Güncel

 

 

Altı Ok'un Anlamı

Emre Kongar


Altı ok açısından, 1935 yılı bir dönüm noktasıdır. Bu yıl, artık
Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra oniki yıl geçmiştir. İlkeler, teker teker
belli uygulamalar sonunda ortaya konmuş, gözden geçirilmiş, düzeltilmiş ve
yeniden formüle edilmiştir. Atatürk'ün yaşam dönemindeki son CHP Kurultayı
olan dördüncü (aslında birinci Sivas Kongresi kabul edildiğine göre, üçüncü)
Kurultaya bu aşamalardan sonra gelinmiştir. Bu açıdan, bu Kurultay kararları,
altı ok'un belirlenmesinde daha aydınlatıcıdır. Üstelik, Recep Peker,
(Parti Genel Sekreteri) şöyle demektedir: --Esasta Parti'nin ana vasıfları
olan Cumuriyetçilik, ulusçuluk, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve
laiklik yeni program onaylandıktan sonra, yeni Türkiye Devleti'nin de
vasıfları halini alıyor.-- (CHP, 1935:45).

Gerçekten de 1937 yılında, Anayasa'nın 2'nci maddesinde değişiklik
yapılarak, bu ilkeler devletin temel nitelikleri olarak kabul edilmiştir
(Kili, 1976:65).

Dikkat edilirse, Recep Peker'in konuşması bile dildeki özleşme akımına
uygun olarak yapılmıştır ve gerçekten altı ok'un yerleştiğini vurgulamaktadır.

Zamandizinsel (kronolojik) olarak, altı ok'un ilk ilkesi TBMM'nin
kurulmasına, saltanatın kaldırılmasına ve Cumhuriyet'in ilanına koşut bir
biçimde Cumhuriyetçilik olarak düşünülebilir. Fakat halkçılık ve laiklik
ilkeleri olmadan Cumhuriyetçilik düşünülemez. Mustafa Kemal Paşa, Meclis'in
ilk açılışında, bir Anayasa'ya esas olmak üzere önerdiği ilkelere,
--halkçılık programı-- demiştir (TBMM, I:134). Böylece, Halife-Sultan'ın dinsel
geleneksel otoritesine karşı, ulusal egemenlik için, Meclis'i kurarken,
onu --halkçılık-- ilkesi çerçevesinde örgütlemeye çalıştığını belirtmiştir. Aynı
anda, otoritesini dinden almayan bir Meclis'i ulusun en yüksek egemenlik
organı saydığından laiklik konusunda da önemli bir adım atmış oluyordu. Bu
nedenle, altı ok arasında uygulamaya ilk aktarılan ilke, dinden bağımsız
biçimde kurulmuş olan TBMM'nin açılışı ile, laiklik ilkesi olmuştur
(Tikveş, 1975:44) .

:::::::::::::::::::

1) Laiklik

Aslında, dinsel-geleneksel bir siyasal otoriteye karşı ulus egemenliğine
dayalı bir devlet kurulduğu için, laiklik tüm altı ok'un eksenini
oluşturuyordu. Bu bakımdan son derece önemli bir ilkeydi. Cumhuriyetçilik ile
birlikte yeni devletin siyasal biçimini, halkçılık ile birlikte toplumsal
özelliklerini, miliiyetçilik ile çağdaş ve ilerici milliyetçilik olarak yeni
bütünleştirici ideolojinin önemli bir parçasını ve devletçilik ile birlikte
ekonomik yapıyı belirliyordu. Devrimcilik ise, laikliğin güncel olarak özüydü.
Bir başka deyişle, o sırada, laiklik, en büyük devrimdi.

İşte altı ok içinde laiklik, Osmanlı İmparatorluğu'nun kendisine özgü
niteliklerinden dolayı bir eksen ve en önemli --ideolojik öge-- özelliği
taşıyordu.

Aslında laiklik, İslam inancı içinde yer almıyordu (Berkes, 1973: 15). Buna
karşılık, devlet gerekleri, Osmanlıların örfi hukuk adı altında laik bir
hukuk düzeni geliştirmelerine yol açmıştı (Muammer Sencer, 1974: 8).

Bilindiği gibi, laiklik Batı'da, tüccar ve sanayicilerden oluşan kapitalist
sınıfın din adamlarıyla toprak ağalarının ittifakına karşı çıkmasıyla
gelişmiştir. Siyasal gücü eline geçiren burjuvazi, bunu din adamlarına karşı
yaptığı için ister istemez laik olmuştu. Oysa Osmanlı İmparatorluğu'nda,
kapitalist gelişme olmadığı için, laik oluşumlar da ancak devlet gereklerine
bağlı olarak, hukukun bir alanıyla sınırlı kalmış, toplumun öteki kesimlerine
yayılamamıştı. Son yıllarda Osmanlı'nın sınıfsal yapısı üç kesimden
oluşuyordu: Merkezdeki bürokratlar, eşraf ve ayan olarak ara sınıflar ve
eylemsiz halk yığınları (reaya) . Bunlar arasında laikliğe eğilim duyanlar
yalnız merkezdeki bürokratların bir kısmıydı. Bunların ciddi bir toplumsal
dayanakIarı bulunmadığından, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bütün yenileşme
eylemleri gibi ideolojik plandaki laiklik de bir aydınlar olayı olarak kaldı
(Soysal, 1974:27-28) . Aslında, Atatürk'ten önceki Batılılaşma eylemlerinin
başarısızlığının altında aydınların bu göreli güçsüzlükleri ve halk
desteğinden yoksun oluşları vardı (Tunaya, 1960:45) .

Mustafa Kemal Atatürk'ün devlete el koyması bile daha önce de belirttiğim
gibi, kendi başına laik bir ey1emdi. Fakat geniş halk kitlelerinin bu eylemin
laik yönüne sınıfsal bir destek vermemesi, laiklik için, --toplumsal niteliği
olmayan bir eylem-- diye yanlış bir yargıya varılmasına bile yol açmıştır
(Webster, 1939:169). Oysa, kapitalizmin gelişmesiyle palazlanan burjuvazi
büyüdükçe laikleşecek ve bürokrat-teknokrat kadroların yanında yerini
alacaktı.

Öte yanda, gittikçe gelişen ve geliştikçe sömürüsü artan ve laikleşen
burjuvaziye karşı tepki oluşturan halk yığınları, bu tepkilerini dinsel
çizgide göstermişlerdi. Böylece, CHP'nin laiklik politikası, geniş halk
yığınlarının karşı çıktığı bir politika niteliği kazanıyordu. Demokrat
Parti'nin temsil ettiği kapitalist ideoloji, biraz da dinsel açıdan ödün
verince, artık karşı konulmaz bir nitelik kazanıyor ve iktidarı eline
geçiriyordu (Tekeli, Şaylan, 1978:90) .

Aslında bu tutumun ardında, dinin, bireyi topluma bağlayıcı ideolojik
işlevini dolduracak başka bir yaklaşımın bulunmayışı aranmalıdır
(Mardin, 1977:385) .

Atatürk'ün Laiklik Anlayışı

Atatürk, laiklik ilkesini, ileri sürülen bazı görüşlerin tersine, siyasal
olduğu kadar, toplumsal bir yaklaşım olarak da benimsiyordu. Amaç, hukuk,
eğitim, kültür alanlarını dinsel dogmaların denetiminden kurtarmaktı
(Jaesckhe, 1972:97 ) . Karal'ın da çok iyi belirttiği gibi, --Atatürk'e göre
laiklik, geniş anlamıyla, sosyal özgürlük problemidir.-- (Karal, 1975:30) .

Aslında Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, doğrudan doğruya din düşmanı
değildiler. Tam tersine, Vahdettin'in şeyhülislamı Dürrizade'nin ölüm
fetvasına karşı, Anadolu'daki din adamlarını kullanacak kadar, dinin işlevine
inanıyorlardı. Falih Rıfkı'nın bu konuda şu yazdıkları, son derece
ilginçtir:

--Atatürk, bellibaşlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek
sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rifat Efendi'yi çağırıp, onu tatlı dille
inandırır, sonra: --Şimdi Mareşal'e gidelim-- derdi. Biri camilerin ve
hocaların, biri ordunun başındaydı.-- (Atay, 1969: 208-209) .

Karşı olunan durum, dinsel dogmaların, toplumun tüm yaşamını egemenliğe
almış olması ve siyasal iktidarın da dine dayalı bulunmasıydı. Dolayısıyla,
iktidarın kaynağını değiştirdikleri zaman, din adamları bundan çok tedirgin
oldular. Atatürk ve arkadaşlarına yakıştırılan din düşmanlığının altında
yatan asıl olay şudur: Atatürk toplumda din adamlarının siyasal, toplumsal ve
kültürel etkinliklerini azaltmıştır. Çünkü, gerçekten din, yozlaşmış
uygulamalar yüzünden; o dönem için tutucu bir ideoloji niteliğine bürünmüştü.
Bunun suçu da İslam dininde değil, toplumun genel gerileyişine koşut olarak,
yozlaşan din adamlarında ve onların işlevlerindeydi. Yoksa, Atatürk
dönemindeki hükümetler, dine karşı doğrudan tavır almak yerine,
yararlanabilecekleri ölçüde, dinden ve din adamlarından yararlanmışlar, ancak
kendi devrimlerini tehlikeye düşürecek durumlarda, dine doğrudan doğruya
müdahale etmişlerdir (Allen, 1968:175) .

Atatürk'ün laikliğinin en güzel kanıtlarından biri, tüm Bağımsızlık Savaşı
sırasında, din adamlarıyla işbirliğine gitmiş olmasında da görülebilir.
Müslüman bir toplumda yaşadığının bilincinde olan Atatürk, dine ancak
(Allen'in de dediği gibi) , kendisinin siyasal ve toplumsal reformlarına
engel olduğu zaman karşı çıkmıştır.

:::::::::::::::::::

2. Cumhuriyetçilik ( Bu konuda Çeçen'in geniş kapsamlı çalışmasına
bakılabilir (1981).)

Cumhuriyetçilik, yeni devletin temelleri altında yatan devrimin siyasal
görünüşüdür. Laik anlayışla, dinsel-geleneksel otoritenin yerine, halk ya da
ulus otoritesinin geçirildiği siyasal yeni düzen, ifadesine Cumhuriyetçilikte
kavuşmuştur.

Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik bir devrim olarak
başlayan Türk Devrimi, siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm
atılımların itici gücü yapmıştı. Bir başka deyişle, başta kurulan bu siyasal
mekanizma ile, daha sonra toplumda planlanan değişme ve gelişmelerin siyasete
hemen yansıması ve gerekli işlemlerin yapılması son derece kolaylaşmış
oluyordu (Afetinan, 1977:158).

Laiklik anlayışının siyasal yaşamdaki yansıması da Cumhuriyet düzeni ile
gerçekleşmişti. Bu açıdan, laiklik ile Cumhuriyetçilik ve biraz aşağıda
göreceğimiz Halkçılık, birbirlerinden kesinlikle ayrılamazlar. (Aslında daha
sonra üzerinde duracağımız gibi, altı ok ile ifadelendirilen bu altı ilkenin
birbirlerinden ayrı düşünülmesi olanaksızdır.)

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet düzenini, özgürlük ve ulusal egemenlik
ilkeleri üzerine dayandırıyordu. Daha 1906 yılında, İkinci Meşrutiyet için
özgürlük kavgasının yapıldığı dönemde şöyle diyor:

--Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin ve
kurtuluşun anası hürriyettir.-- (Karal, 1959:148). Bundan onyedi yıl sonra,
Cumhuriyet'in ilanından hemen önce ise özgürlük ile ulusal egemenlik
ilkelerini Cumhuriyet düzeni içinde şöyle bütünleştiriyor:

--Heyet-i içtimaiyede en yüksek hürriyetin, en ali müsavat ve adaletin
temin-i istikrarı ve mahfuziyeti ancak ve ancak tam ve kati manasıyle
hakimiyet-i milliyenin müesses bulunmasıyla daimdir. Binaenaleyh, hürriyetin
de, müsavatın da adaletin de nokta-i istinadı hakimiyet-i milliyedir.--
(Karal, 1969:148).

Görüldüğü gibi Atatürk, bir toplumda özgürlüğün de, adaletin de, eşitliğin
de dayanağı olarak ulusal egemenliği görüyor. İşte Cumhuriyet bu anlayışın
siyasal mekanizması olarak ortaya çıkmıştır. Hiç kuşkusuz, bir toplumun
(Atatürk'ün deyimiyle, bir --heyet-i içtimaiye--nin) özgürlüğü, eşitliği ve
adaleti, siyasal mekanizmaya o toplumun egemen olmasıyla sağlanabilir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Meclis'e verdiği önem konusunda Mümtaz Soysal
şöyle yazıyor: --... Yukarıdan aşağıya doğru başlatılan bir hareket, gerçek
bir başarıya ulaşabilmek için, aşağıdan yukarıya doğru yükselen bir irade
temeline dayanmalıdır. Böyle olursa, hareketi temsil eden organın önünde
hiçbir kuvvet duramaz.--(Soysal, 1981:3).

Mustafa Kemal Paşa'nın daha Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit'e,
--Cumhuriyet'e gidiyoruz-- demesinin altında yalnız Padişahlık sistemini
ortadan kaldırmak gibi siyasal değil, yukarıdaki düşüncelerde ifade edildiği
gibi, toplumsal amaçlar da yer almıştır. Nitekim, Kazım Karabekir, Rauf Orbay
gibi arkadaşlarıyla Cumhuriyet'in ilanı konusunda düştüğü anlaşmazlık,
görünüşte siyasal olmakla beraber, aslında toplumsal ve ideolojiktir.

Çetin Altan'ın günümüz toplumundaki şaşkın ve tutarsız birey davranışlarının
derlenip toparlanması için önerdiği --Cumhuriyetçilik davranışı-- gerçekten,
günümüz toplumuna da, Atatürk'ün yukarıda aktardığım anlayışı içinde
bütünleştirici anlamda ışık tutabilir. Altan, --Cumhuriyetçilik nedir?--
sorusunu şöyle yanıtlıyor:

--Cumhuriyetçilik, kimsenin kendisini ülkenin sahibi olarak görmemesi ve
--Yurt yahut devlet sevgisi--ni kendi tekelinde tutarak başkalarını bu tür
kavram ve ölçülerle suçlayamaması demektir.

Cumhuriyet'lerde tüm vatandaşlar, o ülkenin sahibidir ve --Yurt yahut devlet
sevgisi-- de kimsenin tekelinde değildir.

Bizde ise --Cumhuriyetçilik-- akımı gelişmemiş olduğu için, vatandaşlar,
ülkeye sahip çıkacak birini ararlar ve sık sık, --Ülkenin sahipsiz kalmış
olması--ndan yakınırlar. Bu, aslında monarşik koşullanmadan başka bir şey
değildir.

Şayet Cumhuriyetçilik akımı tarihsel bir birikimden kaynaklanarak gelişmiş
ve bunun sonucunda da iktidara dönüşmüş olsaydı, bugün karşılaştığımız
sorunların pek çoğu kendiliğinden çözülmüş olacaktı.

Bir kez, ikide bir de kimse, --kurtarıcı-- olarak --ülkeye sahip çıkmak-- için
kollarla paçalan sıvama gereğini duymayacaktı. İkincisi İmparatorluğun ne
olup, ne olmadığı didik didik edilecek, anlamsız bir yığın saplantı ve tabu,
genç kuşakların görüş ufuklarını daraltmayacaktı. Üçüncüsü, kimse,
--Yurtseverliği kendi tekeline almak-- yarışına giremeyeceği için, toplumsal
eleştirilere hiçbir sansür konmayacak ve toplum kendi gerçeğiyle
sakatlıklarını çok daha hızlı görerek, kendi kendini en sağlıklı biçimde
nadaslamak olanağını bulacaktı.

Bu da sanatı ve bilimselliği alabildiğine sulayacak, basmakalıp hamasi
bayram nutukları, --Atatürkçülük-- adı altında genel bir fikir kısırlığı
yaratmayacaktı.-- (Altan, 1980) .

Camhuriyetçilik ve Demokrasi

Cumhuriyetçiliğin, son aşamada --demokrasi-- idealini yansıttığına hiç kuşku
yoktur. --Devrimci-- bir atılım gerçekleştinnek ve toplumu bu atılıma göre
biçimlendirmek göreviyle karşı karşıya olan Atatürk'ün tek parti döneminde
gerçek bir demokrasiyi uygulamaya aktarması, düşünülemezdi. Fakat günümüzdeki
uzantıların tohumlarının o dönemdeki --Cumhuriyetçilik-- anlayışında ve
uygulamasında yattığı da bir gerçektir.

Nitekim, Afetinan'ın aktardığına göre, Mustafa Kemal Atatürk de,
--demokratik idare sistemi için ideal addedilen prensiplerin inkılaplarımız
içinde yer almasına taraftar olduğunu ifade etmiştir.-- Yine Atatürk,
--Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. Biz
Cumhuriyet'i kurduk, o on yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını
sırası geldikçe tatbikata koymalıdır.-- demişti (Afetinan, 1968:260).

Bahri Savcı da çok doğru bir teşhisle, Türk Demokrasisinin Atatürk'ün
önderliğinde oluştuğunu belirtir (1981:13). İşte Atatürk'ün örgütsel mirasçısı
CHP'nin 1976'da 23'üncü Kurultayında kabul ettiği programında,
Cumhuriyetçiliğin gereği olarak yer alan aşağıdaki satırlar, bu nedenle
Kemalizmin gelişmesine önemli bir katkı sayılabilir:

-- (CHP) yurttaşların tek aşamalı oyla, eşit hakla, kısıntısız düşünce ve
anlatım özgürlüğüyle ve geniş örgütlenme olanaklarıyla ülke yönetimine
giderek artan ölçüde katıldığı, herkesin haklarının ve özgürlüklerinin yasal
ve kurumsal güvenceye dayandığı çok partili demokrasiyi Cumhuriyetçiliğinin
gereği sayar.-- (CHP, 1976:9).

Nitekim, bir yabancı gözlemci de, --Atatürk Devrimi, insan haklarına ve halk
egemenliğine dayalı bir devrimdir. Bu devrimde totaliter bir siyasal görüş de
hiçbir zaman görülmemiştir.-- diyerek, bu anlayışı dile getirmektedir
(Dodd, 1981:19).

:::::::::::::::::::

3) Halkçılık

Laik ilkelere göre kurulan Cumhuriyet, --hilafetçilik-- karşıtı olarak
--Halkçılık-- ilkesine dayandırılmıştı. Halkçılık ilkesini, bilinçli ve
sistematik bir biçimde, İmparatorluk ideolojisinin yerine geçirmeye çalışan
Mustafa Kemal Atatürk, askeri eylemini, siyasal eylem niteliğine
dönüştürmesinin dönüm noktası olan TBMM'nin açılışından itibaren, ortaya
attığı her siyasal öneriye ve program taslağına Halkçılık adını koymaya özel
bir özen göstermiştir.

Gerçekten de, Cumhuriyetçilik ile Halkçılık öylesine birbiri içine
geçmiştir ki, Halk Partisi liderliğinin son temsilcilerinden Ecevit, Atatürk'ü
incelediği kitabında --Halk Yönetimine Geçiş-- başlığı altında, --Altyapıya kadar
inen yeni devrimci atılımlara başlayabilmek için, örneğin, siyasal kurumların,
özellikle devlet biçiminin değişmesi gerekliydi. Saray yönetimi yerine, halk
yönetimi yolunda bir adım atılması gerekliydi. Atatürk önce bu devrimi
gerçekleştirdi. Bir üstyapı kurumu olan devlet biçiminin değişmesini sağlayan
Cumhuriyetçilik devrimini başardı.-- demektedir (Ecevit, 1974:64-65).

Halkçılığın İşlevi

Halkçılık ilkesinin bir başka özelliği, Bağımsızlık Savaşı'nın --geniş
ittifak--ını belirlemesidir. Buraya dek birkaç kez işaret ettiğimiz gibi,
Mustafa Kemal'in eylemi bir halk hareketi değildi (Ergil, tarihsiz:62). Fakat,
Kurtuluş Savaşı tek bir sınıfa ya da gruba dayalı değil, toplumun tüm sınıf
ve gruplarını içine alan bir ittifakın ürünü olarak kazanılmıştı. İşte
Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra; altı ok'tan biri olan Halkçılık, bir
anlamda bu gerçeği de simgeliyordu. Bu noktayı Atatürk de bilinçli olarak
vurgulamıştı:

--... Mesleki içtimai itibariyle dahi düşünüldüğümüz zaman biz, hayatını,
istiklalini kurtarmak için çalışan erbab-ı sayiz, zavallı bir halkız.--
(Söylev ve Demeçler, I:169).

Halkçılığın bu bütünleştirici ilkesi, yeni Cumhuriyet'in herhangi bir
sınıfa dayanmadığını ilan etmek amacıyla da kullanılıyordu. Parti programında
Halkçılık, bu özelliği vurgulayacak biçimde açık tanmış ve programın son
biçimini aldığı 1935 Kurultayında şöyle ifade edilmişti:

--İrade ve hakimiyetin kaynağı millettir. Bu irade ve hakimiyetin, devletin
vatandaşa ve vatandaşın devlete karşılıklı vazifelerinin hakkıyle ifasını
tanzim yolunda kullanılması Partice büyük esastır. Kanunlar önünde mutlak bir
müsavat kabul eden ve hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir
cemaate imtiyaz tanımayan fertleri halktan ve halkçı olarak kabul ederiz.

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat
ferdi ve içtimai hayat için işbölümü itibarıyle muhtelif mesal erbabına
ayrılmış bir camia telakki etmek esas prensiplerimizdendir. Çiftçiler, küçük
sanayi erbabı ve esnaf, amele ve işçi, serbest meslek erbabı, tüccar ve
memurlar Türk camiasını teşkil eden başlıca çalışma zümreleridir. Bunların her
birinin çalışması, diğerinin ve umumi camianın hayat ve saadeti için
zaruridir.

Partimizin bu prensiple istihdaf ettiği gaye, sınıf mücadelesi yerine,
içtimai intizam ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmeyecek surette
menfaatlerde ahenk tesis eylemektir. Menfaatler, kabiliyet ve çalışma
derecesiyle mütenasip olur.-- (CHP, 1935-a:59).

Görüldüğü gibi Halkçılık ilkesi, genel olarak --dayanışmacı-- bir yaklaşımın
izlerini taşımaktadır. Biraz saptırıldığı takdirde faşist devletin temeli
--korporatif-- yaklaşıma yakın olan bu ilke, ancak Atatürk'ün kurduğu ve
koruduğu ince ve hassas dengeler sayesinde, bugünkü demokrasiye kadar gelen
bir Cumhuriyetçiliğin ikiz kardeşi olabilmiştir.

Halkçılık ilkesinin, hilafetçilik karşıtlığından, Marxçılık karşıtlığına
kadar uzanan --ideolojik-- niteliği, --devletçilik-- uygulaması adı altında
--liberal devlet-- karşıtlığını da kapsıyor. Tam bu noktada Halkçılığın
Ulusçuluk ile bütünleşmesi olayı da ortaya çıkıyor. Recep Peker'in yeni
programı sunuş konuşması bu noktayı çok iyi belirtmektedir:

--Feodal devlet battı, onun yerine gelen liberal devlet de kendi içinden
tefessüh neticesinde dünyanın her yerinde çöküyor. Yerine çeşit çeşit devlet
tipleri kuruluyor.

Arkadaşlar, feodal devletten sonra gelen liberal devletin yıkılışı ulusal
devletin doğuşu devrini getirmiştir. Ulusal devlet, keyfi bir idare değildir.
Her kafadan bir ses çıkaran dağıtıcı bir idare de demek değildir. Bizim
anladığımız ulusal devlet, nizamlı bir idarede herkesin özel teşebbüsü
demektir.-- (CHP, 1935-a:47) .

Daha çok korporatif devlet yapısını andıran bu sözler, hiç kuşkusuz,
1935'lerdeki Almanya ve İtalya'dan büyük ölçüde etkilenmişti. Fakat, gerek
Atatürk'ün, gerekse İnönü'nün parti-devlet bütünlüğünü Peker'in anladığı
biçimiyle kabul etmemeleri, Türkiye'yi, Cumhuriyet çizgisinde tuttu ( Bu
konuda Hasan Rıza Soyak anılarında şunları yazıyor: --Kolayca tahmin
edilebilir ki, Atatürk, Birinci Dünya Harbi'nden sonra Avrupa'nın muhtelif
memleketlerinde, birtakım şeflerin ortaya attıkları ideolojilerle onların
tabii neticesi olarak meydana gelen idare sistemlerinin şiddetle aleyhindeydi.

Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri rahmetli Recep Peker, Avrupa'da
bilhassa İtalya ve Almanya'da o zaman epeyce dedikodulara sebep olan uzun ve
masraflı bir tetkik seyahati yapmıştı; dönüşünde, yakında toplanacak olan
Parti Kurultayına -ki bu Atatürk'ün hayatında toplanan son Kurultaydır-
arzedilmek üzere yeni bir niznmname ile çok uzun, çok teferruatlı bir program
hazırlamıştı. Bunlar; Partinin genel başkanvekili -fiili başkan ve başbakan-
İsmet İnönü tarafından da kabul ve imza edilerek Partinin genel başkanı
Atatürk'e takdim edilmek üzere bana tevdi olunmuştu.

Bir akşam üstü elime geçen bu evrakı, acele ile, biraz karıştırdıktan sonra;
Atatürk'e götürdüm; kısaca neye dair olduklarını, bana bizzat Başbakan
tarafından verildiğini arzettim; misafirleriyle beraber sofraya oturmak
üzereydi: --Kütüphanede masamın üstüne bırak, sonra okurum-- buyurdu, emrini
yerine getirerek Köşkten ayrıldım.

Ertesi sabah, her günkü gibi, hizmetinde bulunanlara telefonla kalkıp
kalkmadığını sordum: hiç yatmadığını, sofradan erken ayrılıp kütüphanede
sabaha kadar meşgul olduğunu, o anda banyoda bulunduğunu söylediler.

Derhal giyinip Köşke gittim, yatak odasındaydı; banyodan yeni çıkmış,
sırtında bornoz, günlük gazeteleri gözden geçiriyordu. Üzerinde ilk bakışta
sezilen bir sinirlilik hali vardı; beni görünce azarlar gibi sordu:

--Bu zorbalar kimlerdir, onları kim seçecektir?--

Şaşırmıştım, kekeledim:

--Hangi zorbalar Paşam?--

Daha sert ve yüksek bir sesle:

--Efendim: sen dün akşam bana getirdiğin kağıtları okumadın mı?--

--Biraz okumuştum Paşam.--

--Ha; işte orada bahsedilen, bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi,
tabii dolayısıyla, devleti ve memleketi kendi başlarına, idare edecek olan
yüksek meclisin azasını... diyorum; onları kim seçecek; bu zorbalar heyeti,
kuvvet ve selahiyetlerini kimden ve nasıl alacak?.. Hayret, hayreti uzma
(Böyle vaziyetlerde daima kullandığı kelimelerden...). Bu ne sakat düşüncedir,
bu nasıl zihniyettir. Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef, henüz, en yakın
arkadaşlar tarafından bile, zerre kadar, anlaşılmış değildir. Çocuk; biz öyle
bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki; bu memlekette bir gün -eğer dünyada
hükümdarlık aleyhinde gittikçe artan kuvvetli cereyanlar muvacehesinde
kalanlar varsa- Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler...--

Biraz düşündü, asabiyetini yenmeye çalışıyordu, ayağa kalktı:

--Her ne ise...-- dedi. --Sen şimdi kütüphaneye git, o evrak masamın
üstündedir. Partinin bugünkü nizamnamesinden ve programından birer nüsha bul;
kitaplar arasında vardır zannediyorum, şayet yoksa getirt...Ben şimdi giyinip
gelirim.--

Kalktım, kütüphaneye geçtim; istediği nizamname ve programı bulduktan sonra
bahis konusu olan evrakı bir kere daha gözden geçirdim. Gerek nizamname, gerek
program, o zamanın tek partili totaliter idarelerindeki esasa göre, kaleme
alınmıştı; başta azası mahdut, fakat kudret ve selahiyeti sınırsız bir heyet
tasavvur ediliyordu. Bütün kararları, bu ali heyet veriyor, Büyük Millet
Meclisi bir şekilden ibaret kalıyordu...İtalya ve Almanya'da olduğu gibi
üniformalı gençlik teşkilatı kuruluyordu... Bir kelime ile ve tam manası ile
faşizm... Hele program nihayet hükümetlerin senelik programlarına girebilecek
birçok teferruat ile doluydu; içinde çocuklar için süt damlaları teşkiline
kadar, akla ne gelirse hepsi vardı.

Ben bunları okurken Atatürk geldi; kütüphanedeki büyük masada karşı karşıya
oturduk. Yeni nizamname ve programı eline aldı, hem tekrar okuyor, hem de
hiddetle söylenerek her sayfasını karalarcasına çiziyordu. Bir aralık başını
kaldırıp sordu:

--Bunları İsmet Paşa okuduktan sonra mı imza etmiştir dersin?--

--Bilmiyorum efendim, ama dün akşam da arzettiğim gibi bana size takdim
edilmek üzere kendileri verdiler.--

--Hayır, hayır mutlaka okumamıştır; nasıl olsa fırka yüksek divanında, üçümüz
hep beraber okuyup müzakere edeceğiz, diye okumayı ihmal etmiştir... Başka
türlü olamaz.--

Eski nizamnameyi ve programı da yeniden, baştan aşağıya tetkik etti;
kongreye, bazı tadiller ile, yine bunların götürülmesinin münasip olacağını
söyledi. Bu çalışmalar bittikten sonra:

--Şimdi telefonla, İsmet Paşa ile Recep Bey'i bul, hemen buraya gelmelerini
rica ettiğimi söyle. Sende Köşkten ayrılma!-- emrini verdi.

Köşke gelen Genelbaşkan Vekili İsmet İnönü ve Genel Sekreter Recep Peker ile
kütüphanede birkaç saat görüştüler; bende emirleri veçhile kütüphaneye bitişik
salonda neticeyi bekledim. Tabii aralarında nasıl ve neler konuşulduğunu
bilmiyorum; Yanlız İnönü ile Peker gittikten sonra, yanına girdiğim zaman
Atatürk mütebessim bir çehre ile:

--Vaziyet tahmin ettiğim gibi çıktı çocuk...İsmet Paşa, Recep'in marifeti
olan o saçmalıkları okumadan imza etmiş...Neyse herşey olduğu gibi kalacaktır--
dedi .-- (Soyak, 1973: 58-59).
Soyak'ın anılarında sözü edilen Kurultay, 1935 Kurultayı'dır. İstediği
--faşist-- modeli gerçekleştiremeyen Peker, bu Kurultay'da ancak --Kemalizm--
ilkeleriyle yetinmek zorunda kalmıştır.)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Türkiye Cumhuriyeti'nin kapitalist
düzeni pek de gönül rahatlığıyla benimsememiş olduğudur. Bu açıdan Atatürk'ün
karşı-emperyalizm ile birlikte karşı-kapitalist oluşunu vurgulaması, hiç de
rastlantısal bir söz gibi gözükmemektedir (S.D., I:196).

Marxçılığı yadsıyan, fakat kapitalizmi de kabul etmeyen Cumhuriyet
kadroları, sığınağı, Halkçılık ve Devletçilikte bulmuşlardı. Bu, yine Mustafa
Kemal Atatürk'ün görüşlerinden kaynaklanan bir çözümdü. Çünkü, Mustafa Kemal
bizzat kendisi Halkçılık ile ulusal bir ekonomiyi özdeşleştirmişti
(Ökçün, 1971:255-256). Böylece, Halkçılık, Ulusçuluk ve Devletçilikle
birlikte yeni devletin toplumsal-ekonomik politikasını oluşturuyordu.

Bu açıdan, CHP'nin yeni programındaki, -- (CHP) kimsenin kimseyi ezemeyeceği,
sömüremeyeceği, herkesin yaşamı boyunca geçimi ve sağlığı bakımından güvenlik
içinde olacağı, çalışma ve eğitim olanaklarından engelsiz ve eşitlikle
yararlanabileceği insanca ve hakça bir düzen kurmaya çalışır-- sözleri
Kemalizmin Halkçılık ilkesinin 1980'ler Türkiye'sine uyarlanmış halini
yansıtır (CHP, 1976:12-13) .

:::::::::::::::::::

4) Milliyetçilik

1935 yıhnda Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker'in dilinde --ulusal
devlet-- kavramı ile bütünleşen milliyetçilik, karşı-emperyalizmin
belirlenmesinde ve yeni devletin kurulmasında çok işlevsel olmuştur.

Atatürk'ün milliyetçilik konusundaki tutumunu değerli tarihçimiz Nejat
Kaymaz çok doğru olarak şöyle belirtiyor:

Kurtuluş Savaşı'na giriştiği zamana değin, öğreniminde ve kariyerinde,
onun kafasını doğal olarak genellikle --millet ve milliyetçilik-- fikirleri
işgal etmiştir. Yalnız bu iş Atatürk'te ideolojik bir tutku değil, tersine,
-Osmanlı İmparatorluğu'nu yaşatma amacıyla ardı ardına girişilen yapay ve
yanlış uygulama sonuçlarından ders çıkararak- eleştirici ve gerçekçi bir
değerlendirme ya da bilimsel irdeleme biçiminde olmuştur.-- (Kaymaz, 1976:12).

Bu konuda, --milliyetçilik-- ideolojisinin etkili olabilmesi için Baskın Oran
üçü genel, ikisi ise azgelişmiş ülkelere özgü olmak üzere beş koşul öne
sürüyor. Birinci koşul, milliyetçiliğin hem bir ideoloji, hem de bir duygu
olarak varlığıdır. İkinci koşul, eylemin sadakat gösterilen odak noktasının
--millet-- olmasıdır. Üçüncü koşul, bağımsız bir ulusal devletin varlığı ya da
hedef olarak gösterilmesidir. Dördüncü koşul, eylemin aydınlar tarafından
yürütülmesi, beşinci koşul ise, eylemin düzeni korumaya değil, düzeni
değiştirmeye yönelik olmasıdır (Oran, 1980:28-29).

Bu ilkelere göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün eylemine baktığımızda, hemen
hemen her noktanın gerçekleşmiş, olduğunu görüyoruz.

Ziya Gökalp'ın çalışmaları sonunda, Osmanlı İmparatorluğu'nun batış
döneminde gündeme gelen Türk Mllliyetçiliği, Atatürk'ün liderliğinde bir
eyleme dönüştü. İdeolojik yönü daha önceden hazırlanan Türk Milliyetçiliğinin
duygu haline dönüşmesi, yalnız Bağımsızlık Savaşı sırasında değil, yeni
devletin kuruluşunda da işlevsel oldu. İmparatorluk zamanında geçerli olan
--İttihad-ı Anasır-- yani, çeşitli azınlıkların birleşmesi politikasına karşı
geçerli bir ideoloji olan milliyetçilik, yeni devletin --ulusal bir devlet--
olması sürecinde de üzerine düşen görevi yaptı. İdeolojik temelleri zaten
hazır olan Türk Milliyetçiliğine Mustafa Kemal Atatürk, duyguyu da ekledi.

İkinci koşul, yani odak noktası olarak bir --millet--in varlığı çok daha
ilginçtir. Atatürk, her başarısının kendisine değil, millete ait olduğunu
vurgulamaya özel bir özen göstermiştir. Hatta askeri zaferleri bile doğrudan
doğruya millete mal etmiştir. Ayrıca, en umutsuz zamanlarda, gerek verdiği
nutuklarda, gerekse özel konuşmalar da, tek dayanağının Türk milleti olduğunu
vurgulamıştır. Bir büyük liderin alçakgönüllülüğü gibi görünen bu davranışın
altında, aslında son derece bilinçli ve planlı bir --millet-- yaratma, --millet--
kavramını, Osmanlı'nın --ümmet-- kavramına karşı ön plana çıkarma çabasını
görmemek olanaksızdır.

Oran'ın bu noktada belirlediği, millet dışındaki sınıf, kabile, aile gibi
başka odak noktaları, Mustafa Kemal Atatürk eyleminde, gerek Bağımsızlık
Savaşı sırasında, gerekse Cumhuriyet kurulduktan sonra, kesinlikle
yadsınmışlardır.

Üçüncü koşul olan bağımsız bir devlet kavramı ise, zaten Türk Devrimi'nde
Bağımsızlık Savaşı'nın başından, Cumhuriyet'in kuruluşuna ve reformların
sonuna kadar, birinci hedef ve somut bir gerçek olmuştur.

Azgelişmiş ülke milliyetçiliğinin ilk koşulu, milliyetçiliğin eyleme
dönüşmesinin dördüncü koşulu olan aydınların liderliği, Atatürk eyleminin
egemen niteliği olarak gözükmektedir. Temeli, sivil ve asker bürokratlardan
oluşan Türk Devrimi'nin liderlik kadrosu, üstelik Osmanlı İmparatorluğu'ndaki
siyasal akımların sonunda ve İttihatçıların bir kalıntısı olarak tümüyle bir
--aydın-- kesim niteliği taşır. Bu noktada, aydınların özellikle --geri
teknoloji ülkelerindeki-- rolü de hatırlandığında (Alkan, 1977) Oran'ın
kuramsal haklılığı ve Mustafa Kemal'in pratik başarısı daha belirgin duruma
gelir.

--Geri teknoloji ülkeleri--ne özgü ikinci ve milliyetçi eylemin beşinci koşulu
olan, düzen değiştirmeye yönelik olma ve karşı-emperyalistlik, hiç kuşkusuz,
Türk Devrimi örneğinden çıkmış bir ilkedir. Oran'ın ek koşul olarak
belirlediği ekonomik bağımsızlık eylemi, Atatürk'ün tüm yaklaşımında egemen
olan bir ilkedir.

Milliyetçiliğin İlerici ve Gerici İşlevleri

Aslında bu beş ilke çerçevesinde milliyetçi ideolojinin eyleme dönüşmesiyle
birlikte, bu eylemin --ilerici-- ya da --gerici-- nitelik taşıması da
tartışılmalıdır.

Bir --milliyetçilik-- eylemi, bir toplumun, üretim biçimi bakımından bir üst
aşamaya geçmesine yönelikse, o toplumun, dünya toplumları içinde, öteki
uluslarla birlikte eşit yerini almaya çaba harcıyorsa, hiç kuşkusuz --ilerici--
bir eylemdir. Buna karşılık, --milliyetçilik-- adı altında sergilenen bir eylem,
bir toplumu olduğu üretim aşamasında tutmaya çaba harcıyorsa ve öteki
uluslarla ilişkilerinde, anlardan daha üstün bir ırk olduğu düşüncesiyle yola
çıkmışsa, toplumbilimsel açıdan --gerici-- bir özellik kazanır ( Bir başka
ilginç --ilerici milliyetçilik--, --gerici milliyetçilik-- tartışması için Selçuk,
1981:125-127'ye bakılabilir.).

Türk Devrimi'ne damgasını vurmuş olan Atatürk Milliyetçiliği, bu ayırıma
göre, --milliyetçi-- ideolojinin ilerici bir işlevle eyleme dönüştürülmüş
biçimini temsil eder.

Bir --milliyetçilik-- eyleminin --ilerici-- ya da --gerici-- olmasını belirleyen
başka bir öge, bu eylemin, toplumsal etkileşim çerçevesinde --ayrılıkçı-- mı,
yoksa --bütünleştirici-- mi olduğudur? Bir başka deyişle, ancak başka ulusları
alçak ve hor gören bir --milliyetçilik-- anlayışının ayrılıkçı olduğu
düşünülürse, --ayrılıkçılık--ın, --gericilik--le eş değerli olduğu ortaya çıkar.
Bunun en belirgin örneklerinden biri, Nazi Almanya'sında egemen olan
milliyetçiliktir. Atatürk eylemi bu açıdan da --ilerici-- bir nitelik taşır.
Çünkü, onun en önemli özeliklerinden biri, daha Cumhuriyet'in başında dışardan
bakanların bile saptadıkları biçimde --bütünleştirici-- olmasıdır
(Price, 1923:233). Nitekim, CHP'nin 1976 programında --milliyetçilik-- ilkesi
adı altında --(CHP), Türk Ulusunun mutluluğunu, gönencini, esenliğini
gözetirken tüm insanlığın da mutluluğuna, gönencine, esenliğine katkıda
bulunmaya özen gösterir.-- ifadesi bu anlayışın sonucudur (CHP, 1976:10).

Atatürk'ün Türk Milliyetçiliğini geliştirmek için kullandığı iki önemli
yöntem, tarih ve dil tezlerinde ortaya çıkar. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil
Kurumu, ulusal kimliği geliştirici işlevleri yerine getirmek üzere
kurulmuşlardır. Bu kurumların çalışmaları, milliyetçilik ilkesini
birleştirici ve bütünleştirici bir çizgiye oturtmuştur. Özellikle dil
çalışmaları yalnız milliyetçiliğin değil, tüm olarak --Kemalist ideoloji--nin
yerleşmesinde de önemli bir yere sahiptir (Alkan, Ergil, 1980:136-139).

Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik ve Devletçilik ile beslenen Atatürk
Miliiyetçiliği, hiç kuşkusuz, çağdaşlaşma yolunda atılan en önemli adımdır.
Samim Kocagöz, milliyetçilik ilkesini Türk Devrimi içine şöyle oturtuyor:
--İşte Misak-ı Milli, Cumhuriyet, Anadolu Türk'ünün ulus olma bilincinin bir
sonucu, Kurtuluş Savaşımız da, bu oluşumun tarihsel bir kavgasıdır.--
(Kocagöz, 1976:110) . Milliyetçilik ilkesi ile çağdaş --ulusal devlet--
kavramının da adı konmuş ve Batı'nın yüzlerce yılda gerçekleştirdiği bir
aşama için hedef saptanmıştı. Bu hedefe varmanın ekonomik yolu olarak da adına
--devletçilik-- denilen kısa yol ortaya atılmıştı.

:::::::::::::::::::

5) Devletçilik

Batı gibi olmak ve bunu kısa yoldan gerçekleştirmek. İşte devletçilik
ilkesini doğuran iki zorunluluk. Genellikle devletçiliğin ilk kez İsmet Paşa
tarafından Sivas Demiryolunun açılışı dolayısıyla verilen nutukta ilan
edildiği söylenir (Kongar, 1977-a) . Oysa, İsmet Paşa'nın 30 Ağustos'ta
Sivas'ta bu nutku söylemesinden önce, Şubat ayında yayımlanan Afetinan'ın
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabına Atatürk şu satırları dikte
ettirmiştir:

--Bizim takibini muvafık gördüğümüz --mutedil devletçilik-- prensibi; bütün
istihsal ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka
esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi,
iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine
müstenit Kollektivizm, Komünizm gibi bir sistem değildir.--
(Afetinan, 1930:80) .

Şimdi Afet Hanımın kitabında Atatürk'ün dikte ettiği satırların
yayınlanışından yaklaşık olarak altı ay sonra İsmet Paşa'nın Sivas nutkunda
söz ettiği (ve nutuk içindeki yeri son derece önemsiz olan) devletçilik
kavramına bakalım:

--Liberalizm nazariyatı bütün bu memleketin güç anlayacağı bir şeydir. Biz,
iktisadiyatta hakikaten mutedil devletçiyiz. Bizi bu istikamete sevkeden bu
memleketin ihtiyacı ve bu milletin fıtri temayülüdür. Memleketin ihtiyaçları
için herkes ve her yer hazineden çare arar. Elektriği yapılamayan şehir,
limanı fena olan yer, iş bulamayan adam; hükümeti muhatap tutar. Mutedil
devletçi olarak halkın temayülatına ve metalibine yetişemiyoruz diye
kusurluyuz. Devletçilikten büsbütün vazgeçip her nimeti sermayedarların
faaliyetinden beklemeye sevketmek bu memleketin anlayacağı şey midir?--
(Rıza, 1933:314-315).

Görüldüğü gibi, as1ında Serbest Fırka yeni kurulduğu için ona yanıt olarak
verilen bu nutukta, şöyle bir dokunulan devletçilik ile, Afet Hanımın
kitabında Atatürk'ün yazdırdığı devletçilik arasında önemli bir fark yoktur.
Olması da beklenemez. Çünkü, her ikisi de Atatürk'ün zihninden çıkmıştır.

Atatürk de 1931 yılında, --Fırkamızın takip ettiği program devletçiliktir.--
diyor (Kuruç, 1963:14).

Resmi belgelerde de devletçiliğin açıklanması ilginçtir. 1935'te son
biçimini alan Parti programında devletçilik şöyle tanımlanmıştır:

--Hususi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az
zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için milletin
umumi ve yüksek menfaatlerinin icab ettirdiği işlerde bilhassa iktisadi sahada
devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır.

İktisat işlerinde devletin alakası fiilen yapıcılık olduğu kadar hususi
teşebbüsleri teşvik ve yapılanları tanzim ve murakabe de etmektir.

Devletin hangi iktisadi işleri fiilen yapacağının takdiri milletin umumi ve
yüksek menfaatlerinin icabına bağlıdır. Eğer devletin bu icab yolunda fiilen
yapmaya karar verdiği iş hususi bir teşebbüs elinde bulunuyorsa, bunun
alınması her defasında bir kanun yapmaya bağlıdır, Bu kanunda hususi
teşebbüsün bu yüzden uğrayacağı zararın devlet tarafından tazmini şekli
gösterilecektir. Zararın takdirinde istikbale ait mühtemel kar düşünülmez.--
(CHP, 1935-a:59).

Yukarıdaki satırlardan da görüldüğü gibi, --devletçilik--, --hususi mesai ve
faaliyeti esas tutmakla beraber...-- diye başlayan bir devletçiliktir. Bir
başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti'nin devletçiliği, sosyalizme dönük bir
devletçilik değil, kapitalizme dönük bir devletçiliktir. Fakat, ne olursa
olsun, sermaye birikiminin yokluğundan ve burjuvazinin gelişmemiş olmasından
dolayı, Cumhuriyet Devleti, Türk iktisadi yaşamında düzenleyici bir yere
sahip olmuştur (Kongar, 1977-c).

Devletçilik ilkesinin bu biçimlenişinden yaklaşık 40 yıl sonra, Atatürk'ün
partisi, 1976 programında, 1960 eyleminin getirdiği plan kavramına da
gönderme yaparak, devletin ekonomik görevini şöyle tanımlarken, hiç kuşkusuz
Kemalizmin özgün devletçilik anlayışını aynı çizgide 1980 Türkiye'sine
aktarıyordu: -- (CHP) , devletin ekonomiyi güçlendirmek ve toplum yararına
düzenlemek, insanca ve hakça gelişmeyi hızlandırmak ve demokratik plan
disiplinini sağlayabilmek için gerekli yetkilerle donatılmasını, gereken
işletmeleri kurup işletmesini ister.-- (CHP, 1976:15).

Devletçiliğin uygulayıcıları da ilginçtir. Örneğin, uygulamanın ilk
zamanlarındaki İktisat Vekili Mustafa Şeref, inanmış bir liberaldir
(Boratav, 1974:87-88) . Onun yerine geçen Celal Bayar da İş Bankası'nın
kurucusudur. Bütün uygulamaya yön veren Atatürk'ün ise, --başından itibaren
özel teşebbüsü tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiş-- bir kişi
olduğunu (kendi anlattıklarına ek olarak) en yakın çalışma arkadaşı İsmet Paşa
da söylemektedir (İpekçi, 1968:36).

Devletçilik aslında bir gereksinmenin sonucuydu ( Ahmet Hamdi Başar da
Devletçiliğin --tarihi bir zaruret olduğu-- düşüncesindedir. Onun önerisi daha
farklıydı: Devletin siyasal ve yönetimsel alanını genişletmeden, iktisadi
devlet kavramını öneriyor, belki bir ölçüde --halk sektörü-- kavramına
yaklaşıyordu (Başar, 1960:22-25). Bu nedenle de başarılı oldu. Birinci ve
İkinci Sanayi Planları, önemli yatırımların devlet eliyle gerçekleştirilmesini
sağladı ( Ayrıca, Ülken'in işaret ettiği gibi devletçilik, kamu kesiminin
piyasayı düzenleme ve kontrol işlerini de yerine getirmesini sağlamıştır
(1981:242).). Aslında, Türkiye'deki burjuvazinin güçsüzlüğü olayından doğan
devletçilik bir anlamda kökleri 1840'lara dek geri giden uzun bir düşünce
geleneğinin de sonucuydu (Clark, 1974). Bu açıdan --yeni ideoloji--nin bir
parçasını da oluşturuyordu (Hale, 1981:9).

Devletçiliğin ardında yatan bir başka olay, --halkçılık-- ve --laiklik-- gibi
ilkelerin, ekonomik kalkınma sorununu çözmekte başarısız kalmasıydı.
Halkçılığın ardındaki --dayanışmacılık-- ilkesi de ekonomik gelişme için gerekli
işlevi yapamayınca, (Kili, 1969:92) devletçilik ortaya çıktı. Dolayısıyla,
Batı'nın 18 ve 19'uncu yüzyıllarda geçirdiği dönemleri hızla aşmak için
devletçilik ilkesi uygulamaya kondu (Afetinan, 1969:49; 1972:19-52). Böylece,
bir yandan devlet girişimleri gerçekleştirildi, öte yandan, eksik olan özel
girişimcilik desteklendi ve Türk burjuvazisine destek sağlandı
(Eliçin, 1970:57-64).

:::::::::::::::::::

6) Devrimcilik

Birbirini bütünleyen ve tamamlayan altı ok içinde, --devrimcilik-- ilkesi en
farklı ilkedir. Bunun iki nedeni vardır: Birinci neden, --devrimcilik--,
teriminin ilk önce --inkılapçılık-- biçiminde iken sonradan dilde özleşme ile
birlikte --devrimcilik-- olmasıdır. Biraz aşağıda açıklayacağım gibi, aslında
bu Atatürk'ün anlayış ve isteğine uygun bir değişiklik olmakla beraber,
birçok sorunlar da yarattı. İkinci neden ise, --devrimcilik-- ilkesinin bütün
öteki ilkeler gibi mevcut durumu belirleyen --saptayıcı-- bir özelliğinin
yanında, değişmeyi ve geleceği de kapsayıcı ikinci bir --dinamik-- anlamının
bulunmasıdır.

Önce çok kısaca, --devrimcilik-- ilkesinin son özelliğinin --ikili-- anlamına
işaret etmek doğru olur. Birinci anlamda --devrimcilik--, mevcut yapının, yani
gerçekleştirilmiş bulunan, Laik, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Devrimci
Türkiye Cumhuriyeti'nin korunması amacını taşıyordu. Bu anlamı ile, Türk
Devrimi'nin geriye dönüşünü engelleyici bir koruma işlevi yapıyordu. İkinci
anlamda devrimcilik ise, Türk Devrimi'ni, temel ilkeleri yönünde ileri
götürme görevini içeriyordu. Bir başka deyişle, yalnız mevcudun ve
gerçekleştirilenin korunmasıyla yetinilmeyecek, Türk Devrimi, zamanın
gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda
daha da ileriye götürülecekti. Bu ikili anlamı saptadıktan sonra bunların,
özellikle ikincisinin irdelenmesini daha sonraya bırakıp, şimdi terim
değişikliği konusuna dönelim.

Atatürk'ün Devrim Anlayışı

Yıl 1933'tür. Cunıhuriyet'in onuncu yılı. Yine sofra toplanmış, tartışmalar
başlamıştır. On yıllık durum gözden geçirilmektedir. Konu, --inkılaplar--dır.
Terimler ve kavramlar üzerinde durulur. Sonrasını Afetinan şöyle anlatıyor:

--Uzun ve istifadeli konuşmalar arasında Atatürk, bazen dinliyor, bazen
kendisi uzun uzun konuşuyordu. Fakat her zaman olduğu gibi, mefhumların
tarifleri üzerinde formüller aramıştı ve ısrarla --inkılap-- kelimesinin lügat
manasından gayri, Türk inkılapları yönünden tarifi, izahı istenmişti. İnkılap
kelimesinin diğer Batı dillerindeki karşılığı aranmıştı.

İşte o gecenin tarihini taşıyan kurşun kalemiyle yazdığım bir not elimde.
Bir sayfasına sadece soru işaretiyle yazdığım kelime şu: İstihale mi? Fakat
iyice hatırlıyorum ki, Atatürk, istihale veya inkışafı inkılaplarla kabul
etmiyordu. --Revolution-- ve --Evolution-- kelimelerinin lügat manası yanında
bizim inkılaplarımızın izahlı bir tarifi olmalıydı.--

Görüldüğü gibi Atatürk, hem --revolution--, hem de --evolution-- kapsayan bir
terim arıyor. O zamanın terminolojisini anımsarsak --inkılap-- teriminin,
--ihtilal-- terimini de kapsayan daha geniş anlamlı, toplumsal ve ekonomik
içerikli biçimde kullanıldığını görürüz. Nitekim, bakın Afetinan nasıl
sürdürüyor anlatışını:

--Bu kanaat belirdiği vakit, Atatürk'ün aynen söylediklerini üç paragrafta
şöylece tesbit etmişim:

1- İnkılap, mevcub müesseseleri zorla değiştirmek demektir.

2- Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak
yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek
yeni müesseseleri koymuş olmaktır.--

Afetinan, bu tanımdan sonra somut örnek olarak verilenleri de not etmiş:

--Bir çizgiden sonra not ettiğim kısımlar da şudur:

Devlet hayatında inkılap, içtimai vaziyetiıniz de dahildir. (Laiklik),
(Kanunu medeni), (Demokrasi).-- (Afetinan, 1968:259).

Bu satırlardan da açıkça anlaşılacağı gibi, Atatürk'ün kafasındaki anlam,
yalnız ihtilal ya da yalnız inkılap ile karşılanamıyor. Birinci not ettirdiği
nokta, ihtilal, ikinci not ettirdiği husus ise, inkılaptır. Gerçekten de Türk
Devrimi dediğimiz olay, hem ihtilali, hem de inkılabı kapsar. İşte bu açıdan
yeni bir terim olarak, --Devrimcilik-- teriminin bu her iki kavramı da kapsayıcı
bir anlamla kullanılıp geliştirilmesinin Atatürk'ün anlayışına daha uygun
düşeceğini başta belirtmiştim.

Fakat, yine de terim değişikliğinin getirdiği bazı sakıncaları görmezlikten
gelemeyiz. Çünkü, devrim sözcüğü zaman zaman daha dar anlamda, yalnız ihtilal
anlamında da kullanılmaktadır. Ya da, --Atatürk Devrimleri-- sözünde olduğu
gibi, yalnız Cumhuriyet sonrası gerçekleştirilen reformlar anlamında da
kullanılır.

Biz burada, --devrimcilik-- ilkesinin hem ihtilal, hem de inkılap anlamında
olduğunu belirtelim. Daha sonra da, mevcut yapıyı geriye dönüşten korumakla,
temel ilkeler çerçevesinde ileri götürmek olarak ikili işlevini bir kez daha
vurgulayalım. CHP'nin İnönü'den sonraki lideri ikinci işleve, --sürekli
devrimcilik-- diyor (Ecevit, 1974:17-26).

1935 yılında gözden geçirilerek yeniden kabul edilen programdaki
--inkılapçılık-- ilkesi ilginçtir. Olumlu tanımdan önce olumsuz tanımla işe
başlar:

--Parti, Devlet idaresinde tedbir bulmak için tedrici ve tekamüli prensiple
kendini bağlı tutmaz. Parti, milletimizin birçok fedakarlıklarla yaptığı
inkılaplardan doğan ve inkişaf eden prensiplere sadık kalmayı ve onları
müdafaa etmeyi esas tutar.-- (CHP, 1935-a: 59).

Program önce, --inkılapçılık-- ilkesinin, --yavaş yavaş-- ve --evrimci-- bir
biçimde davranış için gerekçe yapılamayacağını vurgulayarak işe başlıyor.
Ardından da, --inkılaplar--dan doğan ve değişen prensiplerden söz ederek, günün
koşullarına göre gelişen bir --devrimcilik-- anlayışını vurguluyor.

Aşağıdaki şu satırlar 1935 yılındaki anlayışın 1980'lere göre yorumlanmasını
yansıtmaktadır:

--(CHP), çağımızdaki gelişmenin gereği olan Sanayi Devrimi'ni bunalıma yol
açmaksızın hızlandırırken, bu devrimin de ötesindeki ve çağdaş uygarlık
düzeyinin üstündeki üretim biçimine ve ilişkilerine toplumu önceden
hazırlamaya, zorunlu olmayan evreleri bilimsel, teknolojik ve siyasal
atılımlarla aşarak, o yöndeki toplumsal dönüşüm sürecini kısaltmaya çalışır.--
(CHP, 1976:17).

Aslında, --tedrici ve tekamüli prensiple kendini bağlı tutmaz-- ilkesinin
yorumu olan yukarıdaki satırlar çağdaş toplumbilimin, her toplumun mutlaka,
kendinden önceki toplumların gelişme aşamalarını teker teker aşmak zorunda
olmadığına ilişkin bulgularına da uygundur (Feldman, and Moore, 1962) .

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült