Güncel

 

 

Atatürk’ü Konuşmak

Celal Şengör


Ben bütün dünyanın aklı başında ve bilgili insanlarının paylaştığı bir görüşe katılanlardanım: Atatürk bir dahiydi ve bu dahinin yaptıklarının genel bilançosu hem kendi milleti hem de insanlık açısından çok olumludur. Aklı başında hiç kimsenin zaten bu konuda bir şüphesi yok. Üzerinde tartışılan mevzu Atatürk’ün diktatör olup olmadığıdır. Bence Atatürk, ilk ve kanımca en başarılı biyograflarından Harold Courtenay Armstrong’un (1892-1943) 1932 yılında yayınladığı Grey Wolf Mustafa Kemal—An Intimate Study of a Dictator (Bozkurt Mustafa Kemal—Bir Diktatörün İçten Bir İncelenmesi: Arthur Barker Ltd., Londra, 352 s.) kitabının başlığında da belirttiği gibi, bal gibi bir diktatördü2, ama bir zorba değildi. Maalesef memleketimizde bu iki kavram sıklıkla birbirine karıştırılır. Bununla birlikte onu tarihteki resmi ünvanlı ilk diktatör3 Gaius Julius Caesar’dan (MÖ 100-44) beri tarihteki ekseri diğer diktatörlerden ayıran önemli bir özelliği vardı: Tüm düşüncelerini milletini temsil eden meclise öyle veya böyle kabul ettirdikten sonra uygulaması. Atatürk’ün meclisi sadece iki defa tehdit ettiği söylenir: Birincisi, Büyük Taarruz’dan evvel başkumandanlık görüşmeleri sürerken. Bu tehdidi de şu sözlerden ibarettir: “Orduyu başsız bırakmadım, bırakmıyorum, bırakmayacağım.” O zaman ülkenin içinde bulunduğu nazik durum ve meclisin takındığı tutum düşünülürse bu ifadeyi mazur görmek kolaydır. Diğeri de hilafetin saltanattan ayrılması tartışmaları sürerken söylediği: “Bu iş olacaktır. Ama bu arada bazı kafalar da kopabilir” sözleridir. Bu, aslında dinsel anlamda dogmatik (yani dinin kuralları gereği) ve tarihsel kökleri olmayan bir birliktelik hakkında ülkenin kritik günlerinde yapılan sonu gelmeyen bilgisiz ve akılsız tartışmalar karşısındaki isyanını dile getirir. Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih olarak kabul edersek, ülkenin yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar 19 senede Atatürk hiçbir kararını altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur.

Milletinin temsilcilerine kararlarını kabul ettirme yolları çok çeşitli şekiller almıştır: Bazen onları bezdirene, yorana kadar meclisi çalıştırmış sonunda oylarını alıp onları dinlenmeye göndermiş, kendisi de hemen alınan kararları uygulamaya koymuştur. Bazen verilen oyları saydırmadan “Oy birliği ile kabul edildi” dedirtivermiştir. Ama bu kararlara daha sonra itiraz eden çıkmamıştır. Her kararın altında öyle veya böyle milletin temsilcilerinin imzaları vardır. Atatürk buna büyük önem vermiştir: Kurtuluş Savaşının en tedirgin günlerinde, bazen milletin temsilcilerinin tehlikeyi göremeden veya görmelerine rağmen karar alınmasını güçleştirdikleri, yani ülkeyi ve milleti tehlikeye attıkları dönemlerde, silah arkadaşlarının bazılarının meclisten kurtulma yönünde yaptıkları tekliflere asla iltifat etmemiş, her seferinde “meşruiyetten ayrılamayız” demiştir.

Peki dikta bunun neresindedir? Bunun için Agatha Christie’nin (1890-1976) polisiye romanlarının meşhur detektifi Hercule Poirot’nun son macerası olan Curtain! Poirot’s Last Case (Perde! Poirot’nun Son İşi: Collins Crime Club tarafından yapılan ilk baskı, 1975) adlı romanından benzetmeler yapayım: Poirot kaldığı otelde işlenen cinayetleri işleyenlerin muhtelif olduğuna, ama tüm cinayetlerin aynı hedefe yönelik işlendiğine bakarak bunların arkasında tek bir sorumlunun olduğunu düşünmektedir. Sonunda, bunları işleyenlerin tek bir kişi tarafından bu cürümleri işlemeye ikna edildiklerini keşfeder. Dikkat buyurunuz: Azmettirildiklerine demiyorum; ikna edildiklerine diyorum. Bu durumda cinayetlerin kaynağını bildiği halde gerçek faili tevkif ederek adalete teslim etmesi imkansız hale gelmektedir. Sonunda, ölümcül bir hastalığın pençesinde tekerlekli iskemleye mahkûm olmuş olan Poirot kararını verir ve adamı kendisi öldürerek ömrü boyu mücadele etmiş olduğu bir suçu işler. Burada iki benzetme yapmak istiyorum: Birincisi cinayetleri işlemek isteyen adamın bunu kendisi yapmayarak başkalarını ikna ederek yaptırtmasıdır. Bu ikna etme işi, Atatürk’ün yöntemidir, ama Atatürk bu yöntemi iyi işlerde kullanmıştır. Diğer bir benzetme de, bu mükemmel suça (yani cezalandırılması mümkün olmayana) karşı Poirot’nun sonunda, sürekli insan öldüren bir katili ortadan kaldırmak gibi olumlu bir amaçla, toplumun tasvip etmediği bir yöntem kullanmaya, yani suç işlemeye kendisini mecbur hissetmiş olmasıdır. Burada da Atatürk, kendisinin doğru bildiği şeyleri topluma rağmen yapmak zorunda kaldığı için Poirot gibi davranmıştır: Normal şartlarda belki kabul görmeyecek ikna yöntemleri kullanmıştır.

Atatürk’ün yaptıkları tarih mahkemesi önünde yargılanmış ve kendisi tüm uygar insanlığın alkışlarını almıştır. Bugün hür ve refah bir ülkede yaşıyorsak bu onun eseridir. Atatürk, özgürlüğü öğretebilmek, topluma yayabilmek için bir süre diktatörlük yapmıştır. Bunu çocuk yetiştiren ebeveynin çocuklarına yaptığı muameleye benzetebiliriz. Ebeveyn veya veliler, çocuklar belli bir akılcı muhakeme düzeyine erişmeden (ki tıbben bunun aşağı yukarı 18 yaşında tamamlandığı sanılmaktadır) ve belli bir bilgi deposunu oluşturmadan, onlar adına karar alır.

Her toplumun tam bir bilgi hazinesiyle mücehhez olarak tamamen akılcı davranacağını düşünmek büyük ölçüde 20. yüzyılın bir modasıdır ve ilk kez 1906 yılında Amerika’nın ilk sosyoloji profesörü William Graham Sumner (1840-1910) tarafından Folkways (Halk Yolları) adlı meşhur kitabında dile getirilmiştir. Batı uygarlığının kapsadığı toplumlar dışında hiçbir araştırma yapmamış olan Sumner, her toplumun kendi içinden yargılanması gerektiğini iddia ederek, dış kıstaslarla toplumların konumlarını belirlemenin yanlış olacağını öne sürmüştür. Modern bilimsel dilde buna rölativizm, yani bağılcılık denmektedir. Sumner, yönetimlerce halklara empoze edilen reformlara da karşıydı. Bu fikirlerin kökleri, ta Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) “asil yabani” düşüncesine kadar inmekle beraber, 20. yüzyılda Amerikan antropolojisinin babası denilen Alman kökenli Amerikalı antropolog Franz Boas (1858-1942) ve onun şöhretli Amerikalı öğrencisi Margaret Mead (1901-1978) tarafından geniş bir kesime öğretilmiştir. Aslında bu fikirlerin ne kadar yanlış olduğu konusunda son zamanlarda gerek sosyoloji gerekse de sosyal antropoloji içinden ciddi sesler yükselmeye başlamıştır.4 Bu itirazların en derli toplu sunulduğu eser yine bir Amerikalı’ya ait olup, Los Angeles’deki Kaliforniya Üniversitesi’nin (UCLA) antropoloji ve toplumsal psikoloji profesörü Robert B. Edgerton’a ait olan Sick Societies (Hasta Toplumlar: 1982, Free Press, New York) adlı önemli kitaptır.

Daha onsekizinci yüzyılda yapılan coğrafi keşif gezileri sayesinde, bazı toplumların fikirsel ve hissi gelişmelerinin diğerleri kadar olmadığı açıklık kazanmıştı. Mesela Kaptan James Cook (1728-1779), Büyük Okyanus adalarının birindeyken gemisine misafir gelen bir yerli kralının, un çuvalı taşıyan tayfaların elinden çuvalın kazayla düşerek patlaması sonucunda elbisesinin kirlendiğini görmesiyle hıçkırarak ağlamaya başlaması, elbisesi temizlenince de sanki hiçbir şey olmamış gibi diplomatik ziyaretine devam etmesi karşısında hayrete düşmüş, bu insanların gelişim düzeylerinin bir çocuğunki kadar olduğunu düşünmüştü. 1982 yılında yayımlanan kitabında Profesör Edgerton’un bütün dünyadan derlediği örneklerle vardığı sonuç, Cook’unkinin aynıdır. Bazı toplumlar gelişme basamaklarında geridir; bazıları ise ileri. “Bunu kabul etmemek, geri toplumları geride kalmaya mahkûm etmek demektir,” diyor Edgerton.

Atatürk de kendi toplumunun geri, hatta hasta olduğu kanaatindeydi. Ahmet Haşim’in pek çok yazımda atıf yaptığım 1919 tarihli bir mektubunu okuyanlar, Atatürk’e hak vermeden edemezler. Bu mektubu bu önsöz içinde, mümkün olduğu kadar çok kişinin okumuş olması için, tekrar yayınlıyorum. Unutmayın, bu mektup yazıldığı zaman ortada ne Atatürk’ün fikirleri, ne de icraatı vardı henüz:

“Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelade taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celal’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır”5

Bu mektupta yazılanlar Bağdat doğumlu bir şairimizin kaleminden çıkmıştır. Haşim, Galatasaray’da okumuş, İzmir’de öğretmenlik yapmış, Düyûnu Umumiye’de çalışarak devletinin mali sefaletini yakından tanımış, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerliği esnasında ise Anadolu’yu gezmiştir. Daha sonra Osmanlı Bankası’nda çalışan şair, tedavi için Frankfurt’a gittiğinde

Avrupa’yı da yakından tanımış, bu konuda ölümünden bir yıl önce bir de Frankfurt Seyahatnamesi başlıklı bir kitap yazmıştır. Yani, Haşim’in gözlemleri bilgili ve akıllı bir adamın gözlemleridir.

Bu gözlemlerin ortaya serdiği ise taş devrinde kalmış, daha doğrusu, o düzeye itilmiş bir toplumdur. Gerçi böyle gözlemleri yapan tek Osmanlı Haşim değildi. Osmanlı’nın son ikiyüz yılı içinde buna benzer gözlemler ve fikirler pek çokları tarafından, hatta bizzat III. Mustafa, III. Selim ve II. Mahmud gibi padişahlarca bile dile getirilmiştir. Bunu inkar eden tarih cahilidir veya kötü niyetlidir. Bugün Atatürk’ün yaptıklarından ziyade yöntemlerine tevcih edilen eleştirilerin büyük çoğunluğu, Atatürk’ün içinde faaliyet gösterdiği zamanın şartları dikkate alınmadan yapılmış boş eleştirilerdir; çoğu, Uğur Mumcu merhumun ifadesiyle, bilgisi olmadan fikir üretmeye kalkanların söyledikleridir. Bu eleştiriler genellikle belirli fikirleri hiçbir eleştiriye tabi tutmadan kabul eden yobazlar tarafından yapılmaktadır. Bunların temsilcileri, politik yelpazenin en sağından en soluna kadar saçıldıkları gibi, sosyal disiplinler içinde bilim yaptıklarını sananlar arasından da çıkmaktadırlar. Ancak sosyal disiplinler içindeki bu hastalık, yukarıda Sumner, Boas, Mead gibi örneklerle altını çizdiğim gibi, ülkemize has değildir.

urada bizi ilgilendiren fikirlerdir. Kitabın amacı da Atatürk’ün milletimizi uygarlaştırmak, refaha kavuşturmak, dünyada saygınlaştırmak gibi asil ideallerini halkıma hatırlatmaktan ibarettir. Onu eleştiren, hatta ona hakaret edenlerin, bizleri bütün dünyanın gözünde ve kendi içimizde ne hale düşürdüklerini içeride ve dışarıda aklı başında her insan görmektedir. Umarım bu düşüş ciddi bir kırıma sebebiyet vermeden yakınlarda bir gün nihayet durur ve gene tırmanışa geçebiliriz ulusça.

A. M. Celal Şengör Anadoluhisarı, 23 Ekim 2014

 

 


*1 2005, Bilim Adamı Olarak Atatürk: Hava Harp Okulu, [İstanbul], 26 s; 2006 Bilim Adamı Olarak Atatürk: Hava Kuvvetleri Dergisi Ek, Şubat, 16 s 2014, Bilgiyle Sohbet—Popüler Bilim Yazıları: İş Bankası Kültür yayınları, 772 pp.

*2 Yaygın anlatılan bir hikaye, Atatürk’ün, bu kitabın Türkiye’de çevresindekilerce yasaklanmasına gösterdiği tepki ile ilgilidir. “Niçin yasaklıyorsunuz? Adam eksik bile anlatmış. Keşke yine gelse de ben bazı eklemeler yapabilsem”. Armstrong’un kitabında yaptığı önemli vurgulardan biri, Atatürk’ün başarılarının çevresindekiler sayesinde olmaktan çok, onlara rağmen meydana geldiğidir. Bu durum, kitabın Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı dönemindeki hükümetler tarafından niçin yasaklandığını gösterir: Armstrong’un yer yer pek acımasızca (ama bence çok haklı olarak) eleştirdiği pek çok kişi, o hükümetlerin başbakanları, bakanlarıydılar. Atatürk, ülkeyi yönetmek için ihtiyacı olan kişileri kırmamak için tasvib etmediği bu yasağa katlanmıştır.

*3 Dictator Roma Cumhuriyeti Senatosu’nun olağandışı haller için tek bir seçilmiş memuruna (magistratus extraordinarius) tanıdığı mutlaki yönetim hakkını temsil eden ünvanın adıydı. Bu ünvanın olumsuz bir çağrışım yapması da 20. yüzyılın marifetidir. Tersi bir örnek 19. yüzyıldan verilebilir: İtalyan birliğini kuranlardan Giuseppe Garibaldi (1807-1882) Sicilya ve Napoli’yi Fransız hegemonyasından kurtarmak için 1860’da başlattığı Spedizione dei Mille (Binlerin Seferi) esnasında halkının da coşkulu desteği ile kendisini 14 Mayıs’ta Sicilya’nın diktatörü ilan etmişti. Atatürk’ün diktatörlüğü de doğası gereği Garibaldi’ninkine benzer (gerçi Atatürk böyle bir ünvanı hiçbir zaman kullanmamıştır). İlginç bir diğer benzerlik de, Garibaldi’nin 11 Mayıs 1860’da Marsala’ya çıkmasıyla, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkması arasında kurulabilir.

*4 Yeni Zelandalı sosyal antropolog Derek Freeman (1916-2001), 1983’te yayınladığı Margaret Mead and Samoa adlı kitabında, Mead’in 1928’de yayımlanmış meşhur ve etkili eseri Coming of Age in Samoa’da (Samoa’da Ergenliğe Erişmek) kullandığı bilgileri kendisine veren Samoa’lı genç kızların Mead ile dalga geçtiklerini ve kendisine gerçekle alakası olmayan bilgiler verdiklerini belgelemiş, Mead’in gidip yerliler arasında yaşamak yerine Samoa’da bir Amerikan üssü içinde oturarak genç yerli muhbirlerle yetinmiş olmasını eleştirmiştir. Böylece rölativist Amerikan sosyolojisi ve sosyal antropolojisinin temel eserlerinden birinin tamamen temelsiz olduğu ortaya çıkmıştır.

*5 Ahmet Haşim’in Saruhan milletvekili, Cumhuriyet döneminde de Demokrat Parti’nin kurucularından ve ilk Milli Savunma Bakanı Refik Şevket İnce’ye (1885-1955) yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektuptan: O. Karaveli, Sakallı Celal, 5. baskı, 2004, Pergamon Yayınları, s. 45-46. İnce daha sonra Demokrat Parti yönetimiyle ters düşünce bakanlıktan ayrılmış, Meclis Başkanı olmuştur.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült