Güncel

 

 

Büyük Adam Atatürk

Macit Gökberk


Atatürk kavramına zorunlulukla bağlı olan devrimleri, bundan önceki yıllarda alıştığımız gibi, duygularımızın coşkunluğu ile alkışlamak bundan böyle yetmeyecektir. Bu değerlerin artık aklımızla hesabını çıkarmak zorundayız. Bu soğukkanlı hesap, belki de, şimdiye kadar devrimleri bilerek bilmeyerek alkışlayanların sayısını azaltacaktır. Ama geriye kalanlar, ne istediklerini bilenler olacaktır; bunlar inançlarını aydınlık düşüncelere dayattıkları için ne yapacaklarını da iyice bileceklerdir.

Atatürk'ün, Türk toplumunda uzun bir tarih süresi içinde oluşmuş bir düzeni zorladığı düşüncesi doğrudur. Ancak, bu zorlama yine bu toplumun istediğine uygundu. Yalnız bu isteme bütün genişliği ile yüzde değildi, içte idi: Gönüllerimizin derinliklerinde saklı bir özleyişti; bu özleyiş de ağır bir yaşama, bir varolma kaygısından doğma idi. Atatürk, bu için için özleyişi, bu gizli kaygıyı doğru bir sezgi ile yakalayıp ışığa çıkaran kimsedir. Onun devrimlerine bu özleyiş, bu kaygı malzeme olmuştur. Atatürk bu malzemeyi açık, belirli amaçlara göre yoğurmasını bilmiş olan büyük adamdır. Eserinin tutunması, başarılı olması bu yüzdendir. Bu eser, gerçekle istediği gibi oynayan bir fanteziden doğmamıştır; gerçekle her türlü bağlantısını koparmış bir ütopya da değildir; tersine, gerçeği canevinden yakalamıştır, hepimizin içimizde taşıdığımız, ama aydınlık olarak bilemediğimiz kımıldanmalardan örülmüştür. Bundan dolayı o bizim öz malımızdır.

Sözü geçen o gizli özleyiş, o kaygı neden ileri geliyordu? Bunlar, ilkin, insan hayatının bir anakanunu ile ilgilidir: Hayat durmadan yürür, bu arada insan toplulukları da boyuna yeni yeni kılıklara girerler. Bu değişmede bir toplumun bir zamanlar gerçekleştirmiş, objektif bir varlık kazandırmış olduğu değerler biteviye ayıklanır. Bu ayıklamayı içinde yaşanılan zamanın değer duygusu yapar. Bu duygu, zamana uygun olanı bırakır, olmayanı atar. Hiçbir yaşayan toplum gününü doldurmuş değerlerin yükünü sonuna kadar taşıyamaz. Bunlar belli bir ağırlık kazanınca bir çatışma doğar, toplum bunları ya silkip atacak, böylece hayatını ileriye doğru oluşturmak özgürlüğüne kavuşacaktır; ya da donmuş, kalıplaşmış değerlerinin kölesi olacak, böylece de hayatın gidişini engelleyecektir.

Türk ulusu son bir yüzyıl içinde bu çatışmayı bütün ağırlığı ile yaşamıştır. Onun içinden geçtiği bu çatışma çok ağır olmuştur, çünkü bu, sıradan bir ayıklama sıkıntısından ileri gelmemiştir. Burada silkip atılacak olan bütün bir değerler sistemi idi. Bin yıla yakın bir zaman boyunca varlığımıza şekil vermiş olan bir dünya görüşü iflas etmişti: İslam kültür çevresi zamana uygun olmayan değerlerinin yükü altında kötürümleşmişti. Beri yanda ise Batı kültürü, hiç olmazsa Renaissance'tan beri, yaratıcı bir yenileşme içindeydi; ayrıca, bu gelişmeyi yöneten hayat anlayışı bütün yeryüzünü kucaklama yoluna girmişti.

"Ölmüş" ile "yaşayan" arasında bir seçim yapmak zorundaydık. Bu, var olup olmamakla ilgili ağır bir seçimdi. Gönüllerimizin derinliklerindeki kaygı bundan ileri geliyordu; bu kaygı yaşama güdüsünün bir görünüşüydü. Atatürk yaşama güdümüzün odağı olmuştur: Onda hepimizin yaşama isteği bir araya toplanıp büyük bir yoğunluk kazanmış, burada biriken güç, hayatı boğan engelleri devirip darmadağın etmiştir. Bundan dolayı Atatürk, Türk toplumuna o kesin adımı attırabilmiştir, bu yüzden ölümün külleri içinden yeni bir hayatı fışkırtabilmiştir. Atatürk bu yönü ile ölümsüzdür; o, kendini boyuna yenileyen hayatın elçisi idi.

Atatürk'ün çağdaşları arasında onun sezdiğini sezenler, gördüğünü görenler, elbette, vardı. Ama henüz olmakta olanı, ışığa çıkmaya çabalayanı doğru bir sezgi ile kavramış olmak yetmez. Bu doğru olarak kavrananı, bunu göremeyen topluma anlatacak, benimsetecek yolu da bulmak gerekir. Bu da herkesin işi değildir. Bunun için topluma gerçekten neyi istediğini anlatmayı bilmeli, bunu yaptırmanın yolunu da bulabilmelidir. Günlük amaçları ardından koşan, alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyen yığını yeni bir düzene geçirebilmek için çok büyük bir direnmeyi yenmeyi de bilmelidir. Gerçek kılavuzlar, bunları bilen kimselerdir. Bu bilgileri ile de onlar, sadece tarihin işini yürüten birer organ olmaktan çıkarlar, olayların akışına kendilerinden de bir şey katmış olurlar.

Büyük adamı sıradan adamın ölçüleri ile ölçmemelidir. Büyük adam her insanda bulunan yönleri ile değil, bulunmayan yönü ile büyük adamdır. Onu büyük adam yapan, gerçekleştirmiş olduğu, tarihin yapısı içine yerleştirdiği eseridir. Bunun dışında onun da basbayağı isteklerden, tutkulardan örülmüş bir özel dünyası vardır. Onu bu özel dünyası içinde görüp anlamaya Hegel "büyük adamın uşak gözü ile görülüşü" diyor: "...büyük adamlar da yemişler, içmişler, şu yemeği daha çok sevmişler, şu şarabı ötekinden veya sudan daha çok beğenmişlerdir. Bir uşak için kahraman yoktur... Uşak kahramanın çizmelerini çeker, yatmasına yardım eder, şampanya içmeyi sevdiğini bilir. Uşak için kahraman yoktur; kahraman dünya içindir, gerçek içindir, tarih içindir.[1]

 

[1] Hegel, VVeltgeschichte (Lasson), s. 81.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült