Tasavvuf Nedir?


Tasavvuf sözcüğünün "yün" anlamına gelen "suf" tan geldiği, beyaz yünden bir cüppe ile yün giysiler giyen arifleri ve maneviyat ehlini anlattığı sanılmaktadır. Başka bir açıklama, sözcüğün Yunanca bilge,hakim anlamında "sofos"tan geldiği şeklindedir. Örneğin 10. yy'da yaşamış olan El Biruni,sözcüğü bu şekilde açıklıyordu.

"İslamda sırri felsefe, asıl felsefeden daha esaslıdır ve daha evvel doğmuştur. Kelam ve fıkıh ile beraberce tasavvuf ,İslam doktrinin esasını oluşturur. Tasavvufun kökenini aramak için önce Kur’an’a kadar gitmek gerekir. Kur'an'da Mekki ayetler (Meke'de inen ayetler)dünyanın yıkılışını ve dünyadan vazgeçmeyi telkin ediyor. İslam, teslim ve teslimiyet kelimelerinden geliyor. İslam'ın genel anlayışı tasavvufun anlayışına çok uygundur; yani mutlak karşısındaki teslimiyeti ifade ediyor. Dünyanın faniliği, yıkılması bu mutlak karşısındaki itaati ifade ediyor.

Bu suretle Muhammed 'in birinci kişiliği mistik kişiliğidir.Fakat Medeni ayetler kanunu, kurucu ve şari olan Muhammed'i meydana çıkarıyor. Burada teşkilatçı ve yeryüzünü fethetmek isteyen devlet adamının ruh hali mistikten önce geliyor... Bu devirde kurulan devlet, istilacı bir ordu imparatorluğudur. Bu suretle daha hayatta iken kendisine cennet vaad edilmiş olanlardan Zübeyr ibn Avam' ın 52 milyon dirhem serveti vardı. Talha'nın menkul olmayan serveti 9 milyondu. Halife Osman'ın serveti de buna yakındı. Bununla kalmamış, akrabasını büyük işlere yerleştirmiş ve nimetlere boğmuştu."

Emeviler döneminde bu istilacı ordu imparatorluğu ve onun oluşturduğu ganimet sınıfı gelişti. Olay, Kuran’da “dünya için boğazlaşırlar” diye bu zihniyete hücum ediliyor ve “Allah ve ideal uğrunda mücadele” tebcil ediliyorsa da, fiilen bütün haller birinci ayeti destekliyordu. Böylece İslam dini imparatorluğu bu şiddetli yağma hareketinin reaksiyonu olarak bir zühd (asce’se) akımın doğmasına yol açtı. Bu zühd akımı peygamberin Mekke’deki kişiliğine egemen gibidir. Yahut başka deyişle İslamiyetin idealist karakterinin istilacı ve oportunist karakterine karşı yaptığı reaksiyona tepkidir.

Bu tepki önce dağınık olarak başladı. Yerel kaldı. Hatta bazan istismarlara karşı sessiz ve hareket halinde bir yanıt gibi görünüyordu. Fakat İslam İmparatorluğu, Abbasiler zamanında Araplar dışına yayıldığı zaman Arap olmayanlar arasında çok taraftar buldu. Halife Abdülmelik zamanında Emeviler devrinde başlayan zühd hareketi Abbasiler zamanında adeta Hıristiyanlıktaki anachorete’ler ve ascete’ler gibi başlı başına bir meslek oldu.

Fakat zaitlik bir nazariye değildir, aksiyondur. Bu aksiyon, kuvvetini doğrudan doğruya imparatorluğun aşırı suistimallerine karşı reaksiyondan alıyordu. Bu reaksiyonun bir takım vasıfları kendilğinden şöyle oluştu:

1. Dünyaya aşırı bağlılığına tepki olarak, aşırı bir dünyadan vazgeçmek. En açık şekli olmak üzere dini vecibelerin gereğinden fazla uygulaması geliyordu. “Orucu ifrata(aşırıya) götürmeyin, vücudunuzu azaba sokmayın” diyen hadislere dayanarak hadisçilerin (muhaddis) bu ilk zahitlere hücum ettikleri görülüyor.

2. Zikr: Zikr, Allahı hatırlamak için Allah’ı ifade eden kelimelerin tekrarıdır. Bu zahidi bir nevi yoğunlaşma haline sokuyor.(yani kendinden geçerce bir hal alıyor).Asıl tasavvufi hareket zikirde oluşuyor. Fikirlerin aşarısı istiğrak,vecd ve dünyanın terki vahdet-i şühud yani her şeyi bir ve onda görmek sonuçlarını doğuruyordu.

3. Tevekkül: Bu, yalnız Allah’a güvenmek ve Allah’tan başka hiçibir şeye bağlanmamak şeklindeki zahidin vasıl olduğu zihni durum idi. Zahid, o kadar mütevekkil olacak ki,bütün istikbal ve mazi endişesini bir tarafa atacak,ileriyi düşünmeyecek,yalnız bulunduğu anı yaşayacaktır. Çünkü her an onu Allah’la ittisal haline getirmektedir. Zahidin bu kemal derecesinde ona “İbn-ül-vakt” diyorlar.

Kesin olan şu ki sufilik, 8. yy başlarında örgütlendi ve zahitler adeta Hıristiyan rahipleri gibi halktan kendilerini ayıran bir sof giymeye başladılar. Böylelikle sufi adını aldılar. Sufiler, Peygamberle arkadaşlık yapmış olan(sahabeler) Bilal Habeşi, Zünnun Mısri gibi kimseleri kendilerine üstat diye tanıyorlardı. tarih bakımından bu nokte yeterince aydınlık değildir. Fakat büyük olasılıkla ilk sufiler bunlardı. . Eylem, bir evren görüşü halini alıyordu. Yavaş yavaş sofuluk kuramsallaşıyordu. İlk defa Ebu Haşim sufilik esaslarını tedvine başladı. Daha sonra Bağdat’ta Eş’arilik doğduğu, Ebu Hanife’nin yetiştiği devirde büyük mutasavvıf Ebu Haris Muhasibi yaşadı. Bu kişi bugün eserleri yalnız Carullah Efendi Kütüphanesinde (Bayezit camisi içinde) ilk büyük kuramcıdır. Kitab-ür-riaye’sinde İslam mistisizminin psikolojisini,diğer bazı eserlerinde sistematik felsefesini tedvine başladı. Bundan itibaren Harraz,Cüneyd Bağdadi, Bayezid Bistami,Bayezid Bistami, Abdullah Tüsteri gibi büyük mistikler yetişti. Bu dağınık hareketleri toplayıp birleştirerek sistemleştirmesi bakımından içlerinden en önemlisi olan Hallac Mansur onları izledi.

Artık bu devirde mistikler mutasavvıf adını alıyorlar. Mutasavvıf,sufiye kendisini nispet eden kimse demektir. Bunların bir kısmı zahiddir,yani bizzat hayatında mistisizm yaşamıştır. Fakat bir kısmı zahid değildir;yalnızca sofuluğun (zühdün) kuramını yapmıştır. Bu suretle sofu bir hareket noktası olmak üzere, başlıbaşına bir metafizik oluştu. Bu metafizik çeşitli dereceler gösterir ki onları başlıca üç dereceye ayırabiliriz:

1. Vahdet-i şühud: Burada mistik yalnız psikolojik bir ruh hali kabul eder. Fakat eşyanın aslında birbirinden ve Ahha’ın alemden ayrılığına inanır. İlk mutasavvıflar ve Farabi gibi bazı filozoflar bu zümreye girer.

2. Vahdet-i küsud: Yani iradelerin birleşmesidir ki,burada mistik yalnız bir (HZÜ,İDs: 87) tasavvur birliği değil, insanlar arasında bir irade birliği görür. Sonunda insanın isteği ve dileği Allah’ın isteği ve dileği olmuştur. Fakat yine Allah ve alem ikiliği devam eder.

3. Vahdet-i vücud: Burada tasavvur ve irade bakımından olduğu gibi, varlık bakımından da birlik kabul edilmiştir. Bu mistisizmin son ve en mükemmel derecesidir. Batıda buna panteizm denir. İslam felsefesinde panteizmin de çeşitli derece ve şekilleri vardır, fakat sonuçta hepsi birleşir. Son büyük mistiklerin çoğu ,örneğin Muhyiddin Arabi, Feridüddin Attar, Mevlana vb. bu zümredendir.

Bundan anlaşılır ki bir ruhi halet olan tasavvuf, ahlaki usul olan tasavvuf, metafizik sistem olarak tasavvuf birbirinden ayrılır. Fakat bunlar muvazi bir şekilde birbirinden ayrı değil, birbiri içine gire ve birbirini tama layan halkalar halinde birbirinden ayrılırlar. Yani ahlaki usul olan tasavvuf aynı zamanda ruhi haleti kabil eder. Metafizik sistem olan tasavvuf hem ahlaki usulü,hem ruhi halet kabul eder. Fakat ahlaki usul olup da metafizik sisteme kadar yükselemeyen tasavvuf şekli vardır... Özetle aralarında mertebe farkı, şümul ve tazammum farkı vardı.

Tasavvufun İlk Yapıtları

Bütün bu ayrılıklara rağmen mutasavvıflar arasında ortak bazı tabirler, remizler, yani bir tasavvuf dili vardır.Bu dili saptayan birçok eser yazılmıştır ki,bunlar sayesinde mistiklerin yaşanmış halleri sembolik bir tarzda ifade eden eserlerine nüfuz etmek mümkün olabiliyor. Bunlar arasında Hocviri’nin Keşf-ül-mahcub’unu, Kuşeyri’nin Risale’sini, Kaşani’nin Istılahat sufiyesi’ni, Seyyid Şerif’in Tarifat’ını anmalıyız.

Tasavvuf felsefesi sistemleştikten sonra örgütler (kuruluşlar) halini aldı. Bu suretle tarikatlar oluştu. Her biri birer örgütlenme kurmuş olan mistiklerin yaşamları,gelenekleri ve görenekleri saptandı. Böylece övünülecek vasıfları belirten kitaplar(menakıb), soy-sop kütükleri ve tarikat eserleri oluştu. Molla Cami’nin Nefahat-ül-üns’ü, Mevlana Ali’nin Reşehat’ı, Eflaki Dede’nin Menakıb-ül-arifin’i, Feridüddin Attar’ın Tezkeret-ül-evliya’sı gibi eserleri bu tür eserlerin başında saymalıyız. Tariktalara katılmak ve tasavvufun pratik (uygulamalı) yollarını geçebilmek için rehber kitaplar oluştu. Bunlar artık felsefi ve metafizik anlamıyla değil, fakat pratik ve dinsel anlamıyla tasavvuf eserleri idi. Bu tür kitaplara genel olarak seyr ü sülük kitapları ([tarikata giren kimsenin gerçek varlığa ulaşması için yaptığı manevi yolculluk. Dört aşaması vardır: Tanrı yolculuğu, Tanrı yolunda yolculuk, Tanrı ile yolculuk, Tanrı’ya yönelen yolculuk (F. Develioğlu,Osmanlıca-Türkçe Sözlük, s: 947)] denir.

Tasavvufun Kökenleri

[“ Muhammed’in gerçek bir bir mistik olduğu, belli dönemlerde vecd durumuna geçerek,dışa yansıyan olağan kişiliğinin dışına çıktığı kuşkusuz. Muhammed üzerine hak tanır ve ilgi çekici bir kitap yazmış olan Fransız Marksist Maxime Rodinson’un 10. yy’da yaşamış şair Hüseyin bin Mansur el-Hallac ‘ın (Hallac-ı Mansur) bu durumu tasvir eden dizelerinden yaptığı alıntı yerli yerine oturmaktadır:

Muhammed böyle anların dışında kendini Allah’tan ayrı bir varlık olarak algılıyordu kuşkusuz.,hiçbir şekilre onunla karıştırmıyordu. Ancak iletmesi gereken mesaj vardı ve anlaşıldığı kadarıyla bu görevi olağanüstü bir içtenlik ve tutarlılıkla getirdi yerine.

Tam ne zaman başladığı bilinmemekle birlikte, Muhammed bir aşamadan sonra, Mekke’nin birkaç kilometre dışında çıplak bir dağ olan Cebeli Nur’daki Garı Hira’ya (Hira ["Araştırma”] Mağarası) çekilerek tefekküre dalma adetini edindi. Bir sabah Allah’ın meleği şöyle seslendi ona: “ Sen, Allah'ın resulüsün!” Dehşete kapılan Muhammed (bunun bir nedeni de yaşadığının gerçek olabileceği ihtimaliydi) kendini bir yardan atmayı bile düşündü. Bir süre sonra “Oku!” buyruğu geldi Melek’ten. Ve Muhammed sordu: “Ne okuyacağım?” Bunu, Kuran’ın ilk ayetleri izledi. Bu olay, 610 yılında,bugün artık Ramazan Bayramı’nın başlangıcı olan günde meydanha gelmişti ve o zaman da Araplar bu ayda oruç tutarlardı.

İzleyen yirmi yol boyunca Muhammed’e vahyin indirilişi sürdü; vahyin kapsamı esas olarak ahlaken doğru bir hayat sürülmesiydi. Muhammed’in sözleri hayvan derilerine,kırık çömlek parçalarına,deve kemiklerine, hurma yapraklarına yazıldı; sonradan Müslümanlar bunların hepsini bira raya getirdi ve yaklaşık 651'de de üçüncü halife Osman,sahih sayılan metni oluşturdu. Bildiğimiz haliyle Kuran’ın içeriğinin Peygamber’e dayandığı genel olarak kabul edilir; ancak düzenlenişi daha sonra gerçekleşmiştir.” [1]

Tasavvufun birinci kaynağı olarak Kuran görülüyor. Fakat İslam ilimleriyle uğraşan Batı bilginlerinin büyük bir kısmı tasavvufa çeşitli kaynaklar göstermektedirler. Örneğin İran, Hint,Babil, Yeni Eflatunculuk bunlardandır. Bu çeşitli kaynakların İslam tasavvufu üzerine iddia edildiği kadar büyük etkisi olmadığı, asıl Kuran kaynağının ötekilerden kuvvetli olduğu ve çeşitli etmenlerin ancak Mezopotamya’da oluşan bir sentez ile birlikte ve sınırlı bir rol oynamış oldukları şeklinde bütün eski görüşlere ilişkin en iyi tahlil ve eleştiriyi Massignon yapmıştır. Burada ondan esinlenerek eski etkileri gözden geçireceğiz...Tasavvuf hareketi Araplar tarafından İran’a sokulmuştur. İlk mutasavvıflar Arap idi. Sonraki mutasavvıfların içinde de önemli bir kısmı Türktü. Tasavvufa eğilim gösteren Farabi, İbn Sina, Nakşiliğin kurucusu olan Bahaeddin Nakşıbend ve İmam Rabbani, Türktürler.

Hint etkisini özellkle Türk bilginler öne çıkarıyor. Harzemli El Biruni’nin Hint hakkında yazdığı büyük eseri Kitab ma lil Hind, Hindistandaki felsefi doktrinlerin İslamiyet'e etkisinden söz etmektedir. Örneğin Patancali denen Budizmin felsefi ekolünün Bistami, Hallac ve Mahmud Şibesteri gibi İslam mistiklerine etki ettiğini söylemektedir. Bu iddia şüphelidir; çünkü Patancali, adı geçen kişilerden sonra ortaya çıkmıştır. Gerçi bazı Hint etkileri de görülüyor. Örneğin Kabilli İslam mutasavvıfı İbrahim Edhem öyküsü Buda öyküsünü andırıylor. İbrahim Edhem, hükümdardır. Fakat içine gerçeği aramak sevdası düşer ve tahtını bırakır. Dilenci kılığına girerek çöllerde mutlak gerçeği aramaya koyulur. Bu efsanenin Budeizmden geldiği tahmin edilebilir. Fakat Budizmin temeli olan yokluk (nihil) fikri İslam( HZÜ,İDs: 89) İslam tasavvufunda yoktur. Dünyayı terk etmek mutlak varlık olan Allah’a ulaşmak içindir. Oysaki Budizmde terk edilen gölge varlık değil,bizzat vanlıktır. Nirwana, yani kurtuluş mutlak olarak varlıktan geçmek demektir.(Gerçi sonraki bir Hint doktrini olan Patancali’de mutlak varlık fikri görülüyor. Fakat bunların İslam felsefesine etkisi zaman bakımından olanaksızdır. tam tersine İslam tasavvufunun Hint üzerindeki etkisini kolaylıkla saptayabiliyoruz.

İslamiyet Hindistan’a savaş yoluyla değil, mutasavvıflarla,tarikatlar aracılığıyla girmiştir ki, bunların en önemlileri Türk tarikatları olan Kübreviye (Necmeddin Kübra’ya dayanarak), Şettariye, Nakşibendiye, Ruşeniye, Nurbahşiye tarikatlardır. Ve bu tarikatların etkisiyleledir ki,Hintin sistemleşmemş şekilsiz mistisizmini Patancali doktrini denilen sistematik felsefi mistisizm haline getirmiştir. Çünkü İslam felsefesinin occasionalisme’i ki filozofların çoğunluğunda görülür, bunun aşarıya götürülmesinden doğar.Panteizm Hint’in karışık,şekilsiz mistisizmine göre çok üstündür. Felsefi bakımdan son zamanda yetişen Gandhi’nin Satyayroha (ilahi aşk) doktrini etkisiyle oluşmuştur.

Yeni Eflatuncu Köken: Tasavvufta en çok söz edilen kökenlerden biri de Yeni Eflatuncu etkidir. Bunların da doğrudan doğruya değil,ancak Mısır'da ve Cenubi Suriye’de gelişen Kabala akımı,Suriye’de Hıristiyanlaşmış Yenieflatunculuğa ve Irak’ta Harran okulu ve Sabiilik aracılığıyla eski Maniheizm inanışlarının süzgecinden geçtikten sonra geldiği biliniyor. Buna göre tasavvuf üzerinde Yeni Eflatunculuğun doğrudan rolü yoktur. Tasavvuf, gnostisizm adı verilen ve Yeni Eflatunculuktan esinlenen ve bir döneme özgü isimsiz bir felsefenin etkisinde kalmıştı. Gnostisizmin belli başlı şekilleri Suriye, Hıristiyan mistisizmi ve özelilikle Maniheizmdir.

Maniheizm, Mani tarafından oluşturulmuştu. İlkönce bir din gibi görünür, Yahudilik hariç olmak üzere Yakın Doğu’nun bütün kutsal kitaplarına dayanmaktadır. Temelinde eski Zerdest (Zerdüşt mü?) dini yatar.. Fakat gerçekte Maniheizm tam bir felsefe yahut bir teozofi idi. Bunun üzerinde en çok etki yapan Helenizm fikrini, Yeni Eflatunculuk,Suriye hıristiyanlığı ve Babil inanışlarının arta kalanları idi. Mani gnostisizminin(bilinebilirlik) temelleri şunlardır:

1. Alemde iyilik-kötülük diye iki zıt ilke vardır. Bütün doğa kuvvetleri bu zıt ilkelerin görünümleridir. Alem ve özellikle insan, bunların mücadele sahnesidir. Fakat gerçekte iyilik ve kötülüğün üstünde Allaha ulaşma vardır.Bu mücadelenin temeli Allaha ulaşma (vahdet)dır. Böylece birinci manzara ikilik olduğu halde,onun arkasında asıl gerçekte birlik vardır.

2. İkilikten birliğe bizi akıl götüremez. Buna ancak irfan ile geçilebilir. İrfan, ilmi aşar. İlim mantıki ve kısmi olarak bildiği,çokluk halindeki gerçeği o bütün olarak kavrar. İrfan veya marifet ancak akıl üstü kuvvetlerle kazanılabilir.

3. Gnostisizme göre bu marifet muhabbet ile kazanılabilir. Yanı varlığı kavramamıza hizmet eden zihni hayatımız değil, duygu hayatımızdır. Böylece bütün zıtlıklar aşılır ve kötülüğün de iyilik gibi birlik içinde eridiği görülür.

İşte bu ilkelerden hareket eden gnostisizm Yakın Doğu’nun tam bir syncrétisme manzarasını gösterir. Bu syncrétisme’de Yeni Eflatunculuk kadar eski İran dininin(s: 90) Hıristiyanlığın,Babil inanışlarının ve daha birçok unsurların rolü vardır.Bundan anlaşılır ki,eskiden beri oryantalistlerin bahsettiği gibi Yeni Eflatuncu etki fikri de doğrudur. Bu etki dolambaçlı süzgeçlerden geçtikten sonra İslam yazarlarına kadar gelebilmiştir.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült