Güncel

 

 

Çağdaşlaşmanın İki Engeli: Eğitim Ve İnanç Kurumları

Timur Karaçay



Çağdaşlaşma Nedir?

"Çağdaşlaşma nedir?" sorusuna yanıt verebilmek için "çağdaşlaşma" terimini hangi anlamıyla ele aldığımızı ortaya koymak gerekiyor, çünkü bu terime farklı anlamlar yüklendiğini görüyoruz. Terimin kökü olan "çağ" terimi "zaman dilimi" anlamını taşır. "Çağdaş" terimi ise, çoğunlukla, şimdi içinde yaşadığımız zamana uygun anlamını taşır, ama başka anlamları da vardır. İki kişinin birbirleriyle "çağdaş olması" demek, ikisinin aynı zaman diliminde yaşaması demektir. Örneğin "Mozart (1756-1791) ile Haydn (1732-1809) çağdaş iki müzisyendir" denirse ikisinin aynı çağda yaşadığı anlamı çıkar. Öte yandan "Galileo (1564-1642) çağdaş bir fizikçi idi" derken kastedilen şey, onun yaşadığı çağın fizik biliminde gelindiği yenilikleri özümsemiş biri olduğudur. Bu yazıda, çağdaşlaşma terimini yukarıda söylenen ilk anlamıyla, yani "şimdiki zamana uyma" anlamıyla ele alacağız.

Bu anlamıyla, çağdaş terimi, Latincede hemen şimdi anlamına gelen "modo" teriminden türetilen "modernius" terimiyle eş anlamlıdır. Batı dillerinde "contemporarian, contemporary, aetual, present" gibi terimlerle de ifade edilir. Osmanlıcada kullanılan asri ve muasır terimleri eşanlamlı olmakla birlikte; asri terimi çoğunlukla aşağılama anlamında, muasır ise yüceltme anlamında kullanılmıştır. Bu terimler günümüz Türkçesine "çağdaş" olarak yerleşmiştir. "Çağdaşlaşma" terimini, batı dillerindeki "civilization" terimi yerine kullandığımızı söylersek, gereksiz tartışmaların önüne geçebiliriz. Aralarındaki nüansları ihmal ederek, "civilization" yerine "uygarlaşma" terimini koyarsak, belki işimiz biraz daha kolaylaşacaktır. Elbette "civilization" terimini kullandığımızda, Batı'da uygarlaşmamış anlamında kullanılan "babarious" karşıt terimini de dikkate almak gerekir.

Bu yazının amacı, söz konusu terimleri dilbilim açısından incelemek değildir. O nedenle, başlıktaki konuya dönelim. Konumuz çağdaşlaşma olunca, ona bir ölçüt koymak gerekir. Bir şey, onu ölçebildiğimiz ölçüde bilimseldir. Uygarlaşmayı (çağdaşlaşma), herkesin kendi isteğine göre yorumlamasını önleyip, ona bilimsel bir nitelik kazandırmak istiyorsak, onu ölçüye tartıya vurmalıyız. Bu alanda, sosyologların ortaya koyduğu önemli ölçütler vardır. Onlar bir toplumun çağdaş olup olmadığını anlamak için:

Kentleşme,

Yüksek düzeyli eğitim,

Endüstrileşme,

Mekanik ya da elektronik alet kullanma,

Yüksek düzeyde sosyal hareketlilik

gibi alanlara göstergeler koyarlar. Biraz daha ayrıntıya inersek, göstergeleri nelerin üzerine koyduklarını görebiliriz:

"Tarımda gelişme (alet kullanımı), yazma, teknolojide gelişme, coğrafya ve astronomi bilgisi, uzak coğrafya kırkı ticaret yapabilme, işlerin uzmanlık alanlarına bölünmesi ve iş alanlarında uzmanlaşma, standartlaşmış ölçü birimleri, kentleşme, para, taşıma sistemi, hukuk sistemi, kültür, bilimsellik, sanat, mimarlık, matematik, metalürji, politik yapı, vb."

Öncelik sırası ve sayıları zamana bağlı olarak değişebilen bu göstergelerden birisinin ya da birkaçının varlığı, o toplumun uygarlaştığım göstermez. Sonuç toplam kalite kavramıyla değerlendirilir. Örneğin petrol zengini ülkelerin çok gelişkin elektronik ve mekanik aletleri kullanıyor olması, onları uygar bir toplum yapmıyor.

Uygarlığa Yön Veren İki Araç: Din ve Kültür

Samuel Huntington'un ünlü "Uygarlıkların Çatışması" tezine göre uygarlığı belirleyen iki etmen vardır: Din ve kültür. Geçmiş zamanların hemen hepsinde inanç kurumlan ile eğitim kurumlan toplumların inançlarını ve kültürlerini yaratmışlar ve sürekli beslemişlerdir. Bugün Budist, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman toplumları arasındaki derin kültür ve yaşam biçimi farklılıklarının ortaya çıkışını başka türlü açıklama olanağı yoktur. Eğitim kurumlarının kurulma ve gelişme süreçlerine baktığımızda, gördüğümüz gerçek şudur: Son 150 yıldan önceki zamanlarda eğitim kurumlan inanç kurumlarının çatısı altındadır ve ona hizmet eder. Öyleyse, geçmiş zamanların çoğunda din, eğitimi ve kültürü egemenliği altında tutmuş, dolayısıyla toplumları biçimlendirmiştir.

Hıristiyanlık ve İslam'da Laiklik

Kilise baskısından kurtulmak için Avrupa'da başlayan başkaldırı "laicism" uygulamasını yaratmıştır. Niyazi Berkes'e göre, tarihi gelişim açısından, Cumhuriyet'in getirdiği "laiklik" kavramı Hıristiyanlıktaki laicism kavramından farklıdır. Berkes'in tezini şöyle özetleyebiliriz:

Laicism, bir Hıristiyan kavramıdır. Avrupa'da devletleri yöneten krallar vardır. Onların karşısında kilise, toplumları inançla yönlendirme ve kralları baskı altına alma gücüne sahiptir. Böylece, toplumlunu yönetiminde iki farklı güç odağı varlıklarını sürdüre gelmişlerdir. Bu güç odaklarının bazen gizli bazen açık çekişmeleri yüzyıllarca sürmüştür. Toplumlun uzun süre baskı altına alıp acı çektiren kilise baskısını, yüzyıllar süren savaşlardan sonra engellemeyi başaran Avrupa, çareyi din ile devlet işlerini ayıran bir yönetim biçimini benimsemekte bulmuştur.

İslam dünyasına gelince, toplumların yönetiminde hiçbir zaman din-devlet ayrılığı olmamıştır. İslam'ın ilk yıllarından başlayarak, devlet yönetimi, adına şeriat denilen din kurallarına sıkı ya da gevşek bir bağla bağlıdır. Döneminin en büyük İslam devletini merkez sayarsak, orada halifelik ya doğrudan devlet başkanının uhdesindedir ya da halife onun himayesindedir; yani emrindedir. Dört halife (632-661), Emeviler (661-750) ve Abbasiler (750-1258) dönemlerinde halife devlet başkanıdır. Abbasilerin yıkılmasından sonra hilafet Mısır'da Memluk himayesine girdi. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethedince, halifelik Osmanlılara geçti. Bu devlet yapılarının hiçbirinde din-devlet ayrımı olmamıştır.

İslam ülkelerinde, bu yapının dışına çıkabilen ilk (ve tek) ülke Türkiye'dir. Cumhuriyet'in getirdiği laiklik ilkesi din işlerini devlet işlerinden kesin çizgilerle ayırmakla yetinmemiş, dinin devlet işlerine karışmasını önleme görevi de devlete verilmiştir. İslam'da 14 yüzyıl süren din-devlet birlikteliğinin bağını çözmenin başka bir yöntemi zaten olamazdı. Bu bağı çözebildiği için, Türkiye, çağdaşlığa giden yola hızla girmiş ve bütün İslam ülkeleri arasında en uygar toplum olabilmiştir. Cumhuriyetin eseri olan laikliğin değerini anlamak için, ona sahip olamayan İslam ülkelerinde halkların nasıl bir baskıcı rejim altında ve yoksulluk içinde yaşadıklarına bakmak yeterlidir.

Laicism ve Secularite

Laicism ve secularite kavramları, son zamanlarda Papa'nın bile karıştığı bir çekişme konusu olmayı sürdürmektedir. Çekişmenin nedenini açık seçik ortaya koyabilmek için, kilisenin bu iki terime yüklediği farklı anlamları, kilisenin söylemini kesin hatlarla belirleyerek ortaya koymak çok abartılı olmayacaktır.

Papa'ya ve kiliseye göre secularite dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmamasıdır. Başka bir deyişle, din, kilisenin dışına çıkarak kamu alanlarında ve özellikle okullarda faaliyetlerini sürdürmelidir. Devletin buna engel olma görevi yoktur. Laicism'de ise din ile devlet işleri birbirinden ayrıldığı gibi, din işlerini devlet işlerinden ayrı tutmak da devletin görevidir. Devlet bu görevini yerine getirdiği sürece, kilisenin ortaçağdaki gibi toplumları yeniden baskı altına alması olanaksızdır. Böyle olması kilisenin işine gelmiyor. O nedenle, laicismi lanetleyen kilise kamu alanlarını tekrar kendisine açabileceği varsayımı ile secularite'ye sımsıkı tutunmaya çalışıyor.

Bu tanımlarına baktığımızda, Cumhuriyet'in getirdiği laiklik ilkesi laicism kavramına eştir. Son zamanlarda ülkemizde laiklik ilkesine kuvvetli karşı duruş, kilisenin ve Papa'nın laicisme karşı duruşuna benzerdir. Hıristiyan ve Müslüman ılımlı dincilerin, laicism yerine secularite'yi koyma çabaları başarılı olsa bile, köktendinciliğin önü alınamaz. Siyaset kurumlan ne kadar dindar görünürse görünsün, camiye, okula, kışlaya ve giderek kamu alanlarına din işlerini ne denli sokarlarsa soksunlar, İslami köktendincilik yapılanları yeterli görmeyecek, egemenliğin kendilerine verilmesini isteyecektir. Yakın ve uzak İslam tarihi buna tanıktır.

Din-Siyaset-Sermaye Üçgeni

20. yy.ın sonlarından beri bütün dünyada inanç kurumlarının atağa kalktıklarını görmek zor değildir. Bu atağın gerisindeki gücü ve o gücün amacını doğru anlamalıyız. Tarih boyunca, din, toplumları yönetmenin en iyi aracı olmuştur. İnsanları kendi yoksul kaderlerine razı edip, biat eden toplumlar yaratılmadığı zaman, günümüzdeki sosyoekonomik düzenin, uzun sürmesi beklenemez. Kapitalizmin sürekli artan nüfusa gereksinimi vardır; ama düşünen ve dünya nimetlerinden pay almak isteyen insanların çoğalması, kapitalizmin işine hiç gelmez. Düzeni korumak için, eğitim kurumlarını ve inanç kurumlarını kullanır; gerektiğinde bazen ılımlı dincileri, bazen köktendincileri sahneye çıkarır. Geride bıraktığımız milenyumda, dini ustalıkla kullanan inanç ve siyaset kurumlan bireyin, ailenin ve toplumun yaşam biçimine yön ve şekil vermiştir. Din toplumların kültürüne iyice sinmiş, kemikleşmiş bir toplumsal düşünce sistemi ve ona dayalı bir sosyal düzen yaratmıştır. Bunu yaratan iki önemli alet vardır: Eğitim ve kültür. İnanç kurumlarının korumasında gelişen eğitim kurumu ve onun yönlendirdiği kültür tutucudur. Dolayısıyla, onların biçimlendirdiği toplumlar, kaçınılmaz olarak tutucu olmuştur. Mevcut düzeni bozacak her yeni düşünce çoğunluğun tepkisiyle karşılaşır.

Başta kilise olmak üzere bütün inanç kurumlan güçlü birer sektördür. Onların varlığının sürmesi, ancak kurdukları toplumsal düzenin varlığını sürdürmesiyle mümkündür. Tarih boyunca inanç kurumlan, bir tür yaşam içgüdüsüyle, kurulu düzeni sarsma olasılığı olan her düşünceye şiddetle karşı durmuştur, durmaya devam etmektedir.

Tarihe farklı bir açıdan baktığımızda din, siyaset ve sermaye üçlüsünün koalisyonunu hep görebiliriz. Bir yandan, dini ustaca kullanan siyaset, kurulu düzeni yönetme erkini kolayca elde edebilmektedir. Öte yandan, siyaset ile el ele veren sermaye, kurulu düzenden azami kazancı elde etmeyi her zaman başarmıştır. Geçen yüzyılın ikinci yarısından sonra parasal gücü çok artan ticari kurumlar, küresel sermayeye dönüşmüştür. Küresel sermaye yalnız üretim araçlarını elinde tutmakla yetinemiyor; artık siyaset kurumunu da yönetiyor. Başka bir deyişle, şimdi din-siyaset-küresel sermaye koalisyonu bütün dünyayı yönetmektedir. Bu koalisyonun başı küresel sermayedir. O denli güçlüdür ki, çoğu ülkede ekonomik ve siyasi kriz yaratabilir. Bu üstün gücüne dayanarak, dünyanın yarısında siyaset kurumunu yönetebilmektedir. İnanç kurumlan ise bazı ülkelerde doğrudan, bazı ülkelerde ise dolaylı olarak siyaset kurumunu etkileyebilmektedir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur. Söz konusu üçlü koalisyon, ülkelerde istemediği yönetimleri alaşağı edip istediği düzeni kurma hakkını kendinde görmektedir. Kurdukları dünya düzenini sarsabilecek eylemleri durdurmak, sanki o koalisyonun meşru hakkıdır. Bunun en yakın örneği Arap Baharı adını alan harekettir.

Bilginin Üretimi ve Yeni Kuşaklara Aktarılması

Eğitimin görevlerinden birisi, toplumda biriken bilgi ve değerlerin yeni kuşaklara aktarılmasıdır. Ancak, toplumun bilgisi kendisine "nakledilen bilgi"den ibaretse, o toplumda bir kuşaktan ötekine geçişte bir ilerleme olamaz. Toplumun sürekli ilerleyebilmesi, yani çağdaş olabilmesi için, her kuşak kendisine "nakledilen bilgi"ye yeni bilgiler ekleyerek sonraki kuşağa nakletmelidir. Yeni bilgi ekleyebilmek için, "bilgi"nin üretilmesi gerekir. Bu düşünce bizi, kaçınılmaz olarak şu sorulara götürür:

Neden bazı toplumlar bilgi üretiyor, bazıları üretemiyor?

Günümüzde bilgi üreten (dolayısıyla teknoloji üreten) toplumlar nasıl oluştu?

Bilgi üretemeyen toplumlar nasıl oluştu?

Bu soruların yanıtları, büyük ölçüde, toplumların kültür ve eğitim tarihinde yatar.

Hıristiyanlıkta Biçemli Eğitim

Biçemli (formal) eğitimin başlangıcına bir zaman verilemez. İnsanoğlu yaşadığı dönemin gerektirdiği şeyleri öğrenmek zorunda kalmıştır. Sınama-deneme yoluyla bilgi edinme, babadan oğula bilgi aktarımı, ustadan çırağa bilgi aktarımı gibi yollarla başlayan öğrenme olgusu, zamanla biçemsel öğrenime dönüşmüştür. Antikçağda özel alanlarda grup eğitimi yapıldığını biliyoruz. O zamanın okulları ya da akademileri yalnızca zengin sınıfa hitap ederdi. Katolik kilisesinin 5. yy.dan sonra manastırlarda ve katedrallerde okullar açtığı biliniyor. Bu okulların başlıca amacı din adamı yetiştirmek, Hıristiyanlığı yaymaktır. Kiliseye göre, bir insanın sahip olabileceği en ileri bilgi, kilise elinde Hıristiyanlaşmış antikçağ öğretileridir.

Ortaçağ Avrupası'nda Üniversitelerin Doğuşu ve Gelişimi

13. yy.dan sonra kilise okulları üniversiteye dönüşmeye başlamıştır.

Üniversite kurumunun değişik tanımları vardır. Çağımızdaki üniversite kurumuyla ilişkisini düşünerek, şu tanımı yapabiliriz: "Üniversite, belli disiplinlerde yüksek düzeyde öğretimin yapıldığı özerk kurumlardır." Bu tanımıyla aldığımızda, üniversite kurumu, 13. yy. başında Fransa, İngiltere ve İtalya'da ortaya çıkan ve Avrupa'ya özgü olan bir uygarlık kurumudur. İslam dünyasında, daha önce ortaya çıkan Medrese kurumundan yapısı, işleyişi ve amacı bakımından farklıdır. 16. yy.dan itibaren önce Avrupa'ya, 19. ve 20. yy.da da bütün dünyaya hızla yayılan üniversite, yüksek öğretim için bir dünya modeli olmuştur. Üniversite, ortaya çıktığından beri düşüncenin, bilimin, teknolojinin üretildiği, kısaca, uygarlığın yaratıldığı kurumdur. Bu işlevlere sahip olan bir kuruma inanç kurumlarının ve devletlerin ilgisiz kalması düşünülemez. Önceleri kilisenin sonra da devletin güdümü altında kalan üniversite, çok çalkantılı dönemlerden geçerek günümüze ulaşmıştır. Bugün bile, adına uygun özerk bir kurum olabilme çabasını sürdürmektedir. Üniversite tarihini, ait olduğu dönemlerden ve toplumlardan soyutlayarak, evrensel bir yapı, bir bütün olarak ele almanın sakıncaları yanında olumlu yanları da vardır. Böylece, evrensel olduğu söylenen ya da evrensel olması istenen üniversite kurumunun öznitelikleri ortaya konulabilir.

Kilisenin ve devletin bütün baskılarına rağmen, son 300 yıl içinde Avrupa'da üniversite, bilgi üretiminde ve üretilen bilginin yayılmasında, medreseye göre büyük bir özerklik içinde olmuştur. Avrupa'da çağdaş bilim, teknoloji ve kültürün oluşumunun başlıca nedenlerinden birisi budur.

İslam'ın Rönesans'ı[1] 8. ve 12. yy.lar arasında İslam dünyasında bilgi üretimi ve eğitim Hıristiyan dünyasından farklı bir gelişim çizgisi izledi. Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından miras kalan çok zengin bir kültüre sahip olan Ortadoğu, ayrıca, Antik Yunan ve Bizans'tan gelen eğitim görenekleri yanında İran ve Hint eğitim görenekleriyle de tanıştı; onları harmanladı. Sonunda Ortadoğu'da çok verimli bir bilim ortamı oluşmaya başladı. İslam bilimi bu zengin kültürün üzerinde yeşermeye başlamıştı. Abbasilerin (750-1258) ilk dönemlerinde bilginlerin önü açılmış, Bağdat dünyanın bilim merkezi olmuş, bilginler bu merkezde toplanmaya başlamıştı. Beytü'l Hikme (Abbasi halifesi Me'mun tarafından 830'da Bağdat'ta kurulan kütüphane), Yunan, Latin, İran kültürü gibi farklı kültürlerin Arapça çevirilerini içeren büyük bir kütüphane ve bilim merkezi oldu.

Beytü'l Hikme, Moğolların istilasıyla, 1258'de Hülagû Han tarafından yakılmış, Bağdat sokaklarında binlerce kişi katledilmiş, bilim adamları bölgeyi terk etmiştir. Beytü'l Hikme dışında başka bir bilim merkezi olmadığı için, Ortadoğu'da İslam, o tarihten sonra bilgin ve filozof yetiştiren ortamdan yoksun kaldı. Bunun sonucu olarak, İslam'ın Altın Çağı (İslam Rönesans'ı) diye adlandırılan bu parlak dönem, meyvelerini veremeden kapanmış oldu. Bu olgu, kuşkusuz, yalnız İslam kültürü için değil, dünya kültürü için de büyük bir kayıptır.

Ama İslam'ın Altın Çağı'nı kapatan başka nedenler de vardır. İslam'da bilimin gerilemesi tek bir nedene bağlanamaz. Geçen yüzyıl içinde, İslam bilimi ve toplumu ile ilgili çok sayıda güvenilir tarih araştırmaları yapılmıştır. Bu araştırmalar şu gerçeği ortaya koyuyor: İslam biliminde gerilemenin başlangıcı ile İslam 'da köktenciliğin ortaya çıkışı eşzamanlıdır. Katı softalık, hoşgörüsüzlük ve fanatiklik güç kazandıkça bilginlerin oyun alanı daralmış, sayıları azalmış ve giderek bilim gerilemiştir.

İslamlığın erken dönemlerinden başlayarak, kadercilerle özgür iradenin savunucuları günümüze dek uzanan bir tartışmanın içine düştüler. Aristoteles'in mantık kurallarıyla donanan ve aklın özgürlüğünü savunan "Kadariler"in karşısına "Cebriye" mezhebi çıktı. Emeviler, kendi egemenliklerini tehdit eder gördükleri için, özgür iradenin savunucuları olan Kadariler'e büyük darbe indirdiler. Büyük baskı altında kalmasına rağmen, Kadari doktrini ortadan kaldırılamadı, 8. yy.ın başlarında Mutezilecilik (sıra dışılık) hareketine dönüştü. Cebriye mezhebinin katı köktenciliğine karşı duran Mutezilecilik, İslam'da inançla aklı bağdaştırmayı amaçlayan bir doktrin olarak varlığını hep sürdüre gelmiştir. Özellikle Abbasilerin ilk dönemlerinde etkili oldular. Mutezileci doktrin, mantığın vahiy kadar önemli olduğunu savunarak, akli bilgi ile vahyi bilginin uyuşmazlık gösterdiği yerlerde, Kuran’a güncel yorum getirerek akli bilgiyi öne çıkaran pratikler geliştirmişti.

Sünni Halife el Mütevekkil (9. yy.) döneminde tutucu kesim büyük bir güç kazandı. Şiiler ve mutezileciler tüm yönetim kademelerinden temizlendiler, işkence gördüler ve büyük ölçüde yok edildiler. Akılcılığı benimseyen bilginler yavaş yavaş ortadan yok oldular. Bu olgu, İslam'da akli bilgi ile vahyi bilgiyi birleştirme hareketinin sonu oldu. 19. yy. reformcularının cılız ve bireysel çabaları dışında, İslam'da bu yönde ciddi düşünce akımları oluşamadı.

İslam'da köktenciliğin ortaya çıkışının ve önlenemez gelişiminin, öteki inanç kurumlarındaki gelişim çizgisini izlediği görülür. İnancın dogmalarıyla, özgür aklın ortaya koyduğu gerçeklerin bağdaştırılması gibi zor bir görev her dinde yaşanmıştır. Sonuçta, hemen her inanç sisteminde dinin dogmaları akli bilginin üstünde tutuldu. Hıristiyanlıkta ortaçağın oluşmasını yaratan neden, İslam'ın altın çağını sona erdiren nedenle aynıdır.

Medreseler

Hıristiyan dünyasında ilk biçemsel (formal) eğitimin kilisede başlaması gibi, İslam dünyasında da biçemsel eğitim camilerde başlamıştır. Medreselerin yapısı ve işlevi kilise okullarındaki okullardan farklıdır. Kendi içinde hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Yalnız din adamı yetiştirmez, devlet yönetiminde görev alarak insanları da yetiştirir, herkese açıktır. Medreseler, genellikle mali bağımsızlığı olan vakıflar tarafından yönetilir. Vakıflar, öğrencilerin yeme ve barınma sorunlarını üstlenmiştir; bir tür yatılı öğrencilik sistemi uygulanır.

1055 yılında Selçuklular Irak'ı fethedip Bağdat'a girdiler. Bu tarih, Sünnilerin Şifleri yenilgiye uğrattığı tarih sayılır.

Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün 1066-1067 yıllarında Bağdat'ta yaptırdığı medrese, İslam eğitim tarihinde bir dönüm noktası sayılır. Çünkü bu medrese ve sonradan açılan Nizamiye medreseleri sarayın himayesindedir. İslam'da ileri bir düşünce sistemi olarak ortaya çıkan mutezileci doktrine karşı Sünni doktrinini egemen kılma görevini üstlenir. Selçuklulardan sonra Osmanlılara da geçen medrese, varlığını ve Sünni doktrinini yayma görevini Cumhuriyete dek sürdürmüştür.

Medreselerin Sünni doktrini yayma görevi, onun yeni düşüncelere ve bilgi üretimine kapısını sımsıkı kapatması sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla, medreseler, Avrupa üniversitelerindeki bilgi üretme evresine geçememiştir. Medreseler, devletten bağımsız mali yapılarıyla, İslam Rönesansı'nı yaşatabilecek kuramlardı. Ama tutucu kesim böyle olmasına izin vermedi. Sonuçta, bütün İslam dünyası bilim ve teknolojide Avrupa'nın gerisinde kaldı.

 

[1] Timur Karaçay, İslam Ülkelerinde Bilimin Gerileyişi, Kuban Matbaası, Ankara, 2012.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült