Güncel

 

 

Atatürkçülük Ve Karşı Görüşler

Ergün Aybars

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözüyle konuya girmek istiyorum. "Tarihçinin çilesi budur. Tarihçi olmayan herkes tarih hakkında konuşur". Uğur Mumcu, Mehmet Altan ile T.V.'den 6 Haziran 1992'de yaptığı tartışmada "Bilgi sahibi olmadan fikir üretme hastalığı" bulunduğundan söz ediyordu. Son yıllarda Türkiye'de Atatürkçü düşünce sistemi ve ona dayanan Türk Devrimi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik, bilimsel olmaktan çok ideolojik saldırılar gözlenmektedir. Bilimsel düzeyde eleştirilerden çok, saldırı biçiminde yapılan bu tek yönlü propaganda çoğu kez gerçekleri saptırmakta veya hiçbir kanıt göstermeden ileri sürülen iddialara dayandırılabilmektedir. "İkinci Cumhuriyet"çi, "Yeni Osmanlıcı, "Şeriat"çı ve hatta yeni bir aydın tipi ki "entel" diyerek de bazı kesimlerce isimlendirilen görüşler bu yöntemi kullanıyorlar. Sağ ve sol çevrelerin bu yaklaşımlarında Türkiye'de "resmi ideolojiye dayalı "resmi bir tarihçilik" olduğu için olayların gerçekleri öğrenilemiyor suçlamaları ile bir çeşit baskı yaratılarak, Atatürkçülüğü ret etmenin övgüsü yapılıyor. Diğer yandan baskı ile olumlu bir yaklaşım içindeki yazarlar resmi tarihçi gibi sunulmaya çalışılıyor. Yine bu çevrelerin kullandıkları saptırıcı yanıltıcı bir iddia da "Atatürk’ü koruma kanunu" var da o sebeple Atatürk eleştirilemiyor sözleridir. Bu konularda yayın dünyamızda çoğalan yayınlar ve konferans, panel, sempozyumlar oldukça dikkati çekiyor. Bu yöntemin Atatürk'e saldıranı meşhur ettiğine hiç şüphe yok. Ancak Türkiye'de sosyal bilimler ve özellikle tarihçilik hakkında olumsuz kuşkulara yol açmaktadır. Bilimin ve bilim adamanın görevi gerçekleri ortaya koymaktadır. Pozitif bilimlerde rastlanmayan sübjektif yargılar, sosyal bilimlerde, ideolojik amaçlarla çokça yapılmaktadır. Kişisel yorumdan kaçınarak olayın sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgeleri ile kanıtlanarak, sağlam bir bilgi temeline dayanması gerekir. Bilim adamı tarihi bir olayı, hangi siyasal, askeri, sosyal, ekonomik, hatta psikolojik etkenlerle oluştuğunu ve ne gibi sonuçlar doğurduğu ortaya koyar. Fransız devrimini inceleyen bir araştırmacı, olayın bütün etkenlerini derinlemesine inceler, bu sonucu şu sebepler hazırlamıştır diyerek, özel yargıya değil, objenin kendi olgusuna göre bir sonuca varır. Türk Devriminin incelenmesinde aynı yöntemin uygulaması gerekir.

Türkiye'de Türk Devrimi üzerine kişisel yorum yapan, çoğu kez kulaktan dolma yanlış ve noksan bilgilerle konuşan veya kasıtlı olarak saptıran çevreler bulunduğu gibi üniversite öğretim üyesi olup, bu konularda yorumlar yapan, dönemin kaynaklarını yukarıda belirttiğimiz gibi, incelememiş çok örnek göstermek mümkündür. "Bilgi sahibi olmadan fikir üretme" konusunda Uğur Mumcu'yu haklı çıkartan bir örnek, Uğur Mumcu ile Mehmet Attan arasında 6 Haziran 1992'de TV'de yapılan "U. Cumhuriyet" tartışması oldu. Mehmet Altan bu tartışmada "Türkiye'de İstiklal Mahkemeleri konusunda hiç kimsenin araştırma yapmadığını..."19251927 yıllarını kast ederek İstiklal Mahkemelerince 30 (Otuz) bin kişinin asıldığını" ileri sürdü Uğur Mumcu Prof. Dr. Ergün Aybars'ın bu konuda kitabı vardır yanıtını verdi.1 Sayın Mehmet Altan'ın bu konuda doktora ve doçentlik tezi hazırlandığını ve bunların kitap olarak yayınlandığımı bilmemesi, bu konuda fikir ürettiğine göre bağışlanamaz. Yazar Abdülkadir Dilipak, Hürriyet Gazetesinin 2 Şubat 1992 günlü sayısında Kurtuluş Savaşı'nda 12 bin kişi öldü, İstiklal Mahkemeleri'nde 120 (yüz yirmi) bin kişi asıldı diyor. Murat Belge, Sol Kemalizme Bakıyor başlıklı kitapta (s. 111), şapka giymem diye bazen insanların İstiklal Mahkemeleri kararıyla asıldığını" ileri sürüyor. Cumhurbaşkanı Sayın Turgut Özal iki yıl önce Manisa'da yaptığı bir konuşmada aynı sözü kullanıyordu. Milletvekili Mezarcı ise Uğur Mumcu ile yaptığı TV tartışmasında 500 (beş yüz) bin kişinin öldürüldüğünden söz ediyordu. Buradaki ortak nokta bu iddiaların hiçbir kanıta dayanmayan, subjektiv yargılar ve dolayısıyla yanlış olduğu idi.

İstiklal Mahkemeleri Milli Mücadele'de vukuatlı asker kaçağı (ırza tecavüz, cinayet, soygun suçlusu ve ıslahı nefs olmayacak) casus, bozguncu, eşkıya, düşmanla işbirliği yapan vb. suçlardan dolayı azami 1500 (bin beş yüz) kişiyi idam etmiş, 2827 kişinin idamını uygulamayıp, son bir hak tanıyarak cepheye sevk etmiş, 40.000 dolayında asker kaçağını kaçtığı sayı çarpı on hesabıyla dayak cezaları ile cepheye sevk etmiştirCumhuriyet döneminde ise 7 Mart 1925 7 Mart 1927 arasındaki idam sayısı ise 350 kiş| kadardır. Şapka giymediği için idam edilen olmamıştır" "Şapkayı bahane ederek dini kışkırtıcılık aracı yapıp, şeriatı ve Halifeyi getirmek için silahlı isyan ve isyanı kışkırtma suçlarından 26 Kişi idam edilmiştir. Görülüyor ki İstiklal Mahkemeleri konusunda doğru bilgiye dayanmayan bu konuşmalar kamuoyunda yanıltıcı sonuç doğurmaktadır.

Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti ve özellikle Atatürk hakkında yazı yazan, iddialı suçlamalarda bulunan, Atatürk'ü diktatör olarak değerlendiren önemli sayıda yazarın Atatürk tarafından 1931 yılında yazılıp o tarihten itibaren ortaöğretimde ders kitabı olarak okutulan "gedeni Bilgiler" kitabından ve Atatürk'ün Söylev ve Demeçlerinden haberleri olmaması konuya nasıl yaklaştıklarının açık bir "göstergesidir. "Atatürk'ü Koruma Kanunu" olduğu için Atatürk'ün eleştirilemediği ise asılsız ve kasıtlı bir saptırmadır.1950 yılında iktidara geçen DP'nin varlığından cesaretlenen ve taviz verilmiş olan Radikal İslamcı akımların Atatürk'ün heykellerini kırıp, küfürlerle saldırmaları üzerine D.P. bunu engellemek için Atatürk'e söven ve heykellerini tahrip edenlere bir yıldan üc yıla kadar hapis cezası getiren bir yasa çıkarttı. 25.7.1951 tarihinde TBMM.'inde kabul edilen yasa 31.7.1951 dün ve 7872 nolu Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu yasanın birinci maddesi şöyledir.

MADDE 1: Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir..."

Yasa, görüleceği üzere Atatürk'ü eleştirmeyi engelleyici bir özellik taşımamaktadır.

"Cumhuriyeti numaralandırmak, eski tepeden inmeci alışkanlıklara dayalı bir söylem tarzıdır diyen İlber Ortaylı ve "önemli olan Türkiye Cumhuriyeti'nin daha demokratik, refahlı, özgür olabilmelidir" diyen Uğur Mumcu'nun yaklaşımları sağlıklı bir yaklaşım örneği olarak görülüyorlar. "Başta SHP, siyasi partiler artık darbecileri hukuk önüne çıkartma talebini seslendirmelidirler. Darbeciler, onların kurdukları hükümetlerde yer alanlar, kurucu meclislerine katılanlar, velhasıl darbe ile işbirliği yapan tüm kadrolar özel bir mahkeme ya da bir parlamento komisyonu tarafından yargılanacaktır" diyen Asaf Savaş Akat'ın bu yeni darbeci yöntemi ile Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Kenan Evren ve silahlı kuvvetlerin hemen bütününü, Danışma Meclisi, 12 Mart Dönemi, 27 Mayısçılar, Kurucu Meclis, C.H.P. İsmet İnönü, Bülent Ecevit başta olmak üzere Tarık Zafer Tunaya, Enver Ziya Karal, H.N. Kübalı, S.S. Onar, Muammer Aksoy ve daha bir çok isim yargılanacak. İş o kadarla da bitmeyecek Rusya'dan Fransa'ya ve İngiltere’ye kadar bütün ihtilalciler ve George Washington da yargılanacaklar.

Atatürk döneminin tarihini incelemeden, teori üretip, eleştiriler getirenler, çoğu kez bu dönemin üzerine araştırmalarıyla tanınan yazarları da görmemezliğe geliyorlar. Tarık Zafer Tunaya, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Niyazi Berkes, Enver Ziya Karal, Çetin Özek, Uğur Mumcu, vb. birçok Türk araştırmacının yanısıra Bemard Levvis, Amold Toynbee, Lord Kinross, Maurice Duverger, Stanford Show, Feroz Ahmad, vb. birçok yabancı araştırmacının eserlerini incelemeden Türk Devrimi ve Atatürk üzerine eleştiri getiren yazarları görmekteyiz.

Bir zamanlar Atatürk'ü komünist olmadığı için "Burjuva Mustafa Kemal" sıfatı takarak eleştirenlerin, kimi demokrat görünüm altında yine eleştirmek ve yıkmak çabaları, Oktay Akbal'ın (Milliyet, 2 Mart 1993) dediği gibi açıkça görülebiliyor. İlhan Selçuk'un "Köftehor Sevimli de..." yazısında (Cumhuriyet 27 Temmuz 1992) belirttiği "68'li kuşaktan İşçi Partili Hızlı Sosyalist... Marksist? Leninist? Demokratik devrimci? Olmadı mı? Maocu?..." ve şimdilerde (1992 yılı), Çankaya'nın telefonu ile V. Cumhuriyeti kurduğunu" belirttiği kimselerin tezleri, bilimsel olmaktan çok; ideolojik ve kişiselliği ile ilgili görünüyor.

Son zamanlarda Atatürk'e saldırarak meşhur olma modasını da gözden kaçırmamak gerekir. Milletvekili Mezarcı, A. Dilipak şöhreti bu şekilde elde etmeyi başarırlarken, Mehmet Altan da 2. Cumhuriyet Sloganı ile meşhur olmayı başardı. Çetin Altan (Sabah Gazetesi 4 Mart 1992) Çanakkale Kahramanının Mustafa Kemal olamayacağını ifade ediyor, Oktay Akbal (Milliyet 10 Mart 1992) verdiği yanıtta, Ruşen Eşrefin 1918'de Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal ile olan mülakatını belirttikten sonra, "Yaşı uygundur Altan da bilir. Bilir ama özgün olmak, kimseye benzememek de var! Ne var ki öyle çok özgün bir görüş de değil, yazdıkları yıllardır bu konuları geveleyen gericilerin kaleminden çıkmış gibi!.

Çarpıtma, yakıştırma denilen bir şey varsa o da budur" diyerek önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. Son yıllarda Atatürk’e ve T.C.'ye karşı eski aşırı solcuların ve aşırı sağcıların bugünkü saldırıları, hedefle ve amaçla birleştikleri™ gösteriyor. Seyfi Öngider (Sol Kemalizm’e Bakıyor s. 155) kitabında 'Cumhuriyet tarihi boyunca Kemalistler başlıca üç şeyi karşılarına aldılar: Kürtleri, İslamcılar ve Komünistleri birkaç yıl önce, Türkiye'de Murat Belge başta olmak üzere bazı solcu aydınlar, İslamcılarla solcular arasındaki ilişkilerin dostça bir çerçeve içinde, bir tür ittifak ilişkisini içeren bir çerçevede kurulması gerektiğini ileri sürdüler, bazı ilişkiler geliştirmeye çalıştılar" diyerek çok önemli bir noktayı dile getiriyor. Bu ittifakın ne anlama geldiğini ciddiyetle düşünmek gerekir.

Devletler arşivlerindeki belgeleri, yetkili ekiplerince tasnif ettikten sonra araştırmacılara sunarlar. Açıklanması uygun görülmeyen belgeler ise saklanır. Canlılığını koruyan olayların belgeleri açıklanmazlar. Bu durum bugün de gelişmiş ülkelerde de sürmektedir. Diğer yandan, gizli servislerin belgelerini ise hemen hiç açıklamıyorlar. "Irangate" olayı bir tesadüf sonucu ortaya çıktı. Türkiye açısından bir diğer sorun da arşivlerimizi modern hale getirmeyi hala başaramadık. Bazı arşivlerimiz ise düzgün bir şekilde açık değil.41930’larda Dünya tarihçiliği de oldukça basit düzeyde idi. Anel ekolü yeni kurulmuştu ve II. Dünya Savaşı bütün gelişmeleri durdurmuştu, il. 193031 yıllarında resmi tarihçilik denemesi yapıldıysa da, kısa sürede vazgeçildi. 1960'lardan sonra Türk Devrimi ve Atatürk üzerine yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda araştırma eserleri yayınlandı.

Tarihi olayları biçimsellikle ele alarak yorumlayanlar, sebep-sonuç ilişkisini ve şartlan, başlangıçta belirttiğimiz gibi incelemeyenler, sübjektif yorumlarını bilimsel sonuçlarmış gibi ortaya koyanların, U. Cumhuriyet tezlerini hangi yapısal değişikliğe ve yönteme dayandırdıkları, bunların nasıl gerçekleştirileceği hala açıklık kazanmış değileli. Cumhuriyetçi görüşü savunanların bir kısmının 1970'li yılların aşırı solcuları iken, bugün demokrat olmaları da ayrıca dikkat çekiyor. Bu tezin hemen arkasından başkanlık sistemi ve eyalet sisteminin ileri sürülmesi de her iki görüşün aynı merkezden çıkmış olabileceği kuşkusunu yaratıyor.

Mehmet Altan "İkinci Cumhuriyet" Nedir, Ne Değildir? başlıklı yazısında biçimsel bir yaklaşımla konuyu ele almaktadır. İleri sürdüğü görüşler, kanıtlardan yararlanılmadan yapılmaktadır. "1923 Cumhuriyeti de gerçek bir halk egemenliğinin oluşmasını sağlayacak olan "demokratik" özden kopuk olarak ilan ediliyor" şeklindeki yorum, biçimsel bir yaklaşım ve subjektiv bir yorumdur. 1978 yılında Mete Tunçay'ın "Atatürk'e Nasıl Bakmak" başlıklı yazısında, bugün Mehmet Altan'ın benzer yaklaşımla yaptığı yöntemi, eleştiren Niyazi Berkes Cumhuriyet Gazetesinde (28 Ocak 1979) şu yöntem eleştirilerini getiriyor: "Bunlar yalnız tarihsel yaklaşım yoksunluğu ile konunun ele alınmış olmasından ileri gelen yetersizlikler değil, aynı zamanda basit tarih olaylarının değerlendirilemeyişinden doğan yanlışlıklardır." Mete Tunçay'ın, Mustafa Kemal'i diktatör olarak niteleyen ve Hitler, Mussolini vb. diktatörlere benzeten yorumuna (ki bugünkü U. Cumhuriyetçilerin de aynı biçimsel yaklaşımda oldukları açıkça görülüyor) ise Niyazi Berkes yine aynı yazısında şu eleştiriyi getiriyor: "Bunların hiçbirisinin Mustafa Kemal Türkiyesi koşulları ile en küçük bir ilişkisi ve benzerliği bile yok.

Mustafa Kemal'in diktatörlüğünü önce, kimi Türkiye ile uzlaşamamış olan emperyalist devlet adamları yaygınlaştırdı. Sonunda yumuşamaya başladı.'Atatürk'ün büyük adam olmasının eseriyle kanıtlandığını belirten N. Berkes (Cumhuriyet, 31 Ocak 1979) Atatürk'ün milletvekillerini kendisi seçiyordu yolundaki eleştirilere de Halka rağmen" olmayıp, "Halka uyarak" yapılan, örnek olarak Pakistan'ın durumunu gösterip, el kesme cezasının doktor nezaretinde yapılışını anlatıyor.6 y Türk Devriminin örneğin Saltanatın, Hilafetin kaldırışı, Cumhuriyetin ilanı, laik kurumların getirilişi en basitinden şapka giyilmesi, vb. halka sorulsa idi, ne olacağını kestirmek hiç zor değildir. Niyazi Berkes, bu gerçekten hareketle "Halka rağmen" olmasının Türk Devriminin başarılı ön özelliği ve gerçekçi bir yöntem olduğunu belirtiyor. Mehmet Altan ile Tunçay'ın görüşlerindeki benzerlikleri görmek için (Toplum ve Bilim, sayı 5, Kış 1978) sayısında Mete Tunçay'ın yazısını ve yine aynı yazarın (Türkiye'de Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923 1931, Yurt Yayınları 1 Ankara 1981) kitabını okumalarını öneririm.

Nutuk'u eleştirenlere de N. Berkes, "Nutuk, gerçekte bir Söylev değil bir kitaptır. Yazılı bir yapıt. Yazarı onu Kurultayda okuduğu için "Söylev” denmiştir demekte ve onun bilimsel bir eser olduğunu vurgulamakta. Nutukta, Anti emperyalist savaşın açıklanışını, Kurumuş Osmanlı Hükümdarlığı kuruntunun niçin yıkılması ve ulus egemenliğinin kurulması gerektiği, İslamcı-Turancı ideolojilerin tarihsel hiçbir olurluğunun bulunmadığını belirtmektedir Nutuk ile Atatürkçülüğü açıklamak çok noksan bir yaklaşımdır. Nutuk, Türk Devriminin ve Atatürkçülüğün yalnızca bir kaynak kitabıdır. Atatürkçülüğü bütünlüğü ile ele almak ve Türk Devrimini sebep-sonuç ilişkileri ile değerlendirmek gerekirken yüzeysel ve biçimsel yaklaşımlar dikkati çekmektedir.

"İnsan Hakları Evrensel Bildirisi"nin B.M. tarafından 1948'de yayınlanmasından bu yana Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Sözleşmesi ile ulusların demokratik haklar konusunda ne kadar yol alındığı tartışılır. Asya-Afrika Latin Amerika gibi bölgelerde insan haklarının ne derece etkili olduğu söylenebilir? Sanayileşmiş, modern toplumun refah sorunlarını çözmüş, A.B.D. Batı Avrupa, Japonya gibi birkaç ülkenin dışında kaç ülkede demokrasinin işlediğini söyleyebilirizKişi başına düşen ulusal geliri 23 bin dolar altında olup da, demokrasiyi yaşatmaya çalışan kaç ülke vardır. Eğer demokrasiyi çok partili bir sistem olarak görürsek ve yetinirsek, Pakistan'da da demokrasiden söz edebiliriz. İşsiz sayısı 4 milyonu aşan, anarşi ve terörün tırmandığı, ulusal geliri kişi başına 3 bin doların altında ve dengesiz dağılan, yolsuzluk, partizanlık, liderlerin sen ben kavgası içinde olan bir ülkenin demokrasiyi yaşatabilmek konusunda ısrarı ve azmi var ise, geçmişteki anarşik olaylara ve askeri müdahalelere, rağmen, her askeri müdahale en kısa sürede tekrar demokrasiye dönüyorsa bunun sebeplerini doğru olarak görmek gerekir. 1960, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinin sorumluluğunu Türk Silahlı Kuvvetlerine yüklemek kendi sorumluluğundan kaçan, kolay ve ucuz bir yöntemdir. Sosyal Ekonomik Siyasal Psikolojik etkilerini incelemeden yapılan yorumlarda kişiye özel yönlerinin yanlışlıkları açıkça görülmektedir. Demokrasi bir sivil toplum sistemidir. Siyasal partiler, parlamento, iktidar, basın, üniversite, yargı organı, barolar, sendikalar, dernekler vb. demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Her şeyden önce bütün bu organlar kendilerini öz eleştiriden geçirip, demokrasinin müştereklerini yaşatmada ne gibi sorumlulukları olduğunu ve kusurlarını ortaya koymalıdırlar. Ucuz ve kolay yöntemlerle bir yere varılamayacağı gibi, bundan sonra geçmişin deneylerini akılcı, gerçekçi, ilmi yöntemlerle değerlendirerek aynı yanlışlara düşülmemesi bilincinde olmak

Konuya Yaklaşım:

Türk tarihini hem kendi özgün koşulları içinde özelde ve Dünya tarihi içinde örnek ve kıyaslama ile genelde ele almak gerekir. Türkiye'yi Cumhuriyeti hazırlayan sebeplerden soyutlayamayacağımız gibi, batı dünyası ile ilişkisinden de soyutlayanlayız.

Batı Uygarlığı (Rönesans Hümanizma Reform Kapitalizm Aydınlanma İngiliz (1648 ve 1688), Amerikan (1776), Fransız (1789-1848) Devrimleri Sanayi Devrimi) temelleri üzerine kurulmuştur. Modernleşme Uluslaşma olgusunu yaşayan bu ulusların ortak bir uygarlığa mensup olmaları sonuçları itibarıyla aynı siyasal sistemleri getirmemiştir. İngiltere ve A.B.D.'de demokrasi, Fransa'da Cumhuriyet + demokrasi gelirken, geç ulusal devlet kuran İtalya (1861) ve Almanya (1870)'da totaliter rejimler kurulurken, Rusya Çarlık baskı rejiminden, komünist rejime geçmiştir. 19. yüzyılda Avrupa'daki ulusal bağımsızlıkçı ulusların öncelikli sorunu demokrasi değil, bağımsızlığını kazanmak olmuştur. Yunan, Sırp, Romen, Bulgar, isyanları ve bağımsızlıkları bunun açık örnekleridirler. 19181940 arası Avrupa’sında görünen tablo totaliter rejimlerin yaygınlığıdır. Türkiye Cumhuriyeti bu ortam içinde tercihini yapacaktır.

İngiliz "Halklar Bildirisi" ile 1688 devriminin getirdiği İngiliz sisteminde demokrasinin, halk egemenliğine ulaşması, sınıf ve cinsiyet farkı olmaksızın siyasi-hukuki eşitliğin sağlanabilmesi, kadınların oy hakkını kazanmalarının 1917 yılında gerçekleşmesi gözönüne alınırsa, oldukça yakın bir tarih olduğu görülür. A.B.D.'nin kuruluşunu hazırlayan ve Jefferson'un kaleminden çıkan bildiride: "Biz şu hakikatleri aşikar telakki ederiz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Allah kendilerine vazgeçilemez bazı haklar bağışlamıştır, bu haklar arasında hayat, hürriyet ve saadetini arama hakları yer alır; bu hakları korumak için insanlar arasında meşru iktidar hak ve yetkisini idare edilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur. Herhangi bir hükümet şekli bu gayeleri tahrip eder bir maliyet alırsa onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi emniyet ve saadetlerini sağlamaya en çok elverişli görünecek prensipler üzerine dayanan ve kudret ve yetkiyi aynı amaç ile teşkilatlandıran yeni bir hükümet kurmak o halkın hakkıdır." Hak idaresi felsefesini bu kadar açık odaya koyan bu bildiri ve buna dayanarak hazırlanan Amerikan Anayasası ve A.B.D.'nin kuruluşuna rağmen bu ülküye ulaşılması 150 yıldan çok sürecektir. "Amerika'da yoksul-zengin, kadın-erkek, zenci-beyaz arasındaki birçok eşitsizlik vardı. Fakat bir cemiyetin yaşayışında bir ideali tamamıyla gerçekleştirememiş olması bu ideali değerden düşürmez, bir kere ilan olunan eşitlik inanışı, Amerikan düşüncesinde bir maya gibi daima etkisini göstermiştir" diyen Allan Nevins çok önemli bir noktaya dikkati çekmektedir. A.B.D.'nde "Birleşik Devletlerin hiçbir organı ne Başkan ve ne de mahkemeler Anayasa'nın vermediği bir hak ve yetkiyi kullanamazlar" ve "biz Harbi Anayasaya göre teşkilatlanmış bir millet olarak yapıyoruz. Federal otoriteler, barışta olduğu gibi, harpte de yetkilerini yalnız anayasadan alırlar” görüşüne rağmen 1917'de Başkana gıda maddelerine el koyma, sınai tesisleri kontrol ve zaruri maddelerin fiyatlarını tespit etme yetkisi tanındı. U. Dünya Savaşında ise olağanüstü tehlike boyutlarına göre Başkana geniş yetki tanıma anlayışı daha da kuvvetlendi. Başkan Roosevelt Başkomutanlık yetkilerini çok geniş bir biçimde uyguladı, kongre kendisine olağanüstü yetkiler tanıdı. 1 Aralık 1941'de Kongre Başkana "Harp Yetkileri Kanunu" ile sansür uygulama yetkisini tanıdı. Bunların da ötesinde batı kıyılarında yaşayan A.B.D. vatandaşı, Japon asıllı yaklaşık 100 (yüz) bin kişi güvenlik sebebiyle "tehcir ve tecrit" olundu.9

Fransız Devriminin "Hürriyet, Eşitlik, Adalet” esasına dayanan bildirisine rağmen Fransa, devrim-karşı devrim süreci, cumhuriyet-krallık mücadelesi Fransa'nın 17891870 arasında geçen 81 yıllık dönemin tarihini oluşturur. Demokrasi'nin Fransa, A.B.D. ve İngiltere’ye bir günde gelmediği bu kadar açıkken Türkiye'de bunu hemen beklemek ne derece gerçekçidir? "Demokrasi Alaaddin'in Lambasından çıkmaz... bir gecede kurulmaz" diyen Prof. Bernard Lewis ve Prof. Feroz Ahmad, Kemalizm'in Türkiye için demokrasi şartı olduğunu vurguluyorlar. Regis Debray "Cumhuriyetçi misiniz, Demokrat mi?" başlıklı yazısında "Fransız ihtilalinden çıkmış olan Cumhuriyet kavramıyla Anglosakson tarihin oluşturmuş olduğu biçiminde demokrasi kavramını birbirine karıştırmanın fiyatını, hepimiz bugün inkar edilmez bir zihinsel karışıklıkla ödüyoruz. Bu kavramları eşanlamlı zannediyor ve birini diğerinin yerine kullanıyoruz." "Mesela başındaki örtüyü vestiyere bırakmadığı sürece genç bir Müslüman kıza ders salonuna girişi yasaklamayı ele alalım. Cumhuriyetçi "iyi bir davranış" diyerek bunu alkışlayacak, buna karşılık "hayır, kötü bir davranış” diyerek demokrat bundan incinecektir. Biri buna "laiklik" diyecek diğeri "hoşgörüsüzlük" diyecektir. Bunlar kelime kavgası mıdır? Hayır, ilkeler üzerinde bir anlaşmazlık" diyen yazar, demokratça davranmaksızın cumhuriyetçi olunabileceği (Fransa) gibi, anayasalı monarşiklerin (Belçika v.b.) cumhuriyetçiliğin tarihi bir boyut olduğunu ve demokrasinin zamanla cumhuriyetle bütünleştiğini anlatmaktadır. Cumhuriyetçinin vatandaş yaratma, devlet ülke bütünlüğü sorumluluğu müşterek eğitim merkezi ve üniter yönetimci olmasına karşılık, “çoğulcu kültür içinde gelişen demokrasinin her topluluğun kendi doğal liderini isteyen" yamalı bohça görünüşünü ele alan yazar, 1958 Fransız Anayasası'nın "bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet" olma özelliğinin önemini vurgular ve cumhuriyetçiliğin Fransa için bir yaşayış gereği olduğunu savunur. Bu açıdan Türkiye için de "Cumhuriyet" modernleşmenin ve uluslaşmanın hem siyasal güvencesi, hem de vatandaşı eğiterek, demokrasiyi hazırlayan bir okuldur. Türkiye'de "Cumhuriyet" demokrasi karşıtı veya dışında bir rejim değil, demokrasiyi hazırlayan bir geçiş sürecidir. Maurice Duverger"... Türk tek partisinin yapısında totaliter bir taraf yoktu..Bu yapı ne hücrelere, ne milise, ne de gerçek anlamda ocaklara dayanıyordu. Parti kütlelere siyasi eğitim vermek amacıyla bir çok açık toplantılar; halk meclisleri ve kongreler düzenlemişti. Üyelik herkese açıktı. İhraç ve temizlik mekanizması mevcut değildi, üniformalar; geçit rejimleri ve sert bir disiplin yoktu. Gerçekte parti içi demokrasi de oldukça ileri görünmekteydi." ..'Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunucusunun yerini, Kemalist Türkiye'de demokrasi savunucusu almıştır.Türk tek parti sistemi hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış, tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır" diyerek, sistemin amacını vurgulamaktadır. "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar yetiştirme ilhamını Tevfik Fikret'ten alan Atatürk'ün "Türk demokrasisinin" Fransız Devriminin açtığı yolu izleyerek, kendi özgün şartları ile Dünyanın değişen şartlarına göre kurulmakta olduğunu vurgulayan açıklaması yukarıdaki görüşleri tamamlamaktadır. Atatürk 1931 yılında yazdığı “Medeni Bilgiler" kitabında demokrasi, hürriyet insan hakları, vatandaşlık, devlet, ulus kavramlarını işlemektedir.Bu kitap 1930-1940 arası ortaöğretim ders kitabı olarak okutulmuştur. Halkevlerinin, Köy Enstitülerinin kuruluşundaki amaçlar da bunu hazırlamaya dönük olmuştur. Ancak devletin kuruluş aşamasında, olağanüstü tehlikeler karşısında Atatürk için, zorunlu olan öncelik Cumhuriyet ve sonra demokrasidir. Türk devrimi özgürlük için, bağımsızlık için yapılmıştır. Sosyal-ekonomik ve demokratik kültürel taban Cumhuriyetle sağlanacaktı. Atatürk'ün "Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak" olarak özetlenebilecek temel hedefinin içinde, batılı anlamda modern, milli, güçlü ve demokratik bir devlet kurma özlemi de dahildir. Antidemokratik akımların dünyada en güçlü oldukları 1930'larda bile Türkiye’de hiçbir zaman otoriteciliğin övgüsü yapılmamış, sürekli bir otoriter rejimin özlemi duyulmamıştır. Tekparti rejimi, bir ideal olarak değil, devrimleri gerçekleştirme ve yerleştirme ihtiyacının ortaya çıkardığı geçici bir zorunluluk olarak algılanmıştır” diyen Prof. Ergun Özbudun da yukarıdaki görüşlerimizi desteklemektedir. 20 Nisan 1931 tarihinde Atatürk'ün seçim için yayınladığı iki bildiride, milletvekillerinde aranan vasıfların "laik, Cumhuriyetçi, milliyetçi ve samimi" olmasını vurgularken, "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" için çalışıldığını da özellikle belirtir. Görülüyor ki bu özelliği ile Fransa'nın Ulusal-laik-cumhuriyetçi özelliğine benzeyen Türk Devriminin, düşünce, sistem ve yöntem (İhtilal Mahkemeleri) bakımından kaynağı Fransız Devrimidir.1958'de De Goul'ün Fransa'da iktidara gelişi bir askeri ayaklanma ile olmuştu. 1970'li yıllara kadar da Fransa'da askeri müdahale tartışmaları yapılıyordu.
Almanya ve İtalya, Rönesans, Reform, kapitalizm, aydınlanma, sanayi devrili ile uluslaşma-modernleşme gelişmesini tamamlamış olmalarına rağmen, demokrasiye U. Dünya Savaşı'nda yenildikten sonra A.B.D., İngiltere yönetimi altında geçtiler. Japonya. A.B.D.'ye kayıtsız şartsız teslim olduktan sonra demokrasiye geçti.Doğu Almanya ve Doğu Avrupa ise Sovyet işgali ile komünist rejime geçtiler görülüyor ki, sanayi devrimini yaşamış uluslaşma-modemleşmeyi tamamlamış ülkelerde mutlaka demokrasi gelmiyor. 19. yüzyılda Avrupa'da sanayi devrimi bir yandan komünizmi bir ideoloji olarak hazırlarken, aynı yıllarda (1848, 1854) ırkçılığa dayanan ideolojiler de oluşuyordu. I. Dünya Savaşı sonrası bu ideolojiler, komünist ve faşist rejimler olarak Avrupa'nın büyük bölümüne yayıldı. Bu ülkelerin çoğu, başta Almanya, İtalya, Japonya kendi iç dinamikleriyle demokrasiye geçmediler.

Türkiye kendisinin sömürge olmasına, on yıl savaş (Balkan, I. Dünya Savaşları ve Milli Mücadele 19121922) sebebiyle, harap bir ülke, hastalıklar, sosyal çöküntü, ümmet düzeyinde bir toplum; ortaçağ kurumlan ve gelenekleri ile yaşayan, sanayi devrimini ve rönesansı yaşamamış bir toplum olmasına rağmen demokrasiye, çok partili sisteme kendi iç dinamikleriyle geçebildiyse, bunun sebebini, özgün koşullarını iyi değerlendirmek gerekir.

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğumun temel sorunu varlığını koruyabilmek idi. Bir yandan Rusya, Avusturya, İngiltere, Fransa, İtalya tarafından toprakları yağmalanıyor (Rusya, Kafkasya ve Balkanlara; Avusturya Balkanlara, İngiltere; Mısır, Kıbrıs, Fransa, Cezayir, Tunus, İtalya, Trablus'u ele geçirdiler), diğer yandan Balkanlarda Hıristiyan azınlık ulusalcılıkla ayaklanarak bağımsız devletler kuruyorlardı (Yunan, Sırp, Bulgar, Romen, Karadağ). Kapitülasyonlar, iki büyük savaşın mali yükü (Kırım Savaşı ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı), ekonomik ve mali tutsaklıkla (Duyunu Umumiye 1881) sonuçlandı. Bu korkunç tablo içinde çözüm arayan ıslahatçı hareketler, modernleşmeyi reçete olarak belirlediler. Modernleşmeci olan hareket, Tanzimat'ın yetiştirdiği Osmanlı Aydınları, modernleşmenin sağlanması için Sultan-Halifenin iktidarının sınırlandırılması ve egemenlik alanına halkın katılması tezini savundular. I. Meşrutiyet (Kanuni Esasi ve Meclisi Mebusan) bunun sonucunda oluştu. 18778 Osmanlı Rus Savaşı'nın getirdiği büyük yıkım, İstibdadı hazırladı. Abdülhamit, İmparatorluğun kurtuluşunu İslamcı reçetede aradı. 1908 U. Meşrutiyet ile bu sayfa kapandı. İttihatçılar Osmancılık, Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık arasında bocaladılar, sentez yapmaya çalıştılar, Türkçülüğe, ekonomik milliyetçilik ve turancılıkla yöneldiler. 1918'de bu sayfa da kapandı.

Mustafa Kemal 19191922 arasında emperyalizme karşı silahlı bağımsızlık savaşını, egemenliğin ulusa ait olduğu ilkesiyle halk-ulus tabanında örgütlerken, karşısında emperyalizmle işbirliği yapan Padişah-Halife’yi buldu. Padişah Halife dinsel otoritesinin gücü olan "Fetva" ile geleneksel otoritesinin gücü olan "Ferman"ı milliyetçi, anti emperyalist ve anti monarşik, milli hakimiyetçi T.B.M.M.'ne karşı kullandı. Sonuçta emperyalizm ile Padişah-Halife birlikte yenildiler. 1922 Ekim ayı sonunda Türkiye'nin önünde esas sorun "Osmanlı sistemi sürecek mi, yoksa yeni bir sistem kurulmalı mıydı?" noktasında düğümleniyordu. Islahatçılar gibi düşünmeyen Atatürk, sorunun sistemi kökten değiştirmekte olduğunu görüyordu. Çağdaşlaşmanın yöntemi devrimdi. Teokratik yapının yerine laik bir yapı, ümmet yerine ulus, kul yerine vatandaş bu değişimin esasını oluşturuyordu. Saltanat-Hilafet'in kaldırılışı, Cumhuriyetin ilanı, laik hukuk, laik devlet, çağdaş dünyanın tüm sistemi (hafta tatili, uzunluk-ağırlık ölçüleri, şapka, yeni harfler) ile entegre olunacak değişim, 1922-1928. arasının canlılığını gösterir. Musul sorunu, dış borçlar, mübadele,Türkiye'nin 1925-26 arasında İngiltere-İtalya-Yunanistan ile savaşa girmesi tehlikesi, ekonominin temelinin atılması ve millileşme, demiryolu yatırımları, salgın hastalıklarla ve eşkiya ile mücadele meseleleri vb. hep aynı yılların sorunları idi. 192324 ders yılında Darülfünun'da öğrenci sayısı 2100 (200'ü kız), kişi başına düşen ulusal geliri 70 dolar olan Türkiye'nin karşı devrimi Şeyh Sait isyanı ile de ekonomik, mali durumu çok sarsıldı. 1925 yılı bütçesi 75 (yetmiş beş) milyon lira ile bağlanmıştı. Şeyh Sait isyanının bastırılması için 25 (yirmi beş) milyon lira harcandı. Bu ortam içinde kurulmuş ve kapatılmış bulunan "Terakkiperver Fırka" olayı da çok partililiğin zamanlama hatasından dolayı uygulanamadığını gösterir. 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası olayının da benzer ortamı vardır. Ama 1950'de Türkiye'de iktidar olağan bir seçimle el değiştirebildiyse, anayasa değişikliğine gerek kalmadan bu başarıldıysa, hiç kuşkusuz 1923 felsefesinin etkinliğindendir.

Sonuç Kemalizm’in ülküsü çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Örnek aldığı siyasal model ise Fransız Devrimi ile gerçekleşen, "İnsan haklarına dayalı ulusal-laik ve demokratik bir cumhuriyettir" Atatürkçülüğün gelişmeye çok açık olmadığını ileri sürmek, "İnkılapçılığın ne olduğunu görmemezliğe gelmektir. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesini Atatürkçü bir engel görenler ise bu olayı yüzeysel ve biçimsel olarak gösterip olayın sosyal,ekonomik,siyasal,psikolojik etkenlerini incelemeden ucuz-kolay suçlama yolunu yeğleyenlerdir. İkinci Cumhuriyet başkanlık ve eyalet sistemlerinin arkasında yatan, eğer Türkiye Cumhuriyetinin ulusal bütünlüğünü parçalayıp, federasyon adı altında gizli bir oyunu hazırlamak ise, Türkiye'de buna izin verilemez. Fransa veya başka ülkeler bu konuda ne kadar duyarlı ise Türkiye de o kadar duyanıdır. Ekonomik,teknolojiks,osyal refahçı daha özgür ve bireyin haklarının daha güvenceli olduğu bir Türkiye, Atatürk'ün ve Atatürkçülerin de dinamik idealidir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült