Güncel

 

 

Atatürk'ün Binbir Güçlükle Din Adamından Kurtardığı Toplumu, Yeniden Din Adamının Pençesine Terk Eden Zihniyet

İlhan Arsel


Atatürk'ün şeriat karanlıklarından ve din adamının tasallutundan kurtarıp akılcı eğitim sayesinde aydınlıklara çıkardığı Türk toplumu, yeniden şeriat bataklığına sürüklenmekte, yeniden din adamının o "çağ dışılık" kokan ellerine terk edilmektedir. Son bin yıllık tarihimiz şöyle derinlemesine eleştirilebilse, kazanılan askeri savaşlar ve fethedilmiş ülkeler öyküsü dışında Türk'ün bilim ve kültür alanlarında başarısızlıkları şöyle ciddi ve cesur bir araştırma konusu yapılabilse görülecektir ki bütün bunların nedeni şeriat eğitimi ile yoğrulmuş ve din adamının elinde bırakılmış olmak, dolayısıyla özgür düşünceden, yaratıcı güç'ten yoksun kalmaktır. Atatürk'ün sağladığı laik ve müspet eğitim sayesinde gerçekten ibret verici hamleler yapabilen toplumumuzun, şeriat ortamı içerisinde ve din adamının elinde nasıl beyni işlemez, fikren uyuşuk ve cansız bir külçe hale gelebildiğini ancak böyle bir eleştiri ortaya atacaktır.

Biliyoruz ki bu görüşümüzü çürütmek isteyenler, geçmişteki İslam uygarlığını örnek vereceklerdir. Ancak ne var ki İslam uygarlığı denen şey, İslam'ın kendisinden doğma, ya da şeriat eğitimiyle yetişmiş kimselerin yaratması olmayıp eski Yunan bilimlerinden yararlanma sonucu oluşmuş bir şeydir. Bunun böyle olduğunu diğer yayınlarımızda (özellikle Aydın ve 'Aydın' ve ayrıca Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına adlı kitaplarımızda) belirtmiş olduğumuz için burada durmayacağız. Fakat sadece şunu tekrarlamakla yetinelim ki şeriat malzemesi ve eğitimi ile müspet kafa yapısında, müspet ahlak anlayışında insan yetiştirmek mümkün değildir. Akılcı düşünce'nin özgürlüğüne ve bağımsızlığına yer ve değer vermeyen, insan zekasına güven beslemeyen, akla aykırı ne varsa her şeyi "gerçek" diye gösteren şeriat düzeni ve zihniyeti içerisinde aydın din adamı yetişemez.

"Aydın" din adamı yetiştirme hayalleri:

Her vesile ile tekrarladığımız gibi Batı'nın fikirsel gelişmesinde rol oynayan şey, aydın sınıfın bir yandan insan aklını baskı altında tutan din kuruluşuna ve diğer yandan da din adamlarına karşı savaşım vermiş olmasıdır. Batı'da özgür düşünce'nin egemenliğini sağlayanlar; insan aklını hem din cenderesinden, hem de din adamının pençesinden kurtarmışlardır. A.kıl Çağı'nın oluşumunda en önemli rol oynayan Fransa, din adamına karşı en amansız savaşım veren bir ülkedir. 1789 İhtilali dinsel zihniyete ve eğitime olduğu kadar din adamlarına karşı girişilmiş bir savaşımdır. Bu ihtilal, Fransız halkını, din adamının sahteliklerine, yalanlarına ve saltanatına karşı başkaldırma geleneğine yöneltmiştir. Bu dönemde Aydın'ın başlıca düşüncesi toplumu din adamının sömürüsünden ve etkisinden kurtarmak olmuştur. Fransız İhtilali, bu düşünceyi gerçekleştirme alanına sokan en önemli bir girişimdir. İhtilal liderleri, din adamları sınıfını sadece siyaset'ten uzaklaştırmak, sadece dünya işlerine karışmaktan alıkoymak değil fakat asıl kişi ile ilişkisini kesmek, ve daha doğrusu yok etmek istemişlerdir. Kiliselerin kapatılması ve din adamlarının hapislere atılmaları hep bu düşüncenin sonuçları olarak ortaya çıkmıştır.

Bununla beraber bu kadar aşın gitmek istemeyenler, din ve dünya işlerini birbirinden ayırmak ve din adamlarının sadece "uhrevi" alanda iş görmelerine izin vermek şıkkını seçmişlerdir. Bir yazar söyle der: " (Tarihin öğrettiği o'dur ki) eğer bir millet mutluluğa yönelmek umudunda ve karşılıklı sevgi ve saygı ve refah yoluna çıkmak düşüncesinde ise, bu taktirde din adamının elinden her türlü dünyevi yetkiyi (almak gerekir). Şunu aklımızdan çıkarmayalım ki insanlık tarihinin başlangıcından bu yana kişi özgürlükleri ve insan zekası bakımından zararlı' hiç bir davranış (akılcı eğitim veren öğretmenlerden) gelmemiştir; buna karşılık her devirde din adamları insan varlığının en kararlı, en kötü, en acımasız düşmanları... olmuşlardır" 609:

Bu yazarlar Hıristiyan dini'nin "Sezar’ın hakkını Sezar'a, İsa'nın hakkını İsa'ya" ilkesine dayalı olarak din ve devlet işlerini birbirinden ayrı tutmağa yönelik özelliklerini ele alarak, din adamlarının siyasetten uzak kalıp sadece "uhrevi" sorunlarla uğraşmaları halinde zararsız duruma gireceklerine inananlardır. Bir yazar şöyle der: "Din adamının elinden dünya işlerini ve siyasal yetkileri alıp onu sadece (ibadet) işiyle uğraşır kılınız, işte o zaman onu zararlı olmaktan çıkarabilirsiniz"

Öte yandan Batılı aydının tutumu genellikle şu olmuştur ki toplumda "egemen" olmak gereken tek güç akıl olmalıdır. Toplumu sadece akıl gücü sürüklemelidir. Bu da din adamını dünyevi işlerin ve siyasetin dışında bırakmakla mümkündür.

Oysa ki İslam ülkelerinde böylesine. bir bilinçlenme görülmez. "Aydın" diye bilinen sınıflar, eskiden olduğu gibi bugün dahi geri kalmışlık nedenlerini şeriat dininde değil fakat din adamlarının "cehaletinde" aramak gerektiğini söylerler. Onlara göre Şeriat'ın özü "iyi" ve her türlü bilimsel gelişmeye olasılık verecek yeterliktedir; eğer din adamı iyi bir din eğitiminden geçirilecek olursa her şey düzelecek, İslam halkları uygarlığa erişeceklerdir.    '

"Aydın" din adamı yetiştirmek hevesiyledir ki ülkemizde, son 30 yıl boyunca görülmemiş bir bilinçsizlikle din okulları. (İmam Hatip okulları, İslam Enstitüleri, vb...) ve ilahiyat fakülteleri açma rekorları kırılmış ve bu kısa süre içerisinde neredeyse yarım milyona yaklaşık "medrese kafası" üretilmiştir. Bu kafalar devletin bütün kilit noktalarını ele geçirerek yakında Türk toplumunun tüm kaderine egemen olacaklardır.

Ancak ne var ki "suç din adamının cehaletindedir" demekle ve yüz binlerce imam hatipli yetiştirmekle hiçbir şey çözümlenmiş olmaz, çünkü din adamını "cahil" ve "çağ dışı" yapan şey doğrudan doğruya şeriat'ın kendisidir. "Doğal hak'lara ve özgürlüklere", "sosyal eşitliklere", "laik'liğe", "demokratik ilkelere", "hoşgörü'ye", "akılcı" gelişmelere ve "müspet ahlak anlayışına" ters düşen şeriat verileriyle "aydın" din adamı yetiştirmek mümkün değildir. Nitekim İmam Hatip okullarından, İslam Enstitüleri'nden, İlahiyat Fakülteleri'nden ve sair din okullarından mezun olmuş din agahları, zihniyet, dünya görüşü ve insanlık anlayışı bakımından, "eğitim görmemiş" diye küçümsenerek "cahil" bilinen din adamlarından pek farklı değillerdir. Çünkü onlar da bunlar da, ayni şeriat malzemesiyle yetiştirildikleri için, aynı inançlara saplanmış olup aynı kafa yapısındadırlar. Daha önceki bölümlerde sıraladığımız ve aklın ve havsalanın kavrayamayacağı nitelikteki şeriat hükümlerini, sadece. "cahil" dediğimiz din adamları değil fakat İlahiyat Fakülte'lerinden yetişmiş, "Profesör" ve "Doçent" gibi unvanlara sahip din adamlarımız dahi aynı "kutsallıkta" bulurlar. "Ölü insan vücudu ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan oruçlu kişi'nin orucu bozulur, kaza orucu tutması gerekir (kefaret orucuna gerek yoktur)" şeklindeki şeriat hükmünü "Hadis'i şerif'' olarak belleyen ve halkımıza belletenler, sadece "cahil" din adamları değil fakat İlahiyat Fakülte'lerinde ya da Diyanet İşlerinde görevli ve ' "Profesör" ya da "Doçent" unvanlı din adamlarıdır 610. Hayvanla cinsi münasebetin "zina" suçu'nu oluşturduğunu, münasebette bulunan erkeğe verilecek ceza'da üç ayrı görüşün geçerli olduğunu, cinsi münasebette bulunulan hayvan'ın neden dolayı öldürülmesi gerektiğini söyleyenler yine "aydın" diye bilinen din adamlarıdır 611. "Yemeğe ve içeceğe düşen sineğin bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır ve sinek şifa kanadını dışarıda bırakır (bu nedenle) sineğin dışarıda kalan kanadını iyice batırın, sonra çıkarıp atın", ya da "Horoz melek görünce öter, merkep şeytan r:örünce anırır" şeklindeki hükümleri kutsal birer şeriat hükmü şeklinde belleyen ve insanlarımıza belletenler sadece "cahil" din adamları değil fakat Diyanet İşleri Başkanlığı'nda iş gören ve İlahiyat Fakültesini bitirmiş, "profesör" ve "doçent" unvanlı din adamlarıdır. "Fare'nin önüne deve sütü koyarsanız içmez, ama koyun sütü koyarsanız içer" şeklindeki bir hadis hükmünü "Çünkü vaktiyle Beni İsrail'den bir kavmi Tanrı cezalandırmak için fare'ye dönüştürdü, o kavim deve sütü içmez olduğu için fareler deve sütü içmez oldular" şeklindeki dinsel bir gerekçe ile köylümüzün kafasına sokanlar sadece "cahil" din adamları değil fakat Profesörlüğe yükselmiş din adamlarıdır 61:'. "Şeytan her işinizde, hatta yemek yerken dahi yanınızda bulunur. Birinizin lokması elinden düşerse onu alıp yesin, seyrana bırakmasın" şeklindeki, ya da "Esnemek şeytandandır... Biriniz esneyip (ha) diye ağzını ayırınca onun gafletine şeytan güler" diyerek insanlarımızı "şeytanlar ilmi" ile eğitenler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın aynı "yüksek" eğitimden geçmiş unsurlarıdır 6*3. Medine mescidinde minber işini gören bir hurma kütüğünün, minberlikten çıkarıldığı için acı acı inlemeğe, halkın gözleri önünde hüngür hüngür ağlamağa başladığını söyleyenler sadece cahil din adamları değil fakat "Profesör" unvanlı ve hem de İlahiyat fakültesinde dekanlık yapan Üniversite mollalarıdır. Müslüman kadınların, müslüman olmayan erkeklerle evlenmelerinin İslam'a aykırı olduğunu söyleyerek hem insan haklarını çiğneyen ve hem de mutlu yuvaları yıkmak isteyenler sadece "cahil" diye damgaladığımız din adamları değil fakat yine İlahiyat Fakültelerinde öğreticilik yapan "profesör" unvanlı din adamlarıdır 615. Kadın sınıfını: "Aklen ve dinen dun yaratıklar" şeklinde tanımlayıp her bakımdan aşağılatanlar, ve örneğin "Mukadderatını bir kanının eline veren millet felah bulmaz" sözlerine dayanarak: "İslam hukukunda amme velayeti denilen teşkilatı riyaseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsil olunur. Bu, millet otoritesini temsil edecek mevkie kadın intihap edilemez. Çünkü kadının fıtratı bir çok cihetlerden bu çok ağır vazifeyi deruhte etmeğe müsait değildir.. Bunun için İslam hukukunda ... devlet riyasetine intihap olunabilmesi hususunda kadın için bir hak kabul edilmemiştir" şeklindeki yorumlarda bulunanlar sadece "cahil" din adamları değil fakat Diyanetin "büyük" unvanlara sahip yetkilileridir . Cumhuriyet rejimini "zındık düzeni" diye tanımlayıp devletin temellerini kundaklayanlar sadece cahil dediğimiz imamlar değil fakat "Doçent" ve "Profesör" kılıklı din adamlarımızdır 617. İslam'dan başka gerçek din olmadığını ve başka dinlere yönelenlerin sapık sayıldığını söyleyenler ya da "Babalarınızı, kardeşlerinizi (eğer farklı din ve inançta iseler) dost edinmeyin" diyenler ve böylece insanlarımızı bağnaz duygularla yetiştirenler sadece imamlar değil fakat Diyanet İşleri Başkanlığı'nda iş gören ya da İlahiyat Fakültelerinde hocalık yapan ve "Profesör", "Doçent" vb... unvanlı din adamlarıdır 618. Kadına dayak atma konusunda: "Eğer Kur'an 'dövülecek' diyorsa kadın dövülür, ama dövme kadına hakaret olsun diye değil. onu yola getirmek, aile yuvasını kurtarmak için" diyenler sadece "cehalet" içerisinde oldukları kabul edilen köy imamları değil fakat Diyanet İşleri Başkanlığı görevinde bulunanlardır. İslam'a uygun yaşam sürenlerin Cennet'e gideceklerini söylerken: "Her kim Cennete giderse o kişi 4000 bakire, sekiz bin dul ve 100 huri ile evlenir" şeklindeki şeriat hükümlerini belletenler ve böylece erkek kişi'nin Cennette on iki bin yüz adet kadınla cinsi münasebette bulunacağını müjdeleyenler, sadece "cahil" bildiğimiz din adamları değil fakat Diyanet İşleri Başkanlığında bulunmuş kimselerdir.

"Yüksek öğrenim" görmüş ve "Profesörlüğe" erişmiş bu tür din adamları, çağ dışı zihniyete saplanmış olmaktan doğma bilinç altı bir itişle, çoğu kez aydın görüşlü ve kültürlü ve Batı uygarlığını derinlemesine biliyormuş görünmek gibi bir özleme saplanmaktan da geri kalmazlar. Örneğin Aristo , ya da Nietchze ya da Dostoyevski vb... gibi yazar ve düşünürlere hayranlık duyduklarını söyleyip görüş sergilemeğe çalışanlar ya da "hümanizm'e" yönelikmiş gibi davrananlar vardır aralarında. Ancak ne var ki bu özlem onları, çoğu zaman farkına' varamayacakları bir gaflete düşürür. Nitekim Kur'an dışında İslam tanımayan ve "doğru" yola ancak Kur'an ile girilebileceğine inanan ve . üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı'nı dahi "hurafe satıyor" olarak tanımlayıp gericilikle suçlayan bir şeriatçı "profesörün", Dostoyevski'ye hayranlık duyması ve bu hayranlığını gazete sütunlarında haykırması bunun nice kanıtlarından biridir: "... kendisine bakarak güç, güven ve aşk tazelediğim Dostoyevski'yi sonsuzluk dostu olarak anıyor ve selamlıyorum" derken62!, bu hayranlık duyduğu Dostoyesvki'nin İslam'a (özellikle Kur'an'a) ters düştüğünden habersizdir. Yarım yamalak onun yapıtlarını muhtemelen okumuştur ama nufuz edememiştir. Çünkü Dosyoyevski, Kur'an'ı benimsemek ya da Kur'an'daki Tanrı anlayışına katılmak şöyle dursun fakat Tanrı'nın varlığından bile şüphe ettiğini ortaya vuran ya da Avrupa'nın ve dolayısıyla dünya ülkelerinin ancak Ortodoks kilise'sinin rehberliğiyle kurtuluşa çıkacağına inanmış ve bu inancın havariliğini yapmış olan bir kimsedir. Eğer bizim Üniversite molla'mızın bundan haberi' var ise bu taktirde Kur'an'dan vazgeçip Rus Ortodoks kilisesine katılmakla, Dostoyevski'ye hayranlığını çok daha gerçek bir şekilde ifade etmiş olacağı muhakkaktır. "Profesör" unvanlı bu aynı din adamının, bir başka vesileyle Bosna-Hersekli müslümanların başkanı olan İzzetbegoviç'i "imanda gönüldaşım" diyerek "saygı ve hayranlıkla" selamlarken de benzeri bir gaflete düştüğüne kitabımızın ilk bölümlerinde değinmiş ve İzzetbegoviç'in Atatürk devrimlerini tüm olarak "Barbarlık" diye tanımlarken Atatürk Türkiyesinin bir numaralı düşmanı olduğuna değinmiştik. Bizim kendi takunyalı şeriatçılarımıza bile taş çıkartacak kadar koyu bir Atatürk (ve "Atatürk Tükiyesi") düşmanını "aydın" sanılan din adamlarımızın "imanda gönüldaşım" diyerek başlarına taç etmeleri şunu gösterir ki onlar için "iman" dışında kutsal ve değerli olan hiç . bir şey yoktur: ne insan sevgisi, ne vatan sevgisi, ne ana ya da baba sevgisi, ne "millet" sevgisi, ne adalet sevgisi ... evet şeriat dışında ne hiç bir sevgi!

Humanizm'e yönelikmiş gibi görünen "Profesör" unvanlı din adamlarımızın 623(a) saplandıkları gaflet ise "Hümanist" (hümanizma) sözcüğü ile "Humaniter" sözcüğü arasındaki farkı bilmemekten doğmaktadır. Aydın ve "Aydın" adlı kitabımda da değindiğim gibi hümanizma, insan sorunlarının din verileriyle (kitaplariyle) değil fakat beşeri verilere (insan yapısı kanunlara) göre çözümlenmesini öngörür. Oysa ki bizim "aydın" geçinen "Profesor", "Doçent" unvanlı din adamlarımız için şeriat dışında (hiç değilse Kur'an dışında) çözüm aramak söz konusu değildir.

Öte yandan bu kişilerin "Hümaniter" görünmeğe heveslenmeleri de yapmacıktır, çünkü bu sözcük, başta din ve inanç olmak üzere hiç bir ayırım gözetmeksizin insanlar arası sevgi ve saygı duygularını içerir. Farklı din ve inançta olanlara karşı saldırı ve savaş diye bir şey kabul etmez.

Oysa ki bizim "aydın" din adamlarımız, farklı din ve inançta olanları "kafir" ve "düşman" bilirler, çünkü şeriat dini, daha önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, İslam'dan gayrı bir dine yönelik olanları ' (hatta İslam olup da münafık sayılanları) "sapık", ya da "kafir" olarak tanımlamak bir yana (örneğin: K. İmran 85), fakat yer yüzünü "Dar'ül-İslam” (Müslümanların yaşadıkları yerler) ve "Dar'ülharb" (Kafirlerin yaşadıkları yerler) diye ikiye ayırıp birincileri ikincilere karşı savaştıran, "müşriklerin" öldürülmelerini zorunlu kılan bir din'dir (örneğin: Tevbe 5, 29; Bakara 193 vb ...). Başka din'den olanlara (örneğin Yahudilere ve Hıristiyanlara) karşı olumlu davranmayı savunuyormuş gibi görünenler dahi, bunu insan sevgisi itişiyle yapmazlar; sadece Tanrı'nın Kuran’dan başka bir din ve başka dinden peygamber göndermediğini ve çünkü Kur'an'ın böyle dediğini düşünerek yaparlar.

*

Evet ne yazık ki şeriat eğitimiyle akılcı ve çağcıl düşünce yapısında ve insanlar arası sevgi duygusuna bağlı din adamı yetiştirme olasılığı yoktur ve olmadığını kanıtlar nitelikteki örnekleri sonsuza dek uzatmak kolaydır! Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ya da "Profesör" ya da "Doçent" unvanlı din adamlarımızın halkımıza bellettikleri (ve bu kitapta bazılarına değinmiş olduğumuz) şeriat verilerini şöyle bir gözden geçiriniz: aklı başında olanlarımızı dehşet ve şaşkınlığa sürükleyecek olan bu hükümlerin "aydın" diye tanımladığımız bu din adamları tarafından "kutsal" sayıldığını görmekle şaşırır ve "cahil" din adamı ile "okumuş" din adamı arasında neden dolayı fark olamayacağını anlarsınız.

Fakat "aydın" diye ortaya çıkan (özellikle "Profesor" ve Doçent" unvanlı) din adamlarımızın bu topluma karşı giriştikleri asıl büyük yıkıcılık, Atatürk sayesinde akılcılık rayına oturtulmuş bir toplumu, bu raydan çıkartıp Kur'an dışında gerçek yokmuş inancına doğru, Kur'an'ı tüm yaşamlarımızın rehberi yapmağa çalışmaktır. Bunlar arasında "Kur'an'daki İslam" parolasına sarılıp kendisini "havari"lerden sananlar vardır. İçinde yetiştikleri şeriat eğitimi yüzünden saplı bulundukları zihniyet ' .nedeniyle şundan habersizdirler ki çağdaş uygarlık, kişi'yi din kitaplarının rehberliğinden uzaklaştırıp aklın egemenliğine ve rehberliğine ulaştırmakla sağlanmıştır. Batı dünyası, 17ci yüzyıldan bu yana, insan zekasını ancak bu yoldan yaratıcılığa kavuşturmuş ve ancak bu yoldan insan varlığı sınırsız bir gelişme olasılığına doğrulmuştur. Konuyu Aydın ve "Aydın" adlı kitabımda incelediğim için burada daha fazla durmayacağım.

Ancak şunu tekrarlamalıyım ki bizim için bütün sorun, genel olarak din adamını çağ dışı zihniyet içerisinde tutan şeriat'ın özünde yatmaktadır. Asıl savaşılmak gereken şey de bu öz'dür. Bu özü oluşturan veriler, bundan 1400 yıl önce yerleştirilmiş şeylerdir; İnsan varlığını eziklik içerisinde tutan ve sömürten bu özü akıl tornasından geçirmedikçe ve din adamı sınıfını "akılcı düşünce insanları" haline sokmadıkça uygarlığa çıkış yolu bulunamayacaktır.

Atatürk'e gelinceye kadar İslam devletlerinin hiç birinde "özgürlük", "insan haysiyeti" ve "insan sevgisi" adına din adamına karşı savaşan ve toplumu din adamının kötülüklerinden kurtaran olmamıştır.

Biz aydınlar, akil yordamı ile şeriat'ın insan hak ve özgürlüklerine ters düşen yönlerini ortaya vurup insanlarımızı bilinçlendirmekle ve onları din adamının yalanlarına ve kötülüklerine karşı savaşım verebilecek duruma getirmekle görevliyiz. Nasıl ki Batı'da aydın sınıflar, bir yandan din kuruluşunu eleştirip akla ve vicdana aykırı din verilerini gidermeğe çalışırken diğer yandan din adamını dünya işlerine karıştırmamak, halk yığınlarını din adamının baskısından kurtarmak bakımından kendi toplumlarına yararlı olmuşlarsa, bizler de bu ülkeyi uygarlığa çıkarmak için öyle yapmak zorundayız. "Aydın kişi" olma niteliği bizi bu zorunluluğa, yani din kuruluşunun ve din adamlarının olumsuz yönlerine karşı savaşıma sürüklemelidir.

Ne hazindir ki İslam tarihinde bu tür bir savaşım olmamıştır. Din ve devlet ayrılığı diye bir şey olmadığı için, "dünyevi" ve "uhrevi" iktidar'ın destekçisi işini gören din adamına karşı direniş pek görülmemiştir. Geçmişte bazı yazarların din adamının kötülüklerine ve bilgisizliklerine karşı tepki gösterdikleri söylenebilirse de, bu hem yetersiz ve hem de etkisiz kalmıştır. Örneğin Şirazlı Hafız, hemen her şiirinde, kapalı bir dil ile de olsa, din adamının sahteliklerini dile getirmiştir. Gülistan adlı kitabında şair Sa'adi'nin aynı şeyi yaptığı görülür. Din adamına karşı en fazla düşmanlık duyanlardan biri İbn Rüşd'tür; Eflatun'un "Cumhuriyet" adlı kitabını yorumlarken "Bütün istibdatlar içerisinde en korkunç, en kötü olanı din adamlarının istibdadır" diyebilmiştir. İbn Rüşd' ü bu düşmanlıkta kararlı kılan şey, Endelüs saltanatı döneminde, daha doğrusu Halife Hakem U zamanında (yani 1 O. yüzyılda), oluşan hoşgörü ve uygarlık ortamına karşı din adamının olumsuz tutumudur. Hacib alMansur’un, Halife Hişam saltanatına son verip iktidarı ele geçirmesinde, fikir ve düşünceye zincir vurmasında din adamının rol oynamasının da onu rahatsız ettiği muhakkaktır. Buna benzer olaylar sonucu İbn Rüşd şunu iyice anlamıştır ki din adamı, her türlü değişikliği ve yeniliği "dinsizlik” bilir ve önlemek için her kötülüğü yapmağa hazırdır.

Yukarıdaki listeyi uzatmak ve din adamlarına bağlı imiş gibi görünüp onların söylediklerine fazla aldırış etmeyen Alparslan gibi hükümdarlardan örnekler vermek mümkün.

Yakın dönem tarihimiz içerisinde Tevfik Fikret ya da şair Eşref ve Neyzen Tevfik gibi bazı yazarların bu seriyi tamamladıkları da doğrudur. Dürüstlük timsali Tevfik Fikret, o güzel ve etkili kalemiyle, din hocalarına gereken dersi vermesini bilmiştir. Yalan ve iftira usulleriyle temiz insanlara saldırmayı marifet sayan din adamlarım hallaç pamuğu gibi atmasını becermiştir. Selahi Dede adındaki bir hoca için yazdığı şu satırlar bunun nice örneklerinden biridir:

"Haccei haç derbagal'ı hulheves,

Şimdi sarık, şimdi külah, şimdi fes,

Aç başını söyle nesin hey teresi teres"

Bu satırları yazmasının nedeni kendisinden iş isteyip de olumsuz karşılık alan bu din adamının: "Tevfik Fikret 'Kur'an'ın kara sayfaları yırtıldı artık' dedi" diyerek iftirada bulunmasıdır.

Şair Eşref ise, kaba bir dil ile de olsa, o veciz satırlarıyla din adamlarını bir hayli hırpalamıştır.

İnsan sevgisi ve özgürlük duygusu ile . dolu Neyzen Tevfik'e gelince o, din adamlarının başlıca düşmanlarından biridir. Kendisi medrese eğitiminden geçmiş olup molla'lıktan geldiği için din adamlarının iç yüzünü herkesten iyi bilirdi. Bundan dolayıdır ki onların tıynetini ortaya vuran şiirler yazmıştır. "Aygır imam" başlıklı bir şiir'inde din adamlarının para'ya düşkünlüklerini, zayıfları ezmek hususundaki becerirliklerini ve güçlü olanın karşısında küçülmüşlüklerini, hilelerini vb... dile getirmek üzere şöyle der:

"Paraca pulca bu yıl hayli kalınlaştın ha,

, Pek zebunküş (düşman öldüren) diyemem amma ezersin zayıfı Lüpe geldi mi taparsın semize Aygır imam, 627

Din adamının bilgisizliğini, kana susamışlığını ve halkı yoksulluk ve kader felsefesi ile yetiştirme gayretlerini sergilemek için şöyle der:

"Gece bastı kara kaplı kitap oldu hakim,

Anırırken tepişen bunca ... (imam) hep alim!

Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır,

Razıdır yaptırma az buçuk elden utanır!

Utanırken $arazım menfaatinden korkar,

Yoksa her şeye müsait o sarık, kanlı yular"

"Hoca" adlı bir şiirinde din adam'ının bir başka yönünü şöyle dile getirir:

"On üç yaşında bir kızı nikah ederek,

Alır ve kendisi altmış yaşındadır, bu .(!).., imam değil mi ya? Bunlar şeriat icabı,

Mahallede ileri kim gelirse ahbabı!"

Fakat şu muhakkak ki Atatürk'e gelinceye kadar din adamını kötülük yapabilecek durumdan çıkaran ve insanlarımızı din adamının pençesinden kurtaran olmamıştır. Din adamının farklı inançtakileri "kafir"likle suçlayıp şeriat'ın "Cihat" hükümlerini seferber edebilen olumsuz zihniyetine karşı, inanç farkı gözetmez bir insanlık sevgisiyle dikilen çıkmamıştır. Denilebilir ki Atatürk, 1400 yıllık İslam tarihi içerisinde din adamına karşı en etkili bir şekilde savaşabilen ilk ve tek insandır. Eğer istemiş olsa din adamını kendisine destek kılıp, halkı onun aracılığıyla sömürebilecek ve rahat bir yaşam sürebilecek iken bunu yapmamıştır. Yapmış olsa muhtemelen kendisini tehlikelere sürüklemez ve bugün softa yığınlarca lanetlenmezdi. Fakat o her şeyi göze alarak din adamına karşı amansız bir savaşım açmıştır. Çünkü din adamını Türk toplumu için en büyük bir bela olarak görmüştür. Bundan dolayıdır ki din adamlarını sevmez ve sevmediğini açıkça söylemekten çekinmezdi. Şubat 1923 tarihli bir konuşmasında şöyle der:

"Eğer onlara (din adamlarına) karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz derim ki ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi istikamette atacakları bir hatfe (adım), yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız, benim gayeme değil, o adını benim milletimin hayatı ile... , o adım milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka o adımı atanı tepelemektir. Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim. Farzı muhal bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek Meclis olmasa, öyle menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine de tepelerimi "63°.

Bu tarihten bir ay kadar sonra, 16 Mart 1923 tarihinde Adana'da şunları söyler: "Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanet"ten gelmiştir. Onlar (din adamları) her türlü hareketi dinle karıştırırlar" 631 .

Bu ülkede aydın sayılabilecek bir tek insan gösterilemez ki bu sözleri içtenlikle benimsemesin ve bu duyguları paylaşmasın. Din adamının yüzyıllar boyunca sürüp gelen sevimsizliği, bilgisizliği, fikirsel miskinliği, yalana düşkünlüğü ve her alandaki olumsuzluğu, bu toplumun uygar düşünceye sahip insanlarının her zaman için tiksinti ile izledikleri bir gerçektir. Aydın sayısı çoğaldıkça bu duyguların yaygınlaşacağı muhakkaktır. Şeriat malzemesi ve şeriat eğitimiyle din adamını daha iyi, daha bilgili, daha ahlaki yetiştirmek mümkün olamayacağına göre ülkemiz insanlarının okumuşluk ve uyanmışlık seviyesi geliştikçe din adamının bu toplumda tutunmasına, kendisini kabul ettirip sevdirmesine olanak kalmayacaktır. Hele bu millete bin yıl boyunca yaptığı kötülüklerin, düşmanlıkların, ihanet'lerin gün ışığına çıkarılması ve bütün bunların biraz olsun aklı işleyenlerimizce anlaşılması sonucunda din adamı Türk toplumunun şamarını, hem de en güçlü şekliyle, bir gün mutlaka suratında bulacaktır.

Eğer din adamı bu durumlara düşmek istemiyor ve kendi sonunu düşünüyor ise Batı'nın gelişme tarihini, özellikle akıl çağına girişini inceler ve ders alır. Voltaire, Bayle, Diderot, Rousseau vs... gibi ve daha nice Akıl Çağı mimarlarının itişiyle geliştirilen "din adamı düşmanlığı"nın Batı'da, özellikle 1789 ihtilalinden sonra Fransa'da, ne gibi boyutlara ulaştığını ve ne gibi sonuçlar doğurduğunu gözden geçirir . Eğer bu topraklar üzerinde yaşayan insanların geleceğini tehlikeye düşürmek istemiyor ise bilinçsiz gidişine son verir ve gerçeklere giden tek yolun akılcılık olduğunu kabul edip laik’lik ilkesine bürünerek köşesine çekilir. Asıl görevinin, şeriat düzeninin yok olmasını sağlayıcı zemini hazırlamak olduğunu bilerek, kendisinden son bekleneni yerine getirir.

Gerçek anlamda "aydın" olmayan din adamı, halkın da aydınlanmasını istemez.

Yukarıdaki bölümlerden çıkan sonuç şudur ki günümüzde din adamı, bütün okumuşluğuna, diplomalarına ve unvanlarına rağmen yine . de çağcıl ve akılcı zihniyete sahip olmaktan uzaktır. Bundan dolayıdır ki halkın aydınlanmasına, akılcı eğitim almasına ve laik'liğe karşıdır. Çünkü bilir ki elinde bulundurduğu yalanlar malzemesini, akılcı eğitimle yetişmiş insanlara sokuşturmak mümkün olamayacaktır. Bilir ki şeriat verilerini "gerçeklerin ta kendisidir" diye belletmeye kalkıştığı her kez karşısında, bunları akıl ve zeka gücüyle çürütecek insanları bulacaktır. Örneğin bilir ki "İslam şeriatı hoşgörü dinidir; Din'de zorlama yoktur" diye konuştuğu zaman karşısındaki aydın kişi ona bu aynı şeriat'ın: "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) şeklindeki emirlerinden başlayıp "(Allah katında İslam'dan gayrı din yoktur) Kim İslamiyet'ten gayrı bir dine yönelirse sapıktır!" (K. 5 İmran 19, 85) ya da "Ey inananlar! babalarınızı, kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin" (K. Tevbe 23) şeklinde olan ve ayrıca Müslümanlığı terk edenlerin öldürülmelerini emreden ya da "Kafirlere" karşı cihad'ı öngören hükümlere varıncaya kadar, hoşgörü duygusunu insan kalbinden silen verileri gösterecektir. Yine bunun gibi bilir ki "Şeriat dini eşitlik dini'dir" dediği zaman karşısındaki aydın ona şeriat'ın eşitsizlik yaratan nice verilerini ve bu arada köleliği doğal bir kuruluş gibi tanımlayan: "... bir tarafta... bir köle, bir tarafta da bol rızık verdiğimiz... birisi olsa, bu ikisi eşit olur mu? Şükür Allah'a ki eşit değildir" (K. 16 Nah! 75) şeklindeki hükümlerini ve benzerlerini gösterecektir. Buna karşı "Kölelik eski Cahiliye döneminin benimsediği bir kuruluştu; bu nedenle o an için köleliği kaldırma olanağı yoktu; kölelik kaldırılmış olsa idi halk ayaklanırdı. Bu nedenle Tanrı köleliği yekten kaldırmadı fakat tedricen kaldırılmasını uygun buldu" şeklinde bir yanıt vermeğe kalkıştığı zaman karşısındaki aydın kişi, akılcı bir mantıkla kendisine: "Pek iyi ama, her şeyi dilediği gibi yaratacak güçte olan bir Tanrı neden halkın ayaklanmasından korksun ve taviz yoluna başvursun?" diyecektir. Yine bilir ki "Şeriat dini kadın haklarına saygılıdır, kadın erkek eşitliğini sağlamıştır" şeklinde konuştuğu zaman karşısındaki aydın kişi ona "Kadınlar aklen ve dinen dun yaratıklardır" şeklindeki hükümlerden başlayıp "İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir" (K. Bakara 282) , "(Miras paylaşımında) Erkeğin payı... iki dişinin payı kadardır... Erkeğe kadına nispetle iki pay verilir" (K. Nisa 11,176) şeklindeki kadın erkek eşitsizliğini öngören, ya da "Namazı (bozan) şeyler eşek, domuz ve kadındır", "Cehennem'in çoğunluğunu kadınlar oluşturur" şeklinde insan şahsiyetinin haysiyetini rencide eden nice hükümleri sıralayacaktır.

Bu örnekleri çoğaltmak kolay. Kolay olmayan şey, din adamına, bu toplumda artık düşünebilen beyinler olduğunu ve şu durumda akıl ve mantık dışı şeriat verileriyle iş görmenin yararsız bulunduğunu anlatmaktır.

Aydınlanmış halk daima din adamının kötülüklerine karşı çıkar ve onu gelişmeye zorlar:

Batı ülkeleri örneği şunu kanıtlamaktadır ki biraz olsun aydınlatılan, fikren geliştirilen halklar, din adamının kandırmalarına ve melanetine karşı daima direnebilmişlerdir. Din adamı ise, aydınlanmağa başlayan halkın kendisine düşman kesileceğini ve ilk fırsatta hınç çıkarmak isteyeceğini bildiği an, kendisine çeki düzen verebilmiş, insaf yoluna girmiş, aydınlığa yönelebilmiştir. Nice örneklerden biri olmak üzere Fransa'da, geçen yüzyılın sonlarına rastlayan Ernest Renan olayını özetleyelim. Ernest Renan büyük bir düşünürdür. "La Vie de Jesus" adlı yapıtıyla ve milliyetçilik anlayışını insancıl öğelere dayatan görüşleriyle ün salmıştır. Kendisi aslında bir din adamı olduğu halde Kilise'nin ve din adamlarının tutucu ve olumsuz davranışlarını eleştirdiği için onların hücumuna uğrar, dinsizlikle suçlandırılır. Öldüğü zaman Kilise, Renan'ın dini merasimle gömülmesini yasaklar ve dilediği yere gömülmesine engel olur. Fakat halk, Renan'ın bilimsel değerini ve aydın fikirlerini takdir edebilecek kerteye erişmiş bulunduğu için, Kilise'nin bu tutumuna karşı büyük bir tepki gösterir ve muhteşem bir merasimle onu dilediği yere gömer.

Hemen ekleyelim ki Batı'da, Kilise'nin ve din adamının kötülüklerine karşı halk ayaklanması olayları çok gerilere iner. İngiltere’de, daha Henry VIII döneminde ( 11. yüzyıl), manastırların kaldırılması konusunda halktan gelme istekler belirmiştir. Din adamlarının sığınağı sayılan manastırları halk, kendi zavallılığının ve yoksulluğunun kaynağı gözü ile bakmaktaydı. Din adamlarının kepazeliklerle dolu yaşamları, ahlak dışı davranışları, din perdesi altında halkı soymaları, şehevi azgınlıkları, halk indinde tiksinti uyandırmakta, şikayetlere yol açmaktaydı. Günah çıkartmak için din adamlarına başvuranların kandırılmaları, soyulmaları, suç işleyenlerin dahi para karşılığında günah çıkartmaları, cinayet işleyenlerin ayni şekilde af olunmaları, günah çıkarma sırasında . sırlarını veren kadınların din adamları tarafından şantaj yolu ile iğfal edilmeleri ve buna benzer şeyler, din adamı düşmanlıklarını biraz daha arttırmıştır.

Söylendiğine göre 13. yüzyıl'dan bu yana din adamı düşmanlığı yüzünden başlıca dört büyük halk ayaklanması olmuştur ki bunlardan ilki Fransa'da "Albigensian"lerin, ikincisi 14. yüzyılda İngiltere'de Wycklif taraftarlarının giriştikleri ayaklamalar, üçüncüsü 16. yüzyılda oluşan Reformasyon hareketleri ve nihayet dördüncüsü de 1789 tarihli Fransız ihtilali'dir.

Albigension ayaklanması, Fransa'da "Albigeois" bölgesindeki Kilise'nin ve din adamlarının ahlaksızlıklarına ve cinayetlerine karşı oluşan bir olaydır. Daha 12. yüzyıldan itibaren halkta, din adamlarının tıynetsizliğine karşı öylesine bir tiksinti duygusu yerleşmeye başlamıştır ki, kötülük ölçüsü olarak "Rahip'ten bile daha kötü, daha adi" ("plus vil qu'un pretre") deyimi yerleşmiştir.

İngiltere'de 14. yüzyılda Wycklif taraftarlarının din adamına karşı ayaklanmaları diğer ilginç bir olaydır. Wycklif, halkın kültür seviyesini yükseltmek, din kitaplarını halk diline çevirip, halkın anlayabileceği şekle sokmak, akıl süzgecinden geçirmek için çalışan bir din adamı idi. Hem din anlayışındaki olumsuzluklara, hem din verilerinin akla meydan okur nitelikteki yorumlarına ve nihayet hem de Papa’lığın, Kilise’nin ve din adamlarının rezilliklerine, cinayetlerine, hırsızlıklarına, sahtekarlıklarına karşı savaşımı göze almıştı. Bir yandan "Tanrı hiç kimseyi anlamadığı ve inanamayacağı şeyleri kabule zorlamaz" diyerekten Hıristiyanlığın akıl ve mantıkla bağdaşmaz temellerine dinamit yerleştirirken diğer yandan da İncil'i halkın anlayacağı dile çevirerek kişileri din adamının kötülüklerine karşı direnebilecek duruma getirmekle meşguldü. İngiltere'de halk yığınlarının fikren ve zihnen gelişmesinde Wycklif in rolü ve etkisi büyük olmuştur.

Bu etki sadece İngiltere'ye inhisar etmemiş, Avrupa'nın diğer ülkelerine de sıçramıştır. Huss olayı bunun ilginç örneklerinden biridir. Jean Huss Çekoslovakyalı bir din reformcusudur; Wycklifin görüşlerinin Avrupa'daki yayıcılarındandır. Bu yüzden papa'nın emriyle yakalatılmış ve diri diri yakılmıştır. Yakılan vücudunun külleri rüzgara tutularak savrulmuştur; savuranlar sanmışlardır ki Huss'ün görüşleri tarihe kavuştu. Oysa ki böyle olmamıştır; din adamlarının kötülüklerine karşı Huss' ün giriştiği savaşım yavaş yavaş halk tabakalarını etkileyerek ayaklandırmıştır.

Luther'in oluşturduğu "Reformasyon" hareketleri din kitaplarının halk tarafından okunup anlaşılması ve din adamlarını denetleyebilecek duruma gelmelerini sağlamıştır. Bu sonuç Papalığa pahalıya mal olmuştur, çünkü halk ayaklanmaları sonucu olaraktır ki Papalık Avrupa ülkelerinin pek çoğunu (özellikle Kuzey Avrupa'yı) kaybetmiştir.

Wycklifin 14. yüzyılda İngiltere'de başlattığı ve bir kısım Avrupa ülkelerinin 15.yüzyılda benimser oldukları "din adamı düşmanlığı" siyaseti 16. yüzyılda İngiltere'de yeniden alevlendi. Kamuoyu din adamının sahteliklerine karşı daha da hassas ve tepkili şekilde direnir oldu. Bunun sonucu olmak üzere Parlamento işe el koydu. 15:29 yılında Avam Kamarası, Parlamento'nun toplantıya çağırıldığı gün, "Ruhban" sınıfını suçlar nitelikte karar aldı ve kararını kral'a bildirdi. Bu bildiride, toplumu kötü yola sürükleyenlerin genellikle din adamları olduğu, bunun başlıca nedenlerinin de din ve devlet işlerinin birlikte yürütülmesinden doğduğu, Kilise ile Devlet'in yargı işlerini birlikte görmelerinin sakıncalı bulunduğu, yoksul kimselerin dini mahkemelerde hiç bir hukuki gerek olmadan yargılanmalarının, hapse atılmalarının utanç verici bir şey olduğu, Kilise'nin para karşılığında ruhani ayinler yapar olmasının halka hizmet sağlamadığı, saf ve temiz kişilerin din adamları tarafından Sebensiz yere dinsizlikle suçlandırılıp hapislere atıldığı, Kilise'ye rüşvet vermeyen yurttaşların eziyet ve işkenceye sokuldukları ve buna benzer hususlar yer almıştır. Avam Kamarası'nın bu bildirisini Kral Kilise'ye ve din adamlarına yansıtmış ve on! ardan yanıt bekler olduğunu açıklamıştır. Bundan sonraki çekişme Avam kamarası ile din adamları arasında başlar. Bu çekişme boyunca Avam Kamarası, din adamlarına karşı fevkalade sert, saldırgan bir tutum takınarak "Clergy Discipline Acts" (Din adamlarının Disipliniyle İlgili Kanun) adlı bir kanun geçirir. Bu kanun, din adamlarının gelir kaynaklarının denetim altına alınmasını, din hizmetleri karşılığı alınacak ücretlerin saptanmasını, ölenlerin defnedilmesi vesilesiyle ücret alınmasının yasaklanmasını , ayrıca da din adamlarının yapamayacakları işlerin tanımlanmasını (örneğin o zamana kadar çiftçilik, içki imali ve satışı, hayvancılık gibi işlerle meşgul olmak din adamları için mümkün iken, bu kanunla birlikte yasaklanır) hükme bağlamıştır 635.

Parlameto'nun bu tepkisi karşısında din adamları küstah bir tutum takınırlar. Gerek Kilise'de verdikleri vaaz'larla ve gerek Kilise dışındaki eylemleriyle Avam Kamarası üyelerine karşı saldırıya geçerler ve onları dinsizlikle, zındıklıkla, tanrısızlıkla suçlamağa başlarlar. Bu saldırılar Avam Kamarasını üyelerini korkutmaz; aksine Kral nezdinde girişimlerde bulunarak din adamlarına karşı daha da yoğun bir savaşıma geçerler. Bu direniş din adamlarını yola getirir. O kadar ki Avam Kamarası Başkanı'nı (Speaker) "kafirlikle" suçlamış olan Rochester papazı, Avam kamarasından özür dilemek zorunda kalır. Bundan sonra İngiliz halkı, Kral ve Parlamento ile işbirliği ederek manastırların kaldırılmasını sağlar. Ruhban sınıfının görev ve hizmetleri ile ilgili olarak Parlamento'nun geçirmiş olduğu kanunların uygulanmasını da halk aynı işbirliğiyle sürdürür. Bu işbirliğinin kendi aleyhinde daha da vahim sonuçlar doğurabileceğini anlayan Kilise, 1532 yılında, kamu oyunun istekleri doğrultusunda iş göreceğini ve reform yoluna gireceğini ilan eder. Bu bildiri ile birlikte İngiliz Kilise'si, yine İngiliz halkı'nın dileklerine tercüman olarak artık Papa'nın otoritesini tanımadığını açıklar. 1555 yılında İngiliz Kıralı, Kilise'nin ve din adamının yüzyıllar boyunca sahip oldukları yetkileri ve imtiyazları kökünden kazımış, "uhrevi" iktidarı "dünyevi" iktidara boyun eğmeye ve onun denetimi altına girmeğe zorlamış olacaktır. Böylece bu tarihten itibaren İngiltere'de din adamının gücü ve etkisi giderek azalmıştır. Din işleriyle uğraşıp dünya işlerine burunlarını sokamayacaklarını, siyasetle uğraşamayacaklarını anlamışlardır. Her ne kadar Ruhban Sınıfı’nın bazı temsilcileri Lordlar Kamarası’nda yer almağa devam etmiş ise de, görevleri "sembolik" olmaktan ileri geçememiştir. Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar halkın aydınlatılmasından doğan sonuçlardır.

Fikren aydınlanmış halk din adamını hizaya getirmekle kalmamış, fakat ondan, kötülüklerinin hesabını da sorar olmuştur. Örneğin 1789 ihtilalinden sonra Fransa'da halkın din adamlarına karşı takındığı tutum bu olmuştur. Halkı bu kerteye getiren gelişmelerin başlangıcı bir hayli gerilere, ta Saint Barthelemy olaylarına iner. Hatırlatmak gerekir ki Fransa'da, 24 Ağustos 1572 tarihinde oluşan ve din adamının kışkırtması yüzünden bir tek gecede altmış bin Protestan'ın Katolik'ler tarafından boğazlanmasıyla sonuçlanan bu olay insanlık tarihinin en utanç verici olaylarından biri olarak kabul edilir. Din adamları elinde bağnazlık fıçısına sokulmuş ve beyni yıkanmış halk yığınları, farklı inançtaki hemcinslerini, yani Protestan'ları ve özellikle geniş kültürleriyle, uygar yaşamlarıyla tanınmış ve bu nedenle "dinsiz" (zındık) diye damgalanmış olan "Huguenots" lan yok etmek için yakmışlar, asmışlar ve kesmişlerdir. Paris'te kan gövdeyi götürmüş, sokaklar kan deresine dönmüş, Sein nehri Huguenots'ların cesetleriyle dolup taşımıştır. Bu olay tarihe "Saint Barthelemy" olayı olarak geçmiş ve Fransa tarihinin en karanlık günü olarak bilinmiştir. Fakat her şey rağmen bu korkunç olayın olumlu bir sonucu olmuştur ki o da halkı bu tür vahşete hazırlayan din adamlarına, ve onların ilkel ve bağnaz zihniyetine karşı aydın sınıfın idealist bir savaşım cephesi kurmuş olmasıdır. Bu aydın ellerde halk, eğitile eğitile din adamını insancıl yola sokmuş, kan ve dehşet saçar olmaktan çıkarmıştır. Aydınlığa ve fikir özgürlüğünün nimetlerine ulaşan halk, kendisini yüzyıllarca bağnazlık uykusunda tutan, din kisvesi altında aldatan din adamına haddini bildirmiş ve onu, bir daha Barthelemy olayına benzer vahşete sebep olamaz hale getirmiştir. 1789 ihtilali, aklı her şeyin üstünde bir güç, bir değer haline getiren aydın sınıfın yetiştirmesi olan halkların din adamına karşı zaferidir. Söylendiğine göre Fransız toplumunu 1789 ihtilaline sürükleyen felsefenin temelleri Saint Barthelemy vahşetinin yarattığı utanç duygusuna dayalıdır .

18ci yüzyıldan itibaren Batı halklarının fikirsel gelişmesi birden bire büyük bir ilerleyiş kaydeder. Halk akılcı eğitimden geçtikçe ve geliştikçe din adamı, kolay kolaya kandıramayacağı, sömüremeyeceği yığınları bulur karşısında. Böyle bir gelişmenin bir bakıma kendisinin sonu demek olacağını farkederek olumlu bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür ve "kötülük", "çıkarlar" siyasetini terk etmekten gayrı yol kalmadığını görür.

Bu gelişme içerisinde Batı'nın benimsediği temel ilke şu olmuştur ki din kuruluşu ve din adamları, devletin desteğine el açtıkları, devletin yardımına mazhar oldukları sürece topluma yararlı olamazlar. Din, ancak kendi salikleri tarafından desteklendiği, kendi saliklerinin yardımı ile beslendiği ve sırtını Devlete dayamaktan vazgeçtiği taktirde kötülük yapma gücünü yitirir; din adamları için de durum budur. 18ci yüzyıldan sonra Batı'daki uygulama, "laik'lik" adı altında bu olmuştur. Batı ülkeleri bu uygulama sayesinde uygarlaşmışlar, yer yüzünün egemeni olmuşlardır. Bu ülkelerde gerçek dindarlar ve hatta din adamları din kuruluşlarının birer dilenci gibi Devlete el açmalarını, Devlet'ten yardım beklemelerini utanılacak bir şey gibi görmüşlerdik.

Hıristiyanlık tarihini yazanlardan pek çoğu, Hıristiyanlığın ilk başlangıçta kılıç ve silah yolu ile değil fakat ikna yolu ile ve Devlet desteği olmaksızın ortaya çıkıp yerleştiğini iftihar vesilesi yaparlar. İsa'dan sonra üç yüz yıl boyunca Hıristiyanlığın Devlet'ten ayrı ve ona karşı bağımsız kaldığını, bu dönem boyunca en özlü, en temiz ve dürüst niteliğiyle uygulandığını hatırlatırlar. Fakat şu hususun da tarihi bir gerçek olduğunu anlatırlar ki Hıristiyanlık, Devlet dini olduğu ve Devlet'in desteğine, yardımlarına kavuştuğu andan itibaren (ki bu üçüncü yüzyıldır) din adamları gerçek din anlayışından uzaklaşmışlar, cinayetler, sahtelikler ve yalanlarla dolu bir tarihin (ki "Orta Çağ" ya da "Karanlık Çağ" diye bilinir) başlamasına sebep olmuşlardır.

Dinler tarihinin ve yine Batı'daki dinsel gelişme dönemlerinin ortaya vurduğu diğer bir gerçek de şudur ki Devlet'in desteğine muhtaç ve devlete sırtını dayamış bir din ve bu dinin uygulayıcısı olan din adamları samimi, dürüst, uyanık, geniş görüşlü ve insancıl nitelikte olamazlar. İngiliz Kilise'sinin geçmişini eleştiren bir yazar, William Howitt, devletin yardımıyla ayakta duran bir dinin ve bu dine mensup din adamların toplumu bilgisizlikler ve ahlaksızlıklar içerisinde tutacaklarını, bunun her yerde ve her dönem itibariyle böyle olduğunu, bu tıynetteki din adamlarının "çoban" ve insanların "sürü" sayıldığı toplumlarda ataletin, cehaletin, yoksulluğun, meskenetin ve ahlak yoksunluğunun hiçbir zaman sona ermeyeceğini söyler. Bu atalet ve cehaletin sadece din adamlarına ve kişilere değil fakat aynı zamanda iktidar sahiplerine de özgü bir şey olduğunu belirten yazar, din adamının fetvasıyla iş gören yöneticilere halkın haysiyetsizce boyun eğmesinin nasıl felaketli sonuçlar yarattığını da ekler. Aynı konuya eğilen yazarların ortak görüşleri şudur ki din ile devlet'in birbirlerine destek iki kuruluş halinde iş gördükleri toplumlarda din adamları, zehirli yılanlar gibi, iktidar sahiplerini büyüleyip canavarlaştırırlar; tabiaten iyi kalpli, iyi ruhlu ve iyi niyetli hükümdarları dahi kendi halklarına karşı gaddar, insafsız ve müstebid hale sokarlar.

Devlet'i yeniden din adamının (ve din'in) desteği haline getirenlerimizin suçu

Türk'ün tarihi, yukarıdaki görüşlerin doğruluğunu kanıtlayan örneklerle doludur. Arap ordularının kılıç darbeleriyle İslam'a zorlanışından önce Türk toplumları hoşgörü duygusuna sahip, kadına saygılı ve akılcı yaşamlara bağlı idiler. Türk hükümdarları ve Türk yöneticileri halkın refah ve mutluluğuna önem veren, akıllı, insaflı, dürüst, adil kimselerdi. Fakat din adamının fetvasıyla iş görür olmağa başladıktan itibaren değişmişler, örneğin halkı "koyun" ya da "köpek" sürüsü şeklinde görür olmuşlardır. Din adamının elinde insan kanı dökmekten zevk alan birer vahşi yaratık haline gelmişlerdir. Yavuz Sultan Selim 'in 1517'de halifeliği ele geçirmesiyle birlikte de Osmanlı Padişahları, tıpkı Arap Halifeler gibi, din adamının fetvasıyla kan döktürmek ve kelle kestirmek sanatında birbirleriyle yarışmışlardır. Bundan dolayıdır ki Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihli bir konuşmasında: "Menşelerimizi hatırlayınız. tarihimizin en mutlu dönemi, hükümdarlarımızın Halife olmadıkları zamandır" demiştir.

Gerçekten de İslam'da devlet denilen kuruluş, daha ilk başlangıçta din ile birlikte ortaya çıkmıştır; dini yaşatan devlet, devleti yaşatan da din olmuştur. Devlet desteği, devlet gücü olmadan İslam'ın yaşaması ve yayılması mümkün olamadığı gibi, aynı şekilde devlet'in ayakta durması ve varlığını sürdürmesi de İslamsız olamaz sayılmıştır. Halkı iktidara boyun eğdirtmek için kılıç, din'in aracı fakat din de kılıç'ın yardımcısı olmuştur: "Egemenlik Allah'a aittir; sahibi mülk Allah'tır, Allah bu mülkü dilediğine verir" şeklindeki hükümler yanında, halife'ye, (velev ki halife istibdat yapsın) itaat etmenin Tanrı'ya ve Peygambere itaat demek olduğunu öngören emirlerle bu işbirliği sağlanmıştır. Bundan dolayıdır ki İslam ülkelerinde halk yığınları ne dünyevi iktidarın ve ne de uhrevi iktidarın kötü yönetimine karşı direnememişlerdir.

Türk toplumu Atatürk sayesinde bu geleneği yıkmış ve laik'lik ilkesine sarılarak dini ve din adamını dünya yaşamlarına etkili olmaktan uzaklaştırmıştır. Atatürk'ün çok zamansız ölümünün acı bir cilvesi olarak din adamı, özellikle 1950 seçimlerinden ve Demokrat Parti'nin iktidara gelişinden sonra, yeniden hortlamış ve siyaset adamının desteği ' ile, toplumu yeniden eline geçirme fırsatlarını yakalamıştır.

*

Her vesile ile tekrarladığımız gibi Batı'da insana ve insanlığa düşman pek çok din adamı çıkmıştır; toplumun gelişmesini istemeyen, her türlü yeniliğe karşı direnen, din kitap'ları dışında gerçek kabul etmeyen, özgür düşünce sahiplerini ateşte çevirten, farklı inançtakilere karşı savaşları körükleyen nice papazlar ve papa'lar çıkmıştır. Fakat bütün bu vicdan sızlatıcı davranışlar yanında din verilerini akıl kıstasına vuran, kendi toplumunu özgür düşünceye doğrultan, insanlığa aşık ve inanç farkı gözetmeden bütün insanları kardeş sayan, ölümü göze alırcasına her türlü zorbalığa ve şiddete karşı ayaklanan nice din adamları ve aydınlar da çıkmıştır. Din adamının kötülüklerine karşı savaşan, ya da din kuruluşunun samimi ve dürüst bir düzeyde iş görebilmesi için din ve devlet ayrılığını savunan din adamları görülmüştür.

Her ne kadar kendi tarihimiz içerisinde, tek tük de olsa, olumlu davranışa sahip bazı din adamlarına, örneğin Hıristiyan tebaa'nın katledilmesini önleyen, ya da vergi ıslahatı, nüfus sayımı vs gibi belli konularda fetva veren Şeyhül İslam'lara rastlanmamış değilse de, bunların davranışlarını "idealist", "insanlık sevgisine yönelik" nitelikler içerisinde tanımlamak mümkün değildir. "İnsan değeri" ve gerçek anlamda "İnsan sevgisi" kavramına ulaşmış din adamı tipine örnek bulmak güçtür. Turan Dursun gibi emsalsiz bir insan bu güç bulunan örneklerin başında gelir. Parmakla gösterilebilecek kadar az sayıda olan bu kişiler, kendilerini şeriat zihniyetinin çok üstüne yükseltebilmişler ve yükseltebilmek için de kendilerini insanlık sevgisi denizine atabilmişlerdir. Atatürkçülüğün ve Atatürk devrimlerinin kurtarıcılığına inanmışlardır. Kendilerine Tanrı ve Peygamber emirleridir diye belletilen esasların akıl yordamıyla elden geçirilmesi, müspet ahlak ve müspet bilim temeline oturtulması gereğini anlamışlardır. Çoğu kez kendilerini, şeriatçının yarattığı bağnaz ortam içerisinde "din adamı" olarak görmezler ve, gerçeği söylemek gerekirse, "din adamı" diye çağırılmak da istemezler. .

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült