Güncel

 

 

Devleti Ve Demokrasiyi Yeniden Düşünmek

Server Tanilli


Modern anlamıyla, Batı Avrupa’da feodaliteden çıkarken kurulan devlet, XX. Yüzyıl boyunca, siyasal örgütlenişin önde gelen örneği olmuştur. Ulusal kurtuluşa soyunmuş her girişimin, bir devlet kurma hedefini başa yazdır ve her devrim de bir devletin kapakları içinde döküldü. Görünüşe göre, devletin seçeneği yoktu ve devlet modernitenin bir simgesi, son sözüydü.

Ne var ki, küreselleşme ile bu yapı çözülüp dağılır halde: Devlet iktidarının etki alanının sınırları bulanık olup çıkmıştır; her türden akım o sınırları aşıyor ve devletler, bunları denetlemekte, yönlendirmekte ve gerektiğinde engellemekte yetersizlik içindeler. Bunun sonucu olarak, devletlerin düzenleme ve ayarlama yetenekleri de rastlantıya bağlı kalıyor; iktisadi ve sosyal dengelerde, ellerinden alabildiğine kaçmış durumda artık. Bununla bağlantılı olarak, bu akımları düzenleyip ayarlamak üzere, devletin ötesinde yeni mekanizmalar ortaya çıkar halde: Siyasal görev, daha geniş alanlara, devletlerarası, hatta devletler üstü mekanlara doğru yer değiştirmekte. Bu dinamik, özellikle Avrupa düzeyinde kendisini gösteriyor: Orada olağanüstü tipte kurumlar doğmuştur ve yetkilerinin alanını üye devletlerin yetki alanının aleyhine ağır ağır ve bilinçti biçimde genişletiyorlar.

Ne var ki, bütün bu söylediklerimiz, devletin, bir siyasal örgüt biçimi olarak artık aşıldığı anlamına gelmemeli. Ekonomilerin gitgide artan nüfusu, devletin eylem yeteneğini daraltsa da, kimi temel kolektif görevlerin (asayiş, adalet, savunma) sorumluluğu sürüyor; onların yanı sıra ekonomik ve sosyal sorumluluklarda. Gerçekten devlet, ekonomik denge ile sosyal tutarlılığın ihtiyacı olan “ düzenleme ve ayarlama ayrıcalığını en yüksek düzeyde hep elinde tutar; onun aracılığı küreselleşmenin kimi zararlı sonuçlarını gidermek için gereklidir. Bunun gibi, devlet, yeni rakiplerle (çok uluslu firmalar, hükümetler arası örgütle, uluslar arası güçler) karşı karşıya olsalar da, uluslar arası ilişkilerin merkezindeki yerini sürdürüyor. Devlete seçenek olabilecek hiçbir şeyde ufukta açıkça görülmüyor.

Gerçekten, içinde yeni bir siyasal örgütleniş modeli taşıyan Avrupa’nın inşası, devlet mantığı ile uyuşur haldedir. Bu yeni yapı, devletler arasında yumuşak bir işbirliğini biçimlendirirken, ulusal özelliklerde saygılıdır; ya da daha federal sisteme doğru evrilse de, Avrupa, devlet çerçevesi ile bağlarını koparmış değil: 1992 tarihli Maastricht Antlaşması’nın öngördüğü “Avrupa yurttaşlığı” ulusal yurttaşlıklarının üstünde bir ek, bir yardımcı yurttaşlıktır. Öte yandan, devlet modeli, kurtuluş hareketlerinin de referansı olarak kalıyor; ulusal ideoloji ile bağlan koparmak şöyle dursun, olsa olsa yeni bir ulus devletin aranışı içindedir. Özetle, başlangıç noktalarının silikleştiği, kesinliklerin aşındığı bir dünya da, devlet, toplumların bütünlüğünün temel ilkesi, kolektif kimliğin ayrıcalıklı mekanı olarak kalıyor ve kuşkusuz uzun zamanda öyle kalacak.

Öte yandan, devletin rolü üstüne son yıllardaki yığınla geriye savruluş, geleneksel liberal modele dönüş anlamını taşımıyor.

Nedir devletin günümüzdeki baskın niteliği?

Şu: Devlet, ekonomide yerini koruyor; ama gerçekten etkileyemeyeceği hareketleri yönlendirmeye çabalayan bir “pilot” olarak değil, bir “strateji” olarak artık! Devleti, gelişmenin bir motoru olarak görüp ekonominin bütünüyle olmasa temel kesimlerinin anahtarlarını eline veren bir anlayışın geriler oluşu, yükümlülüklerden sıyrılma anlamına da gelmiyor. Devlet, büyük dengelerin sürdürülmesini sağlamakla yükümlü, gerektiğinde farklı nitelikte dayatmaları da bütüne getirip sokan bir “düzenleyici ve ayarlayıcı” olarak görünüyor. Piyasa ekonomisinin evrimi de bu müdahaleyi zorunlu kılıyor.

Bunların yanı sıra, devlet, sosyal himaye konusundaki temel rolünü de terk etmiş değil: Sosyal devletin temeline su üşüren yığınla baskıya karşın, asgari himaye ağını sağlamak her zaman devlete düşüyor. Sosyal politikalar, çeşitli nedenlerle pek büyük bir ayıklamaya uğrasa da dışlamanın çok farklı biçimlerine karşı mücadele gündemden düşmüş değil; desteksiz insanların da yardımına koşmak gerekiyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, devlet, bir kez daha, sosyal bağdaşıklığın sürmesinde, çağdaş toplumların evrimindeki dinamiğin durup durup yırttığı sosyal dokunun yeniden dikilmesinde görev sahibidir ve yalnız onun üstesinden gelebileceği bir iştir bu!

Son olarak, demokrasi üstüne ekleyeceklerimiz var.

Ulus devletler kurulurken, XVIII. Yüzyılın sonlarından başlayarak, siyasal ilişki ve iktidarın yapısı da yeni bir içerik kazanmıştır. Demokratik ilke, yurttaşlar topluluğunu, iktidarın temeli olmaya götürmüştür: Otorite, halktan geliyorsa meşrudur ve ancak onun rızasına dayanan bir baskı kabul edilebilir. Bununla beraber, bu demokratik ilkeye, iktidara kimi düzenlemeler getiren temsili yönetimin mantığı da yön verecektir: Halk, kamu işlerinin yürütülmesinde doğrudan sorumlu değildir; onun seçtiği temsilciler, onun adına hareket edip karar verirler bu konuda. Her yurttaşın “kamusal konu” ya doğrudan katılımına dayanan ilkçağ demokrasisinden farklı olarak, modern demokrasi, iktidarın gerçekte temsilcilerine kullanıldığı bir “yönetilen” demokrasi olarak anlaşılmıştır. Gerçi, bu temsilcileri, bir örgütlenmiş yarışma çerçevesi içinde bütün yurttaşlar seçerler ve “kamuoyu”nun sürekli denetimi altında kalırlar; ama öylede olsa, temsili demokrasinin mantığına göre, yurttaşlar, iktidarın fiili kullanılışını yöneticilere bırakmışlardır ve seçim de, onların meşruluğunu sağlamaktadır.

Doksanlı yıllar, bu anlayışın zaferini perçinler; başka seçenekler, sosyalist ülkelerde egemen “halk demokrasisi” ile ilerlemekte olan ülkelerde revaçta olan “gerçek demokrasi” görüşü çöker ve “liberal demokrasi” tek meşru siyasal rejim tipi olarak Doğu’ ya da Güney’ e de kendini kabul ettirir.

Ne var ki. Batı da bunalım içine girer.

Gerçekten, böyle bir bunalım yaşanıyor ve çok cepheli: Yığınla skandal’a bulaşmış bir “siyasal sınıfın” saygınlığını yitirmesinin sonucu, bir temsil bunalımı var; seçimlerde çekimserliğin yükselişi ve siyasal partilere ilgisizliliğin gösterdiği bir katılım bunalımı var; özel alana kapanma, kolektif referansların kaybı, toplumca çatlakların derinleşmesinin getirdiği bir sosyal ve siyasal ilişki bunalımı var. Bu bunalım, sadece bir söylem ve inanışa bağlı değil; temsili demokrasinin mekanizmalarında derinliğine sapmaya varıyor. Böylece, hem temsilcilerin her şeye yetkili oluşlarını sınırlandırmak, hem de temsilin mantığına karşı demokratik ve yargısal mekanizmaların hareketliliğini sağlamak gerekiyor.

Gerçekten, hukuk devleti, devlet organlarının karar serbestliğinin, her düzeyde hukuk normlarınca çerçevelenmesini gerektiriyor; bu kurallara saygıda bir yargıcın müdahalesiyle güvenceye bağlanmıştır. Seçilmişlerin paylaşmasız bir otoritesi yoktur ve iktidarları özünde sınırlıdır. Böylece, hukuk devleti, demokrasi ile temsili sistem arasında her türlü karışıklığı bir yana atarak, demokrasiye daha tam bir anlayış getiriyor.

Demokrasinin bu yeni anlayışı şu başka biçimlere de bürünüyor: Yeğleyişlerin anlamını aydınlatmak için uzmanlara başvurmak; uygulanabilir çözümleri öğrenmek ve bir uzlaşmanın yollarını araştırmak için bilge kişilere çağrıda bulunmak; özgürlüklerin en iyi biçimde korunmasını sağlamak ve karşılanan çıkarlar arasında hakemlik etmek için, bağımsız düzenleyip ayarlama mercileri kurmak. Bütün bu mekanizmalar, seçilmişlerin yanı sıra, seçimden başka meşruluk ilkelerine dayanan yeni demokrasi aktörlerini ortaya çıkarıyor.

Öte yandan, temsili yönetim, demokrasinin gereklerine yanıt vermede tek başına yeterli değil artık; çünkü yurttaşların siyasal haklarını, temsilcilerin bir sıradan belirlenişine indirgiyor. Oysa, temsildeki bunalım, bu görüşün devrimi tamamladığını ortaya koymuştur. Demokratik ideal, yurttaşların kolektif yeğlemeler üzerine söz sahibi olmalarını istiyor ve yurttaşlık, uzaktan seyretme yerine aktif bir yurttaşlığa doğru evriliyor. Artık politika üretmek için örgütlenmiş gurupları bir araya getirmek yetmiyor; aynı zamanda, kamuoyu araştırmalarıyla, hatta “yurttaş konferanslarıyla” halkın katılımını yüreklendirmek de gerekiyor. Katılmacı militanlığın gelişmesi, yurttaşların kararlar üzerinde egemen olma aranışının da bir sonucu. Bütün bu değişiklikler, filozof Jürgen Habermas’a göre, iletişim, tartışma, görüşme üstüne kurulu bir “tartışmacı politika” modelinin doğuşunu haber veriyor. Onunla, demokratik mantığın temellerine yeniden yakalanmış olacak. Bu katılmacı ve sürekli demokrasi dolayısıyla, bireylerin kolektif yeğleyişlere daha güçlü biçimde sahip çıkmalarına dayanan yeni bir yurttaşlık bağı da gelişmekte gitgide.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült