Güncel

 

 

Atatürk Olmasaydı?

Cemal Kutay


“Bu Günlerimize Özlemle Uzaktan Bakan Bir Ülkenin Bahtsız İnsanları Olurduk..."

SORU: "Şimdi Size, en SON sorumu soracağım: Bu açıklamalarınıza bakarak beni tatmin edecek cevap verebileceğinizi ümit ediyorum. Sorum Şu: ATATÜRK OLMASAYDI bugün ülkemiz nasıl oturdu?

Ve, mümkünse sualime, olayların ayrıntılarına girmeden ve hatta beni; kesin olacağına inandığım açıklamalarınızın tasdik veya retlerini araştırma-inceleme-kıyaslamaya yöneltecek yapıda olmasını isteyeceğim. Bu sadece benim kendim için değil, benim durumumdaki on, yüz, bin, onbin, hatta yüzbinierce gencin bize telkin edilmiş PUTLAŞTIRILMIŞ bir varlığın klişe halinde benimsenmesi değil, fani hayata vedamın ellibeşinci yılında, O’nu asıl yapısı ve daha çok yaptıkları He değil de yapmayı hedefledikleri ile belirtebilirse muttu olurum.

Zannedersem O’nun günlerinden kalabilmiş, şahsiyet ve gayeleri üzerinde bunca eser verebilmiş emektarı olarak da bu tercihim Sizi de tatmin eder.

CEVAP:''Hem de nasıl...

Ve de benden istediklerinizin zorluğunu, güçlüğünü, hele hele belirli bir hacım içinde kalmak zorunda olan bir kitapçığın son bölümü’ne sığdırabilmenin kısıtlıkları içinde...

YA HEP, YA HİÇ aydınlığını O’nunla bulduk.

ATATÜRK OLMASAYDI, Milliyetçilik duygusundan yoksun kalmaya devam edecek ve eşiğinde olduğumuz Ümmetçilik kazanına düşecektik. Çok farklı görüşler içinde, hiç bir zaman sağlam bir bağ olamamış şekli din kardeşliği perdesi ardında ya Arap, ya Acem (İran) şoven milliyetçiliğinin potasında kaynayacaktık: Bilhassa ÜRUBE (Araplaşma-Araplaştırma düzeni) nin hammaddesi olacaktık.

Atatürk bizi Türklüğümüze iade etti.

Bu emeğini gerçekleşmeyecek ütopyalar içinde değil çağın şartları içinde başardı. Önce önümüze gerçekleri çıkardı: Biz Arab’a "Kavmi Necib=Üstün Irk" derken o bize Etraki bi İdrak=Düzey Yoksunu Türk" diyordu.

"Bir Türk Dünyaya Bedeldir" inancını getirirken, "Ne Mutlu Türküm Diyene" gururunu bayraklaştırırken tarih gerçeklerine dayandı. Bunu, ATATÜRK’ün milletini nasıl anladığının kendi el yazılı belgesinde de göreceksiniz. Olay şu: Ata’nın manevi kızlarından Afet İnan, Tarih Doktorası tezini İsviçreli Prof. Eugene Pittard’dan "TÜRK’ÜN TARİFİ" olarak almıştı. Milletinin niteliklerini tarih aynasından okuyacaktı.

Uzun zaman uğraştı ve tezini hazırladı.

Atatürk'e "Lütfen bir göz atar mısınız?" ricasıyla sundu.

ATA bir an düşündü, sonra birden: "Dua... Şimdi kendi inançlarım içinde ben "TÜRK’Ü TARİF"e çalışayım, sen kendininki ile kıyasla" dedi ve çoğu zaman kullandığı kurşun kalemle, milletini şöyle anlattı:

"Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümidt etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o Tabiat çocuğu, Tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. "

Hatırlayalım: ATATÜRK milleti için bu inancını satırlaştırırken, aralarında Osmanlı sınırları içindeki teba kavimler dahil, dünya TÜRK’Ü sadece İslam ümmetinin bir parçası olarak görüyordu.

O kadar!..

Oysaki biz, İslamiyet’ten çok evvel de bir M İ L L E T tarifinin bütün şartlarına eksiksiz sahihtik: İşte Atatürk, bu unutulmuş-unutturulmuş gerçeği milletine sunuyordu.

O kadar...

ATATÜRK OLMASAYDI, Türkiye, (Bolşevik) Komünist rejimini kabul edebilirdi...

Milli Mücadelenin İLK günlerini hatırlayın: Dört taraftan işgal altında, silahları alınmış, hazinesi on parasız, meşru sayılan hükümeti karşı koymanın vatan ihaneti olduğunu ilan etmiş, 1908-1918 hepsi yenilgi ile sonuçlanmış üç savaşta erkek nüfusunu yitirmiş, yorgun, bitap bir millet ve harap bir vatan...

Ve karşısındakiler, dünyaya asgari YÜZYIL düzen vermek iddiasındaki galipler bloğu...

Bir tek ümid kapısı var: Çarlığını yıkıb (Bolşevik) Komünist rejimini kuran Sovyet Rusya... O da. Emperyalizm’e karşı olduğu iddiasında... Ve de, Çarlık Ordularını, yardımı ile yendiği Orta Asya ve Kafkasya Türk dünyasına bağımsızlıklarını vermek kararını ilan eden, kendi yandaşlarıyla otonom hükümetler kurma hazırlığında...

Büyük Millet Meclisinin kuruluşundan 26 gün sonra, Moskova’ya Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Başkanlığında bir heyet gider. Ruslar Anadolu’nun sıkıntısını iyi bilmektedirler. Hariciye Komiseri Çiçerin açıklar: "Safımıza geçin, elimizden geleni yapalım." Ankara’da Büyük Millet Meclisinde bile YEŞİL ORDU hayalleri yaygınlaştırılmıştır. Daha sonra Yusuf Kemal Bey, sonunda da büyük koz olarak Ali Fuad Paşa Moskova yolcusudurlar. Mustafa Kemal, yanında ellialtı kişilik yoldaş’la yola çıkan ve Stalin’in yakını olan Mustafa Suphi Türkiye’ye ulaşmadan "Türkiye Komünist Partisi"ni kendi kurar ve yoldaş hitaplı mektuplar yazar!

Bu sisli günlerin açık tarihi henüz yazılmamıştır; Ama netice ibrete değer: Her şey, çok örneğinde olduğu gibi Mustafa Kemal’in istediği yönde sonuçlanır: Mustafa Suphi denizde kaybolur, Ali Fuad Paşa kendinden öncekilerinin başaramadıklarını halleder: Hem silah, hem altın Rubleler gelir. Sonradan anlaşılır ki bu Rublelerin altını kardeş BUHARA’nın Ankara’ya armağanıdır.

Büyük Millet Meclisinin gizil zabıtlarında bugün de ibretle okunacak bölümler vardır: ÜMMETÇİ KAFA, Uhuvveti Beşeriye Fikrine (İnsanoğlunun Kardeşliği, Komünist Arap B.A.A.S.elliğinin ana fikri) Millet Meclisinde şeyhler hocalardan destekçiler bulur.

Sonuçta çalkantıların durulmasıyla Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisinin gizli celsesinde açıklar:

"Türkiye’de Bolşeviklik (Komünizm) olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümetinin ilk gayesi, halka hürriyet ve saadet vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halkımıza da iyi bakmaktır. "

Daha sonra da bu gerçeği (Büyük Nutuk, sahife 276) şöyle anlatır:

“Bizim vuzuh ve tatbik kabiliyeti gördüğümüz siyasi meslek milli siyaset' tir. Dünyanın bugünkü umumi şartları ve asırların dimağlarda ve karakterlerde topladığı hakikatler karşısında hayale kapılmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur; ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.

Milletimizin kuvvetli, mesut ve müstakar yaşayabilmesi için, devletin tamamıyla milli bir siyaset takib etmesi ve bu siyasetin iç teşkilatımıza tamamıyla uygun olması ve ona dayanması lazımdır."

Ve bu dediklerini eksiksiz gerçekleştirdi: Bütün çatlaklıklar, O’ndan sonra olmuştur.

ATATÜRK OLMASAYDI, Kadın hak ve hürriyetleri, öteki İslam ülkelerinin şartları içinde kalacaktı. ŞERİAT’ın, mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi doğrudan hakim olduğu ülkelerde kadının nasıl dışlandığı gözler önündedir. Bu arada, mesela ikiyüzyıla yakın İngiltere’nin egemenliğinde kalmış, resmi dilleri arasında İngilizce’nin bulunması kadar, Batı hayatı ile ilgisi olmuş Pakistan’da, ŞERİAT’ın dolaylı tatbik edildiği bu ülkede, oy sandığından milletinin bir ümid halinde çıkardığı Benazir Butto’ya(1) sadece ve yalnız kadın olduğu İçin reva görülenler gözler önündedir. İşte ATATÜRK’ün kendinden öncekilerden, çağdaşlarından ve hatta yarınkilerden farkı buradadır: Çağa karşı olmak yapıları gereği olan görünür/görünmez mihraklara doğru teşhis koyabilmesi ve onları milletin vicdanında gerçek hüviyetleri ile mühürlemesi...

İsviçre Medeni Kanunu’nu alırken, aile hukuku siyasi haklar vatan kaderi üzerine etkenliklerde istediklerinin çoğunun, başta İsviçre, bir çok batılı ülkede olmadığını söyleyen, samimiyetine inandığı bir dostuna:" ama bizdeki karşı KÖK, bin yaşını aşmış derinliklerde... Birkaç nesil sonrasına kadar tedbir almak gerek" demiştir. [1]

Bu On Kasım, Atatürk’ün aramızdan ayrılışının Ellibeşinci Yıldönümü. Atatürk çapındaki kişiler, tesadüflerin ürünü değildir: Milletlerin hilelerinin hicranlarının uğradığı haksızlıkların yarattıkları hava içinden, ulusal yapılarının niteliğine göre çıkarlar. Osmanlı’nın asıl unsuru olan Türklük, onaltıncı yüzyılın ikinci yarısında duraksama ve ondokuzuncu yüzyılın başlangıcına kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o OSMANLI KARMASI içinde kendisi ödedi. Siz isterseniz ATATÜRK’ü Tanrı ihsanı sayınız, isterseniz çekilenlerin kefareti...

ATATÜRK OLMASAYDI, devlet hayatında, BabIali’nin mirası İdare-i Maslahat (Yaşanılan Günü Düşünme) Dürugu Maslahatamiz (Nabza Göre Şerbet) illetinden imkan yok kurtulamazdık: BİR BÜYÜK DEVLETE DAYANARAK AVUNMA ve durmadan bu iki büklümlüğün ceremesini ödemeye devam eder dururdu.

Karşısında kim olursa olsun, milletinin devletinin haysiyet ve itibarını alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk'le devlet literatürüne girmiştir.

Size binbir örnekten bir tekini anlatayım: 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayında, İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı İkinci Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi kabul etmiş aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Başbaşa kaldıklarında Yugoslav Kralı: "Size bir hakikati anlatmak isterim: 1919'da İngilizler, Ege sahillerinizin işgali için Yunanlılardan evvel bana müracaat ettiler. Çok cazip teklifler de yaptılar. Fakat ben reddettim. Ekselansınızı tanıdıktan sonra bu kararımın doğruluğunu bir daha anladım" dedi.

Bir başkası olsa ne yapardı?

Teşekkür ederdi değil mi?

Hayır!.. Yugoslav Kralı cümlesini tamamlayıp cevap bekler gibi tavır alınca Atatürk ayağa kalktı, bunun üzerine Kral da kalkmıştı. Ona biriki adım attı ve dudaklarında kendisine çok yakışan anlamlı tebessümü ile elini uzattı:

"Geçmiş otsun Majeste..." dedi!

Çünkü, Mustafa Kemal’in, kendisine İstanbul Rumları şivesiyle KOSTİ dediği Yunan Kralı Konstantin, ordusu denize döküldükten sonra tac ve tahtını kaybetmişti?

O’nun böylesine nükte içinde ibret dersleri ciltler tutar(1).

ATATÜRK OLMASAYDI: Bizi benliğimize kavuşturan gerçek tarihimizden de, cehaleti yenmek yolunda başlıca dayancımız olan Türk alfabesinden de sona kadar mahrum kalırdık. Dilimiz, Arap/Farsça’nın yanında, salgın haline gelmesi onun aramızdan ayrılmasından sonra başlıyan, her dilde yabancı kelimelerin istilasıyla eriyip giderdi.

HİYVE Emiri Bahadır Han’ın TÜRK ŞECERESİ’nin basılması ancak İkinci Meşrutiyetten sonra mümkün olabilmişti.

Milli Tarih ve Dirimizin ASIL gerçeğine yol açabilmek için Güneş-Dil Teorisi’ne uzanan dikkatleri çekebilme yolları denedi. Bu arada, ASIL GAYESİ’ni açıklayamadı: Yusuf Akçura Ağaoğlu Ahmed Sadri Maksudi Arsal İbrahim Necmi Dilmen Dr. Saim Dilemre ve bilhassa Türk lehçeleri üzerinde eser sahibi Veled Çelebi İzbudak gibi konunun uzmanlarından şunu istedi:

"Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız ki, dünyanın neresinde olursa olsun bütün Türkler, temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün Türk Ana Vatanı, Rus işgali altındadır. Komünizm, her yolu denemekte olan bir asimilasyon veya jenosit tatbikatı içindedir. Birgün yıkılacaklardır. Fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü artlarında kalanlar dillerini kökten kaybetmişler ve biz onlara hep birlikte anlayabileceğimiz bir dili veremezsek boşluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum "(Veled İzbudak’ın Prof. Feridun Nafiz Uzluğ’a verdiği hatıralarından)." [2]

Eğitimin birleştirilmesi (Tevhidi Tedrisat), Medreselerin yerlerini çağ okullarına bırakmasının yürütülmesi günlerinde Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar’ı, 1934’de Moskova Büyükelçisi olarak Rusya'ya göndermesinin gerçek sebebleri arasında Rus egemenliğindeki TÜRK DÜNYASI’ndan haberler alabil vardı. Ankara’ya gelmekte olan bir kuryemizin yolda uyutularak, içinde Büyükelçinin Atatürk'e özel raporunun ele geçmesinden sonra Vasıf Çınar, ani apandisit krizi sonucu olduğu bildirilen bir hastalık sonucu kırk yaşında Moskova’da öldü.

Eğer MİLLET MEKTEPLERİ’nin TÜRK ALFABESİ’ne dayalı çalışmaları, ölümünden sonrada devam etseydi bugün ülkede okuma yazma oranı yüzde yüzdü ve bugün, sınırlarımız içinde Türkçe bilmeyen ve anadili ile yazıp okuma yoksunu kimse kalmayacaktı.

Mustafa Kemal’den önce de, öğrenilmesi ve okunması güç olan Arap kökenli Alfabe (Elifba)nın kolaylaştırılması için bazı girişimlerde bulunulmuştu. Enver Paşa, Harbiye Nazırlığı zamanında "Hurufu Munfasıla=Ayrık Harfler"! denemiş, başarıya ulaşamamıştı. Mustafa Kemal ise, 1915’de Çanakkale’den Latin alfabesi ile Madam Corinne’e Türkçe mektup yazıyordu. (Altan Deliorman, Atatürk’ün Hayatında Kadınlar.)

Aramızdan ayrılmasından sonra, bıraktığı çağdaşlaşma mirasından en çok eleştiriye uğrayanların başında Tarih ve Dil amekleri gelir Çünkü O’ndan önce bu ikisi ÜMMETÇİLİĞİN ŞERİATÇILIĞIN ve URUBE (Arablaşma Araplaştırmamın güvenilen temelleri idi. ATATÜRK ve ATATÜRKÇÜLÜĞÜ yoketme yolundakilerin bugün de temel hedefi onlar...

Niçin şaşmalı?

ATATÜRK OLMASAYDI: Bugün ülkemizdeki hümanizma (beşerilik, insancıllık) kuruluşları ya hiç olmaz, olsalar bile yasal statüye kavuşamaz, içe açık, dışarı kapalı kalmaya mahkum ve mecbur olurduk.

ATATÜRK, Türk insanının dünyada itibarlı ve saygılı olmasını, önde yer almasını tüm yüreğiyle istemiş, bu özlemini çok zaman ve yerde açıklamıştır.

Birkaç örnek vereyim.

1933’de kendisini ziyarete gelen ünlü Fransız fikir politika adamı Başbakan Eduard Herriot, bakınız, ne diyor: “Memleketinin Batı hayatına erişebilmesi için yapacağı çok işler vardı. Bunun idraki içindeydi. Bu yeterliğinin asıl unsuru da Türk insanının medeniyetler kurmuş, çağlar açmış kapamış, karşı konulmaz kudret devrinde temsil ettiği hoşgörü, bütün dünyayı kucaklayacak bir hümanizmayı, adını anmadan ve metnini yazmadan tatbik etmiş olmasıydı. İnsanlık idealinin, müsamaha (tolerans) 've her düşünceye saygısı ile rehberi olacağı inancıydı. Mustafa Kemal’deki bu hümanizmanın milleti için vazgeçilmez şuur olması hasretini, bir başka liderde bulmak mümkün değildir. (Yabancı gözü ile Cumhuriyet Türkiye’si, 1938, sahife 92).

Şimdi de konuyla ilgili şu sözlerini hatırlayınız: "İnsanlar daima yüksek, necip ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu hareket tarzıdır ki, insan olanın vicdanını, dimağını bütün insanlık mefhumunu tatmin eder. Bu tarzda yürüyenler ne kadar büyük fedakarlık yaparlarsa o kadar yükselirler." (Atatürk Diktatör müdür? Ahmet Muhtar Kumral, sahife 55).

Bakınız, daha Cumhuriyet, hatta zafer yokken ne demiştir:

"İnsanlar, adetlerini, ahlaklarını, hislerini, temayüllerini, hatta fikirlerini alarak beslenip, yetişmekle içinden çıktıkları, içinde yetiştirildikleri topluluğun umumi temayüllerinden kurtulamazlar. Fakat bazı büyük yaradılışlar vardır ki, onlar yalnız mensup oldukları topluluğa değil, bütün insanlığa karşı kalplerinin ve ruhlarının hassasiyetini aynı derecede tutarlar." (Vakit gazetesi, 21 haziran 1922)

Konu üzerinde bilim kültür için başka ülkelere gidecek bugünün yarının Türk gençlerinin her an hatırlamaları şart öğüdü var:

Atatürk, arkadaşı Nuri Conker’in(l) kızı Kıymet Conker, Ankara Kız Lisesini bitirdiğinde kendisine geleceği için ne düşündüğünü sormuş, "İngiltere’de Edebiyat" cevabını alınca, Behçet Kemal Çağlar gibi onu da İngiltere’ye göndermişti. Teşekkür ve veda için geldiğinde ona şunları söyledi:

“Orada her an bir Türk kızı olduğunu unutma. Çok çalış. Öğreneceklerin sadece senin için değil, burada bu imkanı bulamayanlar için de gereklidir. Derslerinin dışında, onların cemiyet münasebetleri, bu arada bilhassa insanlık üzerindeki düşünceleri, kuruluşları, yaymaya çalıştıkları fikirler konularında bilgi sahibi ol. İcabında beşeri münasebetleri tanzim eden (İnsani ilişkileri düzenleyen) kuruluşlarına gir. Bunlar bugün senin memleketinde olmayabilirler. Ama birgün muhakkak olacaklardır. Dönüşünde rehberlik edebilirsen büyük hizmet başarmış olursun." (Orhan Conker’in Atatürk’le ilgili dosyasından).

Şuna inanıyorum: Halefleri arasında milletlerarası ilişkilerde, adı sanı anılmadan en etkin faktör olan hümanist kuruluşları, O’nun gibi kavrıyan çıkabilmiş olsaydı, aslında haklı olduğunuz nice meselelerde böylesine çaresiz kalmazdık.

Çünkü hepsi ile ilgilenir, aralarına katılır, hizmet ve ülkülerini yurt sathına yayar, yön verirdi: Çapına, niteliklerine uygun yön...

Milletinin evrensel görüşüne yükseklik derinlik getireceğine inanmış İNSAN olarak...

ATATÜRK OLMASAYDI: O günlerin şartları içinde gerçek hürriyet ve istiklalimizi imkansız kılan, tatbik safhasındaki bir dünya kararı’nın, hakadalettarih hakikatleri içinde sonuçlanması asla mümkün değildi.

Sadece bir örnek vereceğim: Önceleri Rusya-İngiltere-Fransa’nın körüklediği Ermenilere dönük tahriklere, daha sonra Amerika’da katıldı ve Birinci Dünya Harbinde Ermeni ihtilal komiteleri, harp sahaları dahil, ülkenin her tarafında her türlü sabotajlara başvurdu, daha çok Rus ordularının önlerinde Türk topraklarında, izleri bu günlerde de dehşet uyandıran vahşetler işlendi.

Öte yandan, Osmanlı Ayan Meclisinde (senatosunda) üye Bogos Nubar Paşa (!)nın Başkanlığında Paris’te kurulan ERMENİ DEVLETİ’nin, Kars’tan başlayan ve Sivas’ ı da içine alan düz çizgi halindeki topraklarını, icabında zor kullanarak kendilerine teslim kararı alan Sulh Meclisi Alisi (Yüce Barış Kurulu)nun hükmünü Amerika da tasdik etti ve gereğini yerine getirmekle General James H. Harbord vazifelendirildi. Emrindeki dokuz savaş gemisi ile 17 Ağustos 1919’da İstanbul’a geldi. Doğruca BATUM’a gidecek, burada kendisini bekleyen Ermeni Delegasyonu ile buluşacaktı. Başlarında da, Balkan Savaşında Kamil Paşa kabinesinde Osmanlı İmparatorluğumun Dışişleri Bakanı olan Kapriyel Nuradungyan Efendi (!) vardı...

Anadolu; Erzurum Kongresini toplamış, Sivas Kongresi hazırlıkları içindeydi. İstanbul’daki milliyetçi Türk aydınları, başlarında Halide Edib (Adıvar), Amerikalı Generale hakikatleri anlatmaya çalıştılar ve nihayet onu, yolunu Sivas üzerine çevirterek Mustafa Kemal’le konuşmaya razı ettiler.

13 Eylül 1919 arası üç toplantı halinde Mustafa Kemal ve Rauf Orbay, reddi imkansız tarih gerçekleri ile Amerikan Generaline hakikatleri anlattılar. Sivas’tan Erzurum’a geçerek Kazım Karabekir’le buluşmasını sağladılar. Olayları bizzat yerlerinde gören General Harbord, Paris’teki Amerikan Misyonu Başkanı ve geleceğin A.B.D. Devlet Başkanı Herbert Hoover’e şu şifreyi gönderiyordu: "Büyük bir hata yapıyoruz. Ermeni Meselesini, ben dönünceye kadar olduğu noktada bırakmak mecburiyetindeyiz. "(1). [3]

Amerikalı General daha sonra yayınladığı anılarında şöyle der: "Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf, Doğu’da mevcudiyetleri bizim tahminlerimizin çok üstüne çıkan devlet adamlığı asker diplomat vasıflarıyla ve Ermenilerle onlara yardımcı Avrupa devletlerinin ortaya koyamadıkları otantik vesikalarla, büyük bir hatamızı son dakikada önlediler."

Hatırlanmalıdır ki, bu netice alınmasaydı Milli Mücadeleye devam, çok daha güç olacaktı.

ATATÜRK OLMASAYDI: Milletin imkanlarının devlet hayatında daima gözönünde tutulma, lüks gösteriş şatafattan uzak, aynı zamanda vakarlı haysiyetli zevkli ve çağdaş kıstaslar içinde güzel asil cazip olabilme yapısı, devlet varlığına O’nunla beraber gelmiştir.

Sivas Kongresi sonrası, Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlaştırıldıktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf, beraberlerindeki sekretarya ile Ankara’ya geldiklerinde, Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebine misafir edilmişlerdi. İlk kat, çalışmalarına ayrılmıştı. Rauf son Osmanlı Mebuslar Meclisinin toplantısında bulunmak üzere İstanbul’a gidince Mustafa Kemal, Ankara istasyonundaki Gar Müdürlüğü binasına yerleşti. Burası, hem evi, hem çalışma yeriydi.

O tarihlerde Ankara vilayetinin şehir merkezi Kale ve onun hemen çevresiydi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağı evleri vardı. Ancak, bu bölgenin en yüksek yeri olan Çankaya’da, yüksek karakavak ağaçları arasındaki evler, ayrıcalık taşıyordu. Bunlar arasında, bir Protestan papazı tarafından yaptırıldığı için Papazın Bağı olarak adlandırılan iki katlı ev, o günlerde Bulgurlu zade Mehmed ve Rıfat Efendilerin mülkiyetinde idi. Ankara Müftüsü Börekçi Zade Mehmed Rıfat Efendinin öncülüğü ile şehrin eşrafı aralarında para topladılar ve bu bağ evini şehir adına Mustafa Kemal’e armağan ettiler. O da binayı Ordu adına devir ve ferağ etti, adı da ORDU KÖŞKÜ oldu.

İki katlı binaya, 1924’de Mimar Vedat Bey tarafından, Mustafa Kemal’in arzusu yönünde ilaveler yapıldı. Fakat bina ısıtılamıyordu.

Zafer, inkılaplar, cumhuriyet dünyanın üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna şahsiyeti mütevazı da olsa yeni bir DEVLET BAŞKANLIĞI konutunu zorunlu kılıyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dış cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yeşilin her tonu ile ve planının esası Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de tamamlandı ve aynı yılın Haziran ayında da taşınıldı.

PEMBE KÖŞK’ün döşenmesi için bütçede pek mütevazı para vardı. Gazi, gerekli olanı, şahsi imkanlarıyla karşılama kararı aldı ve kendisine tavsiye edilen, o günlerde Beyoğlu İstiklal Caddesinde, konusunda bir Türk’ün İLK açtığı müessese olan Dekorasyon’un sahibi Selahattin Refik Beyi Ankara’ya davet etti, binayı gezdirdi, arzularını açıkladı ve kendisinden teklif istedi.

Ayrıca hiç bir uyarıda bulunmadı.

Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi, muhatabı konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki, kendisini tanıyanlarca da uyarılmıştı: Şatafat lüks ve gösterişten çok uzak ve ülkesinin mütevazı imkanlarının idrakinde olduğu bahsinde... Buna rağmen teklifleri, hazırlayanı kırmadan, ülkenin mütevazı imkanlarını izah edebilmiş olmanın rahatlığı içinde feragatler istedi. O şırada Ata’nın yanında olan Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay Bey Ata’ nın şu açıklamasını kaydeder (Atatürk’ün hususiyetleri, Asaf İlbay, sahife 56).

"Biliyorsunuz, burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü... Mülkiyeti devletin Benden sonra buraya Meclisin veya belki milletin doğrudan seçeceği zatlar gelecek. Bu eşyaların parasını benim şahsen verdiğimi Sizler biliyorsunuz ama, yarın bunu bilmeyenler içinde yanlış hükümler veren olmaz mı? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde israf yapıldığını düşünenler bulunmaz mı? Bir endişem de karar mevkiinde olanların şahsi arzularını devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermeleridir. Bunu hiç istemem."

Sonra Selahaddin Refik Beye döner:

"Şahsi imkanlarım olsa bile, böyle mekanlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrişi tercih etme tercihindeyim. Beni anlıyorsunuz zannederim" der.

ATATÜRK OLMASAYDI: Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar üzerinde bağımsız veya mandaterliği kabullenmiş Onüç Devlet kuruldu. İhanetler, vefasızlıklar, ahlaka dayalı siyasetlerin reddinde olan nice olaylar içinde...

Atatürk, bunların hepsini olmamış saydı ve dört yanımızda kurulan bu yeni devletlerle dostluğu başardı.

Öyle örnekler verdi ki güç inanılır...

Mekke Şerifi Hüseyin, 1916’da devletine yani Osmanlı’ya isyan etmiş, Hicaz, Irak, Suriye ve Filistin’in, kaybına temel sebeplerden birisi olmuştu: Üç oğlundan biri Ürdün, biri Irak, biri Hicaz’ın başına gelmişti. Mustafa Kemal Kolordu, Ordu, daha sonra da Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı olarak onlarla dövüşmüştü.

Onları ve Balkanlıları, Birinci Dünya Harbinde savaştıklarımızı hiçbir şey olmamışçasına HEPSİNİ Ankara’da karşıladı. Ne ölçüde İbret ve hatta karşıdakiler için yüz kızartıcı olaylara sahne olmuş olsa dahi, geçmişin unutulmasının, kin yollarının açılmamasının, devlet ve milletlerin huzuru için gerekiyorsa aynı safta yer almanın akıl mantık yolu olduğunu ispatladı. Sadabat Paktı’yla İran Irak Afganistan’ı aynı safta topladı. Yunanistan Yugoslavya Rumanyayla Balkan Antantı’na rehberlik etti “Yurtta Sulh Cihanda Sulh" dedi.

Hem zafer ilahı, hem barış mimarı olabilmek... ATATÜRK’de ikisi de vardı.

ATATÜRK OLMASAYDI: San’at ve san’atçının değeri bugünkü düzeyine gelemezdi. Toplum içinde san’atkarı özlenen mevki makamların üstünde görmek ve bunu tescil ettirmek o günler’de ancak O’na has özellikti:"Hepiniz Mebus (Milletvekili) olabilirsiniz, Vekil (Bakan) olabilirsiniz. Hatta Cumhur reisi olabilirsiniz. Fakat san’atkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim (1927’de Çankaya Köşkünde şehir tiyatrosu sanatkarlarının da çağrıldığı ziyafet sofrasında).

ATATÜRK OLMASAYDI: Yaşanılan şartlar ne olursa olsun, istiklal ve hürriyet için açıkça ifadesi şart gayeleri, devlet literatürüne O soktu: Sakarya Zaferi öncesinde düşman toplarının Polatlıdan duyulduğu ve devlet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması hazırlıklarının yapıldığı buhran günlerinde TekalifI Milliye adı altında vatandaşın nesi var nesi yoksa yüzde kırkına el koyarken verilen senetlerle ZAFERDEN SONRA AYNEN İADE tabirini Maliye Vekili Haşan Bey:"ZAFERİN ELDE EDİLMESİ HALİNDE" şeklinde değiştirmek isteyince, yerinden fırlamış: "Ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer ELBETTE elde edilecektir. Şüphe mi ediyorsun?"diye bağırmıştı.

Zaferden sonra da, her yola başvurarak bu senetlerin sahiplerini bulundukları yerlerde mülki askeri makamlarla aratmış, verdiklerinin bedelini geri almalarını temin etmişti.

Senetlerde "Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan" olarak kendi imzası vardı.

ATATÜRK OLMASAYDI: Bizler ve bizden sonrakiler, bir şahsi tercihini bir tarafa iterek, milleti için değişmesi şart bir çağ san’atı anlayışı adına fedakarlık örneği bulamazdık.

Açıklayayım: Atatürk, Türk Musikisinin her dalı üzerinde bilgi sahibi idi. ÇANKAYA’da uzun seneler, sahalarında ihtisaslaşmış sessa* sanatçılarından seçkin topluluklar bulundurmuştur. Bu, O’nun kişisel zevki, tercihi idi. Fakat dünyanın değer verdiği evrensel kıymeti olan sanat alanlarında Türk insanının yetişmesini, kitlenin sanat zevkinin bu miyar ve mikyaslara uygun olmasını ısrarla istemiştir. Bakınız: Harf devrimi günlerinde, İstanbul’da Sarayburnu Parkında vatandaşlarıyla sohbet ederken, Doğu Batı Musikisi üzerinde neler söylüyordu: "Bu gece burada güzel bir tesadüf eseri olarak Şark’ın en mümtaz (seçkin) iki musiki heyetini dinledim. Bilhassa sahneyi birinci olarak süsleyen Müniretül Mehdiye Hanım, sanatkarlığında muvaffak oldu.

Fakat benim Türk duyguları üzerindeki müşahedem (izlenimlerim) şudur ki, artık bu Musiki, bu basit Musiki, Türk'ün çok gelişmiş ruh ve hissini tatmine kafi gelemez.

Şimdi karşıda medeni dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar Şark (doğu) Musikisi denilen terennümler (seslenişler) karşısında cansız gibi görünen halk derhal harekete ve faaliyete geçti (Milli Eğitimle ilgili Söylev ve Demeçleri, sahife:373).

Burada adı geçen MüniretülMehdiye Hanım, Mısır’ın ünlü şarkıcılarındandı. O sahnede iken karşı gazinoda da Peşte’den gelmiş Macar orkestrası, Strauss’ın eserlerini icra ediyordu.

Konservatuvarı kurmak için gelen Cari Ebert’e şu söyledikleri hatırlanmıya değer:"Siz, bir Nordik (Kuzey Avrupa) ülkesinde gibi kararlar alın. Türk insanının ruhunda her sahada muasırlık (çağdaşlık) vardır."

ATATÜRK OLMASAYDI: Din ve Maneviyatı akıl ve mantıkla böylesine bağdaştıran bir başka insan bulamazdık.

O, din’in dünya’dan ayrılmasını bunun için katiyetle istedi. Fakat, İslam dininin kural ve telkinlerini değerlendirirken, O’nun dayandığı akıl mantık halk psikolojisi terkibine, hiç bir ünlü ilahiyatçı yetişemedi.

Sizlere bir Zekeriya Sofrası misali vereceğim. Ben bunu, hemşiresi Makbule Boysan Atadan Hanımefendiden bizzat dinledim.

Zekeriye Sofrası, daha çok Ramazan ve sonrası günlerde, yalnızca çiğ yeşillik yenilen sofra’ya verilen isimdi. Duadan sonra yüce Tanrı’dan istenecek dileklerin yerine getirileceği inancı vardı.

ÇANKAYA Köşkünün biraz ilerisinde, Ağabeyi Atatürk’ün yaptırdığı evde oturan Makbule Hanımefendi, birgün köşke geldiğinde Ata kendisine: "Canım çiğbörek istedi. Hazırlarsan sana akşam yemeğine gelirim" der. O akşam Makbule Hanımefendiye arkadaşları Zekeriya Sofrası’na davetlidirler. Durumu Ata’ya anlatır ve ertesi gün için rica eder. Atatürk merakla sorar:

"Nedir bu Zekeriya Sofrası?" aldığı cevap üzerine "Peki" der ama, beraberine Salih Bozok Cevad Abbas Nuri Conker Fuat Bulca gibi hemşiresinin Selanik' ten tanıdığı eski arkadaşlarına, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’le, ilahiyatçı Dinler Tarihi Prof. Şemseddin Günaltay’ı da katarak hemşiresinin evine gider.

Orada, Mareşal Fevzi Çakmak’ın refikası Fitnat Hanımefendi, İsmet İnönü’nün refikası Mevhibe Hanımefendi, Celal Bayar’ın refikası Reşide Hanımefendi ve çevrede oturan şahsiyetlerin eşleri vardır. Ata’yı görünce şaşıran hemşiresi, önce karşı çıkar: "Su sofraya oturmak için iki rekat namaz kılmak, niyet tutmak gerekir." der. ATA gülerek: "Namazımıza sen karışamazsın. O, Allah’la kulları arasındaki mevzu. Niyete gelince: Merak etme, hepimizin ülkesi ve şahsı için niyetleri vardır" der arkadaşlarıyla yemek salonuna girer, hepsini selamlar ve kendilerine ayrılan yerlere otururlar.

Sofrada sadece ve yalnızca çiğ sebzeler vardır: Yenebileceklerin tümü böyledir.

Atatürk, onlardan iştahla yerken, Üniversitede Dinler Tarihi hocası olan Şemseddin Günaltay’a sorar:

"Acaba bu ZEKERİYE SOFRASI’nın asıl sebebi nedir?

Aldığı cevabı dinler, sorusunu Tıp Profesörü Neşet Ömer Beye sorar, onu da dinler.

Sonunda der ki:

“Ben biraz farklı düşünüyorum. Dinlerin adet geleneklerinin daha reel, gerçekçi sebepleri olmak lazım. Bu ZEKERİYA SOFRASI, adından da anlaşılacağı üzere sanırım Musevilikten kalmış. Onlarda da oruç var bilirsiniz. Bizde Ramazan ayında sahur ve iftarda bol yağlı şekerli unlu maddeler ile bol et yenilir, bunlar da mide rahatsızlıklarına yol açabilir. En iyisi şifalısı da sebze ve tercihen çiğ sebze yenilmesidir. Bu kuru tavsiye olarak telkin edilse kimse aldırmaz, ama bir niyet ve o niyetlerin gerçekleşeceği söylenirse cazib gelir. İşte bizim hemşirenin şu sofrası gibi...

Bence dinleri ve dinlerin tavsiyelerinin bu istikamette (yönde) ele alınması onların geçen zamana rağmen değerlerini kaybetmemiş olanlarını ötekilerden ayırmaya yarar: Şu Zekeriya Sofrasında olduğu gibi..."

Ne dersiniz?

ATATÜRK OLMASAYDI: Türk Milleti için kusur (eksiklik, nasipsizlik) olarak gösterilen haksız yersiz mantıksız iddia ve kanaatler sona kadar yerinde kalacaktı.

Bunlardan birisini, iki defa Postnişü Hazreti Mevlana olan Veled İzbudak (1) Çelebi anlatır. (Bilinmeyen Atatürk’ten Hatıralar, Münir Hayri Egeli)

"Tarih Dil mevzularıyla yakından meşgul olduğu devreydi. Zaman zaman Çankaya'daki toplantılarında davetli olarak bulunuyordum ve arzusu üzerine Dil Kurumunda aktif vazife almıştım. Din ve Tasavvuf mevzuları üzerindeki hizmetlerim de malumu idi. Böyle bir araştırma toplantısında birden bana hitap etti:

"Sizden bir ricam olacak, dedi, bir ülkeye ve millete ALLAH katından bir Peygamber neden gönderilir?"

Şu cevabı verdim:

O ülke ve millet veya kavim bilinen ve benimsenen ilahi emirler, ahlak nizamı ve iman şartlarını külliyen inkar ve dünya için menfi misal olursa, onları doğru yola sevk için Cenabı Hak tarafından vazifelendirilir. Bütün semavi kitapların birleştiği hakikat budur." [4]

Nasıl derinden bir nefes aldığı, yüzündeki memnuniyet hatları, başıyla tasvipkar hareketleri hala gözlerim önündedir. Dedi ki:

Evet... çok haklısınız. İşte bu sebepledir ki Yüce Tanrı, Türk ülkelerine ve milletine, bir Peygamber göndermek ihtiyacı duymamıştır. Çünkü Türk milleti, İslamiyet’ten çok çok zaman önce VAHDANİYET (TEK TANRI) inancına sahipti ve ahlak yapısını bir Peygambere muhtaç olacak kadar hiçbir devirde kaybetmedi. İnsanoğlunun yaptığı putlara tapmadı."

Sonra da şu açıklamada bulundu:

"Geçenlerde Ürdün Emiri Abdullah memleketimizde idi. Sohbet sırasında mevzu, İslam Alemi için mukaddes sayılan beldelere intikal etmişti. Biliyorsunuz, bu zatın babası Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa, i. Dünya Harbinin en buhranlı devrinde, devleti Osmanlı Hakanlığına, İngilizlerle işbirliği yaparak isyan etmiş ve Hicaz Filistin cephesinin düşmesine asıl sebep olmuştu. Emir Abdullah, Üç Peygamber Hz. Musa, Hz. İsa ve Hazreti Muhammedin aynı mıntıkada ve aynı kavimler, yani Sami akvam, Museviler ve Araplara gönderildiğini, bu sebeple bu beldelerin Musevilik İsevilik Muhammedilik için Mukaddes olduğunu, bu kutsiyetin de devam ettiğini hatırlattı.

Biliyorsunuz biz Türkler, İslamiyet'i VAHDANİYET (TEK TANRI) inancını getirdiği için kabul ettik ve onun cihan hareketi olabilmesini kafa ve kılıcımızla biz temin ettik. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı İslamiyet, Musevilik gibi mevzu bir din olarak kalırdı. İslam alemine bu hakikati anlatmak lazımdır. Araplar topraklarında üç semavi din peygamberinin gelmesiyle iftihar ederler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum olduğumuz için küçümserler. Aslında bu bizim ahlak ve insanlık benliğimizi, hiç bir devirde bir Peygambere muhtaç olacak kadar kaybetmemiş olmamızın İlahi takdir ve tasdikidir. Çünkü hangi Peygamberin nerede irşad vazifesi ifa edeceği, Tanrı’n ın takdiridir.

Bu hakikatleri idrak edebilmiş din adamlarımızın milletimize bu gerçekleri anlatarak o topraklarda aradıklarının asıl ilham ve kudret kaynağının kendi vatanı olduğunu, karşıdakilerin cedlerinin ayıbını kapatmak için uydurduklarına inanmamalarını temin etmeleri asli vazifedir."

ATATÜRK OLMASAYDI: "Ülkemiz ve milletimiz üzerinde asırlarca oynanmış haksızahlaksız senaryoların tortularından kurtulamazdık. O’nun müstesna kişiliğinin yarattığı hayranlık Türk milletinin gerçek yapısını kavrama yolunu açtı.

Ne yazık ki bugün unutulma eşiğinde olan gerçeğin tipik ispatları arasında, Türk Milli Mücadelesinin zaferiyle devrilmiş ünlü İngiliz devlet adamı Lloyd George’un şu itirafı vardır: "Mevcut unsurlar, devleti idare askerlik maddi hatta manevi kıstaslar, Türklerin Sevr şartlarını kabul etmekten başka yolları olmadığını gösteriyordu. Türkler, onyıl içinde üç harbe girmişler, üçünü de kaybetmişlerdi. Orduları silahlarını bırakmış, limanları, demiryolları,başlıca beldeleri işgal edilmişti. Elle tutulur, gözle görülür hiç bir imkana sahip değildiler. Sadece ben değil, Sulh Meclisi Alisinin (Yüksek Barış Kurulunun) Fransız, İtalyan, Amerikan devlet adamları da aynı düşüncede idiler. Fakat karşımıza, tarihin ancak bir taraflarının dehasına şahadet ettiği fevkalade insanların meziyet ve yaratıcılık vasfının hepsine sahip bir insan çıktı. Böyle bir insana mağlup olmak dahi mazhariyettir. O’nun şahsında Türk milletinin hakiki muhtevasını görebilmiş olmamız da istikbalde bizden sonrakilerin hatırlaması şart vazifedir."

Yunanistan’ın son Anadolu macerasının mimarlarının başında gelen bu İngiliz devlet adamınkine benzer ve O’nun kişisel üstünlüklerini milletinin yapısı olarak görenlerin sözleri ve tespitleri ciltler tutar.

Bu tespitler üzerinde kendisi ne düşünmüştür?

Zamanının ünlü Biyografi üstadı Alman Emil Ludwig 1934’de Atatürk’ün hayatını yazmak için Ankara’ya gelmişti. Eserleri arasında geçmişin ve yaşanılan devrin iz bırakmış nice şahsiyeti vardı.

O günlerde Polonya Cumhurbaşkanı, çok ünlü bir piyanist, bir virtüöz olan İgnas Jan Paderevsky’nin hayatını yazıyordu. Mustafa Kemal kendisini kabul ettiğinde, önce bedeni hususiyetlerini uzunuzun tetkik etmesi Genel Sekreteri Hikmet Bayur’un dikkatini çekmişti. Nitekim soy sopu üzerinde bilgiler edindikten sonra Hikmet Bayur’a ATA’nın musiki ve bilhassa keman piyano ile meşgul olup olmadığını sormuş, Bayur’un bu soru üzerine şaşkınlığını görünce şu açıklamayı yapmıştı:

"İzah edeyim: Atatürk'ün parmaklan daha çok bu müzik illetleriyle meşgul olanlatın bariz hususiyetleridir. Mesela Paderavsky’ninki böyledir. Size rica edeceğim: Bana bir elinin parmaklarını bir kağıda çizer, verir misiniz?"

Atatürk, bu isteğe tebessüm etmiş, daima nazik ev sahibi olarak arzuyu yerine getirmiş, fakat tarihçinin yanlış hüküm vermemesi için şu açıklamayı yapmıştı:

"Bana ailemde zafer kazanmış büyük kumandanlar olub olmadığını sormuştunuz. Size yoktur cevabını vermiştim. Şimdi parmaklarımı ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir askerde yadırgadığınızı seziyor gibiyim. Size kestirmeden bir açıklama yapacağım: Eğer bende bazı fevkaladelikler görüyor buluyorsanız bunları sadece ve yalnız TÜRK OLMAMA, TÜRKLÜĞÜME bağlayınız. Bu ülkenin bütün insanları temelde benzer yapı içindedir. Hatta kusurlarımızda bite... Biz bu aynı kaynağın kök sağlamlığı ile milliyet ve devlet yapısını muhafaza edebilmiş müstesna milletiz. Sadece ben değil, talihte bu büyük millete sahalarında hizmet edebilmişler varsa, hepsinin ilham kaynağı aynıdır. “

ATATÜRK OLMASAYDI: Hayatında olduğu gibi ölümünde de bağrından çıktığı milletini o günlerden bugünlere dünya gündeminde tutabilmiş bir başka insana sahip olamazdık...

Tarih ortadadır: Değil sadece yirminci yüzyılda, geçmiş devirlerde de bir faninin hayata vedaı, ATATÜRK’ünkü kadar cihanda alaka görmemiştir.

Hayatında olduğu gibi, ölümünde de bu topraklarda yaşayan dilleri dinleri ırkları ayrı insanları ideallerinin çevresinde toplamıştı: Dolmabahçe’yi Galata köprüsüne bağlayan yol üzerindeki caddenin iki tarafından Türk olmayan cumhuriyet vatandaşları, çoğunlukla Rumlar Ermeniler Museviler oturuyorlardı. Kortejimiz geçerken tıklım tıklım insan başı sarkan pencerelerden yürekten feryatlar yükseliyor: "Atatürk, bizleri bırakıp nereye gidiyorsun?" feryatları ayyuka çıkıyordu. O tarihlerde birbiriyle bitişik bu dar cepheli evlerin pencerelerini süsleyen saksı çiçekleri kortejin üstüne adeta yağıyordu.

Trenimiz ertesi sabah şafağa yakın Polatlı’ya doğru ilerlerken ellerinde meşaleler kadınlı erkekli Türk insanı adeta trenin yolunu kesmek istercesine yollara dökülmüştü:"Ata... Ata... Bizleri Gimlere Goyun da Gidiyon?"feryatları yeri göğü inletiyordu. Ben, mesela Erzincan büyük zelzelesi gibi felaketleri görmüşümdür: Ana babalarını, eşlerini, evlatlarını toprağa "Allah verdi, Allah aldı" tevekkülü içinde gözyaşlarını kalbine akıtarak sakin durmaya çalışan Türk halkı, O’nun bu ebediyet yolculuğuna adeta isyan etmişti, havsalası almıyordu. Dolmabahçe yolu üzerindeki evlerin sakinleri Museviler Rumlar Ermeniler ile bu Anadolu köylüsü; altıyüz yılı aşkın komşu yaşamışlar, ama din dil ırk farklılıklarını korumuşlardı. ATATÜRK’Ü uğurlarken aynı acının elemini bölüşüyorlardı.

Buna şahidimdir.

Hayatında olduğu gibi, ölüsü ile de bu toprakların istisnasız bütün insanları’ m kementlemişti.

O’nun devrinde Büyük Millet Meclisinde yer alan Musevi Rum Ermeni Milletvekillerini tasfiye edenler inanılması güç bir hata irtikab etmişlerdir: "Birimiz, hepimiz, hepimiz birimiz için" demişti ama, bu teşhisinin bütün şartlarını eşsiz Hümanizması içinde devlet siyaseti yapmıştı.

Dünya nasıl ayağa kalkmıştı?

Almanlar, Birinci Dünya Harbinin destan gemisi Emden Kruvazörünün çapasını taşıyan seçkin denizci, havacı, karacılarını göndermişlerdi. Çanakkale’de dövüşüp yendiklerinden hayatta kalan İngiliz Mareşali Birdwood, kötürüm ayaklarıyla elinde Müşir asası ile gelmişti. Kaçıp canını kurtarabilen Yunan Kumandanlarının kıdemlisi Plastras oradaydı. Hayatında olduğu gibi ölümünde de kinleri düşmanlıkları nefretleri sevgi saygıya dönüştürmeyi başarmıştı.

Amerikan Başkanı Roosevelt:"En büyük arzumu beraberimde götürmek acısı içindeyim: Hasretim, Beyaz Ev’de vazifem tamamlandığında bu çok büyük insanı memleketinde ziyaret etmekti" demişti. Macar Peşti Hirlap Gazetesi şöyle yazıyordu: "Dünya O’nun ölümü ile fakir düşmüştür."

Ya İspanyol ARRİBA’daki satırlar bir çap kıyaslamasıdır."İnsanlar Everest tepesine eriştiler. Fakat Mustafa Kemal’e erişmezsiniz: Siz ona yaklaştıkça o irtifa (yükseklik) kazanır ve aradaki mesafe ebediyen baki kalır."

Aramızdan ayrılışı üzerinden ELLİBEŞ yıl geçti: Söyler misiniz? Günümüzde de Türkiye’nin dünya dilinde yer bulabildiği herhangi bir olayda, adını, milletinden söküb almak mümkün mü?

OLMASAYDI bunların hangisi olabilirdi?

ATATÜRK OLMASAYDI: Ülkelerine ve milletlerine hizmet etmiş insanlar, emeklerinin şükranı olarak kendilerinin hatırlanmasını istemişlerdir. Atatürk ise ancak, gösterdiği hedeflere erişildiği zaman hatırlanmasını istemiştir. OLMASAY’dı bu muhteşem gaye feragati asaletinden mahrum kalacaktık.

Cumhuriyetin ONUNCU YIL KONUŞMASI siyasi vasiyeti yapısındadır.

El yazılı aslının beşinci sahifesinde, anlatmak istediklerini şu cümlelerle tamamlamıştı:

"Bugün aynı iman ve katiyetie söylüyorum ki, Milli ülküyü tam bir bütünlükle yürütmekte olan Türk Milleti az zamanda bütün medeni aleme büyük milet olduğunu bir kerre daha tanıtacaktır.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene..."

Sonra, bilinmez nasıl bir duygu ile, bu son satırı çizmiş, başına 5/1 ve 5/2 işaretlerini koyduğu iki sahife daha ilave etmiştir.

"Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve kabiliyeti bundan sonra ki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur:

Beni hatırlayınız.

Türk milleti;

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şerefler, saadetler, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

"Ne Mutlu Türk’üm diyene."

Ve, metni tamamladıktan sonra ATATÜRK’ÜN KENDİ EL YAZILI ASLI’nın fotokopisinde gördüğünüz üzere, 5/1'inci sahifede görüldüğü gibi.

"Bu söylediklerin hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur:

Beni hatırlayınız."

Cümlelerini eliyle çizmiştir.

Bu çizmenin de ibretli safhası vardır.

Hazırladığı konuşmayı, eski Genel Sekreteri, Maarif Vekili ve Afgan Kralı Emanullah Han’a Türkiye’de gördüğü değişiklikleri ülkesinde tatbik ederken şartları tetkik ve fikir vermek için gönderecek kadar düşüncelerine değer verdiği rahmetli Hikmet Bayur’dan okumasını istemiştir. Bayur, gösterdiği hedefler gerçekleştiğinde kendisinin hatırlanması şartını, eninde sonunda mukadder veda’ı düşündürdüğünü, milletini bu emsalsiz bayramda, onu kendisine kazandırmış evladının ayrılışı hüznü ile dertlendirmemesini istemiştir.

ATA, bu düşünceyi dinleyince tereddüt etmiş, sonra gülümseyerek kendisine:

"İleride bu tavsiyeden nadim olmamanı temenni ederim” demiş ve burada gördüğünüz gibi çizmiştir.

Her şeyi; milletinin vefasına, kadirbilirliğine ve esirgenmemiş emekleri kalbinde ve hafızasında koruyacağı inancına emanet ederek...

Emanet olduğu yerdedir.

O’na layık olup olamamışlık da bizlerden cevap bekleyen sorudur.

ATATÜRK OLMASAYDI’yı bu soru ile noktalıyorum.

 


 

[1] Ingiltere ve Amerika'da öğrenim gören, babası demokrasi şehidi Atatürk hayranı Zülfikar Ali Butto'nun fikir mirasının sahibi bu aydın kadının asıl adı Binazîr, yâni eşsiz, emsâlsiz'dir.

[2] Benzer fıkraları-nükteleri-tarih, insanlık, bilim, mantık, ibret dersleri iVin bakınız: BEKLENEN ADAM (Atatürk’ün ölümünün 50’inci yılı 1988 şubatnın, CEM OFSET’ce yayınlanan 496 büyük sahifeli anı kitabı) Yazan: Cıımal Kutay.

[3] Sadece bu konu üzerinde değil, Amerikan Mandası ve Cumhuriyete kadar Türk-Amerikan münasebetleri için bakınız: Türk Millî Mücadelesinde A- morika. 288 sahife, yazan: Cemal Kutay, 1970, Boğaziçi Yayınları-Cağaloğlu, İstanbul.

[4] Veled Çelebi izbudak (1869-1953) son devir Türk bilim dünyasının temel şahsiyetlerindendir. Türk Tarihi ve Dili üzerinde temel eserler verdi. A- zerîce, Uygurca, Kıpçakça, Türkmençe, Tatarca’nın yanında Farsça-Arapça- Urdu dillerini biliyordu. Mevlâna Celâleddin’in onsekizinci göbekten torunuydu. Türk Ocaklarının manevî mimarları arasındadır. Millet Meclisinin II, III, IV, V' inci devrelerinde Kastamonu, VI devresinde Yozgat milletvekili idi. Başlıca eserleri arasında, Fuzulî’nin Soykökü ve Su Kasidesini yorumu, Mevlâna'nın Vasiyetinin yorumu, Menkibe ve Rubâiyat (dörtlükleriyle) Mevlâna, Türk Diline Methal (giriş) Büyük Türk Lügati, Türk Atasözleri yorumu vardır. TÜRK YURDUdergisi ve gazetelerde çkmış yazıları sahalarında temel kaynak niteliği taşır.

İki defa Mevlâna Postnişînliğine seçilmiş, Birinci Dünya Harbinde kurduğu Mevlevi Mücahitler Alayı ile Hicaz-Filistin cephelerinde savaşa katılmıştı.

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült