Güncel

 

 

Ailede Ve Ülkede Demokrasi

Emre Kongar


Fırtınalı bir okyanusun ortasında dalgalarla boğuşan küçücük yelkenliler gibi yaşamın ve geleceğin belirsizliklerine doğru yol aldığınız şu sıralarda, sizlerle geçirdiğimiz eski günler gözümde tütüyor.

Artık iyice yaşlanıyorum galiba.

Sizlerle birlikte dolu dolu yaşadığımız eski günleri anımsadıkça bazen gözlerim yaşarıyor, özlemle!

Geçen gün, Cumhuriyet Gazetesine, Aydınlanma yazımı yazarken, yüreğimdeki dayanılmaz özleminiz yine beni eski günlere götürdü.

Gazeteye demokrasi konusunda bir yazı yazmayı planlamıştım.

Her an gözümün önündeki hayaliniz, her an kulaklarımda olan sesiniz, bu konuda da, sizlerle birlikte yaşadığımız olayların nostaljik fotoğraf karelerine sürükledi beni.

Oturdum ve uzun uzun, sizin yetişme döneminizi, bu dönemde size yeterli bilgi aktarabilip aktaramadığımızı, bilgi aktarırken sizleri sıkıntıya sokup sokmadığımızı düşündüm.

Gözümün önüne yine hep birlikte buluştuğumuz ve birbirimize içimizi döktüğümüz sofralarımız geldi.

Aile sofralarımızı, yemek yemenin yanında bir düşünce şölenine çeviren konuşmalarımız arasında, Duvarın rengi örneğini verdiğim tartışmayı anımsadım.

Aslında ben bu konuşmayı hiç ama hiç unutmamıştım.

Daha doğrusu siz bu konuşmayı bana hiç unutturmadınız.

Çünkü çok sonraları, her ikiniz de farklı zamanlarda, o konuşmamızda kullandığım bu örneği çeşitli tartışmalarınızdabaşkalarına karşı kullandığınızı söylemiştiniz ve beni çok mutlu etmiştiniz.

Aramızda bu konuşma geçtiğinde ve ben aşağıda anlatacağım örneği size verdiğimde daha henüz ilkokuldaydınız.

Yemekteki konuşmalarımız sırasında biriniz, (hanginiz olduğunu hatırlayamıyorum) şimdi ne olduğunu tam anımsayamadığım ama nesnel gerçeklere uygun olmayan bir iddiada bulunuyor ve ben, “O öyle değil,” dedikçe de, “Bu evde demokrasi yok mu, benim de söz hakkım yok mu, benim söylediklerim de seninkilerle eşit değerde değil mi,” diye kendisini savunuyordu.

Böylece annenizle benim, ailede daima uyguladığımız demokrasi kavramına sığınarak, çevremizde hemen görülebilecek bir gerçeği, yanlış algılama ve bu yanlışta ısrar etme eylemini, demokrasi adma savunmaya çalışıyordu.

Daha henüz çok küçüktünüz.

Kuramsal tartışmaların hiçbir anlamı olmayacaktı.

Bu nedenle ben o anda soyut demokrasi tartışmalarına filan girmedim.

Demokrasi nedir, ne değildir konusunda nutuk da atmadım.

Sadece evin bembeyaz badanalı duvarlarını göstererek, “Eğer bu beyaz duvarlara siyah diyerek bir tartışma başlatmak isterseniz, bu konuşma demokrasi adına sürdürülemez. Çünkü demokrasi gerçekleri saptırmak için kullanılamaz. Ancak, bu beyaz renk, biraz fildişini andırıyor, ya da kemik rengine benziyor türü, gerçeklere uygun bir tartışma demokratik kurallar içinde yapılabilir,” dedim.

Siz küçük olmanıza karşın son derece akıllı çocuklardınız.

Aramızdaki sevgi ve güven bağı, birbirimize duyduğumuz karşılıklı saygıya dayalıydı.

Benim sizi önemsediğim kadar, siz de beni önemsiyordunuz.

Söylediklerime duygusal bir inatçılıkla değil, akılcı bir yaklaşımla karşılık vermeye çalışıyordunuz.

Bilgiye açtınız ve bütün konuşmalarımızın odak noktasında sizin kendinizi geliştirmek arzunuz yatıyordu, çünkü o sırada ortaokul için sınavlara hazırlanıyordunuz.

Ben bu örneği verince tartışma sona erdi.

Çünkü her ikiniz de akıllı, mantıklı ve gerçeklerden kopuk olmayan normal kişiliklere sahiptiniz.

Benim ne demek istediğimi hemen anlamıştınız.

Böylece eşitliğin ve demokratlığın, gerçeklere aykırı iddialarda bulunmayı haklı çıkarmadığını en kısa yoldan öğrenmiş oldunuz. (Keşke bunu günümüzdeki politikacılar da bilse!)

Çok sonraları bir gün Elif, “Baba bugün bir tartışmada senin duvarın rengi örneğini kullandım,” demişti bana.

Bir başka gün Ebru, “Senin duvarın rengi örneğin gibi,”

diye, bir konuşmamızda bu örneği hatırlatmıştı.

Bu iki olay da bana yaşamımın en mutlu anlarını yaşatmıştı.

Demek ki, bizim yemek sofraları sohbetlerimiz çok işe yaramıştı.

Böylece demokrasinin birinci ve en önemli sınırı ailemizde oybirliğiyle kabul edilmiş oluyordu: Gerçeklere uygunluk.

Evet, artık bu smın soyut biçimde de ifade edebilirim:

Çevremizdeki nesnel gerçeklere sırt çeviren bir demokrasi yaşayamaz.

Bu satırları yazarken, bir yandan o güzel günler burnumda tütüyor, bir yandan da, masadaki konuşmanın gerisi aklıma geliyor.

Belki siz o konuşmanın gerisini anımsamıyorsunuzdur.

“Şu anda bir oylama yapsak ve yerçekiminin kaldırılması konusunda oybirliği ile bir karar alsak, yerçekimi kalkar mı?” diye sormuştum sizlere.

Tabii derhal sorgulayıcı beyniniz ve sınavlara hazırlanırken bilenmiş zekanız ne demek istediğimi anlamıştı.

Böylece demokrasinin sınırları konusunda bilginiz genişlemeye başlamıştı: İkinci sınır doğa idi.

Şimdi bu konudaki soyut ilkeyi de söyleyebilirim.

Demokratik kararlar ancak gücümüzün yettiği alanlarda geçerlidir.

Masa sohbetimiz sürüyordu.

Daha sonra sigara içme konusu tartışılmıştı:

Sigara içmeyenlerin yanında sigara içip içmemek konusu demokratik olarak karara bağlanabilir miydi acaba?

Anımsarsanız, bu sorunun yanıtım da hayır olarak vermiştik oybirliğiyle.

Çünkü, sigara içmeyenlerin yanında sigara içildiğinde onların sağlığı bozuluyordu.

Başkalarının sağlığına zarar verici kararlar, çoğunluğa dayalı olarak bile olsa demokratik olarak alınamazdı.

Çünkü demokrasi, önce bireylerin sağlıklarını ve özgürlüklerini korumaya yönelikti, onların sağlıklarım ve özgürlüklerini bozmak ve sınırlamak için kullanılamazdı.

Böylece demokrasinin bir sınırı daha ortaya çıkmıştı:

Başkalarının sağlıkları ve özgürlükleri.

Şimdi artık bu ilkeyi de soyut olarak formüle edebiliriz:

Herkesin demokratik hak ve özgürlüğü, başkalarının demokratik hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Toplumda da bu böyledir, ailede de.

Sohbet iyice koyulaşmış, konu artık aramızda bir zihin cimnastiği halini almıştı.

Size şu soruyu sorduğumu anımsıyorum:

Peki, “Ben artık bu demokrasiden sıkıldım, bundan sonra bu evde sadece benim dediğim olsun,” delebilir ve bu demokratik olarak oylanabilir miydi?

Derhal bu sorunun çeşitli açılımlarını, tartışmaya siz dahil etmiştiniz.

Çocuklar, bu evde benim dediğim olsun dediklerinde, buna şımarıklık adı veriliyordu.

Kadın, bu evde benim dediğim olsun dediğinde, buna kapris adı veriliyordu.

Genellikle tarıma ve dine dayalı feodal değerlerin egemen olduğu toplumlarda ve ailelerde zaten baba ne derse o olmuyor muydu?

Erkek doğal olarak ailenin reisi değil miydi?

Türkiye’deki gelenekler de erkeği, ailenin reisi olarak kabul etmiyor mu idi?

Reisin her dediği yapılmaz mı idi?

Bu bir nevi otoriter yönetim biçimi değil miydi?

Aile içinde demokrasi olabilir miydi?

Sizin bu güzel soru ve eleştirilerinizden sonra, konuyu iyice açmak için arkadan benim sorularım gelmeye başlamıştı:

Çocuklar henüz çevrelerindeki toplumsal ve doğal gerçeklerin farkında değilken onlara arıne ve baba ile aynı demokratik haklar ve özgürlükler tanınabilir miydi?

Pek çok ailede erkek tek başına çalışıp para kazanıyor ve hem karısına hem çocuklarına o bakıyordu; bu durumda parayı kim kazanıyorsa evde de onun dediği olmaz mıydı?

Belleğimde hala bütün canlılığıyla yaşayan o güzel yemekte bu soruların yanıtlarını hepimiz birlikte bulmaya çalışmış, sonunda belli ilkeler çerçevesinde anlaşma sağlanmıştı.

Bütün bu sorular ve eleştiriler doğru ve geçerliydi.

Çünkü aynen toplumlarda olduğu gibi, ailelerde de “en güçlü olanın dediği olurdu”.

Esas olan, toplumlarda da ailede de, en güçlü olanın demokrasiye inanması, onu hayata geçirmesi; en başta kendisinin, demokrasinin ilkelerine ve kurallarına uygun davranması ve herkesi de böyle davranmaya yöneltmesiydi.

Şimdi o gece vardığımız sonuçlan bir kez daha soyut düzeyde özetleyerek size anımsatayım.

Toplumlarda da ailelerde de her zaman en güçlü olanın dediği olur.

Bu nedenle ailede baba, demokrasiye inanmazsa, onu uygulamazsa aile içi demokrasiden söz etmek olanağı olmaz.

Aynı biçimde bir toplumun en büyük gücü olan, ordu ya da sermaye sınıfı, veya siyasetçiler, ya da medya sahipleri, yahut genel olarak halk veya bunların bir kısmı ya da hiçbiri demokrasiye inanmazsa, o toplumda demokrasiyi uygulamak olanaklı değildir.

Tabii toplumların yapısı ailelerden daha karmaşık olduğu için en güçlü olan kimdir sorusunun yanıtı da biraz daha zor verilebilir.

Ailedeki baba rolü, toplumlarda kimindir?

Ordunun mu? Siyasal partilerin, yani politikacıların mı? Sermaye sahiplerinin, yani zenginlerin mi? Gazete ve televizyon sahiplerinin mi? Halkın, yani seçmenin mi? işçi sendikalarının mı? Üniversitelerin mi?

Bu sorunun yanıtı eskiden kolaydı:

Eskiden ailedeki baba rolünü, toplumda padişah ya da kral oynardı.

Kral ya da Padişah, hem toplumdaki en büyük toprak sahibiydi, hem de Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi.

Bunlar bir yandan kendilerinden küçük öteki toprak ağalarının, öte yandan da din adamlarının destekleriyle “babalık” görevlerini yani otoriter yöneticiliklerini sürdürüyorlardı.

Toplumlarda demokrasi falan da yoktu.

Kralların ya da padişahların her dediği hem Allahın emri, hem de yasaların buyruğu kabul ediliyordu.

İnsanlararası eşitlik filan da yoktu.

Bireyler dinlerine, imanlarına, mezheplerine ve tarikatlarına göre ayrılıyor, yöneticilerin inancı ile aynı inançta olanlar birinci sınıf vatandaş sayılıyorlardı.

Öteki inançta olanlar, yani farklı din, mezhep ya da tarikata mensup olanlar ya yakılarak öldürülüyor, ya da ülkeden sürülüyordu.

Osmanlılar gibi merhametli toplumlarda başka inanç sahibi olanlara da zaman zaman yaşama hakkı tanınıyor ama bunların haklan sınırlı ve kısıtlı bir biçimde azınlık hakları yani ikinci smıf vatandaş hakları olarak kabul ediliyordu.

Ama bu durum, 1700’lü, 1800’lü yıllarda tarladaki üretimden, fabrikalardaki üretime geçilmesiyle yani sanayileşmeyle değişti.

Önce fabrika sahipleri ortaya çıktı.

Bunlar da imparatorların, kralların, din adamlarıyla toprak ağalarının yanında babalık iddiasında bulundular.

Sonra fabrikaların yaygınlaşmasıyla “işçiler” ortaya çıktı.

Bunlar da babanın kararlarına katılmak istediler.

Aynen aile içinde büyüyen, akıllanan ve sonunda kendi parasını kendi kazanarak hem bağımsızlığına kavuşan hem de aile bütçesine katkıda bulunan çocuklar gibi.

Aile içinde çocuklar nasıl büyürse ve yavaş yavaş aile içi kararlarda nasıl söz sahibi olursa, toplumlarda da fabrikatörlerle tüccar ve işçiler, öyle büyüdüler.

Böylece ailede nasıl yaşlanan babaların otoritesi yavaş yavaş ortadan kalkar ve artık eşlerin ya da çocukların, yani büyümüş ve meslek sahibi olarak para kazanmaya başlamış olan çocukların dediği olmaya başlarsa, toplumlarda da sermaye sahiplerinin ve işçilerin dediği olmaya başladı.

Böylece dine ve toprak ağalığına sığınarak diktatörlük etmek isteyen babaların devri kapandı, eşit insanlardan oluşan vatandaşların, seçmenlerin dönemi, yani demokrasi aşaması başladı.

Toplumları yönetenler, artık yönettikleri kişilerin din, dil, ırk, renk, milliyet farklarına göre üst ya da aşağı diye sınıflanamayacağını keşfettiler ve bunu bütün insanlığa duyurdular.

Bütün insanların doğuştan eşit olduğu anlayışı ve insan hakları kavramı böyle gelişti.

İşte eşit insanların yönetimi olarak da demokrasi kabul edildi.

Demek ki, demokrasi, toplumda en güçlü olanların ortak anlayış ve kararlarıyla kabul edilen bir yönetim biçimidir.

En büyük gücünü de yönetilenlerden yani halktan, siyasal adıyla seçmenden alır.

Çünkü yukarda, toplumdaki babalık rolü için sorguladığımız bütün gruplar aslında halkın içinden çıkar.

Sevgili kızlarım, canlarım benim.

Çok kısa olarak anlattığım bu gelişmelerden sonra da, yani insanlık endüstrileştikten ve insan haklarını keşfettikten sonra da, diktatörlükler son bulmadı.

Eskiden toprak ağalığının ve dinin gücüne dayanarak diktatörlük edenlerin yerine bu kez de insanları ırklarına, milliyetlerine, sınıflarına ve dinlerine göre ayırarak diktatörlük etmek isteyenler çıktı.

Bunlar yıllarca yönettikleri halkları inim inim inlettiler, kendilerinden olmadığını öne sürdükleri insanları fırınlarda yaktılar, dünya savaşları çıkararak milyonlarca insanın ölümüne yol açtılar.

insanlık, ancak yirmi birinci yüzyılın eşiğinde demokrasi denilen yönetim biçiminin en az sakıncalı ve insan haklarına en uygun yönetim biçimi olduğunu anladı.

işte sevgili kızlarım, o günkü yemekte tartıştığımız son sorunun yani oy vererek demokrasiden vazgeçilebilir mi sorusunun “hayır” olan yanıtı böyle kanlı bir tarihe dayalıdır.

Bütün bu tarihi gelişmeler sonunda ve çok kan dökülerek demokrasi aşamasına ulaşıldığı için, “oy verilerek” “çoğunluk kararıyla” demokrasiden vazgeçilemez.

Bunu daha başka sözcüklerle şöyle ifade edebiliriz sevgili kızlarım:

Demokrasi, kendisinin yok edilmesine izin veremez.

Demokratik hak ve özgürlükler, demokrasiden vazgeçilmesi için kullanılamaz.

Şimdi artık büyüdünüz sevgili kızlarım,

Bizim en yalan arkadaşlarımız oldunuz.

Daha ilkokulu bile bitirmemişken yaptığımız demokrasi sohbetinde ele aldığımız özgürlük ve eşitlik konularının artık ne gibi tarihsel ve toplumsal sapmalarla karşı karşı karşıya kaldığını gerek okuyarak gerekse bizzat yaşayarak daha iyi anladınız.

Artık gayet iyi biliyorsunuz ki, bütün insanların devlet karşısında eşit ve özgür olduğu, herkesin din, dil, ırk, mezhep, milliyet farkı gözetilmeksizin aynı değerde sayıldığı demokratik toplumlar, zaman zaman bir din ya da mezhep ya da bir ırk veya milliyet mensuplarının kendi dinlerinden veya milliyetlerinden olan insanların “birinci sınıf’ ötekilerin ise “ikinci sınıf’ olduğu inancıyla tahrip edilmek istenebilir.

Yine çok iyi biliyorsunuz ki, bu çabanın dine dayalı olanına şeriat devleti, ırk veya milliyete dayalı olanına da faşizm denir.

Bu yaşınızda artık iyice öğrenmiş olduğunuz gibi İkinci Dünya Savaşı, demokratik yolla iktidara gelen faşist rejimler yüzünden çıkmış ve sonunda bugünkü Türkiye nüfusu kadar (altmış milyonu aşkın) insan ölmüştür.

Bu nedenle tüm dünya, demokrasinin, seçim sistemi yoluyla yozlaştırılmasına ve şeriat devletine ya da faşizme dönüştürülmesine karşı çok tedbirlidir.

Böylece o gün sofrada sorulan son sorunun yanıtını, bir kez daha tekrarlayarak şu üç ilke biçiminde vurgulayabiliriz:

Demokratik bir rejim, demokratik bir seçim yoluyla değiştirilemez.

Demokrasi, kendi kendini yok etme özgürlüğüne sahip değildir.

Demokratik hak ve özgürlükler, yine bu demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması için kullanılamaz.

Cici kızlarım, tam bu noktada, Peki ama en güçlü olan demokrasiye inanmıyorsa, ne olur. Sen de bu durumda demokrasinin ailede de toplumda da yürüyemeyeceğini söylememiş miydin? diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Pek tabii, toplumdaki en güçlü kesimlerin, demokrasiye paydos deme kuvvetleri olabilir.

Bunu yapabilirler de.

Ama o zaman o rejimin adı demokrasi olmaz, öyle bir rejimde insanların temel hak ve özgürlüklerinden, eşitliklerinden söz edilemez.

Böylece insanlığın yüzyıllar boyunca oluk gibi kan ve gözyaşı dökerek ulaştığı demokrasi aşamasından geriye, karanlık çağlara dönülmüş olur.

Bir başka deyişle, kaba kuvvete dayalı olarak bir demokrasi rafa kaldırılabilir ama, demokrasiler, seçim yoluyla yasal olarak böyle bir geri dönüşe izin vermezler, felsefelerinde bu yoktur.

Evet sevgili kızlarım, toplumdaki demokrasi bu.

Ne yazık ki, bir toplumda en büyük gücü elinde tutanlar demokrasiye inanmazlarsa o toplumda demokrasi yürümüyor.

Peki demokrasiyi nasıl koruyacağız?

Bu sorunun tek bir yanıtı var sevgili kızlarım:

Eğitimle.

Herkesin doğuştan eşit olduğu ve devlet karşısında eşit muamele görmesi gerektiğini öğreteceğiz vatandaşlarımıza.

Bunu sakın öyle pek kolay bir şey sanmayın.

insanların kimliklerini oluşturan din, mezhep ve milliyet duyguları ne yazık ki bazı politikacılar tarafından, kendi din, mezhep ve milliyetlerinin, ötekilerden daha üstün olduğu konusunda eğitim yapılması için kullanılıyor ve böylece demokrasimiz büyük yaralar alıyor.

Oysa gerçek dindarlığın ve gerçek milliyetçiliğin herkesin dinine ve milliyetine saygılı olmaktan geçtiği unutuluyor.

Evet, diyelim ki, endüstrileşmemizi tamamladık, demokrasimizi kurduk ve iyi bir eğitimle de onu işletmeye ve geliştirmeye çalışıyoruz.

Peki ya ailede demokrasi nasıl korunacak ve geliştirilecek?

Sevgili kızlarım, annenizle birlikte sizleri, daima demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir ortamda yetiştirmeye çalıştık.

Biliyorsunuz anneniz, Türkiye’nin ve Avrupa’nın ilk kadın Sigorta Şirketi Genel Müdürüdür.

Hiç kuşkusuz onun bu başarısının altında kendi nitelikleri ve çabaları yatar.

Ama ailemizin bu eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik yapısının ona iş yaşamında büyük destek sağladığı da bir gerçektir.

işte siz böyle bir ortamda büyüdüğünüz için, aile içi demokrasi konusunda söyleyeceklerimi çok daha iyi algılayacağınızdan eminim.

Aslında ailede işler topluma göre daha basittir:

Bizim toplumda hala ataerkil, yani erkek egemen kültür ve aile tipi egemen olduğu için en büyük güç, baba’nın elinde görünmektedir.

Bu nedenle de baba istemezse demokrasi olmaz.

Türkiye’de, ne yazık ki, babaların önemli bir bölümünün eşlerini, çok büyük bir bölümünün de çocuklarını dövdüğünü biliyoruz.

Dayağın olduğu yerde tabii ki demokrasiden de söz edilemez.

Ayrıca dayak yiyerek büyüyen bir çocuk, toplumdaki demokrasiye de inanmaz.

Dayak yiyerek büyüyen bir çocuk, evlendiğinde ve seçmen yaşına geldiğinde, aynen aileden gördüğü gibi, eşini ve çocuklarını dövecek, toplumda da, Demokrasi de neymiş, sallandırırsın üç beş kişiyi, çözersin sorunu, diyecektir.

Yani demokratik olmayan aile yapısı, demokrasiye inanmayan, onu benimsemeyen bireyler üretmekte, bu bireylerin seçmen olarak davranışları da toplumda demokrasinin yerleşmesine engel olmaktadır.

Bu kısırdöngüyü kırmak için işe aileden, aileyi eğitmek için de işe babadan başlamak gerekmektedir.

Demek ki, ailede demokrasi, babadan başlar.

Peki babayı nasıl eğiteceğiz?

Bu konuda hemen eşitlik kavramı akla gelmektedir.

Ailede babayı eşit davranması konusunda eğitmek gerekmektedir.

Baba ilk olarak eşine eşit ve demokratik bir biçimde davranmalıdır.

Bu davranışın temelinde de ekonomik eşitlik yatar her şeyden önce.

Yani bir ailede kadın da çalıştığı, ekonomik bağımsızlığına sahip olduğu ve aile bütçesine katkıda bulunduğu ölçüde, baba ile eşit koşullarda bir anne ortaya çıkacaktır.

Tam bu noktada sevgili kızlarım, size özel bir tavsiyede bulunmak istiyorum:

Kendinize saygınız varsa, mutlaka bir meslek sahibi, bir iş sahibi olun ve evlenmeden önce ekonomik bağımsızlığınıza kavuşun ve ne pahasına olursa olsun, para kazandığınız işinizi bırakmayın; ne evlenmeden önce, ne evlendikten sonra, ne de çocuk sahibi olursanız, anne olduktan sonra.

Ancak bu yolla hem toplum içinde erkeklerle eşit konuma gelirsiniz, hem de evlendikten sonra aile içinde onurunuzu, kendinize saygınızı ve demokratik bir aile yapısını koruyabilirsiniz.

Ancak bu yolla erkekleri eğitebilir, çocuklarınızı

demokratik bir aile yapısı içinde gerçek demokrat insanlar olarak yetiştirebilirsiniz.

Peki ya çocuklar, onlar henüz daha çevrelerini ve yaşamı tanımadan annebabalarıyla eşit ve demokratik haklara sahip olabilirler mi?

Tabii ki hayır.

Çocukların yararlanacağı demokrasi, annebabalarının onlara her şeyi akıl ve mantık çerçevesinde anlatmaları ve onların iyiliklerine olan gerçekleri bıkmadan usanmadan açıklamalarıdır.

Çocuk öğrenerek büyür.

Onlara çevrelerini öğretmek görevi de annebabanındır.

Annebaba bu görevi yaparken, çocuklarına, onların da çok değerli olduğunu anlatmalı ve kişiliklerinin önemli olduğu gerçeğinden hareket ederek saygılı davranmalıdır.

Baskıcı değil açıklayıcı, kişiliği ezici değil geliştirici bir ilişki, çocukların da demokratik bir ortam içinde gelişmelerine yol açacaktır.

Sevgili kızlarım, tam bu noktada sizleri nasıl yetiştirmeye çalıştığımızı, aile içindeki deneyimlerinizi anımsayın.

Bırakın sizleri dövmeyi, herhangi birinize bir tokat attık mı, bir fiske vurduk mu?

Dayak insanlık dışıdır.

Azar bile, demokratik bir ortam içinde, çok sık başvurulan bir eğitim yöntemi olmamalıdır.

Esas olan açıklayıcılık, bilgi ve değer aktarımıdır.

Çocuk eğitimi kolay değildir.

Çocuğun doğası, büyüklerden farklıdır.

Annebaba, çocuklarına, onların çocuk olduklarını hiç unutmadan, eğitici ve sevecen bir yaklaşımla davranmalıdır.

Sevgi hiç eksik edilmemeli ama, aşırıya kaçmadan, belli bir disiplin içinde verilmelidir.

Aile içindeki ilişkilerimizi anımsayın: Daima sevgi dolu ama konulan kuralların korunması açısından her zaman disiplinli bir ortam vardı.

Şimdi açıkça itiraf etmeliyim ki, sizler de olağanüstü çocuklardınız.

Belki de ailedeki sevgi ve güven ortamından dolayı ne kapris ne de şımarıklık yaptınız bizlere.

Tabii bizce bazı çocukluklarınız da oldu.

Ama sizin de anımsayacağınız gibi, biz o zaman sizi zorlayarak değil, anlamaya çalışarak, karşılıklı konuşarak bu sorunları aştık.

Unutulmamalı ki, demokrasi bir yaşam biçimidir aynı zamanda.

Bu yaşam biçimi ise, dışardan zorlama olmadan belli şekillerde davranmamıza dayalı, yani insanın iç disiplinini en çok gerektiren bir rejimdir.

Çünkü faşist ya da şeriatçı diktatörlükler zaten dışardan baskı yaparak bireyi zorla belli davranışlarda bulunmaya yöneltirler.

Demokrasilerde ise birey, başkalarına saygılı olmayı içinden gelerek gerçekleştirmelidir.

Ailede hem demokrasinin ne olduğu öğretilmeli, hem de annebaba, demokrat bir kişiliğe yaraşan davranışlar sergileyerek, çocuklarına örnek olmalıdır.

Unutmayalım, demokrat toplumlar ancak demokrat aileler tarafından kurulur ve yaşatılırlar.

Bu çerçevede sizleri artık sadece kendi çocuklarımız olarak değil, aynı zamanda eşit ve değerli arkadaşlarımız olarak da çok seviyoruz ve özlüyoruz.

Demokrat olmaya çalışan ve demokratik bir toplumu özleyen babanız.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült