TOTALİTER DİKTATÖR

Totaliter diktatörlük kavramı, “bütüncü iktidar”a sahip bir diktatörün başta bulunmasını öngörür. Bu anlayış, genellikle doğru olarak kabul edilir ve bir çok siyasi tartışma ve siyasete temel teşkil eder; ama bu anlayışa karşı çıkanlar da olmuştur. Örneğin, Sovyetler Birliğinde iktidarın, diktatörden çok partide olduğu, ya da “son sözü” söyleme yetkisinin Politbüro gibi küçük bir parti organında olduğu çeşitli defalar söylenmiştir (224a). Aynı şekilde Hitler ve Mussolini’nin iktidarlarının gerçek olmadığı, aslında iş başında olanların “büyük iş adamları” ya da “generaller” olduğu, Hitler ve arkadaşlarının böyle bir topluluğun elinde birer oyuncak olduğu ileri sürülmüştür. Mussolini, Hitler ve Stalin’in diktatörlükleri el değmemiş bir durumdayken bu soruya bilimsel güvenilirliği olan bir cevap bulunamıyor ve bir gözlemcinin dedikleri ötekinin tam tersi olabiliyordu. Oysa şimdi biz daha talihli bir durumda bulunuyoruz. Elimizdeki dökümanter gereçler, Mussolini ve Hitler’in kendi ülkelerinin gerçek hükümranlan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onların görüşleri kesindi ve ellerindeki iktidar, hiç görülmemiş ölçüde tam “bütüncü” idi. Bununla birlikte bu dökümanter gereçler, bu iki adamın da kendi partilerine tuhaf bir ilişkiyle bağlı olduklarım göstermektedir. Bu soruna daha sonra tekrar döneceğiz. Stalin için ise, yeter bilgi ancak bugün elde edilebilmiştir. Daha önce bir çok merkezlerde titizlikle yapılan araştırmalardan elde edilen geniş bilgi, Stalin’in iktidarının özellikle otuzlardaki büyük temizlik hareketlerinden sonra tam olduğunu gösteriyordu. Yalnız Stalin’in, kimseye danışmadan ve hemen, sonuçlan çok önemli olabilecek kararlar verdiğine, Sovyet liderleriyle yapılan dış politika konferanslarına katılanların bazıları değinmişlerdir. Ayrıca Sovyet liderlerinin birbirleriyle kişisel ilişkileri böyle toplantılarda anlaşıldığı ölçüde Stalin’in isteklerinin emir sayıldığım açıkça gösteriyordu. Sovyet iç siyaseti bakımından da, temizlik hareketleri hakkında elde edilen bilgiler, Stalin’in sarsılmaz kişisel üstünlüğünü doğrulamaktadır ([1]).

Yalnız, Stalin böyle üstün bir durumda bulunsaydı, ölümünden sonra iktidarın el değiştirmesi de daha sert olurdu diye itiraz edilebilir. Ama bu itiraz doğru değildir, çünkü bu el değiştirme o kadar da kolay olmamıştır. Hatta bazı işaretlere göre, bu geçiş süresi daha bitmedi de denebilir. Stalin’in ölümünden sonra girişilen Beria darbesi, önce, cumhuriyet seviyesinde Beria'cılar tarafından iktidarın ele geçirilmesiyle başlamıştı. Son dakikada parti yüksek kademelerinin kararlı hareketiyle Parti Presidiumu bu hareketi önliyebilmişti (18a). Ayrıca 1955’in başlarında Malenkov’un “istifası” da iktidarın henüz tam yerine oturamadığım gösterir. Bununla birlikte Stalin’in ölümünden sonra sistemin yıkılmadan devam etmesi de üzerinde durulması gereken önemli bir olay olarak ortaya çıkar. Yalnız bu, Stalin’in öneminin az olduğunu değil, yüksek kademede, liderin siyasi yardımcıları tarafından yürütülen geniş bir bürokratik şebeke yoluyla totaliter sistemin kuvvetle müesseseleştiğini gösterir. Diktatör işaret verince düğmelere basan bu yardımcılardır. Diktatör yok olunca bunlar, işaret verme işini de pekala üzerlerine aldılar.

Okuyucu, totaliter sistemlerin “devlet yapısı” ya da “anayasa”sı üzerinde neden durmadığımızı merak edebilir. Oysa bu yapıların fazla bir Önemi yoktur; çünkü bunlar durmadan değişmekte ama Fransız atasözünde olduğu gibi “tout ça change, tout c’est la meme chose” aynı kalmaktadır. Karar verme yetkisi, hiç olmazsa belli bir süre için, ya tek bir liderde ya da kollektif bir organda toplanmıştır, bunun için “devlet yapısı” fazla bir anlam taşımaz. Bu şartlar altında özellikle anayasanın büyük ölçüde propaganda değeri vardır. Bu anayasa, fonksiyonel Batı anlamında düzenlenmiş, etkili sınırlamalar koyan bir anayasa değil (55j) rejimi “demokratik” bir rejim gibi göstermiye yanyan bir maske, toplum düzeni için bir çeşit çerçevedir. Sovyetler Birliğinde ve peyklerinde “yasama organı” kılığında görülen organların, Hitler Almanya'sının Reichtag’ının da asıl görevleri, verilen kararlan alkışlayıp ilan etmektir. Bütün bağımsızlığı alınmış vargı organlan da, idari ve bürokratik hiyerarşinin esaslı bir kesimidir. Bu geniş bürokratik makinenin şekilsizliği, diktatör ve yardımcılarının ellerindeki bütüncü iktidarı kullanma tekniğinin bir parçasıdır. Bunun için bu ikinci derecedeki liderler üzerinde durmak gerekir.

Sistemin başka sistemlerde görülmiyen bir özelliği de, diktatörün siyasi yardımcılarının oynadığı önemli roldür. Bunlar, diktatörün iktidarını sürdürmesi için birer araçtırlar ve diktatörlüğü bir arada tutan denetim mekanizmasını ellerinde tutarlar. Bu çok önemli görevlerine karşılık, çağdaş totaliterlik üzerindeki çalışmaların çoğu, bu diktatör yardımcıları siyasi olayı üzerinde durmamaktadır. Yalnız Sigmund Neumarın’ın çığır açan kitabı, The Permanent Revolution bunlardan ayrılır. Bu kitapta Neumarın, ilk defa olarak, totaliter yardımcıların bir çözümlemesine girişmiş ve “liderin maiyetindeki grubun bünyesini meydana getiren” (149a; 115) dört belirtici öge saymıştır. Bunlar, bürokratik, feudal, demokratik ve militant öğelerdir.

Bu çözümlemenin ışığında, totaliter liderlik elifinin en göze çarpan özelliği, bürokratik öğedir. Daha gelenekçi diktatörlüklerden ayrı olarak çağdaş totaliterlik oldukça fazla bürokratlaşmış bir sistemdir. (Bölüm 3 ve 17 ye bakınız.) Bu karmaşık bürokrasi olmadan sistemin tam karakteri ortaya çıkamaz. Özellikle parti örgütü hiyerarşik yapılı bir siyasi makinedir ve en becerikli bürokratlar da diktatörün zorunlu siyasi yardımcılarıdır. Bu bakımdan Bormarın ve Malenkov gibi adamların arasındaki benzerlik dikkati çeker. Bunların ikisi de güçlü ve becerikli bürokratlardı ve yalnız idari yetenekleri yüzünden değil, “liderin güvenini kazanmıya layık görüldükleri için” (149b) bu sebep, totaliterlikte çok daha önemlidir bulundukları mevkilere geçmişlerdi.

Neumarın’ın çözümlemesi açısından feudal öge, diktatör adına hareket eden Gauleiters ya da Obkom sekreterleri gibi yerel kimselere yetki devri sisteminde kendini gösterir. Böyle “feudal” beyler (vassal) yalnız ülke üzerinde dağılmamıştır, yüksek kademelerde de bulunurlar; burada gizli polis gibi kuvvet kollarını kullanırlar. Böylece Himmler, Bocchini ve Beria’nın görevleri, diktatöre karşı girişilecek bir iç hareketi önlemekti ve diktatör de, böyle mevkilerde her zaman çok sadık insanların bulunduğundan emin olmak isterdi. Bunun sonucunda da, bütün bu yardımcıların ganimet sisteminde payları vardı ve diktatörün iktidarının devam etmesinde kanuni çıkarlarının olmasına dikkat edilirdi.

İç demokrasi öğesi, bu liderlik elifinin üçüncü özelliğidir. Bu demokrasi, alışılagelen demokrasi süreçlerinin seçme, seçilme kullanıldığı anlamına gelmez elbette. “Diktatörlük, yalnız mensupları için demokrasidir. Bu yardımcılar, öç alıcı tanrılar gibi kurumlanarak düşmanlarına karşı vahşi ve merhametsizdirler ama kendi çevrelerinde sivrilmiş görünmek istemezler.” (149c) Bu, demokratik olmaktan çok oligarşik bir eşitliktir. Yardımcılar, fazla rağbette olmamıya dikkat etmelidirler. Zaten böyle bir istek, diktatörün sahasını tehdit ettiği ölçüde çok kötü sonuçlar doğurabilir. Totaliter diktatör kendi iktidarına bir tecavüzü hoş göremez. Böylece siyasi yardımcıların fonksiyonları, diktatörün topluluklarla gerekli ilişkisini sağlamak ve kamu oyunu ölçen araçlar olmak görevleriyle sınırlıdır.

Son öğe de, totaliterliğin, ihtilalci karakterinden doğan, müitant özelliktir. Siyasi yardımcılar, totaliter toplumu meydana getirmek için mücadelede ikinci derecede liderler olarak yer almalıdırlar. Herbiri kendi özel alanında, rejimin ideolojik siyasi amaçlarının yerine getirilmesini engelliyen bir hareketi ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. “Tarım savaşında” önderlik etmeli, “sosyalist mücadele”de daha çok başarılar elde etmiye gayret etmelidir. Hatta, kadınları daha fazla doğuma teşvik etmelidir. Böyle yöresel ya da ulusal çarpışmalar yoluyla siyasi yardımcılar büyürler, sertleşirler ve yükselirler.

Stalin’in ölümünden önce onun çevresinde, olup da sonra yükselenler, kesinlikle bu tip adamlardır. Bunlar, diktatör için, etkili bir bürokratik makine meydana getirmişlerdi ve bu makinenin kayıt fişlerini, dosyalarını, makineli tüfek yerine kullanabiliyorlardı. Siyasi apparat’ın en tepesinde yer alan Malenkov gibi ya da bir çok yıllar Ukrayna’da bir feudal bey olarak iş gören Khrushchev gibi adamlar, diktatörün siyasi üstünlüğüne hiç söz etmeden sadakatle onu destekliyen bir topluluk meydana getirmişlerdi. Ancak hayatın amansız kanunları bu çerçeveden diktatörün alışılmış heybetli yüzünü kaldırınca bunlar ön plana çıktılar.

Bir çok bakımdan yardımcıların lidersiz iş gördükleri bir liderlik olan bugünkü Sovyet liderliğinin de, ehliyetli ve çok sıkı çalışan siyasi yardımcıları vardır. Ponomarenko ve Brezhnev gibi.adamların durumları, bu yeni liderliğin de, çevresini ehliyetli ve güvenilir siyasi bürokratlarla çevirme çabasını gösterir. Ponomarenko, 1940 ların sonlarında Moskova’da apparatchiki’nin (apparat üyeleri) üst çemberine kabul edilinceye kadar Beyaz Rusya Parti Sekreteriydi Ekim 1952 deki on dokuzuncu Parti Kongresinde, Parti Sekreterya ve Presidium’una (eski Politbüro) yükseldi. Stalin’in ölümünden sonra bu organlardaki yerini kaybetti bu, herhalde partinin eski kodamanlarının işiydi (18b) ama Başbakan Malenkov’un yönetiminde Kültür Bakanı oldu. 1954 Mart’ında önemli bir mevkie geçti; eski Stalin’ci Shayakhmetov’un yerine Kazakistan Parti Komitesi Birinci Sekreteri oldu. 1955 de Sovyetler Birliğinin Avrupa’daki en önemli peyki Polonya’ya elçi tayin edildi. Brezhnev de böyle bir tipik ap'paratchiki’tir, mesleğinde ilerlemesi de şöyle olmuştur: bir bölge (Dnepropetrovsk) Parti Sekreterliğinden Moldavya Birinci Sekreterliğine geçmiş, oradan da on dokuzuncu Kongreden sonra Moskova’da Sekreterya üyesi ve Parti Presidium’u aday üyesi olmuştur. Stalin’in ölümünden sonra bu iki yeri de kaybetmiş ve Donanma Siyasi Idaresi’ne başkan tayin edilmiştir. 1954 Mart’ında Ponomarenko’nun yönetiminde Kazakistan ikinci Sekreterliğine geçmiş, bir yıl sonra Ponomarenko nakledilince Birinci Sekreter olmuştur. 1956 daki yirminci Parti Kongresinde yine yüksek parti organlarına tayin edilmiştir. Bu iki adam da, siyasi yardımcıların genç kuşağına birer örnektir.

Bunların benzerlerine, DoğuOrta Avrupa'nın peyk Komünist liderliklerinde de rastlanır. Stalin zamanında, totaliter propaganda ile bazı bölge liderlerinin sivrilmesine ve onlarda merkezi bir diktatör görüntüsü geliştirilmeye çalışılmıştı. Kabul etmek gerekir ki bu, gönülsüzce yapılan bir işti. İdeolojik kararlar gibi çok önemli sorunlarda bu liderlerin diktatörün masasına oturmalarına müsaade edilmiyor ayrıca onlardan, "Dünya Komünizminin Öğretmeni ve Önderine bağlılıklarını devamlı olarak göstermeleri bekleniyordu. Ama yine de Bierut, Rottvvald, Rakosi gibi adamlar, olağanüstü lider olarak gösteriliyor ve bunlar propaganda ışığı altında meslekdaşlarını gölgede bırakıyorlardı. Stalin’in ölümünden ve Sovyetler Birliğinde kişisel olmıyan bir liderlik ortaya çıktıktan sonra Bierut’ların ve Gottvvald’ların sivrilmelerinin, Sovyet blokunun birliği için bir tehlike olabileceği hissedilmiye başlandı. Sovyetler Birliğinde ortaklaşa liderliğin ilanından hemen sonra peyklerde de kişisel liderliğin önemini kaybetmiye başlaması, peyk Komünist partilerinin Moskova’ya bağlı olduklarını gösteren iyi bir örnektir. Bierut’u ele alalım; Sovyet usulü, başbakan ve Parti Sekreterliğini birlikte üzerine almak varken Bierut, yalnız sekreterlikte kalmıştır. Ayrıca basında da ona gittikçe az yer verilmektedir. Aynı şekilde Çekoslovakya’da Gottwald tam sırasında ölüp ortadan çekildi, yeni Başkan Zapotocky de parti mekanizmasını tamamen kendi kişisel denetimi altına almadı.

Yalnız peyklerdeki merkezi liderliğin (daha önceleri diktatörün) siyasi yardımcıları, Sovyetlerdeki benzerlerinden bir önemli noktada ayrılırlar. Sovyetler Birliğinde kararlar daha çok merkezden verilir ve karar vermek, parti apparat’ının başındakilerin Parti Presidium’u bir ayrıcalığıdır. Sovyet siyasi yardımcılarının takdir yetkileri yok denecek kadar azdır, genellikle ya doğrudan doğruya emirlerle ya da bazı özel yönergelerle iş görürler. Tutsak uluslardaki meslekdaşları da özel yönergeler çerçevesinde hareket ederler ama yöresel uygulamalarda daha esnek davranabilirler. Ayrıca Moskova, her zaman doğrudan doğruya bir denetim sağlayamadığı için, peyk liderleri karar verirlerken. Moskova’nın umulan tepkisini de hesaba katarlar. Bu da, ulusal Komünist liderlerine oldukça büyük bir sorumluluk yükler, aynı zamanda mesleki risklerini de arttırır.

Bununla birlikte,' hem peyk hem de Sovyet siyasi yardımcıları, Neumarın’ın çözümlemesindeki sınıflandırmaya girerler. Bunlar, hem ideolojik hem de maddi itaatla bağlı oldukları merkezi liderlik yararına çalışırlar ve doğrudan doğruya bu liderlik tarafından tayin edilirler. Bunlardan yalnız Mao TseTung’un durumu daha karmaşık bir mahiyet göstermektedir. iktidara yükselişi, ihtilaldeki liderliği ve büyük Çin kitlesinin denetimini elinde tutuşu, Mao TseTung’u daha bağımsız kılmaktadır. Stalin’in ölümüne kadar Mao TseTung, Stalin’in ideolojik üstünlüğünü tanımış ve bu bakımdan bir havari kılığında gözükmüştü. Yani siyasi yardımcılık ile kendi başına buyruk bir totaliter diktatör arasında bir yerde bulunuyordu. Stalin’in ölümüyle, Çin Komünist Partisinin siyasi ve ideolojik denetimi büsbütün Mao’nun elinde kaldı. Bununla birlikte yine de Moskova’yla olan ortak ideolojik ve siyasi bağlarını tanımaktadır. Böylece Mao TseTung’un durumu, merkezi diktatörün siyasi yardımcıları kategorisinin sınırlı ölçülerine pek uymamaktadır.

Bu yardımcılar sorunu aydınlandıktan sonra liderin durumuna geçebiliriz. Yeni ve çok dikkatle belgelenmiş bir biyografinin yazarı Alan Bullock’a göre Hitler, bir insanın kullanabileceği en tam bir iktidarı kullanmıştır (22b). Bullock, bunun doğruluğunu göstermek için, eski İngiliz elçisi Nevile Henderson’ın bir raporunu ele alıyor. Burada Henderson, Goering’in kendisine şöyle dediğini yazıyor : “bir karar alınacağı zaman bizler, şu üzerinde durduğumuz taş parçalan kadar bile hesaba katılmazdık. Karar veren yalnız Führer’di.’’ (77a) Bullock ayrıca, kötü şöhretli Hans Frank’ın da, “Führer’in iradesi bizim Anayasa’mızdır” diye yazdığına değiniyor. Nuremberg duruşmaları da bu iddiayı sağlamlaştıran kuvvetli deliller ortaya çıkarmıştı. Ciano’nun günlüğüne göre Mussolini’nin durumu da böyleydi (179a). Bu, iktidarın bir yerde toplanması, kuvveti olduğu kadar kaçınılmaz bir zayıflığı da gösteren bir öğedir. Polonya’ya sonra da Sovyetler Birliğine saldırmak gibi Hitler’in kararlarındaki en vahim hatalar, bunların bir grubun kararı olmamasından, kimseye danışılmadan karar verilmesinden ileri gelmiştir. Eldeki belgeler gösteriyor ki, gerekli grup çalışması yapılsaydı bu yanlışlıklara düşülmiyecekti. Hitler’in gerçekten tam iktidarı, savaş sırasında tamamen hazırlıksız olduğu askeri görevleri üstüne aldığında, kendini açıkça gösterir. Hitler, kendini tarihin büyük strateji’cilerinden biri gibi göstermiş ve aslında Alman ordusunu yok etmiş olan kararlan verme yetkisini üzerine almıştı (78; 65).

Totaliter diktatörlüğün bu karşı konulamaz liderliğinin mahiyetini anlamak için, bu liderliğin ne çeşit bir liderlik olduğunu araştırmak gerekir. Ayrıca diktatörün partisiyle olan ilişkilerini de iyice incelemek gereklidir. Bu iki sorun oldukça birbirinin içine girmiştir ama sorunun aydınlığa kavuşması için ayrı ayrı ele alınabilir. Liderlik konusunda birçok tutumlar görülür. En geniş sınıflandırma şekillerinden biri Max Weber’indir. Weber’in kuramlarının etkisi çok fazla olduğundan totaliter lider’in onun sınıflandırmalarından hiç birine girmediğini söylemek arzu edilir. Bununla birlikte bir çok yazar, Hitler’i “charismatic” bir lider olarak görmüştür (148b). Weber’e göre Musa, Isa ve Muhammet tipik charismatic lider olduklarına göre Hitler’in bu tipe uymadığı açıktır. Ortak etkenin Hitler’in taraftarları üzerindeki esinlendirici ve heyecanlandırıcı cazibesi olduğu yolundaki iddia iki bakımdan bizi yanlış yerlere götürür, önce Weber’in charisma anlayışı, Tanrı’ya karşı aşkın bir iman şeklindedir, buysa ne Hitler’in kendisinde ne de inanç sisteminin taraftarlarında vardı. Aynı şey, Mussolini ve Peron gibi öteki Faşist liderler için de doğrudur. İkincisi, inanılan “charisma”, esasen, heyecanlandırıcı cazibe değil; kaynağında mantık ötesi, öğretisinde (theology’sinde) mantıki olan gerçek dinsel bir öz’e inançtır. Ama Hitler, “charismatic” lider sayılmadı diye, Max Weber’in öteki iki tipi, ya “geleneksel” ya da “rasyonelhukuki” lider tiplerine girmesi de gerekmez. Çünkü geleneksel lider tipleri, XIV. Louis ya da VTEI Henry gibi monarklardır. Rasyonelhukuki lider de anayasalı demokrasilerin başkan ya da başkanlarıdır (247b). Totaliter diktatörlüğün doğuşu Weber’in sınıflandırmasını yetersiz kılmıştır. Bu, biraz da, daha önce de üzerinde durulduğu gibi, totaliter diktatörlüğün daha önce raslanılmıyan, tek olma niteliği yüzündendir. Böylece, bu liderliğin ne çeşit bir liderlik olduğu sorunu ortada kalıyor.

Geçirilen denemelerden anlaşılıyor ki, totaliter liderlik, kuvvetli mantıki terimlerle kalıplanmış mantık ötesi heyecanlandırıcı cazibe üzerine kurulmuştur, ideolojinin çözümlenmesi, bu liderliğin, tarihin ve toplumsal olayların önceden bilinen akışından doğan kaçınılmaz kuvvetlerin bir yürütücüsü olduğuna inanıldığını gösterir, işte liderlere yüklenen bu görev anlayışı, bu liderliği “charismatic” olarak yorumlamıya götürür. Böyle bir görüş, bu “cazibe”nin gerçek charisma’da hiç bulunmıyan kitle haberleşme araçları ve propaganda denetimi ve terör mekanizması ile desteklendiğini görmezlikten gelmektedir. Bu iki özellik de iktidarın tam ele geçirilmesinde iyice ortaya çıkar ama başlangıçtan beri hazır durmaktadır. Faşist ve Nazi hareketlerinin ilk yılları, kitle propaganda tekniği ve zorlayıcı şiddet gösterileriyle doludur. Italyan Faşistlerinin ünlü dövmeleri, yakmaları ve hint yağı ayinleri, Nazi birliklerinin Saalschlachfı (konferans salonu çarpışmaları) iktidarın fülen ele geçirilmesinden çok önce hem rejim taraftarlarının, hem de dışardakilerin gözlerini iyice korkutmuştu. Lenin’in taktikleri de, (Bölüm 9’a bakınız.) şiddetle zorlayıcıydı ve Bolşevik “parti”yi, tartışmayla, fikirlerin ileri sürülmesiyle çarpışan bir gruptan çok, gizli maksatlı askeri bir birlik haline getirmişti. Burada, çarlık Rusya'nın şartlarının “burcuva”ya da liberal harekete elverişli olduğunu söylemek istemiyoruz; ama terörün ve propagandanın, Faşist partilerini olduğu gibi Bolşevik partiyi de geliştirdiği bir gerçektir. Açık olarak “charismatic” olmıyan bir başka tip totaliter liderlik, Stalin’inkidir. Lenin’in ölümünden 19361938 büyük temizlik hareketlerine kadar olan dönemde, Stalin’in kitleler üstünde “charismatic” bir cazibesi olmadığı açıktır. Onun iktidara yükselmesi, yalnız, sağlam terör ve zorlayıcı propaganda dozlarıyla etkileri arttırılmış iç bürokratik usullerle mümkün olmuştur, iktidara yükselmesini akla uyduran “cazibe” de Sovyetler Birliği’nin korunması, kolektifleştirilmesi gibi terimlerle ifade edilmiştir. Ama bu cazibe, ancak Parti içi manevralarla mümkün olabilmiştir, Stalin’in iktidarı ele geçirip orada yerleşmesinin sebebini, onun fazla tutulmasında değil çünkü muhakkak ki Troçki daha fazla seviliyordu örgütlenmede aramak gerekir.

Liderle taraftarları arasındaki bu örgütsel karşılıklı etkinin bir sonucu olarak, güden (lider) ile güdülenlerin myth’sel (daha doğrusu büyüsel) bir şekilde benliklerini birleştirmeleri, bu liderliğin bir özelliğidir. Nazi hareketinin başlarında, adı çok karakteristik olan, Hitler Bir Alman Hareketi (31) bir kitap çıkmıştı. Bu kollektif benlik birleştirme hareketinin geliştirilmesinde Nazilere yardım eden anlayış, ırktı. Yalnız bu ırkın Almanlarla karıştırılmaması gerekir. Aryan’lar çeşitli topluluklar içinde bulunabilir, bu kimseler liderle benliklerini birleştirdikleri ölçüde bu ırktan sayılırlar. Komünizm’de ırkın oynadığı rolü oynıyan kavram, proleterya’dır. Bu proleterya da yalnız fiili olarak çalışanları içine almaz. Sınıf bilinci fikri de eklenerek, gerçekte mevcut işçi topluluğu, Almanların Aryan ırk anlayışında olduğu gibi genişletilmiştir. Buna göre lider ile (Marx, Lenin, Stalin) benliklerini birleştirmiye hazır işçiler, gerçekten sınıf bilincine sahiptirler ve totaliter liderlik süresince asıl bunlar iş görürler.

“Totaliter” deyiminden başka, bu tip liderliği tanımlamak için büyülü bir deyim icat etmek gereksizdir. “Geleneksel”, “rasyonel-hukuki” ve “charismatic” lider tipleriyle birlikte, totaliter liderlik de ayrı bir tiptir. Ayrıca bu rejimlerin sahte dinsel heyecanlarını göz önüne alarak, bu çeşit totaliter liderliğe “sahte charismatic” lider demek de faydalı olabilir. Bu tip, tam olarak "Weber ve taraftarları tarafından geliştirilmemiş ayrı bir tiple, “ihtilalci” lider tipiyle de bazı benzerlikler taşır. Gerçekten de, “totaliter” liderin bir çeşit “ihtilalci” lider olduğu tartışılabilir. Muhakkak ki, Hitler ya da Stalin’in karakteristik özellikleri ancak Robespierre ya da Cromwell’in özellikleriyle karşılaştırılabilir, ama bu konuda ayrıntılı bir çözümleme bizi konumuzun dışına çıkarır.

Her neyse, sonuç olarak ve özetlersek denebilir ki, totaliter lider, önceki siyasi liderlerin hepsinden daha çok bütüncü bir iktidara sahiptir; hem kendisi hem de taraftarları tarafından bir çeşit dinsel birlik halinde, taraftarlarının benliğiyle kendi benliği birleşmiştir; her iki kademede de iş görebilir çünkü sırtını kitle propagandası ve terör’e zorlayıcı bir birlik dayamıştır bu yüzden onun liderliğini tarihsel formları içinde tiranlık ve, despotism üe ya da absolutism ile karıştırmamak gerekir. (Bölüm l’e bakınız.)

 


 

[1] Bunun en yeni ve dramatik örneği, Nikita Khrushchev’in yirminci Parti kongresinde yaptığı gizli konuşmadır. Bununla birlikte, yerine geçenlerin sorum­luluğunu azaltmak için, Stalin’in rolü, biraz aşınlaştınlmıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült