Güncel

 

 

Azgelişmişliğin Temeldeki Nedeni

Yves Lacoste


I. SÖMÜRGECİLİK VE AZGELİŞMİŞLİK

Azgelişmişlik durumunun temel niteliğini, nüfusun fülen kullanılan kaynaklardan daha hızlı artışının yarattığı iç dengesizlik oluşturmaktadır. Bu anlamda nüfusun büyüklüğünün kaynaklara göre sıkı sıkıya ayarlandığı geleneksel toplumda azgelişmişlikten söz edilemez. Ekonomik büyümenin nüfus artışından hızlı olması ise, kalkınma durumudur.

Üçüncü Dünya ülkelerinin bütün olarak ortaya koydukları genel niteliklerin analizi, nüfusun kaynaklardan hızlı artması biçiminde görülen azgelişmişlik durumunun bir sürü nedenlerini gözler önüne sermektedir. Bu nedenler, karmaşık biçimde birbirlerinin içine geçmişlerdir. Sayısız karşılıklı etkiler, bu kombinezon içinde, temel nedenleri ikinci derecede olanlardan ayırmayı ilk bakışta engellemektedir. Nispeten yavaş olan ekonomik büyüme temposunun temeldeki nedenleri nelerdir? En önemli frenler hangileridir? Azgelişmişliği belirleyen faktörlerin karmaşıklığı, bir çırpıda oluşmuş değildir. Bu durum yavaş yavaş bir tarihi gelişme içinde ortaya çıkmıştır. Bu tarihi gelişme, sonradan bakılınca, az sayıda ülkenin kalkınmasını sağlayan gelişmeden tamamen farklı görünmektedir.

Böyle bir tarihi ayrılık nedendir? Bugün sanılabilir ki, Batı Avrupa'nın "kader"i yüzyıllar boyu kalkınma olmuştur. Dünyanın bazı talihsiz bölgelerinin kaderi ise, azgelişmişliğe doğru yol almaktır. Böyle bir kaderci görüş, kolayca çürütülebilir. Mesela Çin oldukça geri Avrupa'ya göre, yüzyıllar boyu büyük bir üstünlük sağlamıştır. Yarımadanın bir zamanlar en gelişmiş kısmı olan Güney İtalya, bugün azgelişmiştir. Kuzey İtalya ise geçmişte gerilik belirtileri gösterirken, bugün çok gelişmiş bir bölgedir.

Azgelişmişliğin derindeki ilk nedenlerinin araştırılması, sadece bilimsel planda kalacak bir girişim değildir. Azgelişmişliğin tarihi faktörleri arasında bir hiyerarşinin kurulması, halen az çok gizlenmiş bulunan bazı nedenlerin önemli rolünü aydınlatmaya yarayacaktır. Bu nedensellik (illiyet) araştırması, azgelişmişlikle mücadele için başvurulan araçların ve önerilen edilen yöntemlerin ne ölçüde etkili olduklarının incelenmesine yöneltecektir.

GÜLÜNÇ TEORİLER

Azgelişmiş ülkelerin nispi ekonomik durgunluğunun derindeki nedenleri karmaşıktır. Bunu açıklamaya çalışan bir çok farklı teori vardır. Bunların çoğu, Üçüncü Dünya'nın ekonomik güçlüklerini devamlı, hatta değişmez nedenlere bağlamaktadırlar. Bütün gelişmiş ülkeler ılıman iklimli bölgede, azgelişmişlerin çoğu ise sıcak bölgede bulundukları için, aralarındaki farkı, çok ayrı doğal çevrelerden gelen şartların eşitsizliğine bağlayan teoriler vardır. Bazıları geriliğin nedenini ılıman iklimli bölgelere özgü "teşvik edici" iklimin yokluğunda aramaktadırlar. Bunlara göre şiddetlice bir kış, insan enerjisini arttırmaktadır. Bazıları, tropikal bulaşıcı hastalıkların kötü etkilerini belirtmektedirler. Nihayet tropikal toprakların fakirliği ve zayıflığı, bu bölgelerin kalkınmasında temel bir engel sayılmaktadır. Halbuki Üçüncü Dünya'nın geniş bir kısmı ılıman iklimli bölgede bulunmaktadır. Fakat bu, onların azgelişmişlikten kurtulmalarına yetmemektedir. Bu nedenle tropikal bölgelerin özel güçlükleri (bir kalkınma politikası çerçevesinde ihmal edilmeyecek önemde olmakla beraber), azgelişmişliğin temel nedeni sayılamaz.

Baka bir grup teoriye göre, azgelişmişliğin ya da gelişmiş ülkelere göre Üçüncü Dünya ülkelerinin geride kalışının temel nedenleri, ırk farklarından ileri gelmektedir. Yaşam düzeyi yüksek ülkeler halklarının hepsinin beyaz ırktan olduğu, "renkli" halkların ise azgelişmiş ülkelerde bulunduğu sık sık belirtilmektedir. Beyaz ırka mensup ülkelerin çabuk ve güçlü gelişmesi, doğuştan maharetli, enerjik, girişimci, sabırlı, fethedici v.b. olan bir halka ait kalitelere bağlanmaktadır. Bazı "teorisyenler", öteki ırklara özgü yetersizlikleri dahi saymayı ihmal etmemektedirler. Bununla beraber, Üçüncü Dünya'nın büyük bir kısmında beyaz ırktan insanlar yaşamaktadır (Güney Amerika, Akdeniz ülkeleri, Orta Doğu, Kuzey Hindistan v.b. gibi). Yalnız bu durum bile, sözde bilimsel ırkçı teorileri çürütmeye yeterlidir. Bazı yazarlar ise, birçok azgelişmiş ülke üzerinde, "kaderci" dinlerin felce uğratıcı etkileri üzerinde durmaktadırlar. Sanki yapıcı ve teşvik edici dinlerin tekeli Avrupalılardadır.

Azgelişmişliğin bu çeşitli açıklamaları, olgulara o kadar az dayandırılmıştır ve o kadar çürüktür ki, bunlar üzerinde daha fazla durmaya lüzum yoktur. Bu teoriler, çeşitliliklerine rağmen, aynı temel kusuru taşımaktadırlar. Zira onlar, Üçüncü Dünya'nın güçlüklerini, çok eskiden beri mevcut (din), ya da değiştirilemez (doğal şartlar, ırki yetenekler) verilerin sonucu olarak görmektedirler. Azgelişmişliğin köklerini çok gerilere, hatta sonsuza (ki bu bile hatalıdır) götürmekteler ve buradan, bugün azgelişmiş bulunan ülkelerin geriliklerinin devamını kabullenmektedirler. Bu durum, teorilerin sahteliğinin açık delilidir. Eğer azgelişmişlik ve nedenleri sonsuz olsaydı, sözde doğal şartların, ya da ırkın iltimas ettiği, Tanrının gerçek sevgilileri olan bugünkü gelişmiş memleketlerin, daima ve inkar edilmez biçimde dünyanın öteki ülkelerinin ilerisinde bulunmaları gerekirdi. Halbuki Batı Avrupa'nın üstünlüğü Onsekizinci Yüzyıldan itibaren gerçekleşmiştir. Binlerce yıl, Orta Doğu, Hindistan, Çin, bilim, teknik ve kültür alanında, Batı Avrupa'ya nazaran inkar edilmez bir üstünlüğe sahipti. O zamanlar Avrupa, bir cins geri Uzak Batı'ya (FarWest) benzemekteydi.

Tropikal bölgeler, bu açmazlarına rağmen, parlak uygarlıklara sahne olmuşlardır. (Cava, Endonezya, Hindistan uygarlıkları gibi). Onsekizinci Yüzyıla kadar, belli başlı ilerilikleri "renkli" ırklar gerçekleştirmiş ve daha sonra bundan insanlığın geri kalan kısmı yararlanmıştır. Eğer Onsekizinci Yüzyıldan Yirminci Yüzyıl başına kadar, esir ticareti ve bunun gerektirdiği devamlı savaşlar dolayısıyla yıkıma uğratılmasaydı, Siyah Afrika'nın ilerleme payı herhalde farklı olurdu. İspanyol sömürgeciliğinin yarattığı kesinti olmasaydı, Hint Amerikasının kaderi değişebilirdi. İslamiyete çok kolay yakıştırılan "kadercilik", onun fetihçi olmasını ve "Arap mucizesi"ni oluşturan muazzam fikri ve iktisadi gelişmeyi gerçekleştiren politik ve spritüel çerçeveyi sağlamasını engellemiş değildir. Avrupa'da Yunanistan, Güney İtalya, İspanya ve Portekiz gibi bugün azgelişmiş ülkeler, evvelce uygarlık merkezi değiller miydi? Onların yanında, daha sonra dünyanın egemenleri olan ülkeler pek sönük kalmıyorlar mıydı?

Demek ki, azgelişmiş ülkeler, devamlı gerilik bölgeleri değillerdir. Evvelce, hatta yakın bir geçmişte Önemli ekonomik, sosyal ve kültürel gelişme dönemleri tanımışlardır. Halen gelişmiş ülkeler ise, çok yakın bir tarihten beri öne geçmişlerdir. Bu şartlar altında, Doğa, İrk, Din gibi çok eski ya da sonsuz nedenleri, dünyanın bugünkü durumunu açıklamak için kullanmak mümkün değildir. Gelişmişlik ve azgelişmişlik durumu, esas itibariyle tarihi olan faktörlerin etkisi altında son zamanlarda ortaya çıkmıştır.

SÖMÜRGECİLİĞİN ROLÜ

Sömürgecilik, azgelişmişliğin temel nedenlerinden sayılmıştır. Birçokları ve Üçüncü Dünya halklarının hepsi için, sömürgecilik, azgelişmişliğin tek nedenidir. Hatta bunlar iki kavramı birbirine karıştırmaktadırlar.

Muhakkak ki azgelişmiş ülkelerin büyük çoğunluğu, sömürgeci ülkeye bağımlı duruma konulmuşlardır. Modern ekonominin dünyaya yayılması, görece adil ekonomik değişim temeline dayandırılmış değildir. Yayılma, doğrudan doğruya ya da dolaylı bir politik egemenliğin kurulmasıyla sıkı sıkıya ilgilidir. "Kapatma" sistemi, uzun süre eski "Sömürge Paktı"nın yasalaşmış ifadesi olmuştur. Sistem Ondokuzuncu Yüzyıl sonunda hukuken kalkmış olsa bile, fülen sürüp gitmiştir. Hizmetçi durumuna getirilen sömürge, ancak "anavatan"ın üretemediğini, ya da üretmek istemediğini sağlamak zorundaydı. Yalnız anavatanla ticaret yapabilirdi. Anavatana ayrılmış her türlü faaliyetten kaçınma durumundaydı. Böyle bir "işbölümü" hakları ve karları sömürgecilere vermiş, kayıp, külfet ve görevleri ise sömürgelere yüklemiştir. Sömürgecilik, çoğunlukla kasten, geleneksel toplumun yıkımına yolaçmıştır. Ülkenin boyunduruk altına alınmasından önce gelişen el sanatları ve imalat faaliyetleri yıkılmıştır. Yüksek değerde mamul ihraç eden Hindistan dokuma sanayü, Manchester fabrikaları bütün dünyaya mal akıtmaya başlayınca, sistemli olarak boğulmuştur. Azgelişmiş ülkelerin ekonomik gelişmesini engellemek için birleşen çeşitli olumsuz faktörler, onları kendi yaratmadığı zamanlar, sömürgecilik dolayısıyla, büyük ölçüde güç kazanmışlardır. Sömürgeciler bir yandan ekonomik gelişme imkanlarını durduran frenleri koymak, ya da mevcut frenleri sıkmakla birlikte, öte yandan da kendi çıkarları için sağlık alanında, nüfus artışını başlatan iyileştirmeleri büyük ölçüde gerçekleştirmişlerdir. Sömürge olgusu, hiç şüphe yok, azgelişmişliğin temel nedenlerinden biri olarak gözükmektedir.

SÖMÜRGECİLİKTEN AZ GELİŞMİŞLİĞE

Bununla beraber, bu gözlem, sömürgecilik ve azgelişmişlik arasındaki zaman ve mekan içindeki ilişkilerin, her yerde ve daima, doğrudan doğruya neden sonuç biçiminde sıkı bağlar halinde olmadığı gerçeğini unutturmamalıdır. Sömürgecilik, azgelişmişliğin zorunlu ve yeterli şartı değildir. Gerçekten bu iki büyük tarihi olay arasında bir çok uygunsuzluklar vardır.

Bunların bazıları, fazla önem taşımayan farklılaşmalardır:

Azgelişmişlik, modern sömürgeciliğin başlayışından hayli sonra ortaya çıkmıştır. Fakat azgelişmişlik, sömürgeciliğin az veya çok sonucu sayılabilir.

Güney Amerika yüz yıldan beri bağımsızdır. Burada azgelişmişlik, kelimenin dar anlamıyla sömürgecilik dönemi son bulduktan sonra başlamıştır. Fakat bu "bağımsızlık" Kıt'aya yerleşmiş sömürgeci göçmenlerin, onların sömürge durumundan tam yararlanmasını önleyen anavatana karşı isyanından ibarettir. Bağımsız olan bu ülkeler, sömürgeci göçmenlerin yönetiminde kalmış ve esas itibariyle sömürge yapısını korumuştur.

Sömürge ülkelerin yavaş yavaş hepsi bağımsızlığa kavuşmuşlardır. Ama azgelişmişlikten kurtulmuş değillerdir. Yalnız haklı olarak düşünülebilir ki, bağımsızlık yenidir ve aradan azgelişmişliği kaldıracak kadar uzun bir süre geçmemiştir.

Bu önemsiz farklara karşılık, sömürge olayı ve azgelişmişlik arasında çok daha anlamlı ayrılıklar vardır:

Sömürge olmamış, hatta kendisi sömürgecilik yapmış bazı ülkeler (İspanya, Portekiz, Türkiye, İran) buna rağmen, azgelişmiş ülkeler haline gelmişlerdir.

 Buna karşılık, sömürge olan bazı ülkeler, son derece ileri ülkeler arasına girmişlerdir. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Amerika gibi. Onlara uygulanan sömürge rejimi, örneğin İspanyol veya Portekiz Amerikası gibi öteki sömürgelere uygulanandan daha az sıkı değildi. Kuzey Amerika'nın sömürgeci göçmenleri, biraz sonra Güney Amerika göçmenlerinin yaptıkları gibi, anavatan tarafından dayatılan tekel sistemine karşı ayaklanmışlardır. Yalnız bağımsızlık bazılarını gelişmeye, ötekilerini ise azgelişmişliğe yöneltmiştir.

Şüphesiz ki bu fark kısmen şöyle açıklanabilir: Gelişen sömürgeler, hemen tamamıyla Avrupalı nüfusa sahipti. Eskiden bağımsızlığına kavuşan sömürgelerde ise, nüfusun büyük kısmını "yerliler" oluşturmaktaydı, bununla birlikte, Güney Amerika'nın Arjantin, Şili gibi bir çok ülkesinde, nüfus hemen bütünüyle Avrupalıydı. Ama bunlar azgelişmiş ülke haline gelmişlerdir. Demek ki Kanada ve Birleşik Amerika'da azgelişmişliğe gidişi engelleyen neden, ırk faktörü değildir. Esasen Avrupa'da azgelişmiş ülkelerin varlığı bunu kanıtlamaya yeterlidir.

AVRUPA GERİ, DOĞU İLERİ İDİ...

Tekrar ele alacağımız bu olaylar, sömürgecilik ve azgelişmişlik arasındaki nedensellik (illiyet) ilişkilerinin, ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir.

Sömürge fethi ile bugün azgelişmiş olan ülkelerin ekonomik durgunluğunun kaynağı arasındaki ilişki basit değildir. Bu tarihi sürecin hatırlanması, bir çok önemli sorun ortaya çıkarmaktadır. Avrupa dışındaki halkların geri kalışlarının doğuştan olduğunu reddedenlerin genellikle kabul ettikleri tez, aşağı yukarı şudur: "Maddi üstünlükleri sayesinde, Sanayi Devrimini gerçekleştirdikten sonra Avrupalılar, deniz aşırı ülkeleri, biraz zahmetli de olsa, güce başvurarak boyundurukları altına almışlardır. Böylece bu ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişmeleri engellenmiştir." Demek ki sanayi devrimini gerçekleştirme olgusu, sömürgecilerin asıl kozunu teşkil etmektedir.

Fakat madem ki Arap Dünyası, Çin ve Hindistan, Batı Avrupa'ya göre yüzyıllar boyu önemli bir teknik ve bilimsel üstünlük sağlamışlardır, o halde nasıl oluyor da Sanayi Devrimini Çinliler, Hintliler, ya da Araplar yapamamışlar da Avrupalılar yapmıştır? Çin, Dördüncü Yüzyıldan itibaren kömür çıkartmaya ve bunu siderürjide kullanmaya başlamıştır. Hindistan, Çin ve Arap Dünyasında, aletler, hidrolik makinalar, dokuma sanayi, kimya, metalürji tekniği dikkat çekici bir gelişkinliğe ve güce erişmiştir. Ming çağında yapılan Pekin yakınındaki Tatchongseu Manastırının bronz çanı 52 ton ağırlığındadır. Japonya'da, Daibutsu ve Nara'nınki gibi dev heykeller, yedi yüzyıl önce yapılmıştır ve bu işte 1060 ton bakırın kullanılmasını gerektirmiştir. Hindistan'da Yeni Delhi yakınındaki Kutbu Minar Sütunu, Dördüncü Yüzyıla aittir. Sütunun hemen hemen saf demirden 6 ton ağırlığında tek bir dayanağı vardır. Böyle abidelerin gerektirdiği teknikler, istisnai değildir. (17) Onikinci Yüzyılda büyük bina inşaatında (Orissa Mabetleri) demir direkler kullanılmıştır. Avrupa'da metalin bu ölçüde yaygın kullanılışını görmek için, Ondokuzuncu Yüzyılın gelmesini beklemek gerekecektir. Orta Çağ'da Çin, Hindistan ve çeşitli müslüman ülkelerin ulaştıkları teknik düzey, Sanayi Devriminin arifesinde Avrupa'nın eriştiği düzeyin üstündedir.

Fakat önemli olay bu çok erken başlayan teknik ilerlemenin Orta Çağ’ın son buluşundan itibaren yavaşlaması ve Onbeşinci, Onaltıncı yüzyıllara doğru hemen hemen tamamen durmasıdır. Geçmişleri ne kadar parlak olursa olsun, bu ülkeler, durgunluk, hatta gerileme safhasına girmişlerdir. Son derece yüksek teknik ve bilimsel düzeye ulaşan bir yükselme döneminden sonra, bu toplumların gelişmesi yavaşlamış ve durmuştur. Çoğunlukla acılı sıçramaların sonrasında, bu toplumlar, Orta Çağ’ın sonunda prestijli bir geçmişin zenginleştirdiği sosyal ve ekonomik yapılarında bir tür dengeye erişmişler, fakat bu yapılar, az çok katılaşmaya yönelmiştir. Bu prestijli sosyal ve ekonomik gelişmelerin durması, daha sonra ele alacağımız karmaşık nedenlerin sonucudur. Şimdiden gözükmektedir ki ilerlemeyi durduran nedenler, teknik yetersizlik değildir. Arap Dünyası, Hindistan ve özellikle Çin, teknik bakımdan İngiltere'den önce Sanayi Devrimini başlatacak durumdaydı. Ama bu ülkelerin her birine ait iç ve tarihi nedenlerle Sanayi Devrimi oralarda yapılamamıştır.

Avrupalılar, bu uyumuş ve hareket yeteneğini yitirmiş toplumlarla ilişkiye geçmişlerdir. Gerçekleştirdikleri fetihler, maddi güçlerinden çok, yaklaştıkları toplumların iç zayıflıklarının sonucudur. Bir çok halde bu toplumlar, kendilerini savunma iktidarından yoksundular. Birkaç istisnasıyla (özellikle Cezayir) sömürge fetihleri, son derece kolay olmuştur. En ünlü örneklerden biri, Güney Amerika’nın çok küçük İspanyol birlikleri tarafından fethidir. İspanyollar, çeşitli etnik gruplar ve politik kuruluşlar arasındaki mevcut anlaşmazlıklardan ustaca yararlanmayı bitmişlerdir. Sömürgeleştirilen bir çok halkın kendini savunmada gösterdiği iktidarsızlık, kayıtsızlıklarının ya da askeri değerden yoksun oluşlarının sonucu değildir (Avrupalı subaylar, sömürge birliklerini hiç de beğenmiyorlardı). Kendilerini, birkaç yüzyıl ya da yüzyıldan az süre önce bir avuç Avrupalının boyunduruğuna kolayca bırakan ülkeler Yirminci Yüzyılda yeniden bağımsızlıklarını fethetme yolunda büyük bir inat ve cesaret göstermişlerdir.

DOĞU NEDEN GERİLEDİ?

Denizaşırı ülkeler halklarının emperyalizm karşısındaki aczi, esas itibariyle, geleneksel sosyal yapıların niteliklerinden ileri gelmektedir. Bu yapılar, tehdit altındaki halklara, yeterli bir birlik verme gücünde değildir. Büyük sömürgecilerin sonuncusu ve ender görülen zekalardan olan Lyautey, Fas'ın fethinin ancak geleneksel yapıların zafiyeti sayesinde mümkün olduğunu çok iyi anlamıştır. Görmüştür ki, himaye rejiminin yaşatılması hiç değilse ülkenin büyük kısmında bu geleneksel yapıların yaşatılmasına bağlıdır. Bu nedenle Lyautey, "geçmişi koruma"da çok duyarlı olma tezini ortaya atmıştır. Korunan, sömürgeciliğe açık, geleneksel çerçevede tutulmuş Fas'tır. Fakat bu zeki plan, memleketin bütününe el koymak isteyen sömürgeciler tarafından bozulmuştur.

Bütün sömürge ülkelerinde görülen tipik bir diyalektik çelişmeyle, sömürgecilik, geleneksel yapıları yıkıma uğratarak bindiği dalı kesmiştir. Bu da kaçınılmaz biçimde, onu devirecek güçleri yaratmıştır. Sömürgeciliğin başarısı, sömürge olmayı sağlayan faktörleri ortadan kaldırmıştır. (!8) Sömürgelerin fethi çok kolay olduğu halde, Yirminci Yüzyıldan itibaren sömürge otoritelerinin devamı büyük güçlüklerle karşılaşmış, sonuçta sömürgeciler mücadeleden vazgeçmişlerdir. Ne pahasına olursa olsun sömürgeciliği sürdürmek istedikleri hallerde, savaş son derece sert olmuş ve sömürgecilerin yenilgileriyle sonuçlanmıştır. Sömürgeleşme ve sömürgelikten kurtulma, dış güçlerden, sömürgecinin gücünden çok, ülkenin iç yapıları ve bu yapıların evriminden gelmektedir.

ASYA TİPİ ÜRETİM BİÇİMLERİ

Şimdi tekrar sömürge fetihlerinin nedenlerine dönelim: Görünüşteki gücüne ve büyüklüğüne rağmen, Avrupa Emperyalizminin tehdit ettiği devletler, iç dayanışma ve bütünlüğün zayıflığı yüzünden kendilerini savunmaktan aciz kalmışlardır. Avrupalıların fetih girişiminde bulundukları bu devletlerin zayıflığı Asya, Arap Dünyası ve Kolomb öncesi Amerika ve Siyah Afrika'nın bazı yerlerinde, devlet yetkilerinin batı Avrupa'dakine göre, ölçüsüz genişlikte olması dolayısıyla çok daha hayret vericidir. Çokluk teokratik ve despotik karakterde olan Devlet ile onu temsil eden Kral ve İmparator, genellikle ekonomik yüksek kumanda görevini yerine getirmektedir ve özellikle köy ve aşiret topluluklarının tartışılmaz ve tartışılmayan bir kullanma hakkına sahip oldukları toprakların bütününe sahip bulunmaktadır. O zamanlar temel üretim aracı olan toprak üzerinde özel mülkiyet yoktu;. Hükümdar, Allahın temsilcisi veya gerçek, ya da hayali yüksek bir topluluğun kişileşmesi biçiminde gören bu topluluklarda, çoğunlukla büyük bayındırlık işlerinin de organizatörü olan hükümdar, üretim fazlasının tamamını, ya da bir kısmını ayni vergi biçiminde almaktadır.

Üretimin bir kısmını vergi olarak teslim etmesine rağmen, bu topluluklar, tamamen içine dönük kapalı ekonomi çerçevesinde yaşamaktadırlar. Hükümdarın etrafında, prens, din adamı, subay ve tüccarlardan kurulu bir aristokrasi toplanmıştır. Bunlar şehirde vergilerin geliriyle yaşamaktadırlar. Vergiyi tahsil etme vekaletini alanlar vergiden doğrudan doğruya yararlanmaktadırlar. Geri kalanlar ise hükümdarın ihsanları ile, dolaylı yoldan vergi gelirleriyle beslenmektedirler. Bu otarşik topluluklar ile toprağa değil de vergi hakkına sahip olan şehir aristokrasisi arasındaki ilişkiler, Avrupa feodal sistemine göre çok daha gevşek ve daha az sayıdadır. Avrupa'da derebeyleri, toprak üzerindeki mülkiyet haklarının büyük kısmına sahipti ve adam adama bağlar, köylüyü efendiye, tabi olanı metbua sıkı sıkıya intibak ettirmekteydi. Bu kişisel bağımlılık ilişkileri ve toprakların özel mülkiyeti Avrupa'da derebeylerine, dünyanın geri kalan bölgelerindeki farklı aristokrasi biçimlerine göre, çok üstün yetkiler sağlamıştır.

Avrupa'nın ötesinde, doğrudan doğruya ilgili olmadığı müddetçe, her köy topluluğunun oluşturduğu blok, son derece karışık politik hayatın tamamen dışında kalmıştır. Politik hayatın çerçevesi saray ve etrafıdır. Taht kavgaları, devamlı mücadelelere yol açmıştır. İktidar, hatta aynı dinden olduğu takdirde yabancı hükümdarların eline geçebilmiştir. Ama hükümdar, büyük bayındırlık işlerini yerine getirdiği müddetçe, köy hücresi, kendini bununla ilgili saymamıştır. Çünkü politik istikrarsızlık, köy düzeyinde en ufak yankı yapmıyordu. Devlet, çok geniş yetkileri, sahip bulunduğu idare ve vergi olarak topladığı büyük paralar dolayısıyla çok güçlü idi, ama buna karşı çok zayıftı politik hayat, çok küçük bir azınlığın içinde yaşanmaktaydı. Nüfus çoğunluğu bir sürü küçük özerk (muhtar) hücrelerde, politik hayatın tamamen dışında yaşanmaktaydı. Kral veya imparatorun iktidarı, bir bakıma halkın üstünde uçmaktaydı. Halk, hükümdarı, sadece vergi ödeme yoluyla desteklemekteydi.

Çoğunlukla mükemmel olan organizasyonlarına ve geniş nüfus ve arazilerine rağmen, Avrupa emperyalizminin saldırdığı bu devletlerin son derece zayıf oldukları ortaya çıkmıştır. Sık sık yapılan savaşlarda, çoğunlukla halk üzerinde nüfuzu olmayan aristokratik azınlıklar karşı karşıya gelmekteydi. Halbuki Avrupalılar tamamen farklı hasımlardı. Onlar az sayıdaydı, fakat tam bütünlüğe varmış bir toplumun kombine kuvvetlerinin bir cins öncüsü durumundaydılar. Avrupa toplumunun bu bütünlüğü, kısmen feodal sistemin evriminden doğmaktadır. Bu sistemde tabi ve metbu arasında mevcut bir sürü adam adama bağlar, yavaş yavaş bunları etkili bir biçimde merkezileştiren bir devlet şefinin elinde toplanmıştır. Bu bütünlüğü, özellikle, kendi kendine yeterliliğe dayanan yapıları tasfiye ederek, modem ekonominin gelişmesini gerçekleştirmiştir. Ekonomik gelişme, nüfusun tamamını, bir mübadeleler ağı içinde birleştirmiştir.

Bütünleşmiş toplumun öncü kuvvetlerine, şekilsiz ve dağınık toplumlar karşı çıkmıştır. Bunlar, temelde çok sayıda, özerk ve genellikle anlaşmazlık halinde olan küçük hücrelere parçalanmış, tepede ise, taht kavgaları ve hükümdar beyler çatışmalarıyla bölünmüş toplumlardı. Avrupalılar, boyca büyük devletleri bu sayede yendiler, karşılarında dağınık aşiretler, ya da az çok ilintili aşiretler grupları bulunduğu zaman işler çok daha kolay yürüdü.

YERLİ ARİSTOKRASİNİN İHANETİ

Sömürge savaşları, demek ki, farklı biçimde yapılara sahip toplumlar arasındaki çatışmalardır. Güçleri daha iyi biçimlenmiş, dolayısıyla daha iyi birleşmiş olan toplumlar kazanmışlardır. Bununla beraber sorunun önemli yönü buradadır. Avrupalıların hareketi, yerli toplumlarda kendi güçlerini arttırmak için, geleneksel yapıların yıkımından yararlanacak olanlardan tam bir destek görmeleri dolayısıyla çok kolaylaşmıştır. Yerli aristokrasinin bir çok üyesi, sömürgeciliğin değerli müttefikleri olmuşlardır. Sömürge ülkelerin çoğunda, yakın bir tarihe kadar Avrupalılar otoritelerini, kadro sağlamakla yetindikleri yerli birliklerle yürütmüşlerdir. Bu yerli askerler, ancak sömürgecilerle tam işbirliği yapan eşrafın ve prenslerin desteği ile toplanabilmiştir. Sömürgeciler, Cezayir'de sert ve uzun bir direnişle karşılaşmışlar, fakat orada da Abdülkadir, Fransız Ordusu'na yardım eden birçok müslüman şefin desteği ile yenilebilmiştir.

Bu müslüman şefler, kontrolleri altındaki aşiretlerin Emir Abdürkadir'in davasına katılmalarına ve Fransız Ordusu'na karşı çıkmalarına engel olmuşlardır. Hatta bazıları, ellerindeki kuvvetleri Fransızların hesabına kullanmışlardır.

Demek ki, bütün sömürge ülkelerde, Avrupalılar fetih sırasında ve daha sonra uzun bir süre, nüfusun çok nüfuzlu bir kısmının çok etkili desteğinden yararlanmışlardır. Bu destek olmasaydı, sömürge fetihleri belki de başarıya ulaşmayabilirdi. Yerlilerden bir kısmı hangi nedenlerle, istilacıların hizmetine girmişlerdir? Bunun temel bir nedeni vardır: Asya, Afrika ve Kolomb öncesi Amerika'nın birçok ülkelerinde, arazinin özel mülkiyeti yok gibiydi. Toprak bütünüyle, ondan vergi alan hükümdar ile köy ve aşiret topluluklarına aitti. Hükümdar, beylerinden birine bir tımar bağışladığında, belli bir arazi üzerinde mülkiyet hakkı değil, hükümdar adına vergi toplama yetkisi vermekteydi. Avrupalılar bu ülkelere, toprağın özel mülkiyetine dayanan farklı temel sosyal ilişkiler getirdiklerinden, yerli eşrafın, sömürgeciliği ve onun mülkiyet görüşünü benimsemekte büyük çıkarı vardı. Böylece vergi alma hakkını tam mülkiyet hakkı haline getirebilmekteydiler. Bunun en ünlü örneği, eski vergi toplayıcı Hint eşrafı "zemindar"lardır. Zemindarlar, sömürge yönetimi sayesinde, vergi topladıkları arazilerin sahipleri oldular.

Ayrıca, toprakta özel mülkiyetin korunması, köy topluluklarının parçalanmasını kolaylaştırmıştır. Gücü azaldığı ve hakları elinden gitmeye başladığı ölçüde, köylü büyük arazi sahibinin eline düşmüştür. Böylece, kişisel bağımlılık ilişkileri ortaya çıkmıştır ve dededen kalma topluluğun artık korumadığı köylü, güçlüklere sıkı sıkıya bağlı kılınmıştır. Demek ki sömürgeciler tarafından eski sosyal yapıların devrilmesi, yerli aristokrasinin kudretinin çok büyük ölçüde artmasına yol açmıştır. Bu durum, yerli aristokrasinin neden sömürgecinin müttefiki olduğunu açıklamaktadır. Avrupalılara gelince, onlar da ülkeleri fethetmek ve kontrol altında tutmak için destekler bulmak zorundaydılar. Bu sebeple, "işbirlikçilerinin kudretinin geniş ölçüde artmasını sağladılar. Sömürgecilerin ilk işbirlikçileri, hükümdarlarla az çok çatışma halinde olan ve vergi toplama hakkı reddedilen veya kaldırılan yerli seçkinler olmuştur. Bazı ülkelerde, bizzat hükümdarlar, politik rolü azalmakla beraber, kendisine karşılığında önemli avantajlar sağlayan himaye rejimini kabullenmeyi çıkarlarına uygun bulmuşlardır. Yerli aristokratların büyük çoğunluğu, halkın sırtından sağlanan avantajları büyük ölçüde arttırma imkanı veren bir sisteme dahil olmak için politik yetkilerden kısmen vazgeçmişlerdir. Esasen onlar bakımından sadece efendi değiştirmek bahis konusu idi.

Sömürge ülke halkları, Avrupalılar tarafından yenilmiş değillerdir. Avrupalılar, eğer vuku bulsaydı, kendileri için son derece güçlükler getirecek olan gerçek savaşları yürütecek imkandan da, istekten de yoksundular. Sömürge halkları, kendilerine o tarihe kadar hükmeden ayrıcalıklı azınlığın ihanetine uğramış ve satılmışlardır. Bu ihanetler olmasaydı, sömürge genişlemesi, büyük bir tarihi olay haline belki de gelemeyecekti.

Demek ki sömürge fethi, iki tip toplum yapıları arasındaki büyük farkların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Otarşik küçük köy hücreleri toplamı üzerine oturtulmuş, bir cins kemiksiz yapılı devletler, unsurları bir bütün halinde biçimlenmiş toplumların yönettiği güçlerin itişine direnememişlerdir. Avrupa toplumlarının bu bütünlüğü, kesin dönüm noktası Sanayi Devrimi olan bir tarihi evrimin sonucudur. Sömürgeleşen toplumların zayıflığı, büyük ölçüde, gelişmesi yüzyıllardır duran çok eski sosyal yapıların sürüp gitmesinden ileri gelmektedir. Gelişme devam etseydi bu toplumların sömürgeleştirilmesi mümkün olmayabilecek ve daha sonra azgelişmişliğe doğru yönelmeyebileceklerdi.

Bu durum, bizi daha önce sorduğumuz soruya getirmektedir: Evvelce en prestijli ilerlemeleri gerçekleştiren toplumlar, gelişmelerini neden sürdüremediler? Neden Orta Çağ'da teknik ve bilimsel düzeyi, Onsekizinci Yüzyıl başındaki İngiltere'nin ilerisinde olan ülkeler Sanayi Devrimini gerçekleştiremediler? Bu toplumlar, yalnız duraklamakla kalmayıp Avrupalı sömürgeciler gelene kadar neden önemli bir gerileme kaydettiler? Bu sorular, bugünün aktüel meselesi olan azgelişmişliğin derin nedenleri araştırılınca, nasıl eski ve geniş tarihi sorunlara ulaşıldığım göstermektedir. Avrupa dışı karşılaştırmalı tarihin çok az ilerlemesi dolayısıyla, ancak varsayımları ana çizgileriyle ortaya koymak ve taslak halinde sonuçlara ulaşmak mümkündür.

II. BURJUVA: AVRUPA'YA ÖZGÜ BİR SINIF

Sanayi Devriminin, Orta Çağın sonunda Asya'da mümkün olmayışının nedenlerini Onsekiz ve Ondokuzuncu Yüzyıllarda Avrupa'nın sanayi gelişmesini sağlayan nedenlerle açıklamak mümkündür. Neden Sanayi Devrimi ilk İngiltere'de gerçekleşmiştir? Bunda herhalde İngiltere'nin tarım potansiyeli rol oynamış değildir. İngiltere'de gerçi sanayinin gelişmesinden önce, tarımda bir ilerleme gerçekleşmiştir, fakat o çağlarda İngiltere'ye doğanın sağladığı avantajlar hiç de önemli bulunamaz. Başlangıçta kömür potansiyeli de bir rol oynamamıştır. İngiltere yeraltından kömürü ne ilk, ne de tek başına çıkaran ülkedir. Teknik buluşlarda öncelik almak görüşü de gerçeğe uygun sayılamaz. O çağda İngiltere'de uygulanan birçok keşifler, İngilizlerin özellikle yaratıcı zekalarının sonucu olmaktan çok, onların salon ve laboratuar merakı şeklinde kalabilecek buluşlardan yararlanmak gibi yeni bir kuşku göstermelerinden ileri gelmiştir. İngiltere'nin ekonomik kalkınmasının temel nedeni, üretici zihniyet sahibi bir grup insanın varlığında aranmalıdır. Bu insanlar buluşlara sahip çıktılar ve buluşların bütün etkilerini göstermesine ve onlarla mümkün olan en fazla karı sağlamasına uygun şartlan yarattılar. Bu "girişimciler", esas itibariyle burjuvaziden çıkmıştır.

Burjuvazi, öteki Avrupa ülkelerinde de mevcuttu. Burjuvazi, farklı dönemlerde, ekonomide temel dönüşümleri gerçekleştirmeye girişmiştir. Fakat bu girişimler, ya uygun bir tarihi konjonktürün yokluğu, ya da tekniklerin yetersizliği dolayısıyla başarısız kalmıştır. Bununla beraber, ardarda gelen bu girişimlerin her biri, nisbi başarısızlıklara rağmen, daha sonraki girişimlere temel oluşturacak kazançlar sağlamıştır. Nitekim İngiltere, Amerika'dan gelen değerli maden akışının yarattığı enflasyon altında yok olan İspanyol girişimciliğinden geniş ölçüde yararlanmıştır. İngiliz burjuvazisi, politik açıdan çok uygun şartlar altında bulunmaktaydı: kralın ve asillerin yetkilerini önemli ölçüde kısmayı başarmıştı. Hükümdarın mali yetkilerinin sınırlandırılması, saray istikrazlarının Fransa'da olduğu gibi, sınai ve ticari plasmanlarla rekabet etmesini önlemiştir.

İngiltere'nin, zirai, ticari ve sınai gelişmesi, çeşitli Batı Avrupa Devletleri burjuvalarına izlenecek yolu göstermiştir. Sanayi Devrimine teknik buluşlar yol açmış değildir. P. Bairoch'un çeşitli örneklerle gösterdiği gibi (19) tekniğin ilerlemesini, daha doğrusu onun uygulanmasını, Onsekizinci Yüzyılda çok daha genel ekonomik faktörler tayin etmiştir. Genellikle karmaşık girişimlerin sonucunda üretimlerin artışı, ortaya çıkan darboğazları yenmek için yeni teknik usullerin sahneye konulmasını zorunlu kılmıştır.

Etkili bir burjuvazinin varlığı ve bu sınıftan çıkan girişimcilerin yaratıcı rolü, Sanayi Devrimini başlatan temel faktör olmuştur.

Avrupalılar için, toplumun sinesinde bu kadar önemli rol oynayan bir sosyal sınıfın varlığı, o kadar aşikar ve zorunlu bir olgudur ki bunu çok tabii saymaktadırlar. Halbuki burjuvazinin yüzyılları aşan bir varlığı ve tarihi gelişmede oynadığı kesin rol, bugün Üçüncü Dünya'yı oluşturan ülkelerin çoğunda görülmemektedir. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın dışında, gerçek burjuvaziler istisnai kalmaktadır.

DOĞU'NUN İMTİYAZLI TÜCCARLARI

Bununla beraber, Arap Dünyası, Çin ve Hindistan, yüzyıllar boyu geniş bir ticari faaliyete sahne olmuştur. Tüccarlar sosyal hiyerarşide ekseriya ön planda yer almışlardır. Bu iyi örgütlenmiş ve güçlü devletler, çok sayıda memura dayanmaktaydı. Faaliyetlerine rağmen, bu tüccarlar ve memurlar, burjuvazi teşkil etmeyip ticari aristokrasiler ve aristokratik bürokrasiler olarak kalmışlardır. Tüccarlar ve memurlar, köy topluluklarının hükümdara verdiği vergilerden yararlanan azınlığın unsurları olmuşlardır. Batı Avrupa'da yatırdığı sermayeden kar sağlayan burjuvazinin zenginliği, fethedilmiş topraklar üzerinde köleleştirilmiş bir işgücünün yetiştirdiği ürünlerle yaşayan derebeyinkinden tamamen başka bir kaynağa sahipti. "Burjuva"nın üretim ilişkisi, "feodal"in üretim ilişkisinden kesinlikle farklıydı. Avrupa dışında ise, savaş şefinin zenginliği ile tüccarın zenginliği, gerçekte aynı temele dayanmaktaydı. Zenginliğin kaynağı, toprakların bütününe sahip devlete ödenen vergiydi. Hükümdar genellikle, askerler gibi tüccarların hizmetini de, belli bir süre ve belli köy topluluklarından onun adına vergi almak hakkını vermek suretiyle mükafatlandırmaktaydı. Toprakların özel mülkiyetinin olmayışı Avrupa dışında, derebeyi tipinde büyük arazi sahibi bir sınıfın oluşumunu engellemiştir.

Batı Avrupa'da asiller ve burjuva arasında görülen temel karşıtlık, başka yerlerde ortaya çıkmış değildir. Avrupa'da burjuvazi, zenginliğine rağmen, en ayrıcalıklı ve politik bakımdan yönetici sınıfın dışında kalmıştır. Asya ve Orta Doğu'da ise tüccar, zenginliği dolayısıyla, yönetici aristokrasiye dahil edilmiştir.

Yüzyıllar boyunca, Avrupa dışı çeşitli ülkelerde neden gerçek bir burjuvazi teşekkül edememiştir? Meselenin son derece geniş ve karmaşık olduğu aşikardır. Tarihçiler ancak yeni yeni böyle bir soruyu sormaya başlamışlardır. Onların kesin sonuçlarını beklerken, coğrafyacının aktüel bir olayı izah için, bir çözüm taslağı ortaya koymak hakkıdır.

Toprak köy topluluklarının elinde kaldığı halde, özel olarak toprağa sahip bulunmadan üretim fazlasından yararlanan bir azınlığın varlığı ile nitelenen sosyal ve ekonomik durum, önemli nüanslar taşımakla beraber, dünyanın büyük kısmında uzun süre hakim olmuştur. Marks bunu, derinliğine girmeden, "Asyatipi üretim biçimi" diye tanımlamıştır. Toprağın özel mülkiyeti olmadan insanın insanı sömürmesini sağlayan bu üretim biçimi, tarihi bakımdan ilk sınıflı toplumları teşkil etmektedir. Aristokratik azınlığın örgütleyici rolü, çok sayıda köy topluluklarının güçlerinin bir araya getirilmesine ve bu sayede, üretimde çok önemli artışlar sağlayan büyük sulama işlerinin gerçekleştirilmesine imkan vermiştir. İlkel topluluk aşamasından, "Asyatipi üretim biçimi"ne geçiş, insanların doğaya karşı dağınık mücadelesine son vererek, üretim güçlerinin ileriye doğru büyük bir sıçramasıyla birlikte oluşmuştur.

Fakat ülkelerin çoğunda, temel sosyal yapıların evrimi bu noktada durmuştur. Toprak, köy ve aşiret topluluğunun elinde kalmış ve üretim tipi, bu çerçeve içinde kollektif niteliğini sürdürmüştür. Bayındırlık işlerini yapma görevinin sağladığı yetkiler dolayısıyla, aristokratik azınlık vergi gelirlerinden yararlanmış, fakat toprağın özel mülkiyetine sahip olamamış ve üretime doğrudan doğruya müdahale edememiştir. El koyduğu üretim fazlasının bir kısmı, aristokrasiye köle satın alma ve besleme imkanını vermiştir. Ama köleler, özellikle hizmetkar, asker ve lüks eşya olarak kalmışlar, üretim aracı biçiminde pek az kullanılmışlardır. Bu nedenle, kölelerin oluşu, köleci bir üretim biçiminin varlığına kanıt sayılamaz. Özellikle şehirlerde, kişisel bağımlılık ilişkileri görülmüştür. Fakat bu da, feodal bir üretim biçiminin belirtisi değildir. Zira bunların ekonomik etkileri yok gibidir.

TÜCCAR UNUTULUNCA

Daha açık bir deyimin yokluğu dolayısıyla, "Asya tipi" adı verilen üretim biçimi, çok uzun bir dönem boyunca, esaslı bir değişiklik geçirmeden dünyanın büyük kısmına egemen olmuştur. Aristokrasi ve köy toplulukları arasında mevcut çelişme, gelişmemiştir. Üretim fazlasına el konulması, üretim araçlarına sahip çıkmaya yol açmamıştır. Neden? Şimdilik ileri sürülebilecek tezler çok belirsizdir. Sadece şu söylenebilir: Bu toplumlarda iç çelişkiler gelişebilecek durumda olmadıklarından, toplumların evrimi çok zayıf kalmış ve başka üretim biçimlerine geçilememiştir. Bugün bu durgunluk "anormal" sayılabilir. Zira bu durgunluk, binlerce yıllık hemen hemen tam bir hareketsizlikten sonra gelen çok hızlı bir ilerleme dönemini izlemektedir. Bu toplumların çoğu, tamamen farklı bir toplumla, Batı Avrupayla, ilişkiye gelinceye kadar dengeli, istikrarlı ve "normal" idiler. Yüzyıllar boyunca, Batı toplumunun evrimi, belki az farklı temeller üzerinde başlamakla birlikte, öteki toplumlardan gittikçe daha çabuk ve farklı olmuştur. Dünyanın büyük kısmının evrimi anormal değildir, Batı Avrupa'nın gidişi istisnaidir.

Avrupa'da "Asyatipi" üretim biçiminin, Greko-Latin dünyası içinde, bazı kişilere arazi ve üreticilere sahip olma imkanını veren köleci sisteme doğru evrimi istisnaidir. Ortaçağda, Roma İmparatorluğuna bağlı ülkelerin bir kısmında, daha işin başında istisnai olan bu temel üzerinde bir feodal sistem gelişmiştir. Tarihçiler, bu sistemin dünyada eşi bulunmadığını ispatlamışlardır.(20) Şüphesiz ki öteki ülkelerde de, çok değişik dönemlerde olmakla birlikte, bağımlılık ve koruma biçimleri görülmüştür. Fakat feodal sistemin, aynı zamanda kişisel bağımlılık ilişkileri ile toprağın özel mülkiyetini bir araya getiren gerçek feodalitenin en biçimlenmiş ve tam ifadesi ancak Batı Avrupa'da ortaya çıkmıştır.

Burjuvazinin oluşumu ve bireyselleşmesinin en önemli faktörlerinden biri Altıncı ile On ve Onbirinci yüzyıllar arasında ticari değişimlerin ve para devrinin büyük ölçüde azalması olmuştur. Feodal organizasyonun temelleri, bu dönemde atılmıştır. Para devri ve ticari değişimlerin büyük ölçüde azalması nedeniyle, toprak ve toprağı işleyen kişiler, tek değer sayılmıştır. Egemen, kendisine bağlı olanı ancak tek bir yoldan, ona mülk vererek mükafatlandırabilirdi. Başka yerlerdeki gibi vergi hakkı değil, toprak ve toprağı işleyenler üzerinde mülkiyet hakkı (az çok kısmi) verme durumundaydı. O dönemde sayısı çok azalan tüccar yok sayıldı, unutuldu ve "üç nizamlı" sosyal yapılaşmada ona yer ayrılmadı. Ticari ve mali ilişkiler yeniden önem kazanınca, tüccar kendi varlığını öngörmeyen sistemin şu veya öteki kısmında yer bulamadı. Böylece, aristokrasiye entegre olamayarak yavaş yavaş iyice bireyselleşmiş bir sosyal sınıf haline geldi. Bu sınıfın çıkarı, feodal sistemi yıkmak ve yerine kendi ölçüsüne ve çıkarına uygun yeni bir düzen kurmaktı.

Hindistan, Çin ve Arap Dünyası gibi feodal yapıların yerleşmediği ülkelerde, değişimler ve para devri, çok uzun bir duraklama dönemi geçirmişe benzemektedir. Bu nedenle tüccarlar, devamlı olarak aristokratik azınlığa entegre edilmiş durumda kalmışlardır.

Avrupa feodal sisteminin dar yapılaşmasının geliştirdiği çelişmeler ise, burjuvazinin ayrı bir sınıf olarak ortaya çıkmasına ve bu sayede sosyal ve ekonomik gelişmede önemli rolünü oynamasına yol açmıştır.

Tarihçiler, "gerçek" feodalitenin (daha uygun bir deyimle, yapıları en fazla karşıtlık göstererek, çelişmeleri en elverişli olan ve böylece kendi yıkımını hazırlayan feodal sistemin) genişlik sınırını çizebilecek durumdadırlar. Bu sınırlar, İngiltere, Belçika, Hollanda, Fransa, İtalya ve Almanya'nın büyük kısmını, yani esas itibariyle güçlü bir burjuvazinin geliştiği, Sanayi Devriminin gerçekleştiği bölgeyi kapsamaktadır. Birleşik Devletler ve Kanada, Avrupa'nın bu küçük kısmından gelen insanların eseridir. Dikkat çekici olay, burjuvazinin bilinen rolünü oynadığı, Sanayi Devriminin beşiği olan İngiltere, tarihçilere göre, feodal sistemin en gelişmiş biçimini tanımıştır. Bu yüzden iç çelişmeler, en güçlü biçimde gelişebilmiştir.

Uzak nedenlerini ayırdetmek henüz mümkün bulunmamakla birlikte, halen az gelişmiş olan ülkeler bütününü, temel bir tarihi olay belirlemektedir: Bunlar burjuvazisiz yerlerdir. Eriştikleri uygarlık düzeyi ne olursa olsun, bu ülkelerin ekonomik ve sosyal evrimi, öyle şartlar ve temeller üzerinde gerçekleşmiştir ki oralarda Avrupa feodalitesine özgü yapılar ortaya çıkmamıştır. Burjuvazinin bireyselleşmesi ve gelişmesi oralarda görülmemiştir.

Bu toplumların içindeki çelişmelerin zayıflığı, gelişmeleri yavaşlatmıştır. Batı Avrupa'dakinden çok farklı olan aristokrasi, bir çok halde, temel değişmeler yapabilecek durumda değildi. Mevcut düzeni, kendi çıkarına uygun biçimde değiştirme arzusunda olan dinamik bir sınıfın yokluğu, teknik ilerlemenin izin verdiği bir ekonomik devrimin gerçekleştirilmesini imkansız kıldı. Hareketsizliğin egemen olduğu bu toplumlar, sömürgeci gelişmeye direnemediler.

Bu tarihi gecikme ve yerli aristokrasinin büyük bölümünün katılımı olmasaydı, sömürgecilik olayının genişlemesi mümkün değildi. Sömürgecilik, geleneksel toplumun yıkımını ve hükmedilen bir toplumda, yalnızca sömürgeciler ile onlara katılan yerli seçkinlerin çıkarına işleyen kapitalist sistemin ithalini gerçekleştirmiştir.

PİÇLEŞMİŞ KAPİTALİZM

Avrupa dışı yerlere yapılan ve yavaşça biçimlenen bu transferde, kapitalist sistem önemli değişikliklere uğramıştır. Batı Avrupa'da kapitalist üretim ilişkisi, feodal sistemde çok önemli rol oynayan kişisel bağımlılık ilişkilerinin son bulmasıyla belirlenmektedir. Kapitalist ve emekçi arasında teorik bakımdan ancak belli bir emek süresinin ücret karşılığı satışını öngören bir sözleşme vardır. Batı Avrupa'da kapitalist sistem, giderek, eski üretim ilişkilerini tasfiye etmiştir. Birleşik Devletler, Kanada ve Avustralya'da, kapitalizm fiilen bakir bir toprak üzerinde yayılmıştır.

Buna karşılık, sömürgeleştirilen ülkelerde, kapitalist sistem, gerçek bir başkalaşma ve bozulmaya konu olmuştur. Sermaye sahiplerinin esasen fazla olan yetkileri, kölelerin efendisinin ya da derebeyinin yetkileri ile birleşerek büyük ölçüde artmıştır. Kapitalist sistemin bu "piçleşmesi"ne önce, sömürgecilik olayının kendisi sebebiyet vermiştir. Avrupa'da teorik olarak hür teşebbüs ilişkileri zafere ulaşırken, sömürgeleştirilen ülkeler, gerçek bir fren olmadan, tekel rejimi altına konulmuşlardır. Ekonomik güçlerin oyunuyla başarıları esasen garantilenmiş olduğu halde, Avrupalı iş adamları, halkların mali ve teknik zayıflıklarından faydalanmakla yetinmemişler, sömürge yönetiminin ve ordusunun desteğini istemişler ve elde etmişlerdir. Serbest değişimin göklere çıkarıldığı bir dönemde, sömürgeler, sıkı biçimde "sömürge paktı"na tabi tutulmuşlardır. Bütün sömürge ülkelerde, prekapitalist yerli aristokrasi ile sömürgecilerin ittifakı, "piçleşmiş" bir kapitalist sistemin doğuşuna yol açmışlardır. Bu sistemde, kapitalist üretim ilişkisi, ayrıcalıklıların tam yararına olarak, ilkel ilişkilerle birleştirilmiştir. Bir yandan, yerli eşraf, evvelce hiçbir zaman elde edemediği yetkileri sahiplenmek için geleneksel yapıların çöküşünden yararlanmıştır (toprakları sahiplenmek, köylüyü doğrudan doğruya kullaştırmak v.s. gibi). Öte yandan yerli eşraf, kapitalist haline gelmiştir (ihracat malları üretmektedir ve çoğunlukla ithal edilen malların satışını yapmaktadır). Sömürgecilere gelince, onlar da kapitalist olarak sahip bulundukları yetkilere, hükmetme yöntemlerini ve feodal ya da köleci egemenlik biçimlerini eklemişlerdir. Bu, tarihi bakımdan çirkin çiftleşmenin sonucu, azgelişmiş ülkelerde ayrıcalıklı azınlığın yetkilerinin nesnel olarak aşırılık kazanması olmuştur. Zira bu yetkiler, gerçek bir kapitalist sistemde kapitalistin ve gerçek bir feodal sistemde feodalin sahip bulunduğu otoriteyi aşmaktadır. Bu hilkat garibesi kapitalist sistem ancak, halk kütlelerinin teknik bakımdan geri ve özellikle politik bakımdan boyunduruk altında tutulduğu ülkelerde gerçekleştirilebilmiştir.

AZ GELİŞMİŞLİĞE YÖNELİŞ

Eskimiş üretim biçimlerini tasfiye ederek geliştiği bölgelerden çıkınca, kapitalist sistem, ilkel üretim ilişkilerini sahneye koyma yolunda açık bir eğilim göstermiştir. Sömürgelerdeki büyük tarım işletmeleri (plantasyon) ekonomisi, Ondokuzuncu Yüzyıl sonuna kadar, hakim üretim biçimi olan kapitalizm ile köleci üretim biçiminin bir bileşimidir. Tarihin kaydettiği en büyük esir ticaretlerinden birini, Onsekiz ve Ondokuzuncu yüzyıllarda Amerika'ya doğru, Avrupalı kapitalistler yapmışlardır. Amerika'da bu köleci ekonominin kalıntıları hala çok önemlidir.

Bu ayrıcalıklı azınlıkların sahip bulundukları yetkiler, onlara büyük nüfus kütlesini hemen hemen satın alma gücünden yoksun bırakacak biçimde memleket kaynaklarının önemli bir bölümüne el koyma imkanını vermektedir. Bu el koyuş, teknik bakımdan çok daha fazla üretim yapabilecek modern bir ekonominin gelişmesinin engellenmesine yol açmaktadır. Bu ölçüsüz yetkiler, her türlü gerçek ekonomik ve sosyal ilerlemeyi önleyen başlıca engeli oluşturmaktadır. Üçüncü Dünyanın çok büyük kısmında bu yetkiler, sömürgecilik olgusu dolayısıyla geniş ölçüde artmıştır.

Bununla birlikte, sömürgecilikten çok önce, bu ülkelerin hepsi, daha çök sömürgecilerin suç ortağı olan ayrıcalıklı bir aristokrasinin dindeydiler. Bazı durumlarda yetkilerinin kapitalizmin sağladığı imkanlarla güçlenmesi, sömürge olgusuna ihtiyaç göstermiş değildir. Belli tarihi şartlarda bulunan bazı devletlerde, yerli ayrıcalıklı azınlık (veya onun bir kısmı) modern ekonominin ithalini, yalnız kendi çıkarına gerçekleştirmiştir: Japonya, Türkiye, İspanya v.s. gibi ülkelerde durum budur.

Modern çağdan çok önce mevcut imtiyazlı aristokrasilerin varlığıyla belirlenen eski sosyal yapıların çözümlenmesi, sömürgeleşme olayı ile az gelişmişliğin genişlemesi arasında mevcut mekan içinde değişmeyi destekleyen durumların bir kısmını anlamaya imkan vermektedir. Sömürgecilik gerçekleşse de, gerçekleşmese de, dünya yüzüne modern ekonominin yayılması, gerçek bir burjuvaziye sahip bulunmayan, ilkel yetkilerle donanmış aristokrasilerin hükmettiği bütün ülkelerde azgelişmişliğe götüren bir evrime yol açmıştır. İster yerli, ister yabancı olsun bu aristokrasiler, ilkel yetkilerini kapitalist üretim ilişkisiyle birleştirerek, azami kazanç sağlamışlardır. Kaynaklardan bu sayede alabildikleri çok büyük pay, iç pazarın gelişmesini engellemiş ve ekonomik kalkınmayı durdurmuştur. Buna karşılık, sağlık alanında gerçekleştirmek zorunda kaldıkları değişiklikler, daha sonra nüfus artışının hızlanmasına yol açmıştır.

A.B.D.'DE AVRUPALILAR

Hemen sonra aşırı ayrıcalıklara dönüşen ilkel haklara sahip aristokrasilerin mevcut bulunmadığı ülkelerde sömürgecilik sistemi, az gelişmişliğe yönelmiş değildir. Kanada, Birleşik Devletler ve Avustralya'da sosyal yapıların ve özellikle tarımsal yapıların meydana çıktığı kesin dönemde, nüfus, esas itibariyle sağlam burjuvaziler bulunan Batı Avrupa'dan gelmişti. Hemen tamamen eldeğmemiş bir ülkeye yerleşen (yerliler kovulmuş ve kitle kıyımlarına uğratılmıştır) bu Avrupalıların her biri bir miktar toprağın sahibi olmuş ve böylece her türlü prekapitalist ilişkilerden kurtulmuş, sadece kapitalist tipte sosyal vapılar ortaya çıkmıştır. Burjuvaların çok sayıda ve faal oldukları toplumlardan çıkan "girişimciler" bol miktarda bulunmuş ve ekonomik hayata büyük bir hız vermişlerdir.

Bundan başka, burjuvazinin gücü, görece demokratik politik ve sosyal şartlan gerekli kılar. Gerçekten Avrupa'da, onu aristokrasinin karşısına diken çatışmalarda burjuvazi, işçi ve köylülerin desteği olmaksızın aristokrasiyi yenemeyecekti. İşçi ve köylüyü ise peşinden ancak, herkes için Özgürlük ve Eşitlik (politik) adına sürükleyebilirdi. İktidara gelince, burjuva yöneticiler, bu demokratik ideolojiyi ne tamamen ortadan kaldırabildiler, ne de giderek politik hakların halkın bütününe doğru genelleşmesini önleyebildiler.

Tarımda nisbi eşitlik, demokratik yapıların gücü ve nisbeten önemli bir burjuvazinin varlığı Kanada, Birleşik Devletler ve Avustralya'da sömürge sisteminin, kapitalistin yetkilerinin ötesinde yetkilerle donanmış bir imtiyazlı azınlık yaratmasını engellemiştir. Bu kapitalistler, kaynakların nisbeten daha ufak bir kısmına el koyabildiklerinden (tabii ki azgelişmiş ülkelerde alınana göre) ve üretken faaliyetler çok sayıda girişimci tarafından yürütüldüğünden ortalama satın alma gücü hızla arttı. Bu da hala anavatanın vesayeti altında bulunan bu ülkelere

Avrupa sermayesinin akıtılmasını karlı kılacak güçte bir ekonomik gelişmeye yolaçtı.

ARJANTİN’DE AVRUPALILAR

Avrupa kaynaklı nüfusun akışı, yerlilerin hemen hemen mevcut olmayışı ve Avrupa ile olan ekonomik bağların sıkılığı gibi faktörler, Arjantin'in, mesela Kanada'nınkine benzer bir gelişmeye yönelmesine yetmedi. Zira bu iki ülkenin tarımsal yapıları çok farklıdır. Geniş arazilere el koyan Arjantin'in büyük toprak sahipleri, iş gücünü tabi kıldılar ve ayrıcalıklı bir azınlık oluşturdular. Bu azınlığın davranışları, Arjantin'in az gelişmişlik durumunun temelinde yatmaktadır.

Batı Avrupa ve İngiltere'nin dışında, modern ekonominin yayılması, sömürgecilik olsun olmasın, ülkelerin sosyal yapılarına göre, tamamen farklı sonuçlar verdi. Güçlü bir burjuvazinin bulunduğu, politik hayatın nisbeten demokratik cereyan ettiği, sosyal ilişkilerin esas itibariyle kapitalist nitelik taşıdığı ülkelerde, bu ilişki bir kalkınma durumu yaratmıştır. Sömürge olsun olmasın, gerçek bir burjuvazinin bulunmadığı, politik yapıların demokratik nitelik taşımaktan uzak kaldığı, kapitalist üretim ilişkilerinin bir ayrıcalıklı azınlığa aşın yetkiler verecek biçimde ilkel bağlarla karıştığı ülkelerde, kapitalist sistemin yayılması, onları bugünkü azgelişmişlik durumuna yönelten şartların giderek oluşumuna yol açmıştır.

Birleşik Amerika'da, "İhtiyar Güney" ile ülkenin geri kalan kısmı arasında mevcut şiddetli karşıtlık, yukarıdaki iki kuralın bir örneğidir. İç savaştan önce mevcut köleci büyük tarım işletmeleri, bu bölgede öyle ekonomik ve sosyal yapılar yerleştirmiştir ki, ülkenin geri kalan kısmının gelişmesine rağmen, bu bölge azgelişmişliğe yönelmiştir. Bir sürü belirti (siyahların yüksek doğum oranı, tarım güçlükleri, sanayileşmenin zayıflığı, demokrasinin yokluğu, bir kısım beyazın azami karı için siyahları bağımlı duruma koyan ırkçı kanunlar... Çünkü siyahlar, dolaylı olarak ırkçılıktan zarar gören "fakir beyazlar" ile rekabet halindedir), Güney Devletlerinin, 2030 yıldır girişilen çabalara rağmen, hala azgelişmişlik durumunda bulunduğunu göstermektedir. Ekonomisi çok gelişmiş bir devletin içindeki azgelişmiş bir bölge ile bütünüyle gelişmiş bir bölge arasındaki fark, birincinin bugün çok daha zayıf bir nüfus baskısı altında kalmasıdır. Gerçekten Güneyli siyahların büyük bir kısmı, ülkenin başka yerlerine göç etmektedirler.

JAPONYA’NIN DURUMU

Gerçek bir burjuvaziye sahip olmayan, yarı feodal bir azınlığın egemenliğindeki topluma modem ekonominin girişi, er geç az gelişmişlik durumunun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Japon örneği, istisnai oluşu dolayısıyla, özellikle anlamlıdır. Evvelce belirtilen nedenlerle ülke, büyük bir sınai gelişmeye rağmen, az gelişmişliğe kaymıştır. İç pazar, devlet ve feodallerin baskısı altındaki kütlelerin düşük satın alma gücü dolayısıyla çok zayıf bir mahreç teşkil ettiğinden, bu sanayi büyümesi, silah siparişleri ve uzun süre büyük devletler arasındaki rekabetlerden yararlanan Japon emperyalizminin fethettiği pazarlar olmasaydı, çabucak iflas edecekti.

Az gelişmişliğe doğru, benzer bir gidiş herhalde Rusya'yı da beklemekteydi. Rusya da sınai gelişmesine, Japonya'nınkine hayli benzer ekonomik ve sosyal şartlar altında başlamıştı. Hemen hemen köleleştirilmiş halklar, ayrıcalıklıların büyük yetkileri, burjuvazinin zayıflığı, stratejik ve askeri siparişlerde çıkış yolu bulan bir sanayileşme. Bununla beraber 1917 Rusya'sı, henüz azgelişmiş bir ülke değildi: Nüfus artışı yavaştı (yılda yüzde 1,5), ekonomik büyüme hızlıydı, tarım ürünleri ihracatı çok boldu. Japonya'nınkine benzer bir evrim, çok muhtemelen onu da beklemekteydi. Devrim nüfus artışının hızlanmasından önce, ayrıcalıklı azınlığın yetkilerini yok ederek ve yeni sosyal ve ekonomik yapılar yaratarak, azgelişmişliğe doğru açık gidişi durdurdu ve ülkeyi kalkınmaya yöneltti. Sovyetler Birliği örneği göstermektedir ki, tabii Devrimden önce, nüfusun kaynaklardan daha hızlı artışı başlamadan önce sosyal ve ekonomik yapılarda gerçekleştirilen köklü değişiklikler, kapitalist sistemin ayrıcalıklılar yararına az çok ilkel üretim ilişkileri ile birleştiği bir ülkede, az gelişmişliğe doğru evrimi yarı yolda durdurabilir.

Üçüncü Dünya ülkelerindeki aşırı nüfus artışı, dolaylı olarak ekonomik durgunluğun sonucudur. O halde azgelişmişliğin temel nedeni, imtiyazlı azınlıkların aşırı yetkisidir. İmtiyazlı azınlıklar üretimde artışları frenleyecek ve nüfus artış temposunun altına düşürecek biçimde kütlelerin satın alma gücünü azaltırlar.

Şüphesiz birçok halde, ekonomi bilim kitaplarının çok ender olarak inceledikleri aşırı yetkilerin kaynağında, sömürge olgusunun imkan verdiği bu kapitalizmin "piçleşmesi" bulunmaktadır. Yalnız kapitalizm bu piçleşmenin tek nedeni değildir. Devlet üzerindeki politik otoritelerini korumakta çok kıskanç olan ayrıcalıklı yerli azınlıklar, dış müdahalesiz de bunu gerçekleştirebilmişlerdir. Nitekim Lizbon ve Madrit'ten ayrılıp, bağımsızlığın ilanından sonra, Güney Amerika imtiyazlıları, güçlerini arttırmışlar ve kaynakların daha büyük kısmına el koymuşlardır. Onların bugünkü yetkilerinin genişliği, dar anlamıyla sömürge olgusunun olduğu kadar, onu izleyen 150 yıllık "bağımsızlık"ın sonucudur. Bu ayrıcalıklı azınlığı özellikle zararlı kılan onun yabancı olması değil, kaynaklardan el koyduğu kısmın büyüklüğüdür. Yerli azınlıkların kötülükleri, yabancı sömürücü kadar büyüktür, (hatta daha fazladır). Onlar etnik bakımdan yerli iseler de, yabancıyla olan bağları aynı büyüklüktedir.

SAHTE BAĞIMSIZLIKLAR

Az gelişmişliğin nedeni olarak, sömürgecilik olayım niçin nisbeten küçümsüyoruz? Sömürgeciliğin son buluşundan sonra, ona hafifletici şartlar sağlamak, ya da bir iade-i itibar davası hazırlamak kesinlikle bahis konusu değildir. Dehşet yaratmak için fetih sırasında işlenen cinayetler, bazı halklara karşı soğukkanlılıkla sahneye konan jenosid politikaları, kurtuluş hareketlerini kırmak için kullanılan metodlar, sömürgeciliğe karşı en ufak hoşgörünün gösterilmesine izin vermez.

Tarihi süreç içinde az gelişmişliğin ortaya çıkışında dar anlamıyla sömürgecilik olayının rolünü tahlil etmek, onu küçümseme anlamına gelmez. Tam aksine, sömürgecilik çok daha geniş ve çok daha süreli bir olayın özel bir yönü sayılmalıdır. Az gelişmiş ülkelerin çok büyük çoğunluğu bugün, az çok uzun bir süreden beri politik bakımdan bağımsızdırlar. Fakat bir iki durumun dışında onların hemen hepsi, imtiyazlı azınlıklar tarafından hükmedilmekte, sömürülmekte ve engellenmektedir. Bu azınlıklar, görünüşlere rağmen, kudretlerin hiçbir şey kaybetmiş değillerdir.

İmtiyazlı azınlıkların kalışı, sömürgeciliğin basit artıkları ya da yeni sömürgeciliğin sonuçları sayılmamalıdır. Birçok ülkede bağımsızlığın elde edilmesi, şüphesiz, geniş bir halk hareketinin sonucudur. Fakat aynı zamanda, ayrıcalıklı azınlığın az çok büyük kısmının iki yönlü, fakat önemli eylemi bağımsızlığın gerçekleştirilmesinde rol oynamaktadır. İmtiyazlı azınlık, çeşitli nedenlerle ana vatandan ayrılmaya yönelmiştir. Genellikle, yerli ayrıcalıklılar ile sömürgeciler arasında ülkenin sömürülmesinin sağladığı karların paylaşılması konusunda bir anlaşmazlık bahis konusudur. Kendilerini halkı disiplin içinde tutmaya muktedir sayan yerli imtiyazlılar ek avantajlar isterler, ya da başka uluslararası kapitalist gruplarla daha karlı anlaşmalar yapma hevesindedirler. Birçok halde, yabancı ve yerli ayrıcalıklılar bağımsızlığı, bazı el koymaları engelleyen ve bir takım usulleri yasaklayan anavatanın kurallarından kurtulmak için benimsemişlerdir. Güney Amerika'da yerleşmiş sömürgeci nüfusun isyanının nedenlerinden biri, o ana kadar el süremedikleri "tahta ait topraklar"a da sahip olma arzusuydu. Bunun içindir ki, birçok Güney Amerika ülkesinde bağımsızlık, yerli toplulukların durumunu açıkça ağırlaştırmıştı Birçok Batı Afrika devletine çok ani tanınan bağımsızlık, buna hiç de itiraz etmeyen büyük şirketlerin ve yerli eşrafın işine yaramış değil midir? Son zamanlarda, uzun süredir fiilen bağımsız olmakla beraber, Güney Afrika Birliği ırk ayrımı politikasını serbestçe uygulayabilmek için Commonwealth'i terketmeye karar vermiştir. Bu devlet, onları daha rahat sömürebilmek için halen Londra'nın kontrolünde bulunan komşu arazilerin bağımsızlıklarını istemektedir. Şüphesiz birçok bağımsızlık, daha olumlu bir içeriğe sahip olmuştur. Bunlar, bütün halkın mücadelesiyle çok daha güç elde edilen bağımsızlıklardır. Fakat bugüne kadar, birkaç ender durumun dışında, politik bağımsızlık,' ayrıcalıklı azınlığın yetkilerinin azalmasına yol açmış değildir. Yetkiler devam etmiş ve hatta bazen artmıştır.

MİLLİ BURJUVAZİ MASALI

Azgelişmişlik, esas itibariyle bir iç dengesizlik olarak tanımlanmıştır. Aynı şekilde onun temel nedenleri ülkenin dışında aranmamalıdır. Dış faktörlere böyle bir rol oynama imkanını 'ün ve bugün veren iç nedenlerdir. Yerli imtiyazlı azınlığın kesin desteği olmasaydı, sömürge egemenliği gerçekleşemeyecekti. Büyük mali gruplar, yeni sömürgeci bir politikayı, ülkenin içinde vazgeçilmez yardımcıları bulabildikleri ölçüde uygulayabilmektedirler. Üçüncü Dünya ülkelerinin modern ekonomisi, iç pazarın zayıflığı dolayısıyla, dış pazarlara bu kadar fazla bağımlıdır. Azgelişmiş ülkeleri, dışarıdan izlemeye son vermek gereklidir. Bu ülkelerin tarihi evrimi ve temel meseleleri, onların dışarıdaki faktörlerin değil, her şeyden önce iç nedenlerin sonucudur.

Azgelişmişlik kavramını yalnız sömürgeciliğin meyvası, dıştan gelen bir olay sanmak, sadece bilimsel açıdan yanlış değildir, aynı zamanda politik açıdan son derece tehlikelidir. Birçok az gelişmiş ülkelerde, resmi kişilerin nutukları, bütün kötülüklerin kaynağı olarak sömürgeciliği suçlamaktadır. En gerici partiler bile, halkta bir ilgi bulabilme arzusuyla anti sömürgeci sözlere hayli şevkle sarılmaktadır. Milli bağımsızlık konusunda, onlar, en az kıskanç olanlar arasında değillerdir. Ayrıcalıklıların sadık ajanı olan birçok hükümetin elinde, sömürgecilik mükemmel bir mazerettir: Sefaletin, işsizliğin, açlığın artışı sömürgecilere atfolunmaktadır. Kütlelerin iç değişiklikler istemesi yerine, "yabancıların müsaade edilemeyecek müdahaleleri"ne karşı gösteri yapması tercih edilmektedir. İkame edilebilecek üretim bölgelerine sahip bulunan büyük uluslararası tekellere karşı girişilen halk hareketleri çok az etkilidir. Yeni sömürgeciliğe karşı mücadelenin tek yolu ayrıcalıklı azınlıklardan kurtulmaktır, onlar olmadan yeni sömürgecilik fazla bir şey yapamaz. Az gelişmiş ülkenin bütün güçlüklerinin yabancılara, sömürgecilere atfedilmesi, ayrıcalıklı azınlıkların bağımsızlıktan beri oynadıkları önemli rolü maskelemek demektir. Bu, bir Üçüncü Dünya ülkesinin, en zenginlerden en fakirlere kadar bütün sosyal kategorilerinin sömürgeciliğin kurbanı olduklarını kabullenmek anlamına gelmektedir. Bu, sömüren ve sömürüleni, her ikisi de Avrupalı değildir aynı din, ırk ve millettendir gibi yanıltıcı bir gerekçeyle karıştırmaktan ibaret bir davranıştır. Bu karıştırıcı eğilim, çok çeşitli politik çevrelerde gittikçe daha fazla yayılmaktadır.

Mesela, yabancı çıkarlara karşı sayılan yerli imtiyazlı azınlığı tanımlamaya yarayan "milli burjuvazi" kavramını, bu eğilime borçluyuz. Bu ifade, çifte bir yanlış anlayışa dayanmaktadır. ilk yanlışlık, anti-sömürgeci milli harekete katılış nedenleri ile üzerinedir. Ayrıcalıklıların çoğu için, söz konusu olan temel yapıların değiştirilmesi değil, ülkenin sömürülmesinden sağlanan karlardaki payını arttırmaktır. İkinci yanlışlık, bu grubun gerçek mahiyeti üzerinedir. Sömürgeci efendiler ve halk kütlesi arasındaki ortalama durumu, bu gruba, burjuva sıfatını kazandırmıştır. Aslında bir gerçek burjuvazi değil, fakat büyük arazi sahipleri, memurlar, tüccarlar ve çok ender olarak sanayiciler bahis konusudur. Yetkileri normal bir kapitalistin yetkilerini çok aşmaktadır. P.A. Baran, bu çok özel sosyal kategoriyi tanımlamak için, "Lümpen burjuvazi" deyimini kullanmaktadır.(21)

Fakat "lümpen proletarya"ya benzetilerek üretilen deyim bu ayrıcalıklıların yolsuzluk ölçüsündeki gücünü belirtmekten çok uzaktır. Sömürgeciliğe sözde muhalefetleri, şimdi birçok azgelişmiş ülkede az çok gerici hükümetlere, komünist ülkelerin yardımını sağlamaktadır. Bu yardım, birçok Üçüncü Dünya ülkesine hükmeden ayrıcalıklı azınlıklara Batı devletlerinin ve büyük uluslararası grupların yaptıkları yardımlara eklenmektedir.

MARKS HAKLI ÇIKIYOR

Sömürgelikten yeni kurtulmuş ülkelerde bağımsızlık hiçbir olumlu sonuç getirmemiş midir? Şüphesiz birçok halde, ayrıcalıklı azınlığın içinde gerçekleşen değişmeler, hiç değilse şimdilik, fazla bir şey değiştirmiş değildir. Bununla beraber, bağımsızlık mücadelesi, kütlelerin bilinçlenmesini hızlandırmıştır. Kesin bir evrim başlamaktadır. Sömürgeciliğin son buluşundan sonra gerçekleştirilen ilerlemenin yetersizliğinin yarattığı hayal kırıklığı dolayısıyla halk meseleye artık yabancı-yerli terimleriyle bakmaktan yavaş yavaş kurtulmakta, gerçek bir sosyal mücadeleye yönelmektedir. Yabancı-yerli ayırımının yerini, sömüren-sömürülen almaktadır.

Nisbeten yeni ortaya çıkan bugünün azgelişmişliği olayı, yüzlerce yıldan beri ortaya çıkan, birleşen, birbirlerini destekleyen nedenlerin sonucudur: Burjuvazinin yokluğu, sosyal ve ekonomik hareketsizlik, yerli ayrıcalıklılar ile sömürgecilerin ittifakı, sömürgeci gelişmeye karşı zayıf direniş, politik ve ekonomik bağımlılık, ayrıcalıklı azınlığın aşırı yetkilerinin oluşumu, geleneksel yapıların çözülmesi, iç pazarın daralması, modern ekonomi kesiminin ihracata yönelmesi, ticaret hadlerinin aleyhte gelişmesi, sağlık ilerlemesinin zorunluluğu, hızlı nüfus artışı. Bu nedenlerin bir kısmı çok eskidir ve bazen ortadan kalkmıştır (geleneksel toplumların donmuşluğu). Bir kısmı ise 2030 yıldır ortaya çıkmıştır (hızlı nüfus artışı). Az gelişmişlik nedenleri arasında bazıları, temel nedenden önce çıktı ve onu şartlandırdı, ötekileri ise temel nedeni izledi. Bu temel neden, kapitalist tipte üretim ilişkilerinin gerçek bir "piçleşmesi" sonucunda, olağanüstü baskı ve el koyma imkanlarına sahip imtiyazlı bir azınlığın ortaya çıkışıdır.

Azgelişmişlik, esas itibariyle, az gelişmiş sosyal yapılarında donmuş toplumların bünyesine, aşırı sosyal, ekonomik ve politik yetkilerle donanmış bir azınlığın (yerli ya da yabancı) yararına kapitalist sistemin sokulmasından ileri gelmektedir. İmtiyazlı azınlığın kaynakların büyük kısmına el koyması, modern ekonomik faaliyetleri sınırlandıracak ve esas itibariyle yabancı pazarlara tabi kılacak biçimde iç pazarı daraltır. Bunun yarattığı genel fakirlik ve geniş az istihdam çok yüksek bir doğum oranının devamını kamçılar. Yüksek doğum oranı, sağlık alanındaki zorunlu ilerlemelerle birlikte, çok hızlı bir nüfus artışını yaratır. Nüfus artış oranı, ülkenin fiilen kullandığı kaynakların artış oranından çok daha hızlı olmaya yönelir.

Az gelişmiş ülkeleri belirleyen nisbi ekonomik durgunluğun temel nedenleri, gelişmiş ekonomide fazla üretim krizleri yaratan nedenlere oldukça benzemektedir: Üretim imkanlarıyla, efektif talebin kötü gelir dağılımı dolayısıyla azalması arasındaki çelişme. Ne var ki gelişmiş ülkelerde bu krizler geçici ve konjonktüreldir. Üçüncü Dünya ülkeleri krizi ise devamlı ve yapısaldır. Gelişmiş ülkelerin zaman zaman tanıdıkları işsizlik dönemleri, azgelişmişliğin temel niteliklerinden biri olan kütle halindeki devamlı az istihdamın karşıtıdır. Az gelişmiş ülkelerde efektif talep o kadar azdır ve fazla üretim o kadar devamlıdır ki, bu, az üretim görünüşünü almaktadır. Verimli yatırımlar yapılmamaktadır, zira talep sınırlıdır. Yatırım eğilimi düşük olduğundan, büyük miktarda sermaye dışarıya ihraç edilmekte ve önemli ölçüde kaynaklar, el sürülmeden kalmaktadır.

Kitlelerin satın alma gücünün giderek bir ilerleme kaydettiği gelişmiş ülkelerin evrimi, kapitalist sistemin kendi kendini yoketmesi biçimindeki Marksist tezin tartışılmasına ve mutlak fakirleşme tezinin aksini iddiaya imkan sağlarsa da, az gelişmiş ülkelerin evrimi (insanlığın dörtte üçü), tamamen Marks'a hak vermektedir. Bu ülkelerde sefalet çoğalmakta ve uzun süreden beri felce uğramış kapitalist sistem birçok durumlarda yokolmaya gitmektedir.

DEVRİM ZORUNLULUĞU

Yüzyıllar boyu birçok ülkenin evrimi, teknik seviye önemli ilerlemelere imkan verdiği halde, engellenmiştir. Bugün Üçüncü Dünya ülkelerinin gelişmesi, büyük imkanlara rağmen frenlenmektedir. Her iki halde de, frenleyişin nihai nedeni, imtiyazlı azınlıkların kendilerine özgü tabiatında bulunmaktadır. Birinci halde, sosyal yapılar aristokrasinin prens, asker ve tüccarları toplayabilecek biçimde olduklarından, sosyal ve ekonomik evrimi organize etmeye muktedir bir burjuvazinin oluşumunu engellemiştir. Bugün ise ayrıcalıklı azınlık, hem kapitalistin, hem de feodalin yetkilerini birleştirmektedir. Bu durumun efektif talep yokluğu dolayısıyla, ekonomik gelişmeyi nasıl frenlediğini gördük.

Her ikisi de imkanların çok altında bir üretim seviyesinde durgunlukla belirlendikleri halde, iki durum tamamen farklıdır, "geleneksel" birinci durum, iç çelişmelerin zayıflığı ve çok yavaş nüfus artışı dolayısıyla dengedeydi. Nitekim yüzyıllar boyu sürdü. İkincisi, yani az gelişmişlik durumu, temel bir dengesizliktir: Nüfus kaynaklardan daha hızlı artmaktadır. İç çelişmeler artık son derece şiddetlidir. Durum, süremez.

Az gelişmiş ülkelerin ekonomik gelişmesini engelleyen frenler çok çeşitlidir: Açlık, nüfusun kötü durumu, eğitimsizlik, az istihdam, milli entegrasyon yokluğu, dış pazarlara bağımlılık, ekonomik sektörler arasındaki iletişimsizlik, bazı doğal engeller, sermaye ve teknolojik donanım yetersizliği, ayrıcalıklı azınlığın yetkileri. Frenler çeşitli zamanlarda bazıları artık mevcut olmayan güçler tarafından konmuşsa da, bunlar, bugünü bağlamak için birleşmektedirler. Frenlerin hepsi aynı ağırlıkta değildir: Eğer insanlar isterlerse ve gerekeni yaparlarsa, frenlerin bazıları çabucak kaldırılabilir. Ötekiler, büyük çabalarla ve belli bir ilerlemeden sonra gevşeyeceklerdir. Nitekim açlık, eğitimsizlik, süreç içinde kaldırılabilir. Fakat asıl sorun şudur: Az gelişmişliğin temel nedenini oluşturan ayrıcalıklıların aşırı yetkileri, gerçek bir kalkınma çabasının başlamasını önleyen en büyük engel, en büyük frendir. Fakat aynı zamanda bu en çabuk kırıtabilecek engeldir. Kaldırılması daha önce belli bir gelişmeyi gerektiren öteki frenlerin çoğundan farklı olarak, imtiyazlıların yetkileri, karşılaşabileceği büyük güçlüklere rağmen bir politik süreç tarafından çabuk tasfiye edilebilir ki bu da Devrimdir.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült