Güncel

 

 

Atatürk'ün Ölümü Ve Vasiyeti

Johannes Glasneck


Ölüm, Kemal Atatürk'ü, yaklaşmakta olduğunu gördüğü ikinci bir toplu öldürmeyi yaşamak zorunda kalmaktan korudu. Güçlü beden yapısı, kaçınılmaz sonuca karşı uzun süre dayanmasını sağladı. 1938 ilk yazının başlarında bir grip yüzünden yatağa düştü. Mayıs sonunda ülkenin güneyine bir gezi yapmak için gerektiği kadar güçlü duydu gene kendini. Hekimlerin ve dostlarının söylediklerini dinlemeyip bu yorucu geziye çıktı ve yüzlerce kilometre uzayan bozuk, delik deşik yollardan geçti. Gülümsemesi artık yalnız bir gösterişti. Eskisinden daha  dermansız durumdaydı. Ama görüşme masasında İskenderun sancağı için savaşım yapıldığı nazik bir anda, ulusa ve dünyaya kendini göstermek istiyordu. Fransız  gazeteleri onu durmadan ''işi tamamıyla bitmiş'' diye niteliyodu.

26 Mayıs'ta geziden döndükten sonra derhal Ankara'dan, Boğaziçi'ndeki Dolmabahçe  Sarayı'na götürüldü. Yabancı ve Türk hekimler onu kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar. Ama karaciğer hastalığı artık durdurulacak gibi değildi. Hasta  Kemal Atatürk yaz mevsimini Savarona yatında geçirdi. Bir pazar günü Boğaz'da bir sandal gezintisi yapacak kadar güçlü olduğunu sandı. Plajlarda serinlenen binlerce insan, kayığı ve beyaz pantolonlu, mavi denizci ceketli devlet başkanını tanıdı. Ona el salladılar ve sevinçle peşinden haykırdılar. Ama sandaldan doğrularak kendisini alkışlayanları selamladığı zaman yüzü solgun ve zayıftı. Bu, onun halk arasında son kez görünmesi oldu.

Temmuz sonunda durumu öylesine kötüleşti ki, tekrar Dolmabahçe Sarayı'na götürülmesi zorunlu oldu. 5 Eylül 1938'de noteri yanına çağırdı ve vasiyetnamesini yazdırdı. Kızkardeşini, kız evlatlıklarını -bağımsızlık savaşında ölenlerin yetimleri- ve İsmet İnönü'nün çocuklarını düşündükten sonra, varlığının büyük kısmını eşit olarak Türk Tarih Kurumu'na ve Türk Dil Kurumu'na  bıraktı. 16 Ekim'de ağır bir buhran geldi. Bilincini yitirdi. Günlük hekim bültenleri başkanın durumu konusunda halka bilgi veriyordu. Bir kez daha kendine geldi ve Cumhuriyetin 15. kuruluş gününü de farketti. ne bu yıldönümünde, ne de  Büyük Millet Meclisi'nin yeni çalışma döneminin açılışında konuşabildi. Kamuoyunun korkuları arttı. 10 Kasım 1938'de, sabah saat 9'u 5 geçe Kemal Atatürk, 57 yaşında iken dünyaya gözlerini kapadı. Atatürk'ün ölümünden sonra yayımlanan ilk hükümet bildirisinde, ''Türk vatanı büyük mimarını, Türk ulusu büyük önderini ve insanlık büyük bir evladını kaybetmiştir'' (197) deniyordu.

Türk halkı üzüntü ve acılarla doluydu. Atatürk'ün ardından, onun acıklı toplumsal durumlarını düzeltmediği milyonlarca insan da ağladı. Kendisi, onlar için de, yabancı boyunduruğundan kurtaran insan ve daha iyi bir geleceğin umut belirtisiydi. Ölüm haberi açıklandıktan sonra Türkiye'de caddelerin tüm görüntüsünü, gözyaşları, ağıtlar, umutsuzluğa gömülmüş insanlar meydana getiriyordu. Üç gün üç gece ölünün bulunduğu katafalkın önünden durmadan insanlar geçti. Sonra on iki general Türk bayrağına sarılı tabutu bir top arabasına taşıdı. Atatürk, ılık ve güneşli bir sonbahar günü, birçok acılı deneyimlerden geçtiği bir kente, ama en çok sevdiği bir kente, İstanbul'a veda etti. Cenaze alayı eski saraya doğru yürüdü, orada tabut ''Yavuz'' zırhlısına kondu. Türk savaş gemileriyle, aralarında Sovyet zırhlısı ''Moska''nın da bulunduğu yabancı savaş gemilerinin eşliğinde Yavuz, Asya kıyısındaki İzmit'e geldi. Özel bir tren Kemal Atatürk'ün ölümlü kalıntısını, yeni Türkiye'nin başkenti, Atatürk'ün çabasının asıl simgesi olan Ankara'ya getirdi. Tabutun bulunduğu top arabasının geçtiği yolun çevresinde İstanbul'da olduğu gibi sonu görülemeyen bir insan kalabalığı toplanmıştı. Cenaze alayı Chopin'in cenaze marşının melodilerine göre etkileyici bir sessizlik içinde Etnografya Müzise'ne  geldi. Ölü için burada geçici bir dinlenme yeri hazırlanmıştı. Cenazeye eşlik eden askeri birlikler, yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her çeşit kolundan gelmiş askerler değildi. Hemen bütün Avrupa devletleri, büyük devlet adamına ve  ordu komutanına son saygı görevini yerine getirmek için cenaze heyetleri ve askeri birlikler yollamışlardı. Bunların arasında vaktiyle hükümetleri Mustafa Kemal'e ''haydut'' ve ''haydut başı'' diye bağıran ülkelerin heyetleri de vardı.

Tabutun ardından kızkardeşi Makbule ile yeni devlet başkanı, bağımsızlık savaşı  sırasında ve yeni Türkiye'nin kalkınmasında en yakın çalışma arkadaşı İsmet İnönü de yürüyordu. Türk tarihinde yeni bir bölüm başlıyordu. Atatürk'le birlikte, Türkiye'nin burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin kahramanlık ve ilerilik dönemi de mezara gömüldü. İnönü ve 1950-1960 arasında Bayar, Atatürk'ün adına sığındılar, ama onun kalıtını ve vasiyetini karnı doymuş büyük Türk burjuvazisinin bu temsilcileri değil, işçilerin, köylülerin, aydınların ve  küçük-burjuvanın demokratik hareketi yaşadığımız günlere kadar getirdi.

Kemal Atatürk'ün dünya tarihinin büyük kişilikleri arasında sayılması elbette bir abartma olamaz. Ama onun büyüklüğü ''tarihi yapan insanlardır'' anlamında değil, yüzyılımızın ilk üçte-birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika'nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır. Bu yönden kendisi, büyük  Çin devrimcisi Sun Yat-sen'in demokratik ve toplumsal düşüncelerinden daha geride olsa da, anti-emperyalist ve anti-feodal Çin kurtuluş hareketinin bu öncüsü ile karşılaştırılabilir. Kemal Atatürk, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin damgasını bastığı çağın eşiğindedir. Rus işçilerinin ve köylülerinin başarısının sömürgecilik altında ezilen halklara da yeni bir yol açtığını bu devrimin onlara ulusal kurtuluşları için başarılı bir savaşı yürütmelerinde kolaylık sağladığını görmüştü. Kendisi için bundan, söz konusu ilk sosyalist devrimin devlet gücü ile, Sovyet hükümeti ile sıkı dostluk ilişkileri kurmak ve onun gibi dünya barışının  korunması yolunda çalışmak sonucu çıkıyordu.

Kemal Atatürk, tarihsel bir kişilik olabildi ve böylece kişiğiyle tarihin çarkını ileri doğru çevirmeyi başardı, çünkü Türk halkının emperyalist egemenlikten kurtuluş, feodal-mutlakiyetçi padişahlık rejiminden kurtuluş yolundaki çabasına kendini verme gereğini duydu. Halkın bu çabasını bir program olarak ortaya koydu ve emperyalizmin Doğu politikasına karşı direnmeyi örgütledi. Askerlik alanındaki üstün yetenekleri, silahlı bir kurtuluş savaşında İtilaf Devletlerinin çok iyi silahlandırılmış Yunanlı yardım birliklerine karşı Türk halkını zafere götürmesini kolaylaştırdı. Bununla, emperyalizme karşı askeri bir çıkışta bulunmanın kural olarak başarıya götüremeyeeğini kabul eden ve yalnızca zora başvurmaksızın direnme yolunu tutan bütün ulusal kurtuluş teoricilerini de yalanlamış oldu.

Atatürk'ün yapıtı, ulusal egemenliğin sağlam temellere dayandırılması isteniyorsa, emperyalizmin hegemonyası ile birlikte yabancı sermayenin en güvenilir ajanı olan yerli egemen feodal kliğinde ortadan kaldırılması gerektiğini daha sonraki kuşaklara öğretti. Onun devletçilik politikası, yani sanayide bir devlet sektörünün kurulması, çetin bir savaşımla elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomik alan açısından güvenceye alınmasının yolunu gösterdi. Kemal Atatürk'ün temel insancıl tutumu, Türk halkını içinde bulunduğu, İslam din adamlarının darkafalılığının ve yobazlığının yüzyıllardır onu hapis ettiği bilisizlikten kurtarmak istemesinde, halka dünya kültürünün ve uygarlığının hazinelerini tanıtmaya çalışmasında kendini gösterdi.

Atatürk'ün kişiliğinin ve çalışmasının sınırları, kendisinin burjuva bir milliyetçi olmasıyla ve Türkiye'de egemen olan sınıfsal güçler durumuna bağımlı bulunmasıyla belirlenir. Güçlü bir işçi sınıfının ve devrimci bir proleter-köylü yığın partisinin bulunmayışı, ayrıca yirminci ve otuzuncu yıllardaki genel dünya durumu, Türkiye'de burjuva-demokratik devrimin yarım kalmasına neden olmuştur. Türkiye'deki özel koşullar dolayısıyla kurtuluş savaşında olduğu gibi yeni bir Türk devletinin kurulmasında da öncülüğü yüklenmesi gereken, ulusal bilinçli çoğu asker olan aydınlar topluluğu, gittikçe geniş ölçüde büyük toprak sahiplerinin ve oluşmakta bulunan ulusal Türk burjuvazisinin çıkarlarının temsilcisi oldu. Bu koşullar yüzünden köklü toplumsal-ekonomik değişiklikler ve eski Osmanlı devlet örgütünün demokratik bir yenileştirilmesi gerçekleşmedi. Buna karşılık bağımsızlık savaşımının bitiminden sonra halkın her demokratik özgür girişimi bastırıldı ve anti-komünizm, bir devlet öğretisi düzeyine getirildi. Egemenliği elde eden ulusal burjuva, emperyalizmle uyuşmalara girme eğilimi gösterdi. Bu tür uyuşmalar, 1947'den sonraki dönemin de tanıtıldığı gibi, Kemal Atatürk yönetiminde ulaşılan ulusal bağımsızlığı ve egemenliği yeniden tehlikeye soktu. Bu bakımdan 1923'ten sonraki Türk tarihi, kapitalist yönde bir gelişmenin genç bir ulusal devletin gittiği yolu nasıl engellediğini ve güçlüklere soktuğunu gösteren uyarıcı bir örnektir.

Genç general Mustafa Kemal Paşa, birçok üstün yeteneklere ve karakter özelliklerine sahipti. Ancak nesnel toplumsal gereklilikler böyle bir kişiliği istemeseydi, onun bu yetenekleri ve özellikleri hiçbir zaman gün ışığına çıkmayacak ve yeni Türkiye'nin tarihine asla onun bireysel damgasını vuramayacaktı. İtilaf Devletlerinin haince bölüşme ve boyunduruk altına alma planlarına karşı ortaya çıkan Türk halk hareketi, bir önder ve örgütleyici gereksiyordu. Bu örnekte de Friedrich Engels'in yazdığı gibi oldu: ''Gerekliliği ortaya çıkar çıkmaz, adam da hemen bulunmuştur.'' (198). Bu adamın da Mustafa Kemal olması aynı yeri alabilme olanağına gerçekten sahip bulunan birçok başka kişilerden daha güçlü bir isteği ve daha büyük bir uzak görüşlülüğü kendinde toplamasından ileri geldi.

Mustafa Kemal'in en çok göze çarpan karakter özelliği, son derece soğukkanlılıkla her şeyi ölçüp biçen bir gerçekçiliği, karar verme isteğiyle birlikte kendinde birleştirmesi, bu arada çok sert, diktatörce yöntemleri kullanmaktan çekinmemesindedir. Bu özelliği ile başarılı bir komutan ve ustaca taktikler kullanan bir politikacı olmak için üstün bir uygunluğa sahipti. Bazı yaşamöyküsü yazarları, kahramanlarının bu niteliğini soyutlaştırmışlar ve onun gerçek büyüklüğünü, hedeflerini sınırlamasında görmüşlerdir. Oysa onun güce olan sarsılmaz inancını, Türk halkının erdemlerini ve geleceğini, Atatürk'ün kişisel bütünlüğünü ve özverisini, insanlığın sürekli ilerlemesi konusundaki inancını da daha öncekilere eklersek ancak o zaman ona karşı haksızlık etmemiş oluruz. Halkı ile olan ilişkiside Kemal Atatürk'ün tanımlanması çerçevesine girer. Kendisi küçük burjuva kökenli olduğu halde Osmanlı İmparatorluğu'nun üst tabakasına yükselmiştir. Ona verilen adlar arasında, general ve paşa vardı. Halka da bu açıdan bakıyordu. Halka bakarken aşağıya doğru eğiliyordu. Genç askere ve yaşlı köylüye bir şey anlatabilmek için onlarla sabırla ve yorulmadan konuşabiliyordu. Her zaman için kendisini halkın ''babası'' sayıyordu. Büyük Millet Meclisi ona Atatürk, ''Türklerin babası'' soyadını verdiği zaman onun bu görüşüne uygun biçimde davranmıştı.

Asya ve Afrika halklarının emperyalist sömürge egemenliğine karşı savaşımı, bütün biçimleriyle, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile başlayan ve kapitalizmin yerine sosyalizmin konulmasını içeren, bütün dünyayı çevreleyen devrimci bir sürecin bir parçasıydı ve bir parçası olmaktadır. Komünist enternasyonalin 5. Kongresi'nde Türk delegesi Faruk, ''Mustfa Kemal''i ve ''burjuvazinin ya da feodal sistemin öteki temsilcilerini, aynı zamanda dünya proletaryasının düşmanı olan dünya kapitalizmine karşı savaşımda ezilen Yakındoğu'nun öncüleri'' olarak nitelediği zaman bu ilişkiye dikkati çekmişti (199). Günümüzde bu savaşım, eskiden sömürge ve yarı sömürge olan bölgelerin çoğunda bağımsız, genç ulusal devletlerin kurulması sonucuna götürmüştür. Sovyetler Birliği'nin önderliğinde sosyalist bir dünya sisteminin varlığı, bu başarı için en önemli koşuldu. Bugün için söz konusu devletlerin birçoğu, karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunları da geniş halk yığınlarının çıkarına çözecek olan ulusal demokratik bir devrim yoluna girmektedir.

Kemal Atatürk'ün Asya ve Afrika halklarının ulusal bağımsızlık yolundaki savaşımına verdiği dürtüler, 1947 ile 1964 yılları arasında ''üçüncü dünya''nın sözcüsü olarak tanınmış Jawaharlal Nehru'nun yapıtlarında çok açık olarak görülür. Uzun yıllar Hindistan başbakanlığı yapan Nehru, 1933 yılında kızı İndira'ya yazdığı mektuplarda Mustafa Kemal'in, 1919'da İngiliz emperyalistlerine karşı umutsuz gibi görünen bir savaşa girişmiş ve bu savaşı Sovyetler Birliği'nin yardımı ile başarıyla sonuçlandırmış ''yürekli topluluğundan'' hayranlıkla söz eder. Nehru, sözlerini şöyle sürdürür: ''Ama bu topluluk, her şeyden önce zaferini demir gibi kararlılığına ve özgür olma isteğine, ayrıca da Türk köylülerinin ve askerlerinin gerçekten çok üstün olan savaşçılık yeteneklerine borçluydu.'' (200). Nehru, Ağustos 1922'de Kemal'in Yunanlı işgalcilere karşı kazandığı zafer haberinin ona ve öteki Hint milliyetçi önderlerine nasıl ulaştığını da anımsar: ''O sıralarda çoğumuz Lucknow bölge hapisanesinde bulunuyorduk. Türklerin zaferini, hapishane barakamızı ele geçirebildiğimiz çeşitli bez ve kâğıt parçaları ile süsleyerek kutladık ve hatta akşam bir bayram donanması için ufak bir girişimde bile bulunuldu.'' (201).

Nehru, 1944'te gene İngiliz hapishanesinde ''Hindistan'ın Keşfi'' adlı kitabını yazarken, Kemal Atatürk'ün Hint ulusal hareketi üzerindeki etkisine dikkatini bir daha yöneltti:

''Kemal Paşa, Hindistan'da şüphesiz Müslümanlar tarafından olduğu gibi Hindular tarafından da sevilirdi. O, yalnız Türkiye'yi yabancı egemenliğinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere'nin oyunlarını da boşa çıkarmıştı. Bunun ardından gelen din adamlarının hedef alındığı reform politikası kör inançlı Müslümanların gözünde Kemal'in sevilirliğini azaltmıştı, ama asıl bu politika onu genç kuşaklara, gerek Hindulara ve gerekse Müslümanlara daha çok sevdirmişti.'' (202). Nehru da bu genç kuşaklardandı ve kendi hükümet politikasında birçok alanlarda, hem bir devlet sektörünün kurulmasında ve planlı ekonomide, hem de karabilisizliğe karşı savaşımda ve barış politikasında Atatürk'ü örnek almıştı. Nehru da Hindistan'ın koşullarını değiştirirken burjuva çerçevenin dışına çıkmamış olmakla birlikte, Atatürk'ün reformlarının ''ülkenin ekonomik yaşamına hiç dokunmadığını'' ve ''tabanda hiçbir değişme olmadığını'' anlamıştı (203).

Kemal Atatürk'ün ekimine yardım ettiği tohum, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uzun süre birçok ülkede yeşeriyor ve ürün veriyor gibiydi. Ama Türkiye'nin kendisinde bu tohum kurudu gitti. 1947'de Türk hükümeti Truman'ın önce 100 milyon dolar tutarındaki ''askeri yardımı''nı aldı 1952'de NATO'ya girdi ve 1955'te daha sonra CENTO olan Bağdat Paktı'nın kurucularından oldu. Bu yıllarda Türkiye, Amerikan emperyalistleri tarafından kurulan askeri blokların bir orta direği haline dönüştü. Ülkenin egemen sınıfları yabancı sermayeye bütün kapıları açtılar. Amerikan tekelleri yanında Batı Alman tekelleri de ülkeye yerleşti ve böylece Alman emperyalizminin Yakındoğu genişlemesini sürdürdüler.

ABD'nin Türkiye'de 100'den fazla üssü vardır. Bunların 18'i askeri hava alanıdır. Eşit olmayan anlaşmalar, Amerikan komutanlıklarına, belli durumlarda ''iç karışıklıklar'' dolayısıyla Amerikan birliklerini kullanma hakkını verir. ABD'ye ve NATO'ya tek yanlı yöneliş, ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarından hiçbirini ortadan kaldırmamıştır. Tersine, bunlar, Türkiye'yi, büyük silahlanma giderlerine, örneğin askeri tesisler kurmaya ve ABD'den silah satın almaya zorlamıştır. Tarım sorununa çözüm bulunamamıştır, Türk işçileri yerli şirketlerin yanında Amerikan şirketlerinin de sömürüsüne katlanmak zorunda kalmışlardır. Dış borçlar 1.7 milyor dolara çıkmıştır.

Ellinci yıllarda egemen olan Menderes kliği, her şeyi ile ABD emperyalizmine satıldığı halde, Türk halkı Atatürk'ün kalıtını korudu. Onun gelecekten haber veren sözlerini unutmadı. Bu sözlerini Ekim 1927'de altı gün süren söylevinin sonunda Türk gençliğine yöneltti: ''Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istiklalinin evladı! İşte bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır.'' (204).

Menderes kliğini ortadan silip atan, ama Türk halkının başlıca umutlarını yerine getirmeyen 1960 hükümet darbesinden bu yana, işçi sınıfı, ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamında önemli bir rol oynamaya başladı. Silahlanma ve ABD tekelleri ile yerli tekeller tarafından sömürülme politikasının yükünü ilk planda, gerçek ücretleri durmadan düşen emekçiler taşıyacaktı. Buna bir de süreğen işsizlik eklendi. Bu yüzden yüzbinlerce Türk işçisi işgücünü Batı Avrupalı girişimciye satmak zorunda kaldı. Bütün bunlar işçi sınıfının bilincinin güçlenmesine yardım etti. 3 milyon Türk işçisinden 800 bininin üyesi olduğu sendikalar siyasal bir güç haline geldi.

 Gittikçe geniş ölçülere varan işçi eylemleri, eskiden işçi sınıfının varlığını bile kabul etmeyen burjuvaziyi, grev ve toplu sözleşmeler yapma hakkını vermeye  zorladı. Yasal Türkiye İşçi Partisi de kuruldu. Bu parti seçimlerde başarı sağladı ve 15 milletvekili ile parlamentoda temsil edildi.

Son yıllarda ve aylarda Türkiye'de sınıf çatışmaları sertliğini gittikçe arttırdı. İşçiler daha geniş ölçüde köylülerin sorunları için de savaşımda bulunuyor, gençlik ve öğrenci kuruluşları ile işbirliği yapıyorlar. Birçok köyde toprak reformu istemek için büyük kentlere yürüyüşler düzenleniyor. Hükümetin grev hakkını kısıtlama niyetine karşı 16 Haziran 1970'te yüzbinlerce Türk işçisi İstanbul'un ve öteki kentlerin caddelerinde protesto gösterileri yaptı. Hükümet, polisi ve orduyu harekete geçirdi, göstericilerin üzerine ateş açtırdı. Sonuç: 3 ölü ve 200'dan fazla yaralı.

İşçilerle birlikte öğrencilerin, aydınların, küçük burjuvazinin ve hatta ulusal  burjuvazinin bazı kısımlarının katıldığı savaşımın başka bir ağırlık noktasıda,  ABD emperyalizmine ve Türkiye'nin NATO üyeliğine karşı girişilen boykotlar ve gösterilerdir. Bugün Türk öğrencileri ve genç işçiler, Türkiye'nin NATO'dan çıkması, Türk - Amerikan anlaşmalarının kaldırılması ve 6. Filo'nun Türk limanlarına girmesinin yasaklanması için gösteriler yapınca, çoğu zaman bu gösteriler Atatürk'ün heykellerine konulan çelenklerle sona erer. Halkın ''NATO'ya Hayır'' sloganı altında kampanyalar düzenlemesi, öğrenci temsilcilerinin ''Amerika'ya karşıyız, çünkü ülkemizin zenginliklerini sömürüyor'' diye haykırması, (205) Atatürk'ün politikasına uygundur. Atatürk tarafından kurulmuş bir ordunun gelenekleri ile övünen birçok genç, ulusal düşünüşlü subay da, bu ordunun hâlâ daha NATO stratejisinin aracı olarak ve göstericilere karşı kullanılmasına karşı çıkıyor. Kısa bir süre önce Türk Deniz  Harp Akademisi'nin öğretim üyeleri bile, Amerikan emperyalizmine ve NATO'ya karşı yönelmiş, coşku uyandırıcı bir bildiri kaleme aldılar. Bu bildiriyi yazanlar en başta Kemal Atatürk'ün şu sözlerine başvuruyorlar: ''Eğer ulusun yaşamı tehlikede değilse, savaş bir cinayettir. Türk ordusu, saldırı savaşları yapmak ve imparatorluklar kurmak için meydana gelmemiştir. Ordu yabancı çıkarların hizmetinde bir araç da olamaz.''(206).

Bugün Türkiye'de ciddiye alınacak hiç kimse, ülkenin sözde bir Sovyet saldırısına uğrayabileceği konusunda ''soğuk savaş'' günlerinde yayılan Amerikan masalına artık inanmıyor. Buna karşılık, NATO üslerinin Türkiye'nin güvenliğini  tehlikeye soktuğu ve egemenlik haklarını zedelediği konusundaki kuşkular gittikçe yaygınlaşıyor. Menderes kliğinin devrilmesinden sonra NATO'ya karşı ve  Sovyetler Birliği ile dostluk ve iyi komşuluk politikasından yana olan halk hareketi büyük bir güçle gelişti, Ankara'nın egemen çevreleri üzerinde de etkisini gösterdi. Bu yöndeki akımları boşa çıkarmak ve dış politikada daha geniş bir hareket alanı sağlamak için Demirel hükümeti, ABD ve NATO ile olan bağları eskisi kadar açıkça belli etmemek ve öte yandan da Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerde bir iyileşmeye doğru yönelmek çabasına girdi. Bu yüzden ABD, Türkiye'deki üslerde bulunan Amerikan birliklerinin sayısını 23 binden 6.000 kişiye indirmek zorunda kaldı. Son yıllarda Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin Lenin ile Atatürk tarafından meydana getirilen dostluk bağlarının ruhu içinde sürekli olarak daha sıkı ve daha çok güvene dayanır biçimde oluşmasını, NATO başkentleri, şaşı gözle seyretmek zorunda kaldılar. Her iki devlet, dünya politikasına ilişkin bazı genel sorunlarda görüş birliğine varmakla kalmayıp, İsrail ve Vietnam sorunlarının çözümü bakımından da aynı görüşleri paylaşıyorlar. 25 Mart 1967'de Türkiye'nin yeni beş yıllık planına Sovyetler Birliği'nin katkıda bulunmasını öngören bir Sovyet - Türk ekonomik anlaşması imzalandı. Buna göre Sovyetler Birliği yedi önemli projeyi gerçekleştiriyor. Bunlar arasında bir petrol rafinerisi, bir alüminyum fabrikası ve üçüncü Türk çelik tesisleri var. Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkelerle daha güçlü bir işbirliği, birçok alanlarda Türkiye'ye, ekonomik yönden olduğu kadar siyasal yönden de ABD'ye daha az bağımlı olma olanağını sağlıyor. Devlet Başkanı Cevdet Sunay, yeni Türk - Sovyet ekonomik anlaşmasına şu sözlerle değindi: ''Atatürk'ün zamanında Sovyet yardımı ile yapılmış olan Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları bugün de çalışıyor. Yeni girişimlerin de böyle olacağını görmekten mutluluk duyuyoruz.''(207).

Tarihin akışı Türkiye'ye de atlamadan geçmiyor. ''Soğuk savaş''ın dondurucu rüzgârı burada da yumuşamaya başlıyor. Vaktiyle Kemal Atatürk'ün ektiği tohum,  onun kendi vatanında da yeşerecek ve büyüyecek. Bugün Türkiye'de durum 50 yıl öncesinden başka türlüdür. Ama kemal Atatürk'ün ancak bir parçasını tamamlayabildiği yapıtı ulusal demokrat güçlerin geliştireceğine ve mutlu bir sonuca götüreceğine güvenebiliriz.
 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült