Güncel

 

 

Çağdaşlaşmayı Maddi Yaşamınızla Tanımlıyorsunuz

Doğan Kuban


Amazon bölgesinde varlıkları yeni saptanan kabileler var. Bunların çağdaş olacak vakitleri olmadı. Fakat şimdiden günlük yaşamımızın programlarına girdiler. Bunlar çağımızda yaşıyorlar. Fakat çağdaş değiller. Tarihin bu aşamasında insanların farklı ve izole edilmiş yaşamları kalmadı. Dünya aynı trenle tek bir yöne doğru hareket ediyor. Aradaki fark, bazı toplumların birinci sınıfta, diğerlerinin yük vagonunda seyahat ediyor olmalarıdır.

Toplumun ortak hafızasının zorladığı kültürel geleneklerin de çağdaş yaşamda bir rolleri var. Fakat yaşamımıza egemen olan ve onu yönlendiren sadece günümüzün gerçekleridir. Kısaca çağdaşlık, bu çağda yaşamak değil, bu çağa eşit koşullarda katılmaktır.

Geçmişi sadece merak tatmini için değil, fakat bir sürekli oluşum sürecinin doğrusunu anlamak için öğreniyoruz. Dünya ve yaşamın değişimlerinin nabzını tutmak zorundayız. Örneğin iklim değişikliklerinin geçmişini ve mekanizmalarını bilmezsek geleceği de tahmin edemeyiz. Depremin mekanizmalarını ve tarihini bilmezsek geleceğini de bilmeyiz. Hiroşima, Çernobil ve Fukuşima'dan bu yana atom enerjisi kullanımının nelere mal olacağını biliyoruz. İnsanlığın bir bölümü, çoğu Batılı, insanları yönlendiren, değiştiren, onlara yeni yaşam biçimleri sunan toplumlardır. Bunlar yeni fikir, yeni ürün, yeni düzen yaratma güçleri ile yarının tohumlarını atıp gelişmelerin yönünü saptıyorlar. Diğerleri de bizim gibi, onları taklit ediyorlar, çünkü aynı dünyada yaşamak zorundalar.

İletişim ve ulaşım dünyayı davranış açısından tümüyle birleştirdi. Tam anlamasalar ve ekranlarda ve çevrelerinde bir film gibi seyretseler bile, köylüler de dünyaya ortak olmak istiyorlar. Geleneğimizden ayrılmak istemeyiz diyenler de aynı isteklerle dolu. Otomobil sahibi olmak isteyen, televizyon seyreden, alışveriş merkezlerini seven, cep telefonsuz olmaz diyen, kredi kartı kullanan, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi olmazsa evlenmem diyen, uçağa binip Avrupa ve Amerika'ya turistik geziye çıkmak isteyen, yılbaşında eğlenmek isteyen, marka giymeyi seven, güvenlikli bir sitede modern bir apartmanın dördüncü katında oturmak isteyen, gökdelenleri seven insanlara çağdaş değil diyemeyiz. Mercedes'e binen, marka giyip karısını döven insan çağdaş. Bu adam pilotsuz dronlarla bomba atandan neden farklı olsun.

İlkokula gittiğim 30'lu yıllarda bu söylediklerimin hiçbiri yoktu. O zaman kentlerin nüfusu genel nüfusun %10-15'i arasındaydı. Köy yaşamının maddi bileşenleri taş ya da kerpiç bir ya da iki katlı ev, tarla, makinesiz sınırlı tarımsal üretim, keçi, koyun, birkaç büyükbaş hayvan ve tavuklar, kaba dokuma, özel yörelerde kilim ve hah, sınırlı bir demircilikten (nal, kürek, kazma, balta, çapa, tırmık, çekiç, çivi) oluşuyordu. Halkın % 90'ının geleneksel kültürü ise okuma yazmasız dini söylem, töreler, adetler, kulaktan dolma halk şiiri, halk oyunları, halk mutfağından oluşuyordu. Şimdi töre cinayeti denilen cinayetler bizim halkın ne kadar geleneğini sevdiğini kanıtlamak için kullanılıyor. Herhalde Amerika ile törelerimiz aynı; onlarda da aynı cinayetler var.

Osmanlı yüksek kültürü İstanbul'da sultan ve çevresi için üretilen mimari, İslam dekorasyonunun özgün örnekleri, çini, yazı, dokuma, halı, ahşap oyma, dokuma, dini yapıtlar ve divan edebiyatından oluşuyordu. Felsefe yerine sufizm vardı. Türk halkının kaçta kaçı bunların birinden haberli?

Osmanlı okumuşunun Farsça, Arapça, Türkçe karışımı Esperantosu konuşulmaz, yazılırdı. Bilim ve ilim dili ise Arapçaydı. Bilim ve ilim aynı anlamları taşımıyor. Ne var ki İslam bilim tarihinde Osmanlı adı yok. Hacı Halife (Katip Çelebi) ve Evliya'dan başka adı geçen bir bilim adamı okumadım. İslam kültür tarihlerine bizim fıkıh alimlerimiz, kelamcılarımız, din alimlerimiz olduğunu biz biliyoruz, ama Müslüman kültür tarihi uzmanlarının yazdıkları kitaplarda adları yok. Bizim uzun bir divan edebiyatı tarihimiz var. Ne var ki Batıklar genel olarak İslam edebiyatından söz ederken Türk'ten söz etmiyorlar. Hayyam, Hafız, Sadi gibi Baki ve Fuzuli de tanınıyor mu? Ben pek görmedim. Peki, 19. yy. yazarlarımızı işiten var mı, yurtdışında? Yok. Kimse Mevlana'ya Türk diye bakmıyor.

Biz Müslüman olduğumuz için Araplara ve İranlılara sahip çıktık ve her şeyi paylaştık diyebiliriz. Fakat Müslüman ülkelerin okuryazarlarının Osmanlı büyük şairlerini tanıdığını görmedim. Gençliğimizde annem, babam ve yetişkin çocuklar eski şiirimizi bilirdik. Fakat bu daha genç kuşaklara eski edebiyatı sevdirecek bir yoğunluğa erişmedi. Bunun iki nedeni var: Birincisi dil. Çocuklar Osmanlıcayı Türkçe olarak değil yabancı bir dil olarak algılarlar. 6570'li yıllardan sonra üniversiteyi bitirenler benim tezimin dilini zor anlıyorlardı. Baki ya da Tevfik Fikret'i kim anlayacak? İkincisi Divan Edebiyatı'nın içeriğinin bugün için ilgi çekici olmaması. Bilmedikleri bir dilde edebi mazmunları sökmek için kim çaba gösterecek? Kaldı ki giderek artan çeviri yayınlar ve Batı kültürünün itibarı, bizim gençken öğrendiğimiz Bayburtlu Zihni, Rıza Tevfik, Ahmet Haşim gibi şairleri bile okumaya engel oluyor. Felsefe zaten yok. Oysa Fransa'da Ronsard, Montaigne, Descartes, Montesquieu, Chateaubriand, Victor Hugo, Verlaine hala okunuyor. Almanlar Goethe'yi, Schiller'i, Hölderlin'i; İngilizler Shakespeare'i, Wilde'i; İspanyollar Cervantes ve Caldorou'yu; İtalyanlar okuyorlar.

Geçmiş yazınımıza karşı açık bilgisizliğe karşın herkes de İngilizce öğrenmek için büyük bir arzu var. Okumuş bir kentli İngilizce bilmediği için üzülüyor. İyi okuyan çocuklarının burs kazanarak Amerika'ya gitmesini istiyor. Mısır'a giden imam hatipli köylüler de var. Ama yurtdışına gidebilenler Batı'ya gidiyor. Bir bakıma haklı bir istek: Çünkü Türkiye'de, öğretimin bir şey öğrenmek yerine bir diploma almak anlamına gelmeğe başladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bazı sözde üniversitelerde hoca-öğrenci oranı utanç vericidir. Öğretim de ona göre.

Başka gözlemler de yapılmalı. Bütün yenilik isteklerine karşın sıradan insanın politik ve kültürel bagajı çok ilkel ve sınırlıdır. Medyanın kültürel programlarının boşluğu da bundan kaynaklanıyor. Türk eğitiminde bir kavramlaşma çabası yok. Dershane kültürü buna olanak vermiyor. Ne var ki bu kavramlaşma çabası şu sırada üniversite ortamının öğretim programında yok. Belki Mülkiye'de ve Ortadoğu'da, birkaç üniversitede vardır, ama üniversite sayısı 170.

Toplumun büyük bölümü, 1960'tan sonraki kısa bir dönem dışında, oy verme ile politik düzen hakkında bir ilişki kuracak bir eğitim ya da öğretimden geçmedi. Kentte oturan bir vatandaşa politik doktrin olarak neye inandığını sorarsanız, sadece köylü kökenliler değil, büyük bir çoğunluğu yanıt veremez. Libya'nın nerede olduğunu bilmeyen kalabalığa politik olarak neye inandığını sorarsanız, doğru bir yanıt alamazsınız. Kaldı ki partilerin de bu kavramlaşma ve aydınlanma da bir rolleri görülmüyor. Bizim gibi ülkeleri Vietnam'dan ya da Güney Amerika ülkelerinden ayıran bir fark var: Batı'da politik doktrinlerin tarihinin arkasında uzun sürede gelişmiş bir kavramlaşma süreci var. Bu bağlamda Marksist literatür çok yoğun ama liberalizmin, kapitalizmin, demokratik sosyalizmin arkasında da büyük düşünce yapıtları, tanınmış düşünürler, milyonlarca insan ve sınıf kavgaları var. Bizde böyle bir şey hiç olmadı. Birkaç kitap Türkçeye çevrildi. Okuma yazma bilmeyen, politik örgütlenmesi ilkel bir toplum bunları ne yapacak? Üniversitelerde küçük gruplar bir şeyler öğrendiler. Sonunda 68 kuşağının kimisi öldü. Kimisi buz üzerine yazı yazdı. Kimi de ikinci cumhuriyetçi oldu.

Osmanlı subayları ve komutanları Anadolu'yu emperyalizmin ağzından kurtarıp Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ömrü tükenmiş bir ortaçağ sistemi ortadan kaldırıldı. O sırada Cumhuriyetin Faşizm, Nazizm, Komünizm gibi bir politik doktrini olsaydı, bunun ilkelerini Mustafa Kemal yazardı. Bizde önemli bir politik kuram da gelişmedi. Çünkü özgür düşünce, özgür ifade ve örgütlenme politik geleneğimizde gelişmemişti. Devrimleri gerçekleştiren Halk Partisi'nin ilkeleri politik kuram olarak kabul edilebilir mi? Hepsi Avrupa'da bilinen ve uygulanan çağdaş yönetim ilkeleridir. Bugün kendisine liberal diyenlerin karşı çıktığı devletçiliği İspanyollar, İtalyanlar, Almanlar ve sosyalizmi uygulayan bütün devletler uygulamadılar mı? % 90'ı okumamış köylü olan bu ülkede devletten başka sorumluluğu üstüne alacak bir sınıf var mıydı? Bu yönetimde Osmanlı mirasıdır. Savaş sırasında ve devrimin ilk yıllarında uzlaşma arayamazsınız. Fakat II. Dünya Savaşı'ndan her şey tepede saptanıyor. Bu tavır 60 yıldır sürdürülen sözde liberal politikaya karşın Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan dönemlerinde de sürüp gitti.

Bugün Milliyetçilik kavramına saldırma modası var. Türkler kadar milliyetin ne olduğunu bilmeyen bir toplum var mı? Bu ülkede bir takım insanlar dile, bayrağa, Türk sözcüğüne karşı çıkıyorlar. Osmanlı milliyetçi olamazdı. Ama Fransa'da Fransız diline karşı çıkan bir yazar bulamazsınız çünkü bu onun yazarlığına hakarettir. Amerika'nın pek çok eyaletinde ilkokulların sınıflarında Amerikan bayrağının asılı olduğunu bilirsiniz. Obama başkan olduğu zaman ilk vurguladığı şey Amerikan toplumunun ulusal bütünlüğü idi. Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Kurtuluş Savaşı'nda ölenler Türkler değil miydi? Halkçılık yani Halk Egemenliği demokrasi demektir. Kavramın yaratıcısı köleci Yunan toplumudur. Demokrasi, tanımına uygun olarak hiç var olmadı. Ülke gelirleri eşit dağılmadıkça eşit hak da yok. Benim tanık olduğum dünyada Meclisler hep zenginleri temsil ediyor. Belki bu bağlamda en demokrat olan Türkiye'dir, çünkü bizde çoğunlukla meclise katıldıktan sonra zengin olunuyor. Demokrasiden önce eşitlik gelirse bir şansınız olabilir. Soyut modern demokrasi kuramının hiçbir öğesi Osmanlı’da yoktu. Ne eşitlik ne özgürlük ve ne de bunları sağlayacak bir adalet geleneği. Modernleşme hareketleri olmuştu. Fakat kurumlaşma, kavramlaşma ile birlikte olmayınca sonuç istenilen sonuç olmuyor.

Burada Osmanlı Devleti'nin önemli bir özelliğini anımsatmak istiyorum: Devlet dini kurallar yanında örfi, yani sultanın otoritesine bağlı kurallarla idare ediliyordu. Bu göçer geleneğinden gelen bir töresel uygulamadır. Moğollarda yasak (bizde şimdi yasa) uyulması gereken lider yasasıdır. Bu arakesitte din ve devlet otoritesi kesin olarak ayrılıyor. Gerçi dine uyması gerekir ama bunu irdelemek cesareti gösterecek din adamı bulmak zor. Sultanın mutlak egemenliği dini otorite dışıdır. Bu nokta da şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Sultan'ın otoritesi halka verildi de ne oldu?

Bütün bunlar tartışılabilir. Fakat dünyanın sorunlarının politik doktrinlerle çözülmediğini anladığı için Mustafa Kemal'in büyük bir düşünür olduğu kanısındayım. Onun, 20. yy.ın en akıllı, en insancıl devrimcisi olduğuna inanıyorum. İslam dünyasında hiç olmamış bir insan. İsteyen inansın, isteyen inanmasın. Tarihi doğru öğrenenler, Mustafa Kemal'in tarihi konumun olağanüstü olduğunu anlamışlardır.

Günümüzün sorunları Cumhuriyetin ilk yıllarındakilere nazaran kat kat zor ve politik değil. Enerji kıtlığı sorunu başta geliyor. Bu bir ölçüde tüketici kapitalizmin yarattığı bir sıkıntıdır. Herkesin arabası olmasa ne olur diye kimse düşünmüyor. Fakat kapitalizmin var olması için herkesin devamlı bir şeyler satın alması gerek. Tüketim dürtüsü ve ondan yana olanların yaygarası karnı doymayana taksitle araba almayı tavsiye ediyor. Kanımca bu tüketim yaygarası insanlık tarihinin en büyük sahtekarlığıdır. Kapitalist sistemde yaşayınca Mısır ve Afganistan da ABD gibi zengin mi olacaklar?

Bütün sorunlar dünya için ortak: Enerji krizi, iklimsel değişme projeksiyonları, açlık, zenginlerle fakirler arasında ara sıra savaşa varan mücadele. Bunlar ABD için de, Çin için de, Türkiye için de, Sudan için de, Brezilya için de aynı nitelikte sorunlar. Çağdaşlaşma bunun bilimsel ve insancıl tek çözümdür. Ve bir İdeoloji değildir. Ama bunun kapitalist bir dünyada gerçekleşme şansı yok. Eşitsizlik ve adaletsizlik kaldıkça Mısır'ı ya da Türkiye'yi ABD gibi yapacak bir kaynak dünyada kalmadı. Kalanların tepesinde de zenginler oturuyor.

Çağdaşlık en cahil insanın kolayca anlayacağı şekilde anlatılabilir. Herkes kadar bilim, herkes kadar sanayi, herkes kadar üretim, herkes kadar sanat, herkes kadar öğretim, herkes kadar spor, herkes kadar özgürlük anlamına geliyor. Bunlar özgürlük, öğretim ve adalet gibi üç temele dayanıyor. Özgürlük ve adalet ki eşitliği içeriyor olunca iyi öğretim, iyi öğretim olunca yeterli uzman, yeterli uzman olunca üst düzeyde sanayi ve üretim gerçekleşebilir. Gerisi kendiliğinden gelir. Bu safdil bir düşünce. Görünürde böyle bir olasılık da yok. Ama bir sömürgen olmaktansa Donkişotluk daha iyi, diyorum.

Dünyadaki kargaşa durumu ve onun haber adı altında yapılan propagandası tek bir gerçeği saklamak için yapılıyor: Fakir, aç ve öğretim düzeyleri düşük, dolayısıyla üretimleri düşük olan toplumların kafasını karıştırmak ve 21. yy.da ekonomik köle olarak kullanmak.

Ne, yeni bir komplo kuramı mı? Hayır, eski bir komplo geleneği. Birleşmiş Milletler fakirlerin giderek daha fakir, zenginlerin daha zengin olduğunu söylüyor. Bu İslam dünyası için, petrol şeyhleri dışında, doğru gözüküyor. Fakat evrensel bir doğru değil. Çin kalabalık, fakir fakat sanayi üretimi Amerika'ya ulaşmak üzere. Biz ondan iki kat zenginiz. Fakat Çin yılda 400.000 mühendis yetiştiriyor. Bizim nüfusa göre onun hiç olmazsa %5'i kadar mühendis yetiştirmemiz gerek. Bu yılda 20.000 mühendis eder. Bu toplumsal gecikmenin boyutunu gösteriyor. Türkiye'de ne sayısal ne de niteliksel olarak bunu gören ve doğru davranacak politik irade oluşmadı.

Çağdaş davranışları benimsemek açısından 5,5 milyar insan içerde, 1,5 milyar Müslüman dışarıda. Ne var ki dünyaya eşit koşullarda katılmak ve üst düzeyde üretmek için fazla vakit yok. 30-40 yıl içinde ya köle kampında ya da özgür toplumlar kampında olacağız. Enerji kıtlığına ve iklim değişikliklerine karşı tedbir almamışsanız, gecikmenin sonucu ölümcül olabilir.

Mustafa Kemal savaştan sonra okuma yazması, sanayisi olmayan 10-15 milyonluk bir ülkede sadece 15 yıl yaşadı. 1939'da Dünya 150 milyon kişinin öldüğü yedi yıl süre bir savaşa sürüklendi. Biz İsmet Paşa sayesinde savaşa girmedik. Fakat 1950'den sonra CHP bir daha yalnız başına iktidara gelmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi, halk dünyanın halini hiç öğrenmedi. İkincisi ise doğru ya da yanlış motivasyonlarla, politik iktidarı değiştirdi. Lakin bunun iyi bir tarafı şudur: Cumhuriyet köylüye politik irade sahibi olduğunu göstermiştir. 50'de halk bu iradeyi benimsedi. Ne var ki iktidarların egemenliğinden kaynaklanan eşitsizlikler ortadan kalkmadı.

Uygarlık burada anlam kazanıyor. Devlet güçlü güçsüz, güzel çirkin, akıllı aptal arasındaki doğal eşitsizliğin sosyal eşitsizliğe yol açmamasını sağlamaya çalışacak. Bu da dünyada hiçbir yerde tam gerçekleşmediğine göre kolay bir şey değil. Amerika Irak'a "suyumu bulandırdın" diye hücum ediyor. Fakat Irak'ın New York'a saldırma olanağı yok. O zaman uygarlık eşitsizliği yaratan koşulların etkilerini ortadan kaldırma savaşı demek. Adalet varsa, bu dengeyi sağlayacak bir araçtır. Yoksa uygarlık da yok.

Doğanın olumsuz etkilerini karşılamaya hazır olmak, enerji gereksinmelerini vaktinde karşılamak matematiksel ve bilimsel olarak değerlendirilebilecek sorunlardır. Onun için bilim uygarlıktan önce geliyor. Gereksinmelerin doğası üzerinde aydınlanma, yani bilgilenme, olanakları hesaplama, onlara göre yaşamı örgütleme bilimsel bir çaba gerektiriyor. Her olasılığa göre örgütlü olarak hazırlanmış toplum uygardır diyebiliriz.

Bu durumda iki türlü toplumsal söylem var: Biri doğrudan, diğeri dolaylı. Doğrudan olan bir açın karnını doyurmak ya da önümüzdeki on yılda bütün nüfusun enerji gereksinimini sağlamak üzerine kurulmuş söylem. Dolaylı söylem ise bunları içermeyen boş sözler. Atatürk bir diktatör müydü? Kaldı ki bunların yanıtlarının yalan ya da doğru olması dünyanın hangi sorunun çözer? Ne sokaktaki adamın karnını doyurur ne de on yıl sonraki enerji fiyatını hesaplamamızı sağlar. Geri kalmış ülkelerin temel sorunu gerçek soruları sorup yanıtlamaktır.

Türkiye'nin olağanüstü özgür kalma destanını gerçekleştiren toplum, bu destanı 90 yılda bir çağdaş Cumhuriyet ve özgürlük kültürüne dönüştüremedi. Bunun temelinde çok açık bir Batılı komplo var. Batı'yı da buna zorlayan tarihi bir dönüşüm var. Kapitalizmin yaşaması için dünya egemenliği Batı'nın elinde kalmalıydı. Bütün dünya kapitalist olunca her taraf yırtıcı etobur olmak zorunda. Bu yeni bir dinozor çağı demek. Komplo Türkiye için özel değil. 1,5 milyarlık petrollü İslam dünyası için Batılıların çizdiği bir 21. yy. programı.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült