Güncel

 

 

Cennette Sıkıntı: Türkiye ve Yunanistan’daki Protesto Eylemleri Üzerine

Slavoj Zizek
 

Taksim Direnişine Mesaj

Ünlü Sloven düşünür Slavoj Zizek’in Taksim’de süren direniş için yayınladığı 2 Haziran 2013 tarihli yazılı mesajın metni:

Türkiye’de devam etmekte olan protestolar İstanbul’un göbeğindeki küçük bir parkın ticari amaçlarla tahrip edilmesiyle ilgili yerel meseleden kaynaklı gibi görünse de, aslında açıkça çok daha derin bir öfkeye işaret ediyor. Yaygın bir şekilde ‘ılımlı İslam’ ülkesi modeli olarak algılanan ve ekonomisi hızla gelişen bir ülkede bu öfkenin patlak vermesi, hastalığın nedenlerini de açıkça ortaya koyuyor. Bu tepkinin nedeni, vahşi neo-liberal ekonomi ile dini-milliyetçi otoriterliğin kaynaştırılması girişimidir. Bu iki sürecin de kurbanları aynıdır: dayanışma ruhuna ve kültürel hoşgörüye sahip bağımsız sivil toplum anlayışı. Bir ulusun ahlaki sağlığının da belkemiğini tam bu ruh oluşturur. Bu protestolar, serbest piyasanın toplumsal özgürlük anlamına gelmediğinin, ancak otoriter politikalarla gayet güzel bir arada bulunabileceğinin canlı kanıtıdır.

İşte bu nedenle bu protestolar, dünya çapında kurulu düzeni sarsan aynı küresel galeyanın bir parçasıdır. Özgürlüklere ve özgürleşmeye önem veren bütün insanlar Türkiye halkına şöyle seslenmelidir: “Hoşgeldiniz! Artık hepimiz küresel mücadelenin parçalarıyız. İspanya, İsveç, Yunanistan, Türkiye... Ve ancak birlikte savaşırsak bir şansımız olabilir!”

Cennette Sıkıntı: Türkiye ve Yunanistan’daki Protesto Eylemleri Üzerine[1]

Marx erken dönem yazılarında Alman sorununu, belirli sorunlara verilecek tek cevabın evrensel çözüm, yani dünya çapında bir devrim olduğu düşüncesiyle ele almıştı. Marx’ın bu yaklaşımı, reformist bir dönem ile devrimci bir dönem arasındaki farklılığın özlü bir ifadesidir: Reformist bir dönemde, dünya çapında devrim gerçekleştirmek bir hayal olmaktan öteye gitmez; bir başarı şansı varsa da, bu ancak, yerel değişiklikler sağlama çabalarına ağırlık kazandırmasıyla mümkündür. Devrimci bir dönemdeyse, dünya çapında köklü bir değişim meydana gelmeden hiçbir ilerleme kaydedilemeyeceği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Bu salt formel anlamıyla, 1990, devrimci bir yıldı: Komünist devletlerin kısmi reformlarının etkili olamayacağı ve insanların karınlarının doymasını sağlamak gibi gündelik sorunları çözmek için dahi tam bir kopuşun gerekli olduğu apaçık ortadaydı.

Reformcu ve devrimci dönemler arasındaki farklılık söz konusu olduğunda biz bugün nerede duruyoruz? Son birkaç yılın sorunları ve protestoları küresel çapta bir krizin yaklaşmakta olduğuna mı işaret ediyor, yoksa bunlar yerel müdahaleler yaparak üstesinden gelinebilecek küçük engellerden mi ibarettir? Meydana gelen patlamaların en çarpıcı yanı, yalnızca hatta esas olarak sistemin zayıf noktalarında değil, aynı zamanda şimdiye değin başarı hikayeleri olarak anılan yerlerinde de gündeme gelmiş olmasıdır. Yunanistan’da ya da İspanya’da insanların niçin protestolar düzenlediklerini biliyoruz; peki ama, Türkiye, İsveç ya da Brezilya gibi müreffeh ya da hızla kalkınmakta olan ülkelerde sıkıntılar doğmasının sebebi nedir? Sonradan bir bakışla değerlendirdiğinizde, o devrimin Batı’nın bölgedeki en güvenilir müttefiki ve büyük bir süratle Batı yanlısı bir modernleşme yolunda ilerleyen bir ülkede olduğunu göz önünde bulundurursak, 1979’da İran’daki Humeyni devrimini ‘cennette sıkıntı doğması’nın ilk kertesi olarak görebiliriz. Ya da belki bizim cennet anlayışımızda yanlış olan bir şeyler vardır.

Şu anki protesto dalgalarının gerçekleşmesinden önce Türkiye çok tutulan bir ülkeydi; ideolojik bataklığa gömülmüş ve ekonomik bakımdan kendi yıkımına giden daha ‘Avrupalı’ bir ülke olarak Yunanistan’ın karşısında, Avrupa’nın benimseyebileceği, hayli başarılı bir liberal ekonomiyi ılımlı İslamcılıkla birleştirebilecek bir devlet modeliydi. Gerçi bu ülkeden değişik yerlerinden uğursuz gelmiyor değildi, ancak bunlar, büyük resmi bozmasına izin verilmemesi gereken küçük lekeler olarak göz ardı ediliyordu.

Derken Taksim Meydanı protestoları patlak verdi. Herkes biliyor ki, protestocuların ‘asıl derdi’, İstanbul’un göbeğinde Taksim Meydanı’nın dibindeki bir parkta kökten değişiklik yaparak, burayı bir AVM’ye dönüştürme planı değildi; söz konusu olan, sebepleri daha derinlere uzanan bir huzursuzluktu. Aynı durum Haziran ortasında Brezilya’da yapılan eylemler için de geçerliydi: Brezilya’daki protestoları tetikleyen, kamu taşıtlarının fiyatlarında küçük bir artış yapılması olmuş, ancak yapılan zamların geri alındığının ilan edilmesi de eylemlerin durmasını sağlayamamıştı. Bu örnekte de protestolar,en azından medyaya göre bir ekonomik patlama içerisinde olup, geleceğe güvenle bakma konusunda herhangi bir sıkıntısı bulunmayan bir ülkede patlak vermiş oluyordu. Brezilya’daki protestolar, göründüğü kadarıyla, kitlelerin eyleme geçmesinden sevinç duyduğunu ifade eden cumhurbaşkanı Dilma Rousseff’in desteğini de almıştı.

Burada can alıcı nokta şu: Biz Türkiye’deki protesto eylemlerini salt, sessiz duran bir Müslüman çoğunluğun desteğine sahip otoriter yan bir İslamcı rejime karşı, sektiler bir sivil toplumun ayağa kalkması olarak görmüyoruz. Türkiye’de resmi daha karmaşık hale getiren etken, protestoların antikapitalist bir dürtüyle de yapılıyor olmasıdır. Protesto eylemlerine katılan insanlar, serbest piyasa fundamentalizmi ile fundamentalist İslam’ın birbirine aykırı düşmediğinin sezgileriyle farkındadırlar. İslamcı bir hükümetin kamusal bir alanı özelleştirmesi, fundamentalizmin iki biçiminin el ele yürüyebileceğini göstermektedir. Bu, demokrasi ile kapitalizm arasındaki ‘ebedi’ evliliğin boşanmaya yaklaşmasının açık bir işaretidir.

Türkiye’deki protestocuların belirli bir ‘gerçek’ hedef peşinde koşmadıklarını teslim etmek de ayrıca önemlidir. Protesto eylemleri ‘gerçekten’ küresel kapitalizme karşı, ‘gerçekten’ dinsel fundamentalizme karşı, ‘gerçekten’ sivil özgürlüklerden ve demokrasiden yana, ya da ‘gerçekten’ özel olarak herhangi bir şeyle ilgili değildi. Protesto eylemlerine katılan insanların çoğunluğunun farkında oldukları şey, çeşitli özgül talepleri birarada tutan, aynı zamanda akışkan bir huzursuzluk ve hoşnutsuzluk duygusunun varlığıdır. Protestoları anlama gayreti, gazetecilerle teorisyenlerin bu olayların gerçek içeriğini izah etmeye çalışmalarına bakarak, salt epistemolojik bir çaba sayılmaz; bu gayret aynı zamanda, protesto eylemlerinin bağrında taşıdığı meselenin kendisine dair ontolojik bir gayrete karşılık gelmektedir. Bu salt yozlaşmış bir kent idaresine karşı bir mücadele midir? Bu, otoriter yan İslamcı yönetime karşı bir mücadele midir? Bu, kamusal bir alanın özelleştirilmesine karşı bir mücadele midir? Bu sorunun cevabı açıktır ve nasıl cevaplanacağı, devam etmekte olan siyasal sürecin sonucuna bağlı olacaktır.

Avrupa’da ve Ortadoğu’da protestoların patlak verdiği 2011 yılında, birçok kişi bu eylemlerin dünya çapındaki tek bir hareketin parçaları olarak ele alınmaması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Bunan karşısında, her ülkede meydana gelen eylemlerin özgül bir duruma karşı gösterilen tepkinin ifadesi olduğu görüşünü ileri sürüyorlardı. Mısır’daki protestocular, başka ülkelerde Occupy (İşgal Et) hareketinin karşı durduğu şeyleri, ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’yi istiyorlardı. Müslüman ülkeler arasında bile esastan farklılıklar söz konusuydu: Mısır’daki Arap Bahan, yozlaşmış, otoriter bir Batıyanlısı rejimi protesto ederek mi yaşanmıştı? İran’da 2009’da başlayan Yeşil Devrim, otoriter İslamcılığa mı karşıydı? Protesto eylemlerinin bu şekilde tikelleştirilmesinin statükonun savunucularına cazip geleceğini anlamak zor olmasa gerek: Çünkü burada küresel düzene karşı bir tehdit algılanmamakta, sadece birbirinden ayrı yerel sorunlar ön plana çıkarılmış olmaktadır.

Küresel kapitalizm, farklı ülkeleri farklı yollarla etkileyen karmaşık bir süreçtir. Bütün çeşitliliklerine rağmen protestoları birleştiren öğe, bunların hepsinin kapitalist küreselleşmenin farklı veçhelerine karşı tepkiyi temsil etmeleridir. Günümüzdeki küresel kapitalizmin genel eğilimi, pazarların daha fazla genişletilmesi, kamusal alanların çevrelenip kapatılması, kamu hizmetlerinin (sağlık, eğitim, kültür alanlarında) azaltılması ve giderek otoriterleşen bir siyasal iktidar yönündedir. Yunanlar uluslararası finans kapital egemenliğini ve kendilerinin yozlaşmış ve etkisiz, temel sosyal hizmetleri sağlamakta bile giderek beceriksizleşen devletlerini bu bağlamda protesto etmektedirler. Türkler, kamusal bir alanın ticarileştirilmesini ve dinsel otoriteryanizmi; Mısırlılar, Batılı devletlerin desteklediği bir rejimi; İranlılar çürümeyi ve dinsel fundamentalizmi yine bu bağlamda protesto ediyorlar. Bu protestoların hiçbirisi tek bir soruna indirgenemez. Bu eylemlerin hepsi, biri ekonomik (yozlaşmadan beceriksizliğe ve kapitalizmin kendisine kadar uzanır), diğeri siyasalideolojik (demokrasi talebinden, geleneksel çok partili demokrasinin yıkılması talebine kadar uzanır) olan en azından iki sorunun özgül biçimde biraraya gelmesiyle ilgilidir. Aynı saptama Occupy hareketi için de geçerli olacaktır. Yapılan (ve genellikle kafa karışıklığıyla malul) açıklamaların gerisinde, hareketin iki temel özelliği bulunuyordu: Birincisi, salt belirli yerel bozukluklarıyla değil, bilakis bir sistem olarak kapitalizmden hoşnutsuz olma; İkincisi, temsili çok partili demokrasinin kurumsallaşmış biçiminin kapitalist aşırılıkla mücadele etme kapasitesinin bulunmadığının, yani demokrasinin yeniden icat edilmesi gerektiğinin bilincine varma.

Ancak protestoların altında yatan sebebin bizatihi küresel kapitalizm oluşu, bu sorunun tek çözümünün doğrudan onu devirmek olduğu anlamına gelmez. Tek tek sorunlarla uğraşırken köklü bir çözüm beklemek şeklinde pragmatik bir alternatifin peşine düşmek de uygulanabilir bir çizgi değildir. Çünkü bu bakış açıları, küresel kapitalizmin ister istemez tutarsızlıklarla malul olduğu gerçeğini görmezlikten gelmektedir: Piyasa özgürlüğü ABD’nin kendi çiftçilerine destek sağlamasıyla el ele yürümektedir mesela. Keza, demokrasi vaazları da Suudi Arabistan’ı desteklemekle birlikte yürümektedir. İşte bu tutarsızlıklar, siyasal müdahale yapılabilmesi için bir alan açar: Küresel kapitalist sistem nerede kendi kurallarını ihlal etmek mecburiyetinde kalıyorsa, o kurallara uyulmasında ısrarcı davranmak gibi bir fırsat söz konusudur. Sistemin tutarlı olamadığı stratejik bakımdan seçilmiş noktalarda tutarlı davranılmasını talep etmek, bütün sistemin üzerinde bir basınç uygulamak anlamına gelecektir. Siyaset sanatının özü, tamamen gerçekçi olan belirli talepleri hegemon ideolojinin kalbine çarpmakta ve çok daha köklü bir değişimi göstermekte yatar. Ancak bu tür taleplerin hayata geçirilebilmesine ölçüde uygulanabilir ve meşru olurlarsa olsunlar fiilen imkansızdır. Obama’nın genel sağlık hizmetleri önerisi buna bir örnek sayılabilir; Obama’nın önerisine gelen tepkilerin çok şiddeti olması da buna bağlıydı.

Siyasal bir hareket, uğrunda çaba harcanacak bir fikirle yola koyulur, ancak zaman içerisinde bu fikir derin değişikliklere uğrayacaktır (üstelik benim burada kastettiğim taktik bakımdan bir ayarlama yapılması değil, o fikrin esastan yeniden tarif edilmesidir). Çünkü artık fikrin kendisi sürecin bir parçası haline gelmiştir. Fikir üstbelirlenmiştir. Mesela, bir isyan belki de, belirli bir yasanın iptal edilmesi çağrısı biçimini almış adalet talebiyle başlayabilir. İnsanlar bu talep uğruna mücadelenin içine girdikçe, gerçek adaletin sağlanmasında aslında ilk taleplerinin çok daha fazlasının gerçekleştirilmesinin gerekli olduğunun bilincine varırlar. İşte mesele, tam da ‘çok daha fazlası’ denen şeyin neyden oluştuğunun nasıl tanımlanacağıdır. Liberal-pragmatik görüşe göre, sorunlar kademe kademe, birer birer çözülebilir: “Şu anda Ruanda’da insanlar ölüyor, öyleyse antiemperyalist mücadeleyi unutun ve bu kıyımı nasıl önleyeceğinize bakın”; ya da, “Yoksullukla ve ırkçılıkla hemen şimdi mücadele etmek zorundayız; küresel kapitalist düzenin çökmesini bekleyemeyiz”. John Caputo After the Death of God (Tanrı’nın Ölümünden Sonra, 2007) başlıklı kitabında bu düşünce hattını savunuyordu:

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki radikal sol siyasetçiler, genel sağlık hizmetlerini sağlayarak, zenginliği vergi yasasını elden geçirip, daha adil biçimde dağıtacak daha etkin bir bölüşüm modeli yerleştirerek, seçim kampanyalarının finanse edilmesine fiili kısıtlamalar getirerek, bütün seçmenlerin siyasal haklarını tanıyarak, göçmen işçilere insanca muamele ederek ve Amerikan devletini uluslararası toplulukla bütünleştirecek çok taraflı bir dış politikayı hayata geçirerek, vb., yani, ciddi ve kapsamlı reformlarla kapitalizmin işleyişine müdahale ederek sistemde reform gerçekleştirebilseler bundan sonsuz mutluluk duyarım. Bütün bunlar hayata geçirildikten sonra Badiou ve Zizek çıkıp da Kapitalizm adındaki bir Canavar’ın hala sinsice tepemize çökmesinden şikayet edecek olurlarsa, ben o Canavar’ı yüzüne karşı esneyerek karşılamayı tercih ederdim.

Burada sıkıntı, Caputo’nun nasıl bir sonuca varmış olması değil: Eğer onun söylediği reformların hepsi kapitalizmin sınırları içerisinde gerçekleştirilebilirse, biz niye o kapitalizmde kalmayı tercih etmeyelim ki? Oysa sıkıntı, bütün bu taleplerin şu anki haliyle küresel kapitalizmin sınırları içerisinde karşılanmasının mümkün olduğu öncülünün kendisindedir. Ya Caputo’nun sıraladığı kapitalizmin kötü işleyen dişlileri durumlara ve koşullara bağlı karışıklıklardan kaynaklanmıyor da, sistemin yapısal zorunluluklarının bir ürünüyse? Ya Caputo’nun rüyası, semptomlarından yalıtılmış, ‘bastırılmış gerçeği’nin kendini gösterdiği kritik noktalarından arındırılmış bir evrensel kapitalist düzen rüyasından ibaretse?

Günümüzün protesto eylemleri ve isyanlarının sürekliliğini sağlayan etken, birbiriyle örtüşen çeşitli taleplerin biraraya gelmesidir ve bu başkaldırıların kuvvetini de bununla açıklayabiliriz: İnsanlar, otoriter rejimlere karşı (‘normal’, parlamenter) biçimlerden yana mücadele ediyorlar; özellikle de göçmenler ve mülteciler söz konusu olduğunda ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele ediyorlar; siyasette ve iş dünyasında çürümeye (endüstriyel atıklarla çevrenin kirletilmesine, vb.) karşı mücadele ediyorlar; neo-liberalizme karşı refah devletini istiyorlar; çok partili ritüellerin ötesine geçen yeni demokrasi biçimleri talep ediyorlar. İnsanlar ayrıca, genel olarak küresel kapitalist sistemi sorguluyor ve kapitalizmi aşan bir toplum fikrini canlı tutmaya uğraşıyorlar. Tabii burada iki tuzaktan kaçınmak gerekiyor: sahte radikalizm (“gerçekten önemli olan, liberal-parlamenter kapitalizmin yıkılmasıdır; diğer bütün kavgalar tali önemdedir” türü laflar) ve bunun yanı sıra, sahte tedricicilik (“şu anda askeri diktatörlüklere karşı ve temel demokrasi için mücadele etmeliyiz; diğer sosyalizm rüyalarının hepsi şimdilik bir kenara bırakılmalıdır” türü savlar). Oysa tam bu noktada, Maoizmin temel çelişkiler ile tali çelişkiler, uzun vadede en önemli olan şeyler ile şu anda başat önemde sayılan şeyler arasında çektiği çizgiyi hatırlamakta bir beis yok. Temel çelişkide ısrar etmenin, mücadelede ölümcül bir darbe indirme fırsatını kaçırmak anlamını taşıyacağı bazı durumlar olabilir.

Yalnızca üstbelirlemenin karmaşıklığını tam olarak dikkate alan bir siyaset, strateji adını taşımayı hak eder. Biz özgül bir mücadelenin içine girdiğimizde, karşımıza şu kilit soru çıkacaktır: Bu mücadeleye bağlanmamız ya da bağlanmamamız diğer mücadeleleri nasıl etkileyecektir? Genel kural, baskıcı yarı demokratik bir rejime karşı (2011’de Ortadoğu’da gördüğümüz türden) isyan başlatıldığında, büyük kalabalıkları sloganlarla; demokrasiden yana ve yozlaşmaya, çürümeye karşı, vb. sloganlarla harekete geçirmenin kolay olduğudur. Ancak çok geçmeden daha zorlu tercihlerle yüz yüze geleceğimiz de açıktır. İsyan ilk hedefine ulaşmayı başardığında, gerçekten bizi huzursuz eden şeylerin (özgürlüğümüzün olmamasının, aşağılanmamızın devam etmesinin, çürümenin, gelecekten umudu kesmemizin) yeni bir kılıkta varlığını muhafaza ettiğinin farkına varmaya başlarız ve bu yüzden hedefin kendisinde bir kusur olduğunu düşünme zorunluluğuyla karşı karşıya geliriz. Sonra da buradan yola çıkıp, demokrasinin kendisinin bir özgürlüksüzlük biçimi olabileceğini ya da salt siyasal demokrasiden daha fazlasını talep etmemiz gerektiğini (toplumsal ve ekonomik hayatın da demokratikleştirilmesinin şart olduğunu) düşünmeye koyuluruz. Kısacası, ilk planda soylu bir ilkenin (demokratik özgürlük ilkesinin) uygulanmasında içerdi bir başarısızlık saydığımız şey, aslında ilkenin kendisinde içerdi bir başarısızlıktır. Ve bunu (bu başarısızlığın, uğruna mücadele ettiğimiz ilkenin kendisinde içerdi olabileceğini) kavramak, siyasal eğitim bakımından büyük bir adım olacaktır.

Egemen ideolojinin temsilcileri, bu şekildeki radikal sonuca ulaşmamızı engellemek için ellerinin altındaki bütün cephaneleri devreye sokarlar. Bize, demokratik özgürlüğün kendi sorumluluklarını getirdiğini, bir bedeli olduğunu, demokrasiden çok şey beklemenin henüz vaktinin gelmediğini vaaz ederler. Derler ki, özgür bir toplumda, derler, kendi hayatlarımıza yatırım yapan kapitalistler gibi davranmak zorundayız: Gerekli fedakarlıklarda bulunamazsak, ya da yaptığımız fedakarlıklar yeterli gelmezse, kendimizden başka suçlayacak kimse yoktur. Daha doğrudan, siyasal anlamıyla, Amerika Birleşik Devletleri halk ayaklanmalarını kabul edilebilir parlamenter kapitalist biçimlere kanalize etmeye çalışmak suretiyle, kendi dış politikasında zararları kontrol altında tutma stratejisi izleyerek tutarlı bir çizgi takip etmiştir (apartheid sonrası Güney Afrika, Marcos’un düşüşü sonrası Filipinler, Suharto sonrası Endonezya, vb. bunun örnekleridir). Bu, esas siyasetin başladığı noktadır: Mesele, değişimin ilk, heyecan uyandırıcı dalgası sona erdiğinde sürecin nasıl ileriye itileceği, ‘totaliter’ eğilimlerin cazibesine kapılmaksızın bir sonraki adımın nasıl atılacağı, Mugabe’ye dönüşmeden Mandela’nın ötesine nasıl geçileceği meselesidir.

Bütün bu anlattıklarımız somut bir örnekte ne anlam taşıyacaktır? Şimdi, birbirine komşu olan iki ülkeyi, Yunanistan ile Türkiye’yi karşılaştıralım. İlk bakışta bu ülkeler, birbirlerinden tümüyle farklı görünüyor olabilirler: Yunanistan ülkeyi mahva sürükleyen bir kemer sıkma politikasının tuzağına yakalanmışken, Türkiye bir ekonomik patlama yaşamakta ve yeni bir bölgesel süpergüç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak ya her Türkiye kendi Yunanistan’ını, kendi sefalet adalarını doğurur ve kontrol altında tutmak isterse ne olur? Brecht’in “Hollywood Ağıtları”nda yazdığı gibi:

Hollywood köyü öyle planlandı ki,
İçinde yaşayanlar sansınlar cennette olduklarını.
Ve onlar
Varsınlar şu sonuca ki,
Bir cennete ve bir cehenneme ihtiyaç duyan Tanrı,
Gerek duymasın iki düzen kurmaya,
Yetsin biri: olsun o da cennet.
Ki Refaha ulaşamayıp beceriksiz kalanlara
Görsün cehennem hizmeti.

Brecht’in bu dizeleri, günümüzün ‘küresel köy’ünü çok iyi anlatır: Bunu rahatlıkla, göçmen işçilerin köleliğe yakın koşullarda çalışmalarına bağımlı, zenginlerin oyun alanları olan Katar ya da Dubai’ye uygulayabilirsiniz.

İki ülkeye daha yakından bakmaksa Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel benzerlikleri göz önüne serer: özelleştirme, kamusal alanların gasp edilmesi, sosyal hizmetlerin budanarak yok edilmesi, otoriter siyasetin yükselişi. Temel bir düzeyde, protesto etmek amacıyla sokaklara dökülen Yunan ve Türk eylemciler aynı mücadeleye dahildirler. İzlememiz gereken doğru yol, bu iki mücadeleyi koordineli biçimde yürütmek, ‘yurtsever’ aldanmaları reddetmek, iki ülke arasındaki tarihsel düşmanlığı geride bırakmak ve dayanışma zeminleri aramak olacaktır. Protesto eylemlerinin geleceği buna bağlı olabilir.


 

[1] Bu yazı ilk olarak 28 Haziran 2013 tarihinde Landon Review of Books’un internet sitesinde “Trouble in Paradise” başlığıyla yayınlanmıştır.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült