Kültürün Abc'si

Bozkurt Güvenç


İnsanın ataları canlı Doğa'nın nadir bir türü, beslenme zincirinin

bir halkasıydı. Yaşamak, yaşamını sürdürmek için avlar ve avlanırdı.

Başlangıçta, yeğenleri olan kuyruksuz maymunlar gibi ormanlarda

yaşarken, ağaçlardan yere inmişler, orman dışındaki çevrelere

uyum sağlayan avcı-göçebeler olmuşlar. En az 2-3 milyon yıl süren,

uzun ve yavaş bir evrim sonunda, avladıkları ve topladıkları

canlılardan bazılarını evcilleştirip toprağa yerleşmeye başlamışlar.

Çağdaş medeniyet veya uygarlığın beşiği olan yerleşik tarım kültürlerinin

temeli, günümüzden 10-11 bin yıl önce böyle atılmıştı -diyor çağdaş bilim.



Canlı Doğa'nın bir parçası olan insan türü, yerleşik kültüre

geçtikten sonra, Doğa'ya ve kendi yazgısına (kaderine) egemen

olmayı da başardı: Kendini Yaratan İnsan oldu. İnsanbilimin

verilerine göre, insanlığın evrimi iki döneme ayrılır: Tarihöncesi

(biyolojik) ve tarih (yazı) sonrası (kültürel). Okullardaki

tarih derslerinde söylendiği gibi, tarihöncesi çağlar da, kendi içinde,

taş devri, tunç devri, maden devrine ayrılır. İnsan ya da insanlık

tarihinin yaklaşık yüzde 99'u (en az 2-3 milyon yılı), son derece

çetin taş devri (donma-yanma) koşulları içinde geçmiş. Üzerinde

yaşadığımız dünya, yüz binlerce yıl boyunca buzullarla örtülü kalmış,

buzullar kutuplardan ılıman havzalara doğru inerken insan ve

topluluklarına ait bütün kalıntıları (taşları, kemikleri vb)

önüne katıp denizlere sürüklemiştir. Öyle ki uzun tarih-öncesi

dönemi, kıyı köşe yörelerde, buzul süpürmesinden

kurtulmuş çok az sayıdaki örnek kalıntılarla yorumluyoruz.



Dünyamız buzul çağları arasında öylesine ısınmış ki, kuzey yarım

kürede, tropik bölgelerde yaşayan bitki ve hayvanların kalıntıları

bulunmaktadır. Doğa'nın ve iklimlerin geçirdiği büyük

değişmeler içinde, kimi canlılar göç ederek -yani uygun çevreyi arayarak-

varlıklarını. sürdürürken, göçemeyen veya değişemeyen türler tükenmiştir.

Çünkü canlıların önemli bölümü sınırlı bir doğal çevrede, belli iklim

koşullarında yaşamak üzere donatılmış; belli çevre ve yörelerde yaşamaya

koşullanmıştır. Bu süreç içinde değişmelere uyum sağlayabilen canlılar çoğalır

ve yaygınlaşır; çevreye ve koşullara uyum sağlayamayanlar göçer ya da

tükenip giderler. Doğa bilimci Darwin'in ünlü evrim kuramının dayandığı

doğal seçilim (natural selection) ilkesi kısaca böyle diyor.



Canlı türler arasında, belli çevre ve koşulları içinde yaşamaya

şartlanmamış, kutuptan ekvatora hemen her iklim ve

coğrafyada yaşayabilenler, insanlar ve evcilleştirdiği hayvanlar

olmuştur. At gibi hızlı koşamayan, kuş gibi uçamayan, kaplan

gibi avlanamayan, balık gibi derinlere dalamayan insantürü,

nasıl başarmış yedi deniz ve dört iklimde yaşamayı? İşte, insanlık

veya kültür tarihinin en temel sorunlarından birisi!



Kültür tarihçileri, insanoğlunun hayatta kalma ve varlığını

sürdürme savaşındaki başarısını, kültürel bir varlık oluşuna, yani

yaşayarak öğrendiklerini kültüründe saklayıp yeni kuşaklara

aktarma yeteneği ile becerisine bağlı görürler. İnsan biyolojik

uyum gücüyle değil, kültürüyle dünyaya egemen olmuş;

varlığını kültürüyle sürdürmüştür. Önce sopa gibi kullandığı,

dallar ve kemiklerle, taşlarla savunmuş kendini, topluluğunu

düşmanlarına karşı. Sonraları, fırlattığı taşları yontarak, kesici,

vurucu, delici aletler ve el baltaları yapmayı öğrenmiş; daha

sonraları, kılıç gibi kullandığı sopaların başına sivri uçlar takarak,

kendinden hızlı koşup hayvanları avlayan, düşmanları yakalayan

ok ve yayları yapmış; alet yapan insan (homo faber) olmuştur.



Alet, kültürlerin öylesine evrensel özelliği ve önşartıdır ki;

alet yapmayan ya da en azından alet kullanmayan bir kültür düşünülemez.

Bazı bilginler, toplum ve insanları, yaptıkları aletlere (veya üretim

teknolojisine) göre sınıflamayı denemişlerdir.

Taş devri insanları aletlerini taştan, tunç devri insanları aletlerini

bakır-kalay karışımı tunçtan, maden devri insanları aletlerini

madenlerden yaparlar ve öyle de anılırlar: Eskitaş, ortataş, yeni/cilalıtaş,

kalkolitik (bakırtaş), teknolitik (tektaş/endüstri) ve çağımızın bilgisayar

(biltek/Hi-Tech) olması gibi.



Alet yapımı, alet yapmaya çalışan bireyin beyni ile bütün

aletleri yapan ve en güçlü alet olan insan eli arasında sıkı ve yakın

işbirliğini gerektirmiş, sağlamış olmalı -diye düşünülüyor.

Böylece alet yapan insan, elini alet gibi kullanmayı da öğrenmiştir.

20-30 kişilik küçük boylar (topluluklar) halinde yaşayan

avcı gruplarının toplum hayatı ve güvenliği, yalnız alet yapımı

teknolojisini değil, avcı topluluğun ve bireylerinin belli koşullar

altında ve tehlikeler karşısında, birlikte davranmasını da (işbölümünü/işbirliğini)

hazırlamış olabilir. Alet yapımı teknolojisi üretim ve savunma ekononomisi

koşullarını hazırlamış ve avcı grupların aralarında bir iletişim

(anlaşma) aracını da zorunlu kılmış olabilir. İnsantürü, varlığının son

100 bin yılında, birbiriyle konuşmaya çalışarak sözlü iletişim kurmayı

öğrendi. Alet yapımındaki gelişmelere paralel olarak, bireyler ve gruplar

arasındaki iletişim, avcılık-toplayıcılık kültürünün de başlangıcı olmuştur

-denebilir.



Güçlü kuvvetli erkekler ava çıkarken, yaşlılar çocuklar ve

kadınlar boş durmamış, çevrelerindeki yiyecek içecekleri, giyime

elverişli bazı maddeleri toplamayı öğrenmişlerdir. Günümüzde,

Afrikâ'da, Güney Amerika ve Brezilyâ'da, Okyanusya'da hâlâ bu düzeyde

yaşayan ve ilkel Çağdaşlarımız olarak anılan avcı-toplayıcıların var

olduğu bilinmektedir. Atalarımız ve analarımızla ilgili temel sorun,

onların ilkelliği veya uygarlığı değil, ne zaman, nasıl yaratıldığı;

o günden bugüne nasıl geldikleridir. Yeryüzündeki toplumların büyük

bölümü, eski zamanlarda, güçlü tanrılar tarafından yaratıldıklarına

inanır. Tek tanrılı (semavi/kitabi) dinler de, yaygın inançlara uyarak,

tüm insantürünün tek bir Tanrı tarafından yaratıldığı inancını

benimsemiştir. Evreni ve dünyayı, bitki ve hayvanlar alemlerini

yaratan Tanrı, sonunda kendine benzeyen veya yaratıkların

en şereflisi (Eşref-i mahlukat) olduğuna inanan insanı, bugünkü

ergin haliyle yaratmıştır ki buna yaradılış (tekvin/creation) inancı

deniyor. En yaygın inanışa göre insan, günümüzden 5-6 bin yıl önce yaradılmış

olmalı. Doğa bilimcileri ise, insantürünün en az 3-4 milyon yıl önce

ortaya çıktığını, değişip gelişerek insan olduğunu (yani evrimi

veya evolution'u) savunuyorlar. Hangisi doğru, hangisi geçerli?



Bilim ile dini inançlar arasında henüz uzlaşma olmadığı gibi,

olması da pek yakın veya kolay görünmüyor. Dünyayı değiştiren insan,

kendi inançlarını değiştirmede pek başarılı görünmüyor. Şöyle noktalayalım:

Siz de, ata yadigârı bu dünyada bazı şeyleri beğenmiyor ve değiştirmek

istiyorsanız, kendinizden başlamayı denediniz mi?



Kaynak: Leakey, 1971. İnsanın Ataları. Türk Tarih Kurumu Van Loon,

1990. İnsanlığın Vatanı. Güneş



Bilim, Din ve Sanat Olarak



Gerçi günümüzde, kültür ile sanat kavramlarını, birbirinin

yerine eş anlamlı ya da birlikte kullanma eğilimi oldukça yaygınsa da,

kültür ile sanat -yakından ilişkili olmakla birlikte- benzeş ya da özdeş

değildir. Her sanat olayı, doğru anlamda belki bir kültür olgusu sayılır

da her kültür olgusu veya varlığı sanat değildir. Bu yüzden, sanat ile

kültürü ayırmak gerekiyor -daha sözümüzün başında. Özellikle de bu

kitabın başlığındaki kültür sözcüğüne bakıp, içinde sanat konuları

bulacağını sanan okuyucumu düş kırıklığına uğratmamak isterim...



Hemen her sanat dalı bir tür kültür olayı veya sorunu ile ilgili olduğu

halde, kültür, onun ABC'si ve öğeleri, sanatla sınırlı

değildir. Bu yüzden, kültürü yaratan, tartışan, eleştiren ve geliştiren

sanatçılar, yazarlar, düşünürler yanında; kültür olgusunu araştırıp anlamaya,

açıklamaya çalışan felsefeciler, tarihçiler ve bilginler görülmüştür.



Kültür ile din arasında da benzer bir ilişki vardır. Din olgusunun

yaygınlığına, tarihiliğine ve evrenselliğine ağırlık veren

düşünürler, toplumları ve kültürleri, belli başlı dinlere göre sınıflayarak,

Budist, Hıristiyan ve İslam medeniyetlerinden söz etmişlerdir. Toplumu

oluşturan bireylerin çoğunluğu belli bir dine mensup ise, böyle bir sınıflama

yapılabilir. Belli bir medeniyet alanına giren toplumun kültürü, aynı

medeniyet alanına giren öteki toplumlarla anlamlı benzerlikler gösterebilir.

Ne ki, kültür ve uygarlık alanlarında, benzerlikler kadar farklılıklar da

anlamlıdır. Sözgelişi, Taylandlılar, Koreliler ve Japonlar -çoğunlukla- Budisttir.

Ancak aynı toplumlarda, başka dinler de bulunduğu gibi, her birinin Budizmi

anlayışı, yorumlayışı, uygulayışı kendine benzer. O kadar ki, yalnız Japonyâ'da

Budizmin 150'den fazla mezhebi, kolu, tarikatı vardır. İslam Alemi'ndeki

durum pek farklı değildir. Uzakdoğu'da Malezya ve Endonezya, Ortadoğu'da

İran ve Irak, Kuzey Afrika'da Cezayir ve Fas, Müslüman ülkelerdir ama bu

ülke kültürlerinin eşit veya özdeş olduğu da söylenemez. Her birinin kendine

özgü bir İslam anlayışı, yorumu ve uygulaması vardır. Sanat alanında olduğu

gibi, İslam dini, Allaha şükür Müslümanım diyen veya kelime-i şahadet

getiren herkese ortak bir İslam kimliği verir; ama kültürel farkları

ortadan kaldırmaz.



İnsanı kültürel bir varlık olarak ele alıp inceleyen insanbilimleri,

dinin ve sanatın önemini ve ağırlığını yadsımadığı gibi, onu tarihi

(değişen ve gelişen) bir varlık alanı olarak görürler; kültürün bütünlüğü,

birleştiriciliği ve belirleyiciliği üzerinde dururlar. Kültür maddesinde

daha geniş olarak açıklanacağı gibi, dinler ve sanatlar da dahil olmak

üzere yaşayıp öğrendiğimiz her şey kültürdür -Tanrı'nın veya Doğa'nın

yarattıkları yanında.



Eğitim süreciyle kültür arasındaki karşılıklı ve işlevsel ilişkinin

varlığı görülüyor olmalı. Eğitimcilere göre kültür, eğitim yoluyla

kazandığmız muhteva (içerik); eğitim ise bu muhtevayı kazandıran süreçtir.

Bu bakış açısına ve yoruma göre, eğitimsiz kültür, kültürsüz eğitim

düşünülemez. Eğitim yol ise, kültür yolcunun hayat boyunca yaşayarak

öğrendiklerinin tümüdür. Öyleyse, bilimsel anlamda eğitim sürecinin

müfredat programı -okulda okutulan dersler toplamı değil- yaşanan hayatın

kendisidir. Okulda öğrenilenler, hayatta öğrenileceklerin çok küçük

bir bölümüdür. Bu yüzden, kültürsüz veya eğitimsiz insan olamaz denmiştir.

Dünyaya gelmiş, yaşamış her insanın gördüğü eğitim; kazandığı kültürel

deneyimler vardır. Başkaları bu eğitimi ve kültürü eksik ya da yetersiz,

kaba saba, gelişmemiş hatta ilkel bulabilir ama bu tür yargılar, bilimsel

açıdan geçerli ya da güvenilir sayılmaz.



Bilimsel anlamda kültür, dini, sanatı, yapıp ettiğimiz her şeyi

içine alan karmaşık bir varlık alanıdır. O bütünlük içinde yer

alan her şey, her şeye bağlı ve bağımlıdır. Gözle görülmeyen, elle

tutulmayan bu bağları, insanlar eğitimle öğrenir; dil ve iletişimle

kurar, sürdürür. Özetle, Bilimsel anlamda kültür, toplumun üyesi

olarak insanın, yaşayarak, yaparak öğrendiği ve öğrettiği maddi manevi

her şeyden oluşan karmaşık bütündür.



Bütünün temeli (kaynağı), kuşkusuz, toplumdur. Kültür,

toplumu oluşturan kişileri, onları bir arada tutan dil ve haberleşme

süreçlerini, sanatlarını, inançlarını, törelerini, hukuk ve

yönetim kurumlarını, üretim ve tüketim düzenlerini içine alır.



Kültürün ABC'sine başlarken, kültür varlığının sınırları kolay

çizilmeyen karmaşık bütünlüğünü kavramak elbet yararlıdır. Din

ve sanat kültürlerinin bütünlüğünden de söz edilebilir.

Bilimsel anlamdaki kültür, din ve sanat olgularını da içine alan

daha geniş kapsamlı bir olgu ve kavramdır.



Böylesine geniş bir varlığın, bilimsel yöntem ve tekniklerle

incelenmesi hiç kolay olmamıştır. İnsanbilimleri ailesine giren

çeşitli bilimsel disiplinler, bu olgunun farklı yanlarını, türlerini,

tarihini, sanatını, dinini, dilini, kurumların işleyişini, değişimini,

gelişmesini, bütünleşme ve çözülme süreçlerini incelemeye çalışırlar.

Ne var ki bütün bu farklı çabaların sonunda, kültür varlıklarının

-dolayısıyla insanların- geçmişini, bugününü ve doğasını anlamaya,

yakın geleceğini ve kader çizgisininin yönünü görmeye başlayabiliriz.

İnsan bilgisi olarak kültür -tıpkı genel tarih gibi- yarın ne yapacağımızı,

ne yapmamız gerektiğini söylemez ama bizi düşünmeye, araştırmaya, tartışmaya

çağırır. Dini kültürler, geçmişte olup bitenleri yorumlayıp, olacakları

haber verirken, sanatçılar olabilecekleri araştırır. Bilimsel anlamda kültür,

kendi yazgısını çizen insana şöyle sorar:



Ey yolcu! kimsin, nesin, necisin, nereden gelmiş, nereye gidersin?



Bilimsel anlamda kültür, yanıtlardan çok varlıkla ilgili temel sorular

üzerinde durur. Sözgelişi: İnsanlar ve toplumlar neden benzer, ne kadar

farklıdır, neden veya nasıl değişir? Bu sorulara bilim, din ve sanat

insanlarının verdiği yanıtlar çok değişik hatta çelişik olabilir.

Olsun varsın. Önemli olan çeşitliliğin simgelediği birlik ve bütünlüktür.

Burada arayıp bulmaya ve okuyucuya sunmaya çalışılan bütüncü görüş açısı

budur.



Kaynak: Güvenç, 1995. İnsan ve Kültür'de ( Remzi), Giriş ve

İnsan Nedir? Bölümleri.



Cansız-Canlı-Canlıüstü



Kültürün nasıl, ne tür bir varlık veya varlık alanı olduğu,

eski çağlardan beri insan zihnini kurcalayan sorunlardan biri

olmuştur.



Üzerinde yaşadığımız dünyaya şöyle bir bakılırsa, çevremizdeki

şeylerin ve nesnelerin canlı ve cansız olarak iki büyük gruba/alana/aleme

yayıldığı görülür. Cansız maddeler, Helyumdan Plutonyuma kadar uzanan

100 dolayındaki element'ten ve onların bileşiklerinden (minerallerden)

oluşurlar. Kum, silisyum oksidi; kil ise alüminyum oksididir. Canlılar

alemi ise, cansızlar dünyasındaki Karbon, Hidrojen, Oksijen, Azot,

Kalsiyum, Demir, Sülfür, Fosfor, Çinko vb. yapı taşlarından veya mineral

bileşiklerinden kurulmuştur. Canlı hayatı olanaklı kılan ve içinde

yaşadığımız Biyosfer (yaşamküre)'de, su (H20) ile hava (N+O+C20)'da aynı

elementlerden oluşmaktadır.



Canlı varlıkların büyük bölümü su ile karbonlu hidrojenlerden

(organik bileşiklerden) yapılmıştır. Bütün canlılar, doğar, yaşar

ve ölür; kutsal kitaplarda da açıklandığı gibi, ölümlü varlıklar,

yani canlılar, topraktan geldiler toprağa dönerler. Bireyler

ölümlü, türler ise sürekli ve kalıcıdır. Canlı ve cansız alemlerinin

toplamına Doğa veya doğal çevre adı verilir. Öyleyse Doğa, canlı ve

cansızlardan oluşan bir varlık alanıdır. İşte bu doğal

çevrenin ve hayvanlar aleminin bir türü ve üyesi olarak ortaya

çıkmış olan insan, Doğa'ya karşı yaşam savaşımını sürdürürken,

öteki canlılardan ayrılarak, kendi yaşantı, deneyim ve birikimlerini

toplayıp biriktirerek, bugün kültür adı verilen canlıüstü (süperorganik)

varlık alanını yaratan tek yaratık olmuştur. Günlük dillerde, bu varlık

alanına kültür veya uygarlık (medeniyet) deniyor.



İnsantürü, bir canlı olarak canlıüstü varlık alanını yaratıyor, ama

aynı varlık alanı da insanı daha doğduğu günden başlayarak sarıp kucaklıyor;

kurgulayıp programlıyor; belli kalıplara dökerek adeta yeni baştan yaratıyor.

Kültürü taşıyan toplum çevresi (sosyo), insan yavrusunun canlı bedenini

(biyo) etkiliyor, davranışlarımızın programı olan kişiliğini (ruhu/psiko)

oluşturuyor. Psikiatrist Fenichel'in önerdiği şu şemaya göre:



Sosyo-Biyo=Psiko



İnsan varlığında gözlenen çoğu çelişkilerin kaynağı bu oluşumda saklıdır.



Günlük konuşma dilirıde ruh adı verilen psikolojik varlık

alanını belirleyenler toplum ve biyoloji ise, bireyler birbirinden

neden bu derece farklı olabiliyor? Kültür kuramının, hatta sosyal

bilimlerin en çetin sorunlarından birisi budur. Konunun tartışmasını

daha ileriye bırakarak şu kadarına değinelim: Psikolojinin konusu olan

bireysel farklılıkların iki sebebi vardır a) Toplumla bireyin biyolojisi

arasındaki etkileşim (yaşantılar), kültürel farklardan dolayı eşit değildir;

b) insan yavruları, görünüşte birbirine benzeseler bile, genetik (kalıtımsal)

bakımdan farklıdırlar. Bu yüzden, görünüşte aynı (!) eğitimi alan-veren

topluluklar, bireyler, kişiler hatta ikizler, genetik bakımdan birbirinden

yine de farklıdır. Aynı süreçlerden geçseler de, birbirinden az veyâ çok

farklı kişiler olurlar. Toplum ve kültür, bebeği etkiler, ona özdeşi

olmayan özgün kişilik kazandırır ama bireysel (genetik) farkları tümüyle

ortadan kaldırmaz.



Sorokin ve Kroeber gibi bilginlerin canlıüstü varlık alanı

adını verdiği kültür veya uygarlık, toplumbilimcilerin çalıştığı

toplum alanından farklı, daha geniş bir alandır. Canlıüstü varlık,

yukarıda bir önceki maddede ilişkilerini izlemeye çalıştığımız,

toplum, kültür ve kişilik sistemlerini de içine alan bir üst sistemdir.

Başka bir deyişle, insan varlığını; kaderini belirleyen, yalnız toplum,

yalnız kültür ve kişilik sistemi (karakter) değil fakat bunların

bileşkesidir. Toplu yaşayan her canlı türünün kültürü yoktur. Sözgelişi

arı ve karınca gibi böcek türleri toplu yaşarlar fakat kültür yaratmazlar.

Böceklerin toplum düzeni genetik bir programla sağlanmaktadır.

Öğrenmenin katkısı sınırlıdır. Arının düzgün altıgen biçimindeki kovan

hücresinin boyutları son yirmibeş milyon yılda bir mikron bile değişmemiştir.

Bazı maymunlar yavrularına bazı becerileri öğretiyor; ama bir dil ve

kültürden yoksun oldukları için bu beceriler çok sınırlıdır. Evcil

bazı hayvanlarla (atlar, köpekler gibi), kuyruksuz maymunlar

oldukça karmaşık bazı becerileri öğrenebilir; ama bunları kendi

yavrularına aktaramazlar. Her bireyin yeni baştan eğitilmesi

gerekir -insan tarafından. Oysa insan, ana baba ve çevresinden

aldığı veya kendi deneyimleriyle öğrendiklerini, kendisinden

sonraki kuşaklara, toplumlara, kültürlere aktarabilmektedir, dili,

yazısı ve kültürü ile.



İnsan, toplum ve kültür varlıkları, birbirinden bağımsız yaşayan

adalar, adacıklar değildir. Belki bir zamanlar öyleydiler

ama artık ada kalmadı. Her kültür ve uygarlık alanı çevresini

etkilediği gibi, (doğal ve kültürel) çevresinden etkilenir ve değişir;

değişimiyle de, kendi çevresini ve öteki varlıkları etkiler.



Toplumbilimci Durkheim'ın önerdiği toplumsal olay ve olguların toplumsal

olayla açıklanması ilkesi, geçen yüzyıldaki geçerliğini ve güvenirliğini

bir ölçüde yitirmiş görünmektedir. Sosyologun dikkate almaktan kaçındığı

doğa (coğrafya, tarih ve ekoloji) olayları gibi, başka toplum ve dünyaların

olayları, değişme ve gelişmeleri; sorunları da etkilemektedir -insanları

ve toplumları. Çağdaş teknolojideki akıl almaz gelişmeler bu etkileşimi ortadan

kaldırmadığı gibi artırabilir de... Dünyamız küreselleşmekten çok küçülmekte,

etkiler giderek yoğunlaşmakta hatta kaçınılmaz olmaktadır. Geçen yüzyıllardan

farklı olarak, bugün insan varlığını etkileyen ve belirleyen, kaderini

çizen yalnız kendi (Don Camillo'nun küçük) dünyası değil, belki de, bütün

kültür ve medeniyetleri içine alan tek bir canlıüstü varlık (uygarlık)

alanıdır.



Canlıüstü alanın canlı ve cansız varlıklarla ilişkisine de değinmek gerekir.

Güneş sistemini oluşturan gezegenlerin aynı elementlerden oluştuğu bilinir.

Bunlardan yalnız birinde, dünyamızda, cansızlar, nasıl olduğu hâlâ tam

bilenemeyen bir süreçle, belki de zorunlu olmayan ilk canlıyı yaratmıştır.

Canlılar aleminde, milyonlarca yıldan sonra ortaya çıkan bir insantürü,

yine zorunlu olmadığı halde, kendi ötesinde ve üstünde bir

canlıüstü varlık alanının hem yaratıcısı hem de yaratığı olmuştur.



Bunu yapması gerekmezdi ama denemiş ve başarmıştır. Nedenlerini ve

amaçlarını iyi bilemiyoruz. Sadece süreçlerini ve sonuçlarını araştırıyoruz.

Başka bir deyişle, cansız, canlı ve canlıüstü varlıklar arasındaki ilişkiler,

günlük dilimizin mantığındaki neden-sonuç ilişkisine bağlı görünmüyor; ancak,

evrenin boyutlarına ve sonsuz enginliğine bakarak, dünyamızdaki gelişmelerin,

evrendeki başka gezegenlerde de var olabileceğini söylüyoruz -da bilmiyor,

bilemiyoruz. Bu evrende yalnız olmak veya kalmaktansa, insana benzeyen ya da

benzemeyen canlı ve canlıüstü varlıkların gerçek olmasını istiyoruz. Bilim

kurgu sinemasının en tutulan öyküleri böyle yaratıklar değil mi? Gerçi,

cansız maddenin canlıyı, canlının canlıüstüyü yaratması belki zorunlu

değildi ama, eğer canlıüstü varlık varsa, onu yaratan bir canlının bulunması,

canlı varsa onu oluşturan cansızların varlığı zorunlu görünüyor. Öte yandan

bu varlıklarla ilgili yasalarda, kavramakta güçlük çektiğimiz simetrik ve

simetriden yoksun ilişkiler de vardır. Canlılar, cansızlar alemindeki

yasalara, canlıüstü varlıklar canlılar alemindeki bazı yasalara bağlı gibi

görünürken; canlıların tümü, etkilenseler bile canlıüstü varlığın yasalarına,

cansızlar da canlı varlık alanında geçerli olduğu sanılan yasalara bağlı

görünmüyor. Bu önemli gözlemin bilincinde olmayan kimi bilim adamları, kendi

disiplinlerindeki gözlemleri ve bulguları daha üst ve alt düzeydeki

varlıklarda da geçerliymiş gibi akıl yürütürler. Bu tutum ve davranış, kendi

bilgi, edim ve edinimlerinin evrenselliği, inancı, bilim dünyasında

büyük yanılgılara yol açmıştır. Evrimci Darwin'in, kültürü canlı bir varlık

olarak görmesi, bilimsel buluş ve dehasını gölgeleyen yanılgısı olmuştur.

İnsantürünün benzetme ve çağrışımlarla çalıştığı, akıl yürüttüğü biliniyor;

ancak akıl yürütme de bir varsayımdır. Varsayımlar doğru çıktığı gibi yanlış

da olabilir. Osmanlı, bu gerçeği bilim yapmadan görmüş ve dile getirmişti:



Benzetmede hata olmaz;



Hatasız benzetme olmaz.



Bildiklerinizin doğru olup olmadığını sorgulayın ama sakın genellemeyin,

çoğu zaman yanılabilirsiniz -diyor bilim tarihi ve felsefesinin sözcüleri.



Kaynak: Güvenç, 1985. Kültür Konusu ve Sorunlarımız. Remzi.

Eliot, 1981. Kültür Üzerine Düşünceler. Kültür Bak.

Özlem, 1986. Kültür Bilimleri ve Felsefesi. Remzi.



Çağdaşlık: Kent ve Endüstri



Rönesans'tan bu yana Batı medeniyeti ve sanatı modern

olagelmiş ya da modern olduklarını söylemişler; çağdaş olmakla

övünmüş, dünyanın öteki toplumlarını da çağdaşlığa özendirmişlerdir.

Her toplum çağını, kendi kültürü içinde, çağdaş yapan temel özellik

nedir? Kültür tarihçileri, Rönesans'ı izleyen reformasyonu (dinde reform

çabalarını, yönetimlerin laikleşmesini), 17. yüzyıldaki keşifler çağını,

18. yüzyıldaki aydınlanma hareketleriyle, siyasi devrimleri, 19. yüzyılda

yaygınlaşan sanayi devrimini, onu izleyen şehirleşme, uluslaşmâ ve ulusal

devletlerin kurulmasını, çağdaşlık tarihinin birbirini izleyen

aşamaları olarak görmüş ve yorumlamışlardır. Öyle ki, günümüzde,

çağdaş kültür' denince nüfusunun büyük bölümü (yüzde 80 dolaylarında)

endüstrileşmiş ve kentlileşmiş toplum ve uluslar akla gelmektedir.

Bu varsayımın ikizi olarak da, eğer bir toplum kentlileşiyor ve

endüstrileşiyor ise, onun çağdaşlaştığı da kabul edilir. Modernlik ya da

çağdaşlık kuramının öncülleri bunlardır.



Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan tarım toplumları, nasıl

oldu da, kentlerde veya büyük kentlerde yaşar duruma geldiler? Kent

tarihçileri ile kent plancıları ve şehirciler bu olaya kent devrimi

adını veriyor. Kent devrimleri, üretim ekonomisinde gerçekleşen iki büyük

teknoloji devriminin sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Birinci kent

devrimi, günümüzden binlerce yıl önce gerçekleşen neolitik devrimidir.

İkinci kent devrimi ise, çok daha yakın zamanlarda, 1750'lerde Britanya

Adalarında görülen Sanayi Devrimi'nden sonra Avrupa'ya, Amerika'ya ve

Uzak Doğu'ya yayılmıştır.



İlk yerleşik tarımcılar, ancak kendi gereksinmelerini karşılayacak kadar

üretim yapıyordu. Avcılık yerine hayvancılık, toplayıcılık yerine evcilleştirdikleri

türleri üretiyorlardı, ürettikleri besinler ancak kendilerine yetiyordu. Bol

yağış ile bol üretim bolluk, az yağış ile az üretim kıtlık demekti. Masal ve

destanlardan hatırladığımız Yedi yıllık bolluktan sonra beklenen

yedi yıllık kıtlık kehanetlerinin kaynağı buradadır. Tarım yerleşmeleri,

sürekli bir açlık kaygısı ve korkusu içinde yaşamışlardır. Ekin başak

tutmazsa, hayvanları hastalık vurursa, toplum açlığa mahkum olurdu...

Zamanla üretimin verimini artırıp geleceğin kıtlık tehdidine karşı güvenceye

kavuşup rahatladılar. Binlerce yıl süren birikimden ve özellikle de sulu

tarıma geçtikten sonra, dokuz tarımcı ailesi 10 aileyi yaşatacak kadar

artı ürün elde etmeye başladı. İlk kentlerin hemşerileri, çoğunlukla bu

onuncu ailelerden oluşuyordu. Tarım kültürü bu tür küçük kentlerin eseri ve

başarısıdır: Askerlik, yönetim, dinler, yazı, ticaret, para, sermaye, eğitim,

bilim, sanat, felsefe ve hukuk vb. Mezopotamya ve Nil vadilerindeki elverişli

iklim ve sulama koşulları, artı ürünü yüzde 10-15 düzeyine çıkardı. İlk kentler

bu teknolojik devrimin sonunda ortaya çıktı. Büyük ticaret merkezleri, devletler

ve başkentler dışında, kentleşme düşük düzeyde kaldı.



Endüstri Devrimi, bir enerji devrimi oldu. Tarımcı, yalnız

kas gücüyle evcilleştirdiği bitki ve hayvanların organik enerjisinden

yararlanırken; sanayici, yer altından çıkarılan bitki (kömür) ve hayvan

fosillerinin (petrol) enerjisinden yararlanarak, tarımcı ve hayvancı

atalarının üretim verimini ona katladı. 20. yüzyılın ortalarına

gelindiğinde, gelişmiş endüstri ülkelerindeki bir tarımcı aile,

yaklaşık on aileye yetecek kadar artı ürün elde ediyordu. Tarım

ürünlerinin verimi yaklaşık 100 kat artmıştı. Endüstri Çağı adı verilen

büyük devrim budur. Topraktan ve rençberlikten kurtulan köylüler,

kentlere göç ettiler, günümüzün kültürlerini oluşturdular.



Kentlileşen nüfus, işbölümü yoluyla farklılaştı, uzmanlaştı;

bilimde, teknolojide, sanatta ilerledi; sağlık ve eğitim alanlarında

büyük atılımlar yaptı; ortalama ömür beklentisini ikiye katladı.

Geleneksel tarım kentinde torun görmek, mürüvvet (ödül) sayılırken,

çağdaş endüstri kentinde, insanlar torunlarının torunlarını görecek

kadar uzun yaşamaya başladı. Yaşlanan nüfus yapısı, kentlerin yapısını,

dokusunu, kurumlarını kökten değiştirdi. İkinci kent devrimi adı

verilen olgu budur. İngiltere gibi çağdaş toplumlarda, endüstrileşme

kentleşmenin önünde, Türkiye gibi bazı toplumlarda ise, kentleşme süreci

endüstrileşmenin önünde gelişti. Bütün bu değişmeler, ülkeler arasında

önemli yoğunluk, altyapı, yaşam kalitesi farklarına ve sorunlarına yol

açtı. Kimi ülkelerde, tarımsal kentler endüstri kentine dönüşürken;

öteki ülkelerde, kentler kır kökenli kitleleri sindiremedi, göçmenlere

iş veremedi, köyleşmeye başladı.



Çağdaş dünya, bu tür çelişkiler yaşıyor: Kimi toplumlarda

kent ve endüstri kültürleri çağdaşlığı simgelerken, kimi gelişen

toplumlarda kentlileşme ve endüstrileşme az gelişmişliğin

sorunları oldu.



Ülkemizdeki kentlileşme (ikinci kent devrimi) geleneksel

tarım kentlerini hazırlıksız yakaladı. Kasaba ölçeğindeki kentlerimiz,

endüstri ürünleriyle, su, yol, ulaşım, iletişim, eğitim ve

sağlık altyapılarını yenilemek fırsatını bile bulmadan, göçmen

kitlelerin yükünü taşımak zorunda kaldılar. Ülke nüfusu yılda

yüzde 2-3 oranında artarken, büyük kentler yüzde 5-6 oranında büyüdü.

Kapitalist, ya da sosyalist, dünyamızın hiçbir gelişmiş ülkesinde,

bu hızla büyüyen kentlerin sorunlarını çözümleyecek bir yönetim düzeni

bulunamamıştır. Kent (polis)'lerin etkinliğini ve denetleme gücünü

yitirdiği durum ve zamanlarda; kentlileşemeyen kentliler (gecekonducular

veya varoşlar ve işsizler) kendi sorunlarını kendi bildikleri gibi

çözümlemeye başladılar. Türk toplumu büyük bir hızla kentleşti ama

kentlileşemedi.



Bugün yaşadığımız, yakındığımız çarpık kentleşme, eleştirdiğimiz

çağdaşlaşma ve çağdaşlaşmaya karşı duyulan yaygın tepki, bu tür

olgulardan kaynaklanmaktadır. Batı dünyasının 1650 ile 1950 arasındaki

üç yüzyılda ve 15 kuşakta gerçekleştirdiği çağdaşlaşma sürecini,

yaklaşık üç kuşakta yaşadık ama geride bırakamadık. Bu süreçten alınacak

pek çok dersler var; ama ayakta kalma başarısını da görmezlikten

gelmemeliyiz.



Britanya adaları, Tarım Devrimi'nin en geç ulaştığı bir kültür alanıydı.

Byzantion kenti, en parlak dönemini yaşarken, Robin Hood'ların ataları

hâlâ avcılık-toplayıcılık düzeyinde yaşıyordu. Tarım Devrimi'nde binlerce

yıl geç kalan Britanyalılar Endüstri Devrimi'nin öncüsü oldular. Endüstri

Devrimi'nde gecikmiş olan Türk toplumunun, bugün kazandığı ivme ile bilgi

toplumuna geçiş sürecinde pek çok toplumu geride bırakması beklenebilir.

Geleneksel toplumu harekete geçirmek kolay olmadı ama değişen toplumu

durdurmak da kolay olmayacak.



Kuşkusuz emin olamayız ama umutsuz da olmayalım: Değişme her zaman

gelişme sayılmasa da; ama kalkınma için değişim şarttır. Gelişme ve

gelecek için, değişimin önşartlarını büyük ölçüde yerine getirdiğimizi

söyleyebiliriz.



Kaynak: Mumford, 1961. City in History (Tarihte Kent)

Harcourt, Brace and World.



Değişim ve Süreklilik



A ve Ç maddelerinde görüldüğü gibi, yaradılıştan bu yana

yaşamın ve kültürlerin değişmeyen tek kuralı/ilkesi değişme ve

süreklilik olmuştur.



Bireyler ve topluluklar, kavimler, devletler gelip geçmiş fakat

kültürler ve uygarlıklar sürekliliklerini korumuşlardır -tabii değişerek.

Değişemeyenler, canlı türler gibi tükenmiş, değişenlerden bazıları var

kalmıştır. Değişme ve süreklilik karşıt kavramlar gibi algılanır. Değişme

varsa süreklilik, süreklilik varsa değişme yok sanılır. Bu görünüş veya

algılama yanlış ya da yanıltıcıdır. Hızlı ya da yavaş değişme hemen daima

sürekli olduğu gibi, süreklilik değişmeye engel değildir. Hatta bir adım

daha ileri atarak, süreklilik adı verilen olgunun (kesintisizliğin),

ancak değişim yoluyla ya da süreciyle gerçekleştiği savunulabilir. Çünkü,

sürekli değişen çevre koşulları altında değişemeyen, değişmelere ayak

uyduramayanlar elenir. Öteki canlılar, çevre koşullarındaki değişmelere

doğal seçilim stratejisiyle, yani daha güçlü olanın kalıcılığı ile

direnirken; insantürü, kültürünün değişmesiyle ayakta/hayatta kalmıştır.

Kültür tarihi boyunca, sayıları çok yüksek olmamakla birlikte, doğal

çevresini bilinçsizce, hovardaca tüketen ya da değişen çevre koşullarına

zamanında uyum sağlayamayan kültürlerin önce göçmek, sonra Eskimolar gibi

kutupaltı, Buşmanlar gibi çölümsü yörelere çekilmek zorunda kaldıkları; ya da

tümden yok oldukları görülmüştür. Günümüzde sayıları 200'e yaklaşan ilkel

veya ilk toplumları, eski atalarımızmış gibi görmekten çok belki eski

atalarımızın değişemeyen kalıntıları gibi değerlendirmek her hâlde daha

doğru olabilir.



Kültürler, az veya çok, hızlı veya yavaş, uyumlu veya

uyumsuz biçimlerde sürekli değişirler; ama kültürü oluşturan

bireyler ve kurumlar bu değişmelere ayak uydurmakta güçlük

çekerler. Kültür tarafından doğduğu andan itibaren alınıp, yoğrulan ve

çok küçük yaşlarda belli bir sosyal-kişilik kalıbına dökülen bireyin

karakteri (huyu) kolay değişmez. Atalarımız bu gerçeği görmüş ve şöyle dile

getirmişlerdir:



Kuş ne görür yuvada onu öter havada.



Kişi yedisinde ne ise yetmişinde odur.



Ağaç yaşken eğilir-sonra doğrulamaz.



Huy canın altındadır can çıkmadan çıkmaz.



Belli bir toplumsal çevreyle etkileşime girerek biçimlenen

genetik (biyolojik) ve psikolojik yapı kolay kolay değişmez;

ama değişmiş çevreyle ilk kez etkileşime giren yeni kuşaklar

mutlaka değişir. Kuşak çatışması olarak bilinen ve çaresi bulanamayan

evrensel sorun buradan kaynaklanır. Yaşlılar gençlerden, gençler yaşlılardan

yakınır dururlar da çözüm yolunu bulamazlar. Gelin kaynana çatışması

evrensel örnektir ama annelerle kızları, babalarla oğulları arasındaki

çekişme daha hafif değildir. İnsanlığın dramı (trajedisi ve komedisi)'dır

değişim.



Yaşamın kendisi bir eğitim ve öğrenme deneyimi olduğuna göre, aslında,

değişim kaçınılmazdır; ama insanlar, kurumlar, değişim yerine sürekliliği

-sanki değişmezliği- daha rahat kabul eder veya inançla savunurlar. Siyasi

yaşamda sürekliliği savunan koruyucularla, değişimi arayan radikaller

(köktenciler) arasındaki bitip tükenmeyen tartışma kaynağı buradadır. (Bkz,

Değişim ve Değişmezlik kutusu.)



DEĞİŞİM VE DEĞİŞMEZLİK



Yaşlı politikacı genç meslektaşına değişimi açıklar:



Bir gün yaşlanıp öleceksiniz, bedeniniz değişip toprağa kârışacak,

topraktaki maddeler çayır çimene dönüşecek, büyükbaş hayvanlar otları

yiyip et ve süt üretecek, işe yaramayan artıklarını, öbek öbek sağa sola

bırakacaklar. İster misiniz, o öbeklere bakıp, genç dostum ne kadar

değişmiş! diyeyim.



Genç politikacı yaşlı rakibine değişmezliği şöyle anlatır:



Allah gecinden versin ama, ölümlü bir meslektaşım olarak, aynı değişim

serüveni sizin de başınıza gelebilir. İster misiniz, aynı öbeklere bakıp,

benim yaşlı dostum ne kadar da değişmemiş! diyeyim?



Değişim, değişmezlik ve süreklilikle ilgili konuların ne ölçüde duygusal

ve çözümsüz, hatta evrensel olduğu, kutuda, Fransızcadan dilimize uyarlanan

fıkrada açıkça görülmektedir.



Değişim sürecinin görece yavaş, ömür beklentisinin ise yine görece kısa

olduğu dönem ve çağlarda, insanlar değişime tanık olacak kadar yaşayamıyorlardı.

Ortalama yaş 30-35 dolayında idi. Ne olup bittiğini anlayıncaya değin ömür sona

eriyor, masallar, meseller, destanlar, hayatın gelip geçiciliğine karşı,

kalıcılığı, sürekliliği ve değişmezliği yankılıyor gibiydi. Ancak, Endüstri

Devrimi'yle birlikte yaşanan kültürel değişmeler ve en az ikiye katlanan

ömür beklentisi, değişmenin kaçınılmazlığını gözler önüne seriyor. N'apsın

insanoğlu? Değişimi sineye çekmekten başka? Değişime razı oluyor ama ruhun

ölümsüzlüğünü, cennetteki hayatı, değişenler içinde değişmeyen bir

öz bulunduğunu hayal ediyor. Aslında, bilmiyor, emin olamıyor ama inanmak

ihtiyacında. Çünkü, şairin dediği gibi Kişi hayal ettiği sürece ve hayal

ettiği kadar yaşıyor! Gerçekten şu satırları yazıp okurken, yaşıyor muyuz

yoksa yaşadığımızı hayal mi ediyoruz? Nasıl emin olabiliriz ki? Emin olamayız.

Ancak insandaki hayal kurma ve inânma gücünün hemen her kültürde ve her zaman

görüldüğünü söyleyebiliriz. İnsanoğlu yenemediği engelleri hayal gücüyle aşıyor.

Hayal gücü olmasaydı nasıl dayanabilirdi yaşamın güçlüklerine?



Kaynak: Güvenç, 1976. Sosyal Kültürel Değişme. Hacettepe Ünv. Van Loon,

1990. İnsanlığın Vatanı. Güneş.



Evrim ve Devrimler



Kültür varlığında evrim ve devrim, bir önceki maddelerde

yer alan değişim ve süreklilik kavramlarıyla yakından bağlantılıdır. Evrim

(evolution, tekâmül) ve devrim (revolution, inkılap, dönüşüm), değişim

sürecinin biçimini gösteriyor. Kavramsal olarak, kendiliğinden, barış

içinde, dengeli ve kesintisiz olarak gerçekleşen değişmelere evrim; planlı

veya zorlanmış, çatışma içinde, hızlı, düzensiz ve dengesiz sonuçlar veren,

süreksiz (kesintili) gerçekleşen değişmelere, devrim deniyor. Genellikle

evrim süreçleri uzun ve kesintisiz; devrim ise kısa ve kesintili olarak (bir

iki adım ileri bir adım geri) gerçekleşir.



Yerleşik düzen ve egemen ideolojiler açısından, evrim, kulağa hoş gelen,

arzu edilen, izlenen bir yön olduğu halde; devrimler nereye varacağı belli

olmayan, yakıp-yıkıcı, korkulan, önlenmeye, ertelenmeye çalışılan olaylardır.

Kültür tarihinin bilinen tarihine göre, insanlık serüveninin büyük bölümü

evrimle, ama önemli aşamaları devrimle gerçekleşmiştir. Bir kültür devriminin

nerede, nasıl başladığını söylemek görece kolaysa da, ne zaman bittiğini

biteceğini söylemek mümkün değildir.



Sözgelişi, milyonlarca yıl süren taş devrinden sonra, Neolitik (yenitaş/tarım)

Devrimi'nin, Mezopotamya'da Verimli Hilal üzerinde, Çin'in Sarı Nehir

vadisinde veya Çin Hindi'nin Mekong deltası üzerinde günümüzden 9-10 bin yıl

önceleri başladığı söylenebilir. Tarım Devrimi on bin yıl kadar sürdükten

sonra, yerini Endüstri Devrimi'ne bırakmıştır ama Tarım Devrimi hâlâ sona

ermemiştir. Endüstri Devrimi'nin de sona erdiği; endüstri sonrasının veya

post-modernizmin başladığı öne sürülüyorsa da, endüstri dönemi henüz sona

ermeden endüstri sonrası bilgi toplumuna ulaştığı söylenebilir.



Avcı-toplayıcı insan hayvanları evcilleştirmeyi, toprağı

ekip biçmeyi öğreninceye kadar milyonlarca yıllık bir evrim geçirdi.

Doğal üreme ve çoğalmada görülen genetik hatalardan (mutasyonlardan)

yararlanarak, insantürünün doğal yaşama müdahale etmesi kültürel bir

devrimdi. Neolitik ve cilalıtaşla başlayan Teknoloji Devrimi belki de

insantürünün tanık olduğu en büyük devrim oldu. Onbin yıllık bir evrime yol

açtı. Bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarını ancak karşılayacak kadar üretim

yapabilen insan, üretim araçlarını geliştirerek, daha fazla üretmenin,

verimi artırmanın yollarını buldu. Sonunda, saban tutan eller serbest kaldı,

bilim yaparak, dünyayı keşfetmeye ve aydınlatmaya başladı. Demiri çeliğe

dönüştürmenin yollarını arayıp, güçlükleri yenerken, buhar gücünü

kullanmayı akıl etti. Kömür yataklarını keşfetti, suyu buharlaştırarak ısı

enerjisini harekete dönüştürmeyi başardı. İçten patlamalı motorlar, petrolün

içindeki saklı enerjiyi doğrudan kuvvete çevirdi. Endüstri Devrimi'nin

araçları bulunmuştu. Elektrik, enerjiyi taşıyan ve birbirine dönüştüren yeni

bir teknoloji oldu. Bu tür araç ve enerji kaynaklarıyla insantürü yaygın üretimden yoğun

üretime geçmeyi öğrendi. Tarımsal üretimde verim artışı nasıl birinci

kent devrimine yol açmışsa, endüstriyel üretimdeki verim artışı

ikinci kent devrimine yol açtı. Kentler, metropollere, megapollere

dönüşürken, kitleler belli yerleşme bölgelerine yığıldı. Kentsel

yaşamın, altyapı faturaları yükselmeye başladı. Çağdaş yaşamın kalitesi

gündeme geldi ve sorgulandı. Eskiye göre, daha çok yaşıyor, çalışıyor,

daha çok üretip tüketiyor daha pahalı tatiller yapıyoruz ama yaşadığımız

hayatın kalitesi acaba yükseldi mi? Bilemiyoruz!



Günümüzde yüzde 5 düzeyindeki tarım ve yüzde 15-20 düzeyindeki

endüstri sektörü tüm toplumun gereklerini karşılayacak kadar

bol üretim yapabiliyor. Çağdaş toplumun yüzde 65-70'i hizmetler

kesiminde çalışırken, yüzde 5-10 oranında bir işsizler ordusunu besleyip

ayakta tutabiliyor.



Giderek evrim ve devrimler öyle hızlandı, toplumlarda ve

doğada öyle dengesizlikler öyle çevre ve gelecek sorunları yarattı ki,

artık evrim ile devrimi ayırmak kolay olmuyor. Teknolojinin alıp başını

gittiği, kültürün geri kaldığı, yetişemediği kabul ediliyor. Hızlanarak

süren evrim ve devrimlerin nereye varacağı, ekonomik gelişme ve kalkınmanın

bir sınırı olup olmadığı tartışılıyor.



Kömür, petrol, buhar makinesi, benzin motoru, elektrik

enerjisi, elektronik, uçak, atom, uzay çağı, bilgi, bilgiişlem, iletişim

çağı, bilgi toplumu derken, insantürü, 2000'li yılların eşiğine ulaştı;

gelişme ve medeniyetin sınırlarını zorladığını biliyor; ama geri dönemiyor,

nereye yöneldiğini nereye varacağını kestiremiyor. Barış için savaş

hazırlığı yanılgısından kurtulamıyor. Doğu-Batı bölünmüşlüğünü kaldırırken,

ne'liğini bilmediği küreselleşme (globalizasyon) sloganına umut bağlıyor.

Dünya küreselleşirken, kuzeyli varlıklılar ile güneyli yoksulların yeni

yarımlarına dönüştüğünü göremiyor. Aslında, biraz çaresiz,

çünkü, çok biliyor, bilmediklerini çabucak öğreniyor, her şeyi

kontrol altına almayı başarıyor, kendi güdülerini denetleyemiyor.

Buraya, bugüne nasıl geldiğini kavramaya başlıyor ama yarın ne yapacağını

kestiremiyor.



Kültürel evrim ve devrimler insanı böyle bir kavşağa sürükledi. Geri

dönüş mümkün olmadığına göre, hangi yöne gideceğiz, nasıl? Daha mı hızlı

daha mı akıllı? Kalkınmış ülkeler: Bizler hızlı gittik, yanıldık. Sizler

yavaşlayın, mutlu olun diyorlar. Gelişenler karşı çıkıyor, bırakın biraz

da biz yanılalım. İnsanın dünya egemenliğinin sırrı kültürel evrim ve

devrimlerdi. Kültürel evrim ve devrimlerin, insanı içine düştüğü bu açmazdan

kurtarıp kurtaramayacağı belli değil. İnsanı yücelten kültür ve medeniyet

onun, onunla birlikte dünyanın sonu olamaz mı? Düşünen başlar, bu soruyu

sorup, tartışırken kendilerini izleyen, dinleyen dünyayı telaşa vermemeye

dikkat ediyor. Kültürel evrim ve devrimleri gerçekleştiren teknoloji,

böylece kültür karşıtı bir kavram oldu çıktı. Teknolojiyi üreten insan

onun gücüne teslim olmamaya çabalıyor. Belki pek parlak bir

durum, umut veren bir gelecek tablosu değil, ama bugünkü durum ve yakın

gelecek zaman tünelinde böyle görünüyor. İnsantürü bir açmaza düşmüş,

nasıl çıkacağını bilemiyor.



Kaynak: Cippola 1972 (1965). Dünya Ekonomik Tarihi. Dergah



Fonksiyonlar ve Yapılar



Kültürel varlık alanının incelenmesinde, türlü kavramları

kullanmayı sürdüreceğiz. Bu kavramlardan en önemli ikisi,

fonksiyon (iş/işlev/görev) ve yapı (ilişki) dır. Bildiğimiz her yapının

işi, her işin de bir yapısı olduğuna göre, bu iki kavramı açıklamaya,

anlamaya çalışalım.



Bir akarsunun iki kıyısında gelişen bir yerleşmede, insanların bir kıyıdan

ötekine gidip gelmeleri bir gereksemedir ki karşılanması bir iş, hizmet,

görev veya fonksiyondur. Kültürler bu fonksiyonu türlü biçim ve yapılarla

karşılıyabilir. Sözgelişi: a) salla, b) sandalla, c) gemiyle, d) köprüyle,

e) balonla, f) helikopterle, g) uçakla, h) teleferikle, i) tünel veya tüple

geçebilirler karşı yakaya. Daha başkaları da konuşup tartışarak düşünülebilir:

Leander öyküsündeki boğazı yüzerek geçmek, akarsu yatağını doldurmak,

dondurmak, boşaltmak ya da telefon ve internet ağı ile gidip-gelme ihtiyacını

azaltmak gibi.



Tek bir fonksiyonu karşılayan çeşitli yapılar bulunabilir. Bu

gözleme paralel olarak, tek bir yapının farklı fonksiyonları da

olabilir. Sözgelişi, yazıyı, basılı kağıtlardan kitaplardan okur;

sözü radyodan dinler; resimleri müzede, resimli öyküleri tiyatro ve

sinemalarda görebilir; müziği konser salonlarında izleyebiliriz. Bunlar,

insanlar ve topluluklar arasındaki iletişim fonksiyonunu sağlayan farklı

yapılardır. Televizyon adını verdiğimiz ve sadece görsel boyutunu

vurguladığımız ekran, bütün bu fonksiyonları teker teker, ayrı ayrı veya

aynı zamanda ve birlikte yerine getirebilen bir yapıdır. Aynı bağlamda,

kalem kağıt, daktilo veya matbaa makinesi, PTT servisi, bir faks ve bir

fotokopi cihazı, bilgi ve düşüncelerimizi, yazıya geçirme/dönüştürme ve

yayma işini gören araçlar, yapılardır. Çağımızın, internete bağlı

bilgiyazarlı bilgisayarı, bütün bu fonksiyonları yerine getirebilen başka

bir yapıdır. Bir yapının, birden çok işlevi olabilir. Toplum ve

insanbilimciler, toplumdaki yapıların işlevlerini, temel işlevleri yerine

getiren türlü yapıları araştırırlar.



Geçen yüzyılın İngiliz toplumbilimcisi Herbert Spencer'in

önerdiği fonksiyon-yapı ayrımı, çağdaş toplum ve insanbilimcilere yol

göstermişti. Ünlü Durkheim, kurumların fonksiyonlarını inceleyen ilk

toplumbilimci idi. Toplumda/kültürde var olan ve varlığını sürdüren her

öğenin -tıpkı bedenimizdeki organlar gibi- gizli ya da açık işleri,

işlevleri vardır ya da olmalıdır. Olmasaydı yaşayamazlardı.



İngiliz uyruklu insanbilimci Malinowski (1944) şöyle düşünüyordu:



İnsantürü besinsiz ve barınaksız yaşayamaz, çoğalmadan (üremeden)

varlığını sürdüremez. Öteki türler için de geçerli olan varlık koşulları

karşısında, konuşma ve kavramsal düşünce yeteneğine sahip olan insan,

kültür adı verilen bir varlık alanını yaratmış, geliştirmiş; beslenme,

barınma ve çoğalma gibi toplumun temel biyolojik (yaşam) gereksemelerini

kurumlaştırmıştır.



Ancak, bu işlevleri yerine getiren kültür, karşıt olarak, üyelerine bir

dizi görev ve sorumluluk yükler. Toplumsal/kültürel törelere (gelenek ve

göreneklere) uymak bireylerin görevi olur. Organizma ile organ arasındaki

ilişki benzerliği burada sona erer. Kültürel sistem çalışmazsa yani

fonksiyonlarını yerine getiremezse bireyler ölür, ama toplumu veya kültürü

oluşturan bireyler, açlıktan, soğuktan, hastalıktan ölse, dölsüzlükten

sona erse de, kültürel sistem varlığını sürdürür. Benzetmede hata olmasa

bile hatasız benzetme olmadığı gerçeğinin yeni bir örneği. Canlı varlık,

organlarının sağlıklı çalışmasına bağlıdır. Sindirim, dolaşım, boşalım,

solunum organları çalışmazsa, canlı yaşayamaz. Oysa, canlının organlarına

benzetilen birey(ler) ölse, bazı kurumlar çalışmasa bile, kültür ve

medeniyet varlığını sürdürür. Kültür ve medeniyetin canlıüstü bir varlık

oluşu sanki bu tür farklardan kaynaklanır: Bireyler ölümlü, kültürler ise

türler gibi sürekli görünür.



Fonksiyon açıklamasına son vermeden önce, kavramın bazı sınırlarına da

değinelim. İlikler ve düğmeler, giysilerimizin karşılıklı parçalarını

bağlamaya ya da ayırmaya yarayan işlevsel (görsel) yapılardır. Ceket,

palto gömlek ve kol düğmeleri bu işlevi hâlâ görürler. Ancak, giysilerimizde

işlevi anlaşılmayan bir sürü düğme fazlası kalmıştır. Bunlara fonksiyonsuz

(dysfunctional), ikincil veya sosyo-psikolojik gereksinmeler adı

verilir. Giyim, belki barınma kadar temel bir ihtiyaçtır ama bir

sanat veya endüstri kurumu haline gelen kadın modasının biyolojik bir

gereksemeden çok, sosyal-psikolojik-ekonomik fonksiyonları karşıladığı

kolayca görülebilir. Giyinerek örtünme evrensel bir gereksemedir. Ancak,

moda, giyinmeyi bir soyunma sanatı durumuna getirebilir. İnsanları

giydirirken soyar, soyarak da giydirir. İnsanlar bu tür çelişkileri

sorgulamadan teslim olurlar. Çünkü giyim kuşam, kişinin toplumdaki yerini,

varlığını, sırasını, saygınlığını simgeler. Bu açıdan bakıldığında,

toplumsal-kültürel fonksiyonlar, hiç kuşkusuz, biyolojik fonksiyonlar kadar

önemli görülebilir. İhtiyaçların önceliği görelidir. Ortalama Amerikalı,

gelirinin yüzde 25'ini beslenmeye harcarken, Ortalama Hintli yüzde 75'ini

ayırır beslenme için. Kuşkusuz, Amerikalının beslenmesi daha az önemli

değildir. Hatta varlıklı ülkelerin gereğinden fazla beslendiği de

gözlenmiştir. Halkbilimci Sumner'e göre;



Töreler herşeyi doğru kılar.



Ne var ki töreler de değişir!



Gereksemelerimizi karşılayan işlevlerin göreceliğine ve yapıların

çeşitliliğine dikkat eden kimi toplumbilimciler, fonksiyonlarla birlikte

yapıları ya da yalnız yapıları (ilişkileri) incelemeye çalışmışlar, bilim

dünyasında yapısalcılar olarak tanınmışlardır. Evrimcilerin kültür

öyküsünü tahmini tarih veya onarılmış tarih olarak eleştiren

yapısalcılar, tarihe (evrime) dayanmadan, kültürel varlık alanını, doğa

bilimci gibi, doğrudan, kurumlar arasındaki ilişkilere dayanarak; başka bir

deyişle, kurum ve yapıların işlevlerine bakarak açıklamaya çalışmışlardır.

Durkheim'ın Malinovski'nin fonksiyonalist okulun devamı gibi görünen

yapısalcılar, sosyal olayın sosyal olayla açıklanması kuralı uyarınca,

tarihiyle birlikte, daha çok psikolojik bir varlık olarak gördükleri

bireyleri, kişi ve kişilik sistemlerini, gözlem, araştırma ve ilgi

alanlarının dışında tutmaya çalışmışlardır. Oysa, temel ihtiyaçları

karşılayan kurumlar, insanlardan oluştuğu gibi, yapı adı verilen

ilişkilerin, bireyler tarafından kurulduğuna dikkat edilmesi gerekir.

İnsan varlığını dikkate almayan insanbilim olamayacağı gibi, insanı dikkate

almayan kültürbilim de olamaz.



Özetle, fonksiyon ve yapı kavramları, canlıüstü kültür ve

uygarlık, varlığı anlamaya yardımcı olan araçlardır. Ne kadar

güvenilir hizmet verdikleri, ne ölçüde özenle ve sağlıklı kullanıldıklarına

bağlıdır.



Kaynak: Malinowski, 1944. A Scientific Theory of Culture.

Galaxie. Güvenç, 1996. İnsan ve Kültür. Remzi. 1997. Türkiye'de

Sosyal Bilimler. TÜBA.



Gruplar: Dil, Din, Yaş, Soysop vd



Birbirine benzeyen, aynı yerde bulunan benzeş bireylerin

küme veya öbeklerini grup olarak adlandırıyor ya da sınıflıyoruz.

Toplum ve insanbilim açısından grup, birbirine benzemese de, aynı yerde

aynı zamanda bulunan ve bazı şeyleri/öğeleri paylaşan bir topluluk, küme

veya öbektir. Toplum ve insanbilimciler, tesadüfen veya geçici bir süre

için bir arada (aynı yerde) bulunan kümelerle, belli amaçlarla belli yer

ve zamanlarda toplanan kalıcı ve sürekli grupları ayırırlar. Gösteri

yürüyüşü yapan kişiler, bir kalabalık, maaş almak için kuyrukta bekleyen

emekliler, otobüs veya uçakla bir kentten ötekine yolculuk yapan kişiler

geçici (ikincil) gruplardır. Gösterinin, ödemenin veya yolculuğun sonunda,

ayrılıp dağılırlar. Geçici grupların içinde ve dışında bulundukları halde,

kalıcı (birincil) sayılan dil, din, soy, cins, meslek ve aile grupları

olabilir. Bir trafik ışığında bekleyen ya da trafik kazasını izleyen

insanlar, geçici (ikincil) gruba örnektir. Karşıya geçince veya merakları

tükenince dağılırlar; grup sona erer. Buna karşılık, bir aile kurumunun

üyeleri, sürekli olarak aynı yer ve zamanlarda bulunmasalar bile birincil

(asıl) gruba girerler; çünkü temel, biyolojik maddi veya manevi, sosyal-kültürel

pek çok öğeyi paylaşırlar: konut; yemek-içmek; sağlık-hastalık; güven-güvensizlik;

mutluluk-mutsuzluk; üretim-tüketim; doğum-ölüm; varlık-yokluk;

soykökü-miras ve gelecek gibi. Bu paylaşım ve ona bağlı hak ve sorumluluklar,

zaman ve mekanla sınırlı değildir.



Grupların, sürelerine veya sürekliliğine göre asıl ve ikincil (tali)

olarak sınflanması mümkündür. Ancak, grupların paylaşmalarına, paylaştıkları

şeylerin önemine, önceliğine, sayısına ve sıklığına göre sınıflanması belki

de daha doğru ve geçerlidir. Cinsiyet, dil, din grupları sürekli olduğu

halde pek de fonksiyonel değildir. Kişi kendi cinsine daha bir yakınlık

duyar ama cinsinin her üyesi ile bir grup içinde bulunmaz. Kişi kendi

dilini konuşan, kendi dinine inanan herkese yakınlık duyabilir

ama bir grup oluşturmaz. Kişi kendi mesleğine mensup kişiyi

meslektaşı olarak sayıp yakınlık duyabilir, ancak birlikte çalışmadığı

kişiyle aynı grupta bulunmaz. Bunun gibi, bir futbol takımının renklerini

tutabilir, bir siyasal partiyi destekleyebilir, belli bir dünya veya ahiret

görüşünü başkalarıyla paylaşabiliriz ama bu türlü ilişkiler, paylaşmalardan

çok, adı konmamış, belirsiz ortaklıklardır. Bu türlü benzerlik ve

yakınlıklara belki alt kültürler demek daha doğru olur. Bir ülkede,

toplumda yaşayan kadınlar ve erkekler, kadın ve erkek milletleri olarak

anılabilir ama mutlaka grup oluşturmayabilir, bir grup bilinci, dayanışması

içinde bulunmayabilirler. Siyasal bir partinin üyeleri, bir grup olmasa da,

merkez ve yerel yönetim organlarında çalışan, düzenli buluşan, çalışan,

üyelikten başka şeyleri de paylaşan temsilciler, sözgelişi Meclis Grubu,

doğru anlamda bir gruptur.



Gruplar, kültür varlığının kendisi gibi son derece dinamiktir.

Büyür, küçülür, güçlenir, zayıflar, çözülür ve dağılır. Değişkendir,

değişir. Birbirine dönüşebilirler -Asıl gruplar ikincil gruplara,

geçici gruplar kalıcı gruplara- Bir yolculuğu paylaşan geçici (ikincil)

grubun üyeleri, yolculuk sırasında evlenmeye karar vererek kalıcı bir aile

grubuna dönüşürken; aynı yolculuğu paylaşan evli çift, yolun sonunda ayrı

yaşamaya veya boşanmaya karar verebilir. Yalnız tabii boşanmakla, grup

tümden yok olmaz, ana babanın sosyal-kültürel, yasal ve hukuki ilişkileri

tükenmez. Hayat boyu sürebilir. Aile, dil, din, meslek ve benzeri kurumları

kalıcı yapan ilişkiler bunlardır.



Gruplar, insan ve toplumbilim açısından son derece önemlidir.

Çünkü, gruplar üyesi bulundukları kültürlerin özellik ve niteliklerini

büyük ölçüde taşır, yansıtırlar. Bir toplumu, kültürü veya alt kültürü

tümüyle izleyip incelemek mümkün olmadığı halde, gruplar doğru seçildiği ve

doğru yaklaşıldığı takdirde sağlıklı ve güvenilir biçimde gözlenip

araştırılabilir. Sosyal araştırmalar, tümü üzerinde değil, toplumu temsil

ettiği varsayılan seçilmiş örneklem grupları üzerinde yapılır. Sosyologlar

daha çok temsili örneklemler (yapay gruplar) üzerinde sorukağıdı veya survey

teknikleriyle çalışırken; insanbilimciler, aile, cins, okul, yaş, kuşak,

akran, meslek, iş gruplarına katılarak gözlem tekniği ile bilgi (veri)

toplamayı tercih ederler.



Grupların, ulaşılabilirliği yanında, araştırmaya elverişli

ikinci özelliği, toplum ve kültür bütününde yer alan başlıca kurum ve

işlevlere sahip olmalarıdır. Eğer bir grup yaşıyorsa, toplum içinde,

üyelerinin ve çevresinin gereksemelerini karşılıyor demektir. Yani açık

veya örtülü işlev(ler)i vardır. Bu işlevi yerine getirmeye çalışan bir lider

veya yönetim kadrosu vardır. Faaliyetlerin giderlerini karşılayan gelir

kaynakları vardır. Yeni (genç) üyelerin gruba uyumunu sağlayan bir eğitim

süreci yürütülmektedir. Grup üyelerinin iletişimini ve anlaşmasını sağlayan

özel bir dili bulunmalıdır. Üyelerini bir arada tutan, ve ötekilere karşı

birlik ve dayanışmasını sağlayan bir kimliği (bizlik) özdeşim duygusu ve

dünya görüşü vardır. Grubun, öteki gruplara göre üstünlüğünü simgeleyen

veya varlığını koruyup savunan bir sanat (güzellik) anlayışı geçerliktedir.

Grup içi anlaşmazlık ve çatışmaları önleyen, yorumlayan ve yargılayan bir

hukuk veya ahlak düzeni (davranış kalıpları) ya da bu tür görevlerden

sorumlu üyeleri vardır. Öyle ki, her grup, aile kurumu gibi, toplumun bir

nüvesi, minyatürüdür.



Kültür alanında en anlamlı gruplar, mekan ve zamanda,

geçmişten geleceğe oldukça bağımsız bir sürekliliği temsil eden

yerleşmelerdir. En küçük köylerden, aracı kasabalara, kentlere

ve başkentlere kadar her boydaki yerleşme, çok önemli bir alt

kültürü temsil eder. Kentler çağdaş eğilimleri simgeledikleri,

köyler geri kalmışlığı temsil ettikleri için araştırmacıların dikkatini

çekerler. Bu iki ucun arasında yer alan kasabalar ülkenin siyasi ve

ekonomik hayatında en önemli işlevlere sahip olabilir; ancak incelenmediği

için dikkatlerden kaçabilir. Tarım kentleri, tarım kültüründe idari,

siyasi ve kültürel bir merkezdi; endüstri, ticaret ve iş hayatının

odağındaki endüstri kentleri ise, sorunları, bilgi ve eğitim olanakları

ile insanlığın kaderini elinde tutmaktadır. Kentlerin, kültür tarihindeki

özel yeri ve işlevi için Bkz Lewis Mumford, Kentlerin Kültürü ve

Tarihte Kent.



Kuşkusuz toplum ile onu oluşturan gruplar, eşit ya da özdeş değildir.

Toplum, birey ve gruplardan oluşan fakat onların toplamını aşan, aşkın

bir varlık alanıdır. Onun için toplam değil toplum adını almıştır.

Sadece grupları incelemekle toplumu incelemiş, açıklamış olmayız.

Ancak, grupları incelemekle, bütün boyutlarıyla inceleyemediğimiz toplumun

işlevleri, yapıları, kurumları, süreçleri ve değişme dinamikleri

konusunda geçerli ve güvenilir ip uçlarını yakalamış oluruz.



Kaynak: Güvenç, 1995. İnsan ve Kültür'de (Remzi),

Sınıflaşma ve Gruplaşmalar



Halkbilimi ve Ötekiler



Halkbilimi, çağdaş (yaşayan) halk kültürünü inceleyen bir

insanbilimidir.



Yabancı dillerdeki etnografya, etnoloji ve folklor gibi adları

Türkçeye de girmiştir: Etnografya müzesi, etnoloji araştırması,

folklor yarışması gibi. Ethnos (halk) sözcüğünden türetilen etnografya,

halkın (belli bir topluluğun) günlük yaşamıyla ilgili belge ve töreleri

derler, sınıflar, sergiler. Etnoloji, etnografyanın topladığı bilgileri,

inceler, değerlendirir ve yorumlar. İngiliz vatandaşı W. J. Thomas

tarafından önerilen, Folklore ise; yazılı olmayan her türlü geleneksel

töreyi ve sanatı derleyip yaşatmayı amaçlayan bir bilgi ve ilgi alanıdır.

Folk sözcüğü halk ve topluluk, lore ise bilgi anlamındadır. Bu kısa

açıklamadan, etnografya, etnoloji, ve folklor gibi yabancı kökenli

sözcüklerin halkbilim veya halk bilgisi anlamına geldiği görülmektedir.

Başka bir deyişle bütün bu bilgiler, belli bir topluluğa ait bilgiler toplamı

olarak akademik ve evrensel insanbilimin kollarıdır. Günümüzde bütün

bunlar, sosyal-kültürel insanbilimin dalları olarak görülür.



Benzer araştırma ve yayınlar, araştırmanın konusundan

çok, yapıldığı ülkeye göre değişik isimler alır. Sözgelişi, Amerika

Birleşik Devletleri'nde kültür antropolojisi, İngiltere'de

sosyal antropoloji, Fransa'da ve öteki bazı Latin ülkelerinde

etnoloji, Almanca konuşulan ülkelerde Völkerkunde, bazı

kuzey ülkelerinde ise sadece folklor gibi. Ülkemizde, halk

edebiyatı, halk oyunları, halk şarkıları ve halk giysileri anlamında

kullanılan folklor, halkbilimin halk sanatına yönelen dalıdır.



Ortak ilgi ve araştırma alanları halk olan bütün bu bilgi ve

bilimlerin farkları, benzerlikleri kadar önemlidir. İnsanbilim,

ilkel, geleneksel, ve modern bütün kültürlerle, klasik sosyal-kültürel

insanbilim yazısı olmayan, küçük ve basit kültürlerle ilgilenirken;

halkbilimciler, çağdaşlaşan/modernleşen toplumların geleneksel (kaybolmaya

yüz tutmuş) halk kültürü üzerinde çalışırlar. Değişen/gelişen ve

çağdaşlaşan toplumun incelenmesi işi çoğunlukla toplumbilimcilere

bırakılır.



Tarihi gelişmesi bakımından, şöyle bir yaklaşım ve sınıflama belki daha

açıklayıcı olabilir: Endüstri Devrimi'nden önce dünyamızın çoğu ülkeleri

geleneksel sayılabilirdi. Rönesans ile Endüstri Devrimi arasında yaşanan

değişme ve gelişmeler sonunda, bazı Avrupa toplumları kendilerini modern

(asri) veya çağdaş, uygarlığın (medeniyetin) temsilcisi saymaya başladılar.

Sahip oldukları geniş imkanlarla dünyayı incelediler. Keşfettikleri yazısız,

ilkel topluluklara çağdaş uygarlığın gerisinde kalmış anlamında kültür

adını verdiler. İnsanbilim, 19. yüzyılın ortalarında, insanbilimcilerin

topladığı bilgilerle doğdu. İskoçyalı, İngiliz ve Fransız filozoflar, 19.

yüzyılın başlarında kendi toplumlarındaki değişmeleri inceleyerek

sosyoloji yaptılar. Ne var ki, medeni ülkeler, hemen bir iki kuşak içinde,

köylülükten (tarımdan) kurtulup kentlileşemediler; endüstrileşen ülkelerde

yeni yetme bir kent kültürü doğarken, geleneksel halk kültürü varlığını

sürdürdü. Tıpkı bugün kendi ülkemizde görüp yaşadığımız gibi. Toplumbilimciler

modern toplumun kurumlarını, süreçlerini incelerken; halkbilimciler,

ülkelerindeki geleneksel yaşama yöneldiler. Halkbilimi böyle doğdu. Bu işi

bütüncü bir yaklaşımla, yani maddi kültür-manevi kültür

ayırımı gütmeden; sistematik olarak yapanlara ve tanıtanlara

etnograf, yorumlayanlara etnolog; halk sanatlarına önem ve öncelik verenlere

folklorcu dendi. Öyle ki halkbilim, modern toplumun doğuşuna ve

toplumbilime karşı, gelenekselin bilgisi olarak oluştu ve gelişti.

Müzeler, arşivler, enstitüler ve dernekler böyle kurulup adlandırıldı.



İlk halkbilimciler, genellikle kendi toplumlarının geleneksel kesimlerinde

çalışıp yaşayan halk sanatlarında derlemeler yapan, malzeme toplayan

amatörler, gönüllülerdi. Akademik eğitim kurumları bu konulara ilgi duyunca,

folklor, etnografya, akademik etnoloji olmaya başladı.



Çağdaş insanbilimciler ise, varlık nedenini ve başarısını ilkel ve yabancı

topluluklar üzerindeki kültür-aşırı araştırma ve çalışmalar ile kanıtladıktan

sonra, kendi toplumlarını incelemeye yöneldiler; toplumbilime rakip oldular.

Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, akademik kurumlarda çalışan

toplumbilimcilerle insanbilimciler, kendi ülkelerinde değişmeye direnen

geleneksel (köylü/tarımcı) toplulukların varlığını fark ettiler.

Halkbilimcilerin en az yüzyıldır sürdürdüğü araştırma ve çalışmalara

katıldılar. Aslında, bütün insan ve toplumbilimcilerin ortak ilgi alanı

tek kelimeyle kültürlerdir. Bütün bu bilgi ve bilim alanlarını birbirinden

ayıran özellik ve nitelikler, sadece kültürel farklardır.



Yani insan, toplum ve halkbilimcileri, ilgi duydukları ve inceledikleri

kültüre göre birbirinden ayrılmaktaydı. Geçmişte belki böyleydi ama

giderek bu temel farklılıklar ortadan kalkmaya başladı. Çağdaş

Cumhuriyetlerde izlenen demokratik ilkeler, sosyo-ekonomik bakımdan üst,

orta ve alt sınıf ve zümreleri birbirine yaklaştırırken, modern, geleneksel

ve ilkel kültür farkları orta sınıfın egemen kültürü çevresinde birbirine

yaklaşırken, bölgesel ve etnik farklılıklar yok olurken, yeni ulusal

kültürler doğmaktadır. Günümüzün konusu ve sorunu küreselleşme sürecinde, bu

benzeşme ve yakınlaşmanın yalnız ulusal düzeyde değil, uluslar ve kıtalar

arasında gerçekleştiğine tanık olunmaktadır. Gerçi, kültürel farklar tümüyle

ortadan kalkmamıştır ama kültürler birbirine yaklaşmaktadır. Çağdaş

halkbilimleri, günümüzün kültürel çeşitliliğini incelemeyi sürdürüyor.

Giderek, halkbilimlerini toplum ve insanbilimlerinden ayırmak sanki

güçleşecek gibi görünmektedir. Toplumbilimciler değişme ve

gelişmeyi, halkbilimcileri ise zamana direnen gelenekseli inceleyip

korumaya çalışırken; bütüncü insanbilimcilere bu iki ucu bağdaştırmak

görevi düşüyor. İnsan ve toplumla ilgili bu tür bilimler arasındaki

farkların giderek azaldığı ya da azalacağı söylenebilir. İnsan ve

toplumbilim kendini kanıtladığı oranda, halkbilimlerine duyulan ilgi

azalacak, halkbilim bir halk sanatı olarak varlığını sürdürecek gibi

görünmektedir.



Kaynak: Örnek, 1976. Türkiye'de Halkbilim. İş Bankası Kültür Yayını.



Irkçı Yaklaşımın Yanılgısı



Yabancı ülkeleri ziyaret eden gezginler, yabancı ülkelerde,

uzak diyarlarda çalışan görevliler, din adamları, yabancı toplumları

tanıma fırsatını bulan tüccarlar, askerler, gözlemciler, kültürel

farkları görmekle yetinmediler; açıklamaya çalıştılar. İnsanlar birey

olarak insana benzer olsalar da toplum ve topluluk olarak ne kadar

farklıydılar. Tanrı'nın insanları bu kadar farklı yaratmış olabileceğine

inanmakta güçlük çektiler. Yalnız toplumlar, kurumlar, töreler değil,

insanların renkleri; tenleri, boyları posları da farklıydı. Sanki hepsi

insana benziyor gibiydi ama sanki hiçbiri ötekine benzemiyordu. Bütün bu

farklı ırklar, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi, ortak bir atadan geliyor

olabilir miydi? Eğer öyle ise, Adem Babâ'nın ya da İsa Peygamber'in

ten rengi nasıldı? Beyaz mı, kara mı, sarı mı, kızıl mı? Bu renklerden

hangisi kimin atasıydı? Kutsal kitaplarda insan vardı ama ırk farklarından

söz edilmiyordu. Dünyaya egemen olmaya başlayan sömürgeciler, insan

ticaretine bir kılıf bulup, vicdanlarını temize çıkarabilmek için,

beyazlara benzeyen renkli insanların yani öteki ırkların beyazlar kadar

gelişmemiş olduğu inancını yaydılar. Beyazlara göre geri kalmış

(gelişmemiş/ilkel) görünüşlü bu yaratıklar insanlarla hayvanlar arasındaki

varlık düzeyinde bulunuyordu. Tam insan olmadıklarına göre sömürülmelerinde,

esir ve köle olarak çalışmalarında sakınca olamazdı.



Ancak, 19 yüzyılın ortalarında, bu ilkellerin aralarında

yaşayıp dillerini/kültürlerini öğrenme fırsatı bulan bazı araştırmacılar,

Güneydoğu Asya'da, Afrika'da ve Güney Amerika'daki ilkellerin hiç de sanıldığı

gibi ilkel olmadığı gerçeğini gördüler ve yazdılar. İlkeller, ilkel değil

sadece farklıydılar. Komşularımızdan biraz daha az ya da-çok. O zaman şu

soru kaçınılmaz oluyordu: Neden?



Aslında, insanlar arasındaki farkların varlığı çok daha eskilerden beri

biliniyordu. Homeros, Truva savaşlarından dönen Odysseia'nın, Akdeniz

çevresinde yaşayan garip insanlar arasındaki inanılmaz serüvenlerini

öykülüyordu. Tarihçi Herodot ise, Helenlerle Persler arasındaki davranış

farklarını, törelerle/(kültürle) açıklamaya çalışıyordu. Ünlü Marko Polo da,

ne kadar güvenilir olduğu bilinmeyen anılarında, ırklardan ziyade,

beyazlara benzeyen insan ve toplumların kültür farkları üzerinde durmuştu.



Dünyanın dört bir yanından derlenmiş bilgiler belli eğitim

merkezlerinde toplanmaya, ansiklopedilerde yayımlanmaya,

tarih ve coğrafya kitaplarında yer almaya başlayınca, insanların

merakıyla birlikte şüpheleri de arttı: İlkel (renkli) çağdaşlarımız

neden dolayı farklıydılar acaba -beyazlardan? Muhtemelen renkliler de aynı

soruyu soruyorlardı kendilerine. İnsanlar ve topluluklar öyle çeşitliydi ki

sorunu yanıtlamak pek de kolay değildi. Kendilerini geri kalmış (ilkel)

insanlara medeniyet ve iman götürmekle görevli sayan beyazların kara dumanlı

gemileri, ateşli silahları vardı. Beyaz ırktan insanlar, güçlü olduklarını

hemen her yerde kanıtlıyorlardı. Demek ki beyaz ırk yalnız

farklı değil, renklilerden güçlü ve üstündü. Medeniyeti doğaya

egemen olmak diye tanımlayan beyaz insan, kendinde, öteki (renkli tenli

doğal) insanları yönetme hakkını da buluyordu.



Doğaya egemen olan Batı medeniyeti, doğaya yakın ve bağımlı,

görünen toplumlara da egemen oldu. Sosyal Darwinciler, Evrim Kuramı'nın

dayandığı En güçlünün kalıcılığı ilkesinin yalnız canlılarda değil,

canlıüstü varlık alanında da geçerli olduğunu savundu. Hukukçular,

hukukun gücünden söz ederken, beyazlar, güçlünün haklı olduğunu savundular,

inanmayanlara savaşla kanıtladılar. Beyaz insanlar ötekilerden daha güçlü

olduğuna göre, kültürler arasındaki farklar ırkla açıklanabilirdi.

Gobineau gibi beyaz tenli bilginler bu varsayımı kanıtlayan örnekleri

bulup yazdılar.



Son yüzyılda yapılan bilimsel, genetik ve toplumsal araştırma ve

karşılaştırmalar ise, toplumlar ve insanlar arasındaki farkların,

biyolojik değil kültürel olduğunu yani ırkçı varsayımın yanılgısını

ortaya koydu. Çeşitli ırkların göze görünen (fenotipik) ve görünmeyen

(genotipik) farkları vardı; ama canlıüstü varlık alanındaki farkların

sebebi biyolojik veya ırksal değildi.



İnsantürünün yarattığı ve insanı yaratan canlıüstü varlık alanı

tek bir neden-sonuç ilişkisi ile açıklanamayacak kadar karmaşık bir olguydu.

Gerçi bazı ırksal özellikler, insanın doğal çevreye uyumunu kolaylaştıyordu

ama kültürel farklar ırk farklarıyla açıklanamıyordu. Oysa belli toplumlarda

yoğunlaşmış gibi görünen ten, göz, saç rengi, çekik gözlülülük, burun ve

dudak biçimi fiziksel (ırksal) özellikler, toplumun kültürel seçiciliği

ile açıklanabilirdi. Bireyler ve toplumlar, çoğalma sürecinde eş

seçerken, benzerlerini tercih ediyordu. Kültür kuramı, ırksal

açıklamanın yanlışlığını gösterdi ama bireylere ve toplumlara

üstünlük duygusu veren, üstünlük kompleksini besleyen ırkçılığı

tümüyle ortadan kaldıramadı. Beyaz tenli insanbilimciler

kültürlerin göreceliği tezini savunurken, ırkçılar beyaz tenli ırkların

üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştılar. Diktatör Hitler. Bütün ırklardan

hatta beyazlardan üstün Almanların dünyayı yönetmesi gerektiği inancıyla

dünyanın altını üstüne getirdi. Sonunda yenildi ama silinmedi. Onun

kafatasçı çocukları ve yandaşları, farklı ırk, din ve dilden insanların

Medeni Avrupa'ya üye olamayacağını savunuyorlar.



İkinci Dünya Savaşı yıllarından sonra, insanlık tam şu kafatasçılık

salgınından kurtuldu kurtuluyor derken, beklenmeyen gelişmeler oldu. Önce,

sosyobiyologlar, kültürel süreçlerde, biyolojik (genetik) güçlerin seçici

(etkili) olabileceğini savundular. Ardından genetik araştırmalara dayanan

gen mühendisleri, biyolojik ve sosyal-kültürel davranışları ve bozuklukları

denetleyen genleri tek tek bulmaya başladılar. Öğrenmeyi, sağlığı,

hastalığı, ömrü, başarıyı, uyumu, yaratıcılığı etkileyen genler,

gün geçmiyor ki, günlük basında şâşkınlık yaratan bir haber olmasın.

Doğanın yaptığı genetik yanlışları düzelterek, genlerin yerini değiştirerek

insanlığın, toplumların ve kültürlerin sorunlarını çözmek mümkün olacaktı.

Umutlar biraz zorlandığında, genetik mühendisliği Nazilerin önerdiği

ırk ıslahı' projesine benzemeye başlıyor. Naziler ve kafatasçılar,

insanların görünen fenotipik ırk özelliklerine bakarak kimin kiminle

evlenip çocuk sahibi olacağına karar vereceklerdi. Gen mühendisleri, biraz

daha bilimsel bir yaklaşımla, bireylerin genografileri üzerinde

çalışılacağını ileri sürüyorlar. Kuzular kopyalandı, sıra insanlara gelecek

(mi?) Bütün bu bilimsel buluşlar iyi de, cevapsız kalan iki soru var:

(1) Genetik bakımdan sağlıklı olan kimler, sağlıklı sayılmayan kimleri,

hangi yöntemle ıslah edecek? Hitler gibi bir üstünlük sapığı zorbanın,

varlığın temeli olan çeşitliliği ortadan kaldırması nasıl önlenecek?

Atom ve hidrojen silahlarında olduğu gibi teknolojiyi önce geliştirelim

sonra kötüye kullanılmasını önleriz deyip bekleyebilir miyiz? Sözün

özeti, ırkçılığın kötü olduğunu biliyoruz da, ırkları ve bireyleri

bilimsel (ya da henüz bilinmeyen) tekniklerle ıslah etmenin

doğru olacağını söyleyemeyiz.



Kaynak: Güvenç, 1995. İnsan ve Kültür'de (Remzi), Irkla Açıklama Bölümü.



İnsan-Dil ve İletişim



Hep bilir, inanır ve söyleriz, öyle ilim/bilim falan yapmadan: Hayatta

her şey, insanlar, kurumlar, toplumlar birbirine bağlı, bağımlı ya da bize

öyle görünüyor. Nerede, ne zaman, nasıl öğrendik bu evrensel ve bilimsel

gerçeği? Okulda desek, hangi okulda, hangi derste, hangi öğretmenden?

Toplumu oluşturan her birey ve aile ötekine bağlıdır; her grup ve kurum

ötekini etkiler ve onlardan etkilenir. Bu gerçeği sorgulamayız.

Kuşkusuz bağlı olmasına bağlı da neyle? Sözgelişi, iple mi,

telefon teliyle mi, internet'le mi?



Kültürbilimciler, küçük toplumları incelerken bu varsayımı

irdelemek, soruyu açıklamak fırsatını buldular: Toplumsal bir

birlik veya bütünde herşey herşeye insanla bağlı. Aslında hiçbir

şey bağlı değil ötekine, biz insanlar dilimizle bağlıyoruz her şeyleri

birbirine. Bu işe de iletişim adını veriyoruz. Arapça kökenli

ünsiyetten türetilen insan sözcüğü ve kavramının ilişki/yakınlık kuran

anlamı buradan geliyor. Böylece bir ilişkiler yumağına dönüşen toplum

veya kültür varlığına toplumsal yapı adı da verilir. Bu yüzden değil

mi ki, toplumbilimciler, Toplum kendisini oluşturan öğelerin toplamından

fazla bir varlıktır derler: Toplumu, toplamından fazla bir varlık yapan,

biz insanların tek tek veya topluca kurduğumuz ilişkilerdir.



Demek oluyor ki, dil dediğimiz iletişim aracı, toplumu

bir arada tutan harç; kültürü taşıyan ortak bir hazine, toplumu

yansıtan bir ayna; bireyler, gruplar ve kümeler arasındaki ilişkileri

düzenleyen hakem, hakim veya hekim oluyor. Bu yüzden temel eğitim dil

öğrenmeyle başlıyor, dille gelişiyor. Eski çağlardan bu yana dilin önemi

görülmüş ve dile getirilmiştir:



İnsan, giysisiyle karşılanır,



sözü sohbetiyle uğurlanır!



Adımızı söylemeye hiç gerek yok, ağzımızı açtığımız anda

kimliğimizi da açıklamış oluruz? Şöyle dermiş bilge kişi,



Biraz konuş ki seni tanıyayım!



Japon sanatçısı okuma yazmaya ağırlık verir:



Hele birşeyler yaz da tanışalım!



Dil, kültür ve eğitim ilişkisi, insan-kültür bilimlerinin üç temelidir.



Toplum ve kültürde ne varsa dilde ifadesini bulur. Dilde

neler varsa, toplum ve kültür de asılları veya yankıları vardır.

Hangisinin önce geldiği, felsefecilerin ve tarihçilerin kolay kolay

çözemediği bir bilmecedir. İdealistler, dil ve düşünceye, pozitivistler

topluma ve ilişkilere öncelik verirler. İnsansı yaratıkların dille

geliştiğini gözlemleyen kültürbilimcileriyle tarihçiler, öncelikten çok

karşılıklı ilişki üzerinde dururlar. Kültürün gelişmesiyle dil, dilin

gelişmesiyle kültür gelişir ve zenginleşir. Kültürü inceleyerek dilin ne

büyük bir mucize olduğu; dil mucizesini inceleyerek kültürün insan

üzerindeki etkileri ve sonuçları anlaşılabilir.



Ne var ki, dil ile kültür arasındaki bu karşılıklı ve işlevsel

ilişki, canlıüstü varlıklarda bir dil-kültür ikilemine yol açar. Dil,

öznel düşünceleri yansıtır ama nesnel kültürü ne kadar doğru

yansıtır? Acaba gerçekten yansıtabilir mi? Şimdi bu tümceden

anladıklarınızı yazmayı denerseniz, her denemede farklı bir

şeyler söylemeye çalıştığınızı görebilirsiniz. Acaba bunlardan

hangisi, dil-kültür ilişkisini en doğru anlatıyor? Yanıtlanması

zor bir soru, yanıtı hiç kolay değil. Kültür kavramını açıklarken

değinilen, gerçek-ideal ikilemi, belli bir ölçüde, dil-kültür ikilemidir.

Bu anlam ve bağlamda, her toplumda bir kültür ikilemi vardır, denilebilir:

Biri yaşanan öteki algılanan ve dile getirilen. Kültürün ABC'si kitabının

İ (insan, dil ve iletişim) bölümünde, dil-kültür varlığı üzerinde mi

konuşuyoruz yoksa kültür kavramı üzerinde mi? Kesin yanıtı olmayan çetin

sorulardan biri. Dilimiz olmasaydı nasıl anlar ya da anlatırdık kültürü?

Peki ama kültürümüz olmasaydı dilimiz olur muydu? Galiba hiç

bilemeyeceğiz! Öyleyse dilimizle ve dilimiz kadar yaşadığımızı

söyleyebiliriz.



Baypas ameliyatı geçirmiş olan hasta doktoruna yakınır:



-Bana hemen herşeyi yasakladınız, kısıtladınız, ama aynı

ameliyatı geçiren bir arkadaşım, eskisinden daha çok yiyip içtiğini,

koştuğunu, çalıştığını, eğlendiğini kısaca daha hızlı ve mutlu yaşadığını

söylüyor!



-Öyle mi söylüyor? diye sormuş doktor.



-Evet, tam böyle söylüyor.



-Siz de söyleyin, söylemenizde herhangi bir sakınca yok!



Kaynak: Porzig, 1995. Dil Denen Mucize. TDK (AKDTYK)



japon Mucizesi (mi?)



Japonya, Çarlık Rusyası'nı ünlü 1904-1905 Savaşında karada ve

denizde ağır ve kesin bir yenilgiye uğratınca, dünyanın

dikkati bu ülkeye çevrilmiş, olaya mucize tanısı konmuştu:

Uzakdoğu'nun küçümen, yoksul çeltikçileri, Rusya gibi bir koca devi

nasıl devirebilirdi? Yüzyıllardır savaştığı güçlü komşusu Rusya

karşısında, 19.yy'ı zar zor çıkaran Osmanlılar da, Ertuğrul Faciası ile

tanımaya başladıkları Japonya'ya derin bir hayranlık duydular, kendi

gelecekleri için umutlandılar. Türkçe Togo adı o dönemden kalma bir özlem

simgesidir: Japon, Urus'u yenebiliyorsa biz de yenebiliriz. Askerler,

siviller, hocalar, yazarlar Japon mucizesine yakın ilgi duydular

açıklamaya çalıştılar. Bu ilgi Cumhuriyet döneminde devam etti.



Türkler de tıpkı Japonlar gibi hızla gelişip uygarlık düzeyini

yakalayacaklardı. Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndaki ağır yenilgisi

ve koşulsuz teslim oluşu tarihi başarılarını gölgeledi, hayranlık

duygularını külledi. Kore Savaşı sırasında, Japonya'yı ziyaret eden

gazilerimiz, ülkemizin romantik anılarını tazelediler. Savaş sonrası

yıllarındaki hızlı onarım ve kalkınma, Tokyo Olimpiyatları'nın üstün

başarısı Japon Mucizesi söylemini yeniden gündeme getirdi. Geleneklerini

koruyan -ya da öyle görünen- bu toplumun çağdaşlaşmada gösterdiği üstün

başarının sırrı neredeydi? Batılısı, doğulusu bütün dünya bu

sırrı bulmaya, bu mucizeyi açıklamaya çalışıyordu. İlk göze

çarpan ve akla gelen geleneklerdi. Japon mucizesinin sırrı töredeydi:

Japonya geleneksel kültürünü hiç değiştirmeden, Batı'dan yalnız bilim ve

teknoloji alarak kalkınmıştı. Japonya'nın bu başarısı Türkiye'ye örnek

olabilirdi. Bu söylem, İslam dünyasının çoğu liderlerine de cazip gelmişti.

Biz de, Japonlar gibi, Batı'dan yalnız bilim ve teknoloji alıp kendi

kültürümüzü koruyarak çağdaşlaşabilirdik. Neden olmasın? Eğitimciler,

hocalar ve yöneticiler arasında bu görüşü savunanlar zamanla çoğaldı.

Fikir iyiydi de, tarihi gerçeklere pek uymuyordu. 600 yıldanberi

komşu yaşadığımız, yaklaşık 200 yıldır çalışıp çabaladığımız

halde, neden alamıyorduk acaba, Batı'nın bilim ve teknolojisini?

1960'larda Princeton Üniversitesi'nde yapılan bilimsel bir toplantıda,

Türk ve Japon çağdaşlaşması karşılaştırılmış, bu iki kültürün hiç benzemediği

ve bu nedenle karşılaştırılamayacağı sonucuna varılmıştı. Ünlü bir

Japonya uzmanı sayılan İtalyalı Maraini'ye göre, Japonya tarihöncesinden

beri çağdaş olagelmiş bir toplumdu. Kendilerin'i dünyadan üstün gördükleri

için yabancıların ülkeye girmesini, Japonların dışarıya çıkmasını

yasaklamışlar, ülkeyi barbarlardan tecrit etmeyi denemişlerdi; ama dünyada

neler olup bittiğini de yakından izlemişlerdi...



1770'lerde Batı'nın geliştirdiği ilk anatomi atlasını alıp iki dilde

dört renkli basmışlardı. Teknik ve bilimsel tarıma 17. yüzyılda

geçerek, verimi 250 yılda ortalama 2.5 kat artırmışlardı. Endüstrileşmeden

önce şehirleşmeyi başarmışlar, okuma yazma oranını yüzde 50 düzeyine

çıkararak Endüstri Devrimi'nin kentsel altyapısını hazırlamışlardı.



Biz Türkler, Japonlara benzediğimizi, ya da kültürlerimizin

benzerliğini savunur dururuz ama romantik aşıklar gibi, Japonya'yı ve

kültürünü hiç tanımadan söyleriz bütün bunları. Tarihi ve kültürel gerçek

öyle ki; tıpkı biz Türkler gibi, Japonları da anlamak zor, çünkü çok basit:

Japonlar kimseye değil kendilerine benziyorlar. Batı tehdidi karşısında,

geçen yüzyılda süratle endüstrileşirken, Batı kültürünü ve düşüncesini

öğrenmek (almak) gereğini duymuşlar fakat bu gerçeği kendilerinden bile

saklayıp: Batı bilimi doğu kültürü sloganına sığınmışlar. (Fars, Hint,

Çin, Kore, Mançu vd. Hangi Doğu kültürü?) Kendilerini inandırırken dünyayı

yanıltmışlar. Öteki yabancılar gibi biz Türkler de Japon başarısının

sırrını, işkolik, vatansever oluşlarında, kamikaze'de, harakiri'de, geyşa'da

aramışız. Tabii bulamamışız.



Yabancı gözlemcilere göre mucize, kalkınmanın değişimsiz gerçekleşmiş

olmasından (?!) kaynaklanıyordu. Değişmeden kalkınmak ve çâğdaşlaşmak

mümkün olamayacağına göre mucizeyi kabul etmekten başka yol kalmıyor.



İşte bu soruda kültürbilim mucizenin imdadına yetişti.

Gelişimin değişimsiz gerçekleşmeyeceğini bilen toplumbilimciler, yaşayan

törelerin gözlemcileri yanılttığını fark ettiler. Japonya değişiyor fakat

bazı törelerini yaşatarak değişmemiş gibi görünüyordu. Bu olguya süreklilik

de denebilirdi. Gözlemcileri yanıltan bir din sorunu vardı. Çoğu

yazarlarımız, Japon dininin değişmediğini söyler ama Japon dininin ne

olduğunu bilen ya da anlayanların sayısı yok denecek kadar azdır. Şöyle

diyor bir Japon bilgesi, Japon dininin ne olduğunu bilen biri varsa eğer,

Japonya'yı anlamış sayılır. Bir Doğa dini olan Şinto (Tanrılar

yolu)'nun milyonlarca tanrısı vardır. Her canlı bir tanrı sayılabilir.

Her insan bir Tanrı olabilir. Şinto kadar yaygın ve popüler olan Budizmin

tanrısı, peygamberi ve kutsal kitabı yoktur ama yüzlerce mezhebi ve tarikatı

vardır. Budizmin birinci öğretisi hayatın değişim olduğudur. Böyle bir

dinin neresi, hangi gerekçeyle nasıl değiştirilebilir ki? Kültürün

değişmeyen özünün din olduğunu savunan ve Japonya'nın değişmeden

kalkındığını örnek gösterenler, Japonya'yı hiç tanımayanlardır. Bir de

tabii, tanıdığı halde, nasıl olsa kimse bilmiyor deyip, gerçekleri

çarpıtanlar, Japon mucizesini kendi küçük çıkarları için kullananlar

vardır. Japonlar aslında Müslümandır ama farkında değiller gerekçesiyle,

Tokyo'da Selimiye Camii'nin kötü bir kopyasını inşa ettirenler vardır.

Vardır da Japon dininin Japonluk (mililiyetçilik) olduğunu bilen

milliyetçiler azdır. Öyleyse, bu değişimsiz gelişme ve yalnız teknolojiyle

çağdaşlaşma söyleminin gerçeği nedir?



Gördüklerimiz doğru ise nerede yanılıyoruz? Japonya değişti, değişiyor ve

hep değişeçek! Ama son 100-150 yıllık değişim sürecinde, endüstrileşmeye

paralel olarak Japonya'da, hemen herşey değişirken, Japonlar geleneksel

çocuk bakımı ve eğitim yöntemlerini korumayı başardılar. İnsanın eğitimle

insan, Japonun kültürle Japon olduğu gerçeğini bilen Japonlar, eğitimin

yöntem ve teknikleriyle, anne-çocuk ilişkisini koruyarak, Japon insanının

ve toplumunun temel kişilik özelliklerini, aileye, topluma ve ülkeye

bağımlılığını sürdürmeye çalışıyorlar. Buna tatamizasyon, çocuğun

evcilleştirilmesi diyorlar. Temel ilke, çocuğu ağlatmadan, dövmeden ve

cezalandırmadan, bir tanrı imiş gibi, korkusuz, onurlu/sorumlu bir varlık

olarak yetiştirmektir. Kolay olmamakla birlikte, bu güç denemede belli bir

ölçüde başarılı oldular. İşte burada, Japon kültürünün kendine benzeyen bir

özelliğine yer vermek gerekir. Türk kültürü de dahil olmak üzere, genel

olarak kültürler belli bir kurumun yerine yenisini alırken, eskisini

atarlar, hizmet dışı bırakırlar. Çünkü, doğrusal ve biçimsel dil-mantık

sistemlerine göre, birşey ya vardır ya yoktur, ya doğrudur ya yanlıştır.

Bu ikisinin arası veya ortası mümkün değildir. Japon dilindeki doğrularla

yanlışlar birbirinden bu kadar kesin ayrılmıyor. Japon kültürü

yeniyi alır veya yaratırken eskisini atmıyor; sanki gün gelir lazım olur

gerekçesiyle, eskiyi el altında tutuyor, koruyor. Adeta, yeniyi, bir

bitkinin yıllık yaş halkası gibi, varolanın üstüne koyuyor. İşte Japonya'da

yeninin altında değişmez görünen eski yaş halkaları bunlardır. Japon yeniyi

alırken eskiyi atmaz, unutmaz. Japon için tarih, hayat ve kültür, geçmişten

geleceğe bir sürekliliktir. Mucize -eğer varsa- buradadır.



Kaynak: Güvenç, 1995. Japon Kültürü. İş Bankası Kültür Yayını.



Kavram ve Kuram Olarak



Kavram



Yukarıda, canlıüstü varlık tartışmasında, bilimsel kültür

kavramının uygarlık anlamına geldiği açıklanırken, kültür kavramının

biyolojik, felsefi ve eğitimsel anlamları üzerinde de durmuştuk. Şu kadar

ki bilimsel kültür kavramı, öteki anlamları da içine almaktadır. Kültürün

çok sayıda tanımı vardır ama çoğunluğu; tanıma benzemeyen; tanımın tanımına

uymayan tanımlardır:



Kültür, toplumun üyesi olarak kişilerin yaşamları boyunca

eğitim süreciyle öğrendiklerinin tümüdür.



Bu tanım öğrendiklerimizin tümü diyor, ama öğrenileceklerin neler

olduğunu açıklamıyor.



Doğa'nın ya da Tanrı'nın yarattıklarına karşılık insantürünün

yarattıklarının tümü!



Bu tanım da kültür varlığının insan tarafından yaratıldığından fazla

bir şey söylemiyor. Oysa, gerçekte insan o varlığın hem yaratıcısı hem

ürünüdür.



İnsanbilim çevreleri, yaklaşık yüzyıldan bu yana, İngiliz Tylor'ın

(1971) aşağıdaki tanımını büyük ölçüde benimsemiştir:



Kültür ya da uygarlık, toplumun üyesi olarak, insantürünün öğrendiği,

edindiği, bilgi, sanat, gelenek-görenek, ve benzeri yetenek, beceri ve

alışkanlıkları içine alan karmaşık bütündür.



Bu tanım, kültür kuramının ana savını (görüşünü) dile getirmektedir.



Kültür, öğrenilen, dilde saklanıp korunan, eğitimle yeni kuşaklara

aktarılıp aşılanan bir muhtevadır. Tylor'ın bu tanımı, kültür kuramı ve

bilimiyle uğraşanlara yol ve yön göstermiştir.



Bu tanımdan çıkan anlamları, insanbilimci Murdock (1940'lar), birkaç

alt başlık altında toplayıp açıklamaya çalışmıştır:



1) Kültür, içgüdüsel ya da kalıtımsal değil, her bireyin doğduktan

sonra, yaşayarak kazandığı, öğrendiği bilgi, davranış ve alışkanlıklardır.

Mademki öğrenilir, eğitimin kurallarına, yasalarına ve ilkelerine uygun

olmak zorundadır.



2) Bütün canlılar, yaşadıkları sürece, varlıklarını sürdürecek,

kendilerini tehlikelerden koruyacak bazı beceriler kazanırlar. Ancak

insan öğrendiklerini yavrusuna aktarabilen tek canlıdır. Onun bu alandaki

biricikliği kuşkusuz dil öğrenme yeteneğinden gelir. Bu anlamda, ilk

yaradılışa kadar uzanan kültürün, tarihi ve sürekli bir varlık alanı

olduğu söylenir.



3) Kültürün öğrettikleri yalnız, zaman boyutunda sürekli

değil, fakat aynı zamanda, toplumsal, yani mekana görelidir.

Toplumdan topluma değişir. Bir toplumun sahip olduğu, yarattığı,

paylaştığı tüm alışkanlıklar, o toplumun kültürüdür. Bu anlamda,

toplumun aile, mahalle, köy, kasaba gibi alt birimlerinin sahip olduğu

farklı kültür birikimlerine toplumun alt kültürleri denebilir. Kültür

toplumsal olduğuna göre, geleceği (kaderi) topluma bağlıdır.



4) Kültür her ne kadar, ideal kural, davranış ve değerlerden

oluşursa da, bireysel tutum ve davranışlar, büyük ölçüde ideallerden

ayrılır. Başka bir deyişle, her kültür bütünü, ideal ve gerçek adını

verebileceğimiz bir kültür ikileminden oluşur. İdeal ile gerçek ara sıra

birbirine yaklaşsa, üst üste gelse de, çoğu zaman birbirinden uzaktır.

Öyleyse insan davranışlarının büyük bölümü kültürel (öğrenilmiş) olsa bile

ideal olmayabilir. İnsan veya siyasal bilimcinin bu iki tür davranıştan

birine ağırlık vermesi, ideal ile gerçek ikilemini karşı karşıya getirebilir.



5) Kültür, biyolojik (yaşamsal) ve onlardan doğan toplumsal ihtiyaçları

karşılayıcı, yani işlevseldir. Kültürel kurumlar ve ilkeler; başarısı

denenmiş çözüm yollarıdır. Doyum (tatmin), alışkanlıkları destekler ve

pekiştirir; doyumsuzluk ise değişim ve boşluklara yol açar. Süreklilik,

doyumun, doyumsuzluktan biraz daha fazla oluşuna bağlanabilir. Madem ki,

biyolojik ihtiyaçlar evrenseldir, bunlara cevap veren kurum ve değerlerin

yani kültürlerin belli ölçülerde benzer olması kaçınılmazdır.



6) Hemen her kültürün öğeleri, uyum ve doyum sürecinin

sonucu olarak bütünleşmek, ya da öyle görünmek eğilimindedir.



Ancak kimi işlevcilerin ileri sürdüğü gibi, kültürün tam anlamıyla bir

bütün ya da bütünleşmiş sistem olduğunu söylemek güçtür. Tarihi ve

çevresel etkenlere ve çelişkilere açık olan kültürler tam bir bütünlük

kazanamazlar. Kazanır gibi olurken, iç-dış güçler dinamiği, dengeyi ve

bütünleşme sürecini alt üst eder. Bütünlük bir idealdir. Bütünleşme yerini

hemen ayrışmaya, çatışmaya bırakır.



7) Kültürün bir bütün ya da sistem olduğu sık sık yenilenir. Ancak,

sistemi tanımlamak zor olduğu gibi, kültürün belki de tam bir sistem

olmadığını savunmak daha kolaydır. Kültür varlığı tümüyle maddi veya

gözlemlenebilir bir olgu veya nesnel bir varlık değildir. Öyleyse, kültür

kavramı, hayatla ilgili soyut bir kavramdır. Bu kavram bir coğrafya haritası

gibidir. Yeryüzü öğelerini ve engebelerini simgeleyen harita nasıl bir

soyutlama ise kültür kavramı da aynen bir soyutlamadır. Kültürel kurum,

kavram ve süreçler gerçekliğin adları ve soyutlamalarıdır.



Kültür varlığının bu (soyut) özelliği yalnız kültür varlığıyla

değil, bilgi sahibi olduğumuz her varlıkla ilgili bir bilgi problemidir.

Olay veya olgunun kendisi nesnel bir gerçeklik ise, onunla ilgili

bilgilerimiz o olay veya olgunun öznel soyutlamasıdır. Somut gerçellikle

onun soyut bilgisinin birbirine ne kadar benzediği, her bilim alanında

olduğu gibi kültür alanındaki temel sorunlardan biridir. Belki kültür

alanında bu sorun daha da önemlidir, çünkü öteki bilim alanlarında çalışan

bilginler Doğa'nın nesnel olguları üzerindeki gözlem ve kanılarını

tartışırken, kültür alanında kişiler, kendi hayatlarıyla ilgili inanç ve

değerlerini karşılaştırmakta ve tartışmaktadır.



Kuram



Kapsam ve kaplam olarak bir kuram enginliğindeki ve zenginliğindeki

Kültür kavramı, insantürü ve canlıüstü varlık alanı ile etkileşimini ve

değişim sürecini açıklamaya giriştiği için aynı zamanda bir kuramdır. Şöyle

der insanbilimci: İnsanlar ve toplumlar benzer, çünkü kültürleri benzer;

insanlar ve toplumlar benzemez, çünkü kültürleri farklıdır; insanlar

ve toplumlar değişir, çünkü kültürleri değişmektedir. İleride S

(Süreçler: Kültürleme, Kültürlenme ve Kültürleşme) maddesinde açıklanacağı

gibi kültür değişimi, kültürel süreçlerin bir bileşkesi olarak gerçekleşebilir.



Kaynak: Güvenç, 1996. İnsan ve Kültür'de (Remzi), Kavram ve Kuram



Laiklik Nedir, Ne Değildir?



Türk Devrimi'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin altı temel ilkesi arasında

yer alan yabancı kökenli kavramdır -laiklik. Fransızca laicite'den

uyarlanıp laiklik denmiştir: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik,

Devletçilik, İnkılapçılık ve Laiklik! Altı ilkeden ilk beşi, -çilik ve

-çılık ekleriyle belli bir ideolojiyi (-izm'i) simgeleyen Osmanlı Türkçesi,

altıncı ilke laiklik ise, bir politika veya ideolojiden çok, tarihi bir

hukuk kavramıdır. Fransızcada, laikçilik diye çevirilebileceğimiz bir

laicisme kavramı da var ama Cumhuriyeti kuranlar, laikçiliği değil,

laikliği seçmişler. Peki ama neden? Ne demek, hangi anlamda, laiklik?



Son 10-15 yıldanberi, laikliğin ne olduğunu, aramızda tartışıp duruyoruz

ya ne tanımlıyor ne de belli bir tanım üzerinde bağdaşabiliyoruz. Kitaplara

geçmiş yaygın tanıma göre, din ile devletin ayrılması ya da ayrılığı.

Ülkemizde geçerli olan Kara Avrupası hukuk geleneğinde din ile devletin

ayrılmasına sekülarizm, çağdaşlık (secularizm) denir. Türkiye

Cumhuriyeti'ni kuranlar din ile devleti kuşkusuz ayırmak istemişler,

ama sekülarizm yerine laikliği seçmişler. Laik sözcüğü Fransızca laic veya

laique'ten geliyor. Fransızlar, Latince laikus'tan, Romalılar

Elence Laikos'tan almışlar. Eski Elen toplumlarında tam beş sınıf halk

varmış. Tepeden tabana doğru:



Aristos (soylular, eşraf)



Klerikos (rahipler)



Demos (burjuva, orta direk)



Yorgos (köylüler, tarımcılar)



Laikos (yersiz yurtsuz, kadınlar, köleler ve esirler)



Elen Cumhuriyeti, birbirine rakip Aristoslar ile Demosların

yönetiminde imiş. Kim güçlüyse, kent toplumunu yönetirmiş.

Soylu Aristosların yönetimine aristokrasi, orta sınıf Demosların

yönetimine demokrasi denirmiş. Bu iki rakip zaman zaman

kanlı iktidar savaşları yapmışlar. Hukukçu Solon, ünlü yasalarıyla bu

iki sınıf halkı, barış ve hukuk düzeni içinde uzlaştırmaya ve yaşatmaya

çalışmış. Kim iktidarda ise Rahipler o sınıfa hizmet etmiş, köylüleri

onlar yönetmiş. Başka bir deyişle, Elen Cumhuriyeti bugünkü anlamda

demokrasi değilmiş, çünkü toplumun yüzde 85'i yönetime katılamazmış.

Her aileye üç-beş tane esir ve köle düştüğüne göre, toplumun büyük

çoğunluğu Laikos imiş yani toplumun ve yönetimin dışında tutulurmuş.

Bu durum ufak tefek değişikliklerle, Roma İmpartorluğu'nda, Byzantion'da

ve Orta Çağlarda da devam etmiş. Onsekizinci yüzyıl ortalarında, Fransa'da

güçlenen ve iktidara ortak olmaya kalkışan Fransız orta sınıfı

(burjuva/demos) karşısında iki büyük gücün ittifakını bulmuş: Devleti ve

Krallığı temsil eden soylu Aristoslar ile ülkenin mal varlığının yaklaşık

yarısına sahip rahipler kilisesi yani Klerikos. Burjuvalar, köylülerin

(Yorgos) desteğini aramışlar. Devrimi desteklerlerse, köylüleri vatandaş

yapmayı vaat etmişler. Deneyimli köylüler maceradan kaçınmışlar:

Siz kozunuzu paylaşın. İktidarı kim alırsa biz onu tanır; ona sadık

kalırız. demişler. Çareşiz burjuvalar, son çare olarak, kent sokaklarında

yaşayan yersiz yurtsuz, baldırı çıplak (sans culotte) Laikoslara yanaşmışlar,

aynı teklifi yapmışlar. Hapishanelerde sürünen ve hastanelerde bakım

bekleyen laikler devrimi desteklemiş; Krallığa ve Kilise'ye karşı,

iç-savaşta burjuvaların yanında yer almışlar. Büyük Fransız Devrimi'nin

tarihi böyle de okunabilir. Burjuvanın Bastille Hapishanesi'ne saldırıp

mahkumları salıvermesi boşuna değildi.



Soylular ve Kilise, yerleşik düzene karşı devrimci burjuvaları destekleyen

laikleri, ve onları yanına alarak devlete ve kiliseye savaş açan

laikçileri dinsiz ilan etmiş. Laiklerin dinsizliği yargısı bu

suçlamadan kaynaklanır. Yoksa Kilise'nin en iyi müşterileri olan burjuvalar

ve laikler neden dinsiz olsunlar ki? Burjuvalar sözlerini tutmaya

çalıştılar. Yaklaşık 220 yıl süren uzun bir savaşımdan sonra laiklerin

-dinsiz değil- vatandaş olduğu (1905'te) böylece tescil edilmiş:

Protestan ülkelerin sekülarizmi, din ile devleti ayırırken, Katolik Fransa'da

yapılan devrimin, din ile devleti ayırmakla yetinmeyip, vatandaş sayılmayan

bir toplum kesimini -Kilise'nin direnmesine karşın- vatandaş yaptığı ve bu

yüzden adının dinsize çıktığı görülüyor.



Kısa tarihçenin laikliğimizle ilgisi şöyle: İslam, hem din,

hem devlet, hem de kültürdür. Türk Devrimi, din ile devlet işlerini

ayırmakla yetinmeyip, İslam Kültürü'nde de bir devrim

yapmak istemiş; kadını toplum hayatına katmaya çalışmış ve

devrime laiklik demiştir. Sekülarizm, din ile devleti ayırmakla

yetindiği halde, laiklik ilkesi vatandaş sayılmayanların topluma

katılması (demokrasi) demektir. Bu açıdan laiklik, bir hukuk

devrimi olduğu kadar bir kültür devrimidir. Fransız Devrimi'ni

okuyan devletçi İslamcılar, laikliği dinsizlik olarak yorumladılar.

Kilise söylemine uyup önce Laiklik dinsizliktir, sonra da Laiklik

dinsizlik değildir çizgisini savundular. Savunmakla yetinmediler,

laikliğe karşı cihad (savaş) açtılar. Yayınlarında, sözlüklerinde önce

(1) Türkiye'de Laiklerin dinsiz olduğunu oysa, (2) Batı da Laikliğin

dinsizlik olmadığını yazdılar, yazdırdılar. Sözgelişi, 1980'lerde MEB'ce

bir dizi baskısı yapılan Büyük Türkçe Sözlük'te laiklik, dinsizliktir diye

tanımlanıyordu. Ne güçlü fakat ne yanıltıcı bir yargılama. Önce laikleri

dinsizlikle suçla, sonra laikliğin dinsizlik olmadığını söyleyerek zihin

ve vicdanları iyice bulandır. Laiklerin dinsiz olduğunu ve Laikliğin

dinsizlik olmadığını söyleyenler -dindarlar değil- dini siyasete alet

eden kökten dincilerdir. Siyasiler de, laiklikle ilgili bu tür toptancı

sloganları, kendi amaçları için rahatça kullandılar. Dinci kesimlere hitap

ederken, Kimi laikler laikliği dinsizlik gibi anladılar, dinsizlik veya

din düşmanlığı gibi yorumladılar, biz bu imansızlara, laikliğin dinsizlik

olmadığını anlatmaya çalışıyoruz dediler. Aynı siyasiler, laiklere dönüp,

Kimi şeriatçılar (dinciler) laiklerin dinsiz, laikliğin dinsizlik

olduğunu iddia ediyorlar, biz laikliğin dinsizlik olmadığını savunuyoruz

derler.



Bu ikili oyun ne yazık ki Türk demokrasisi açısından yararlı ve yapıcı

olmadı. Sorun laikliğin ne olmadığını tartışmaktan kaynaklanıyor. Sorun

ve çözüm, laikliğin -ne olmadığı değil- ne olduğudur. Siyasetçiler,

anlamını bilmedikleri laikliğin ne olmadığı ile yetindikleri için sorun

büyüdü, bugünkü boyutlara geldi. Örnek olarak: Devlet laik olabilirmiş ama

birey (kişi) laik olamazmış. Neden olmasın ki? Devletinin laik olmasını ve

laik kalmasını isteyen dindar kişi, laik bir vatandaştır. Fransızlar ona

şeriatçı karşıtı olarak laikçi (laiciste) derler. Türkçede, laisizmi

kullanmadığımız için laik diyoruz. Laik kişi elbet dinsiz değildir ama

kendi inanç özgürlüğü ve toplum barışı için devletinin laik olmasını

savunabilir ve savunmalıdır. Bu onun vatandaşlık hakkıdır. Tıpkı, inancı

gereği şeriat devleti isteyen müminler gibi.



İşte bu gerekçeler ve amaçlarla, laiklik, demokrasinin temel

taşı, çağdaş uygarlığa yönelen toplumun barış ve huzur güvencesidir.

Kültürle ilgisi ve ilişkisi açısından laiklik, geleneksel tarım kültüründen,

çağdaş sanayi toplumuna geçiş döneminin vazgeçilmez kültürüdür; olmazsa

olmaz şartıdır da denebilir, eğer bir iç savaş istemiyorsak. Toplumsal

barıştan söz edenlerin laikliği savunması, 8 yıllık kesintisiz eğitime

karşı çıkanları uyarıp uyandırması gerekiyor.



Kaynak: Berkes, 1973. Türkiye'de Çağdaşlaşma. Bilgi.



Metot ve Teknikler



Bilim, bilim yöntemiyle üretilen bilgi türü olduğuna göre,

kültürü inceleyen bilimlerin yöntemi bilim yöntemidir. Öyleyse

bilim yönteminin nasıl bir yöntem olduğunu burada kısaca

açıklamak gerekli olabilir. Din ve sanat anlamındaki kültürlerin

yöntemi kuşkusuz farklı olabilir.



Liselerde okutulan mantık kitaplarında, bilim yapan aklın,

tümdengelim (deductive) ve tümevarım (inductive) olmak üzere

karşıt iki yön izlediği ya da izleyebileceği, yazılıdır. Şöyle ki:

Bilimsel bir önermenin geçerli olup olmadığını irdeleyen insan

aklı, n-tane olayda önermenin doğrulandığını görse bile,

n+1'inci olayda aynı, benzer ya da beklenen sonucu alacağından emin

olamaz. Öyleyse tümevarım yoluyla bilim yapılamaz. Ya hangi yolla

yapılır? Genel geçerliği, binlerce yıldan beri sınanmış önermelere

dayanarak sonuca varmak en güvenilir yöntemdir. Önerme genel geçer

olduğuna göre, ona dayanarak varılan sonuçlar, yapılan çıkarsamalar da

geçerli olacaktır, derler. Mantık doğru da, akıl yürütmenin böylesine

koşullanmış olduğu toplumdaki öğrenciler ve de tabii öğretmenler, genel

geçer olduğu varsayılan önermenin o yüce yetki koltuğuna nasıl çıkıp

oturduğunu çoğunlukla sorgulamazlar.



Tümevarım yönünden ve yolundan genel teori ve yasa düzeyine yükselmek

mümkün olmadığına göre, her halde başka bir yolu bulunmuştur. Geleneksel

(suri) mantıkçılar, bu soruyu iki türlü yanıtlar: (1) Üstün ve onurlu

bir varlık olarak Tanrı benzerinde yaratılmış olan insan, genel geçer

doğruları daha doğuştan zaten bilir. Bilmeyen varsa (2) Tanrı, gönderdiği

peygamberler veya vahiyler aracılığı ile insanoğluna, gerçeği bulmak,

öğrenmek olanağını sağlar. Bütünün, parçasından büyük olduğunu, bir

doğruya dışındaki bir noktadan ancak tek bir paralel çizileceğini sanki

doğuştan biliriz. Bunlar ispatı gerekmeyen açık seçik doğrulardır.

Bilirsin ya da bilmezsin. Bütün bunlar iyi de, sezgilerimiz dışında kalan

bilimsel gerçekler, kuramlar, yasalar n'olacak? Nasıl çıktılar onlar

piramidin en tepesindeki o yüce katlara? Eğer onları da Tanrı koyduysa

oraya, Tanrı neden bu tür gerçekleri bütün toplumlara, kişilere eşit

dağıtmıyor da, kimi insanlar, ancak hayat boyu çalışıp didinerek

varabiliyor oraya? Sorunun mantıklı yanıtı ortadadır. İnsanoğlu, genel geçer

gerçekliklere (yasalara, kuramlara), tümevarımla yani deneyip yanılarak

çıkıyor! Deneylerimiz nice çok ve zengin olsa da, nasıl emin olabiliriz

n+1'inci deneyin, öncekilerle (kuramla) tutarlı olacağına? Bilim adamı bu

mantıklı soruyu şöyle yanıtlar: Tek veya birkaç olayın genel kuram veya

açıklamaya uymaması hatta ters düşmesi, bilimsel bilginin geçerliğini

sarsmaz, güvenirliğini değiştirmez. Geleneksel deyişle istisnalar kaideyi

bozmaz. Çoğu zaman ve durumlarda, istisnanın genel kurala neden uymadığını

araştıran akıl, bilinmeyen başka bir gerçekliğin eşiğine gelir. Bilimsel

buluşların bazıları bu tür istisnaların ürünüdür. Bilim bu tür deneme

yanılmalarla gelişir. Bilim tarihçileri ve filozofları, önceleri doğa

olaylarının incelenmesinde geliştirilen bu yönteme doğa tarihi adını

vermişlerdi. İnsanbilim -dolayısıyla- kültür bilimleri, doğa tarihi

yöntemiyle yapılan bir tür sosyalbilimdir.



Toplumbilim ile kültür ve insanbilimleri arasındaki başlıca

fark buradadır. Toplumbilim, uygar toplumların din, tarih ve

felsefe (akıl yürütme ve mantık) geleneğinden kopup gelirken,

çağdaş insan ve kültür bilimleri, Aristo felsefesinden ayrılarak

yeni bir bilim yöntemi öneren Bacon ve Descartes ile başlayan

bilim çağının doğa tarihi yöntemini izlemiştir. Kısaca: Gözlem

yapma, adlandırma, sınıflama, sınıflar (olgular) arasında genel, düzenli

ilişkiler arama, denenceler kurma, tutarlı ve geçerli görünen genellemeleri

irdeleyip sınama ve aynı yönde; olgulardan genel geçer kuram ve yasalara

doğru adım adım tırmanma, yükselme süreci... Tümevarımın yolu yordamı budur.

Ancak yol burada özetlendiği kadar düz ve pürüzsüz değildir. Yol üstünde

hiç beklenmedik engellerle karşılaşılır. Çoğu zaman, tam umulan sonuca

varır gibi olurken öyle engeller çıkar ki ortaya, geriye dönüp bütün

süreci al baştan sil baştan gözden geçirmek, yenilemek gerekir.

Sorunların ve soruların doğasına göre, tümevarmaya çalışan

akıl, sık sık geriye döner, hatta tümüyle geri dönmek gereğini

de duyabilir. Sonunda yorulur, bir yerde durur. Bulgularını yayımlar;

benden bu kadar der; başkalarının katkı ve eleştirilerini

bekler. Bu süreç böylece sürer gider. Doğa bilimcileri (fizikçi,

kimyacı, biyologlar) laboratuvarda veya dışarıda böyle bir yol

izler.



Toplumların nice toplum(biz)-merkezci olduğunu gören

insanbilimciler, doğa tarihine kültür-aşırı bir boyut da kazandırdılar.

Bildiklerden ve önyargılardan kurtulmak için, kendi toplumlarını değil,

bilinmeyen, yani biraz daha tarafsız ve objektif olabilecekleri, uzaklardaki

ötekileri, yabancı kültürleri incelediler. Bu incelemeyi, masa başından,

kitaplardan, yazılı kaynaklardan değil, katılarak gözlem tekniği ile alanda

yaptılar. Yabancı (değişik) bir topluluğun günlük hayatına doğrudan katılarak

bir kaç mevsim veya yıl boyunca onlarla birlikte yaşamak, araştırmacıya,

güvenilir gözlemler yapma, geçerli yani doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir

bilgiler toplama, bunlara dayanarak bilimsel yorumlar yapma gücünü kazandırır.

Bilimsel bir çalışmanın yanlışlanabilir yani eleştiriye açık olması, bilimin

eksiği kusuru değil, gücü ve övüncüdür.



Alan çalışması adı verilen bu tür araştırmalarda, veri toplamak için,

katılarak gözlem yanında, soru kağıdı (anket), karşılıklı görüşme (mülakat),

fotoğraf, teyp bandı, video filmi gibi kayıt cihazları vb teknikler de

kullanılır. Toplanan bilgiler, değersel (ideal), davranışsal (gerçek) ve bu

ikisi arasındaki farkları ve benzerlikleri açıklayan tutumsal bilgiler

olabilir. Her tekniğin elverişli ve güvenilir sayıldığı bilgi türleri de

vardır. Güvenilir kültürbilim, araştırıcı kişinin bu tür bilgileri ve

toplama tekniklerini ayırması ve toplumun dedikodu ağına girmesiyle başlar.

Araştırmacı dedikoduyu dinler ama yaymaz. Bölük pörçük parçalardan bütüne

varmaya çalışır. Yanıldığı da olur. Yanılgılarını bilir, hoşgörülü ve

bağışlayıcı olmayı öğrenir. İnsanbilimciyle kültür öğrencisi, doğa

bilimciden biraz daha fazla tarih bilmek, mitolojiyi anlamak durumundadır.

Özellikle de mitoloji, bilim, sanat ve edebiyatın gerisinde yatan ve

atalarımızın deneyiminden geçip ayakta kalmış gerçekleri görmemize

yardımcı olur. Kültür araştırması mitolojinin kapılarını açarken; mitoloji,

varlığımızın gerçeklerini gösterir. Onun için, Metot maddesine ek, mitolojiye

küçük bir not düşelim.



Kaynak: Güvenç, 1992. Mantık ve Metot. AÜ. Açıköğretim Yay.

1996. İnsan ve Kültür'de (Remzi) Alan Çalışması



Mit (Mythos) ve Mitoloji Notu



Sözlük tanımıyla mit (mythos), bir topluma, kültüre veya

dine ait çok eskilerden beri söylenegelmiş efsaneler, olağanüstü

öyküler; mitoloji ise bütün bu öykülerin bilimidir. İmgesel ya

da simgesel anlatımlarıyla ne demek istiyorlar, neden hâlâ yaşıyorlar?

Her söylenişte biraz değişikliğe uğradıkları için gerçeği ne ölçüde

yansıttıkları bilinemez; ama öykülerin ardındaki yaşayan gerçeklik

araştırılabilir. Ara sıra, efsaneyi, gerçeğe dayanmayan söz anlamında d

a kullandığımız, masalları bırakalım da gerçekleri konuşalım denildiği

olmaz mı? O zaman şu temel sorunun yanıtlanması gerekir: Mitler (mythos'lar)

ne tür gerçekliklerdir? Mitler, efsaneler geçerliğine inanmak istediğimiz

öykülerdir. Çünkü akıllı insan' mitler yaratan, kendi yarattığı mitlere

inanan bir varlıktır. Sözgelişi akıllı insan söylemi bile bir mit değil

midir? Gerçekten akıllı mı yoksa akılcı mı? Mitlere dayanan öykülere karşı

çıkan insan, yeni (çağdaş) mitler yarattığının ayırdında bile değildir.

Kimi bilim tarihçileriyle felsefecileri, insanoğlunun mythos (efsane),

ethos (inanç) çağlarını geride bırakarak bugün artık logos (bilim ve kuşku)

çağına eriştiğini söylerler. Oysa, insanyapısı bilimsel bilginin

doğruluğuna, yanılmazlığına duyulan inanç ve güven tam bir mittir.

İnsan eski mitlerini yıkmak ya da onlarla hesaplaşmak için sürekli

olarak yeni mitler yaratır. Bu yeni yetme mitlerden bazıları unutulur gider

bazıları varlığını korur ve mitolojideki saygın yerlerini alır. Günümüzün

bilim çağında, öyküler ve inançlar geçmişte kalmış gerçeklere dayanmayan

öyküler değil, simge ve imgelerle dile getirdiğimiz gerçekliklerdir.

Mitler ve mitoloji, doğruları ve yanlışları ile, geçmişteki başarılarımızın

ve yanılgılarımızın; insantürünün yaşam ve ölüm gerçekleri karşısındaki

ölümsüzlük savaşının; doğa ile doğaüstü, görülen ile görülemeyen,

bilinenle bilinmeyen arasındaki ilişkileri düzenlemeye çalışan şamanların,

yatırların, evliyaların, mehdilerin ve bilgelerin, çağların sınavından

geçmiş görkemli öyküsünü anlatır.



Sözgelişi, kurban miti İslamiyetle sınırlı olmadığı gibi, olgunun

zaman ve mekandaki yaygınlığını ve geçerliğini anlatır.

Kurban, inançları tazelemenin, pekiştirmenin insanüstü güce

yaklaşmanın adı, bedelidir. Eskiden, insanın en güzel ve değerli

çocuklarını isteyen susamış tanrılar insafa gelip koyunlara razı

olmuşlar. Kendi yarattığı yeni tanrılar kurban (iman tazeleme)

istedikleri zaman nice hazırdır acaba insanoğlu kurbanlar vermeye!



Kaynak: Erhat, 1978. Mitoloji Sözlüğü. Remzi.



Neolitik (Tarım) Kültürleri



Taşlı tarlanın tahılı bereketli olur diye bir söz vardır,

erozyonun yüksek olduğu tarım bölgelerinde. Açıklamaya göre, taşlı

tarla, tarıma elverişli toprağın yağmurla akmasına ve rüzgârla uçmasına

engel olurmuş. Aslında taşla tarlanın ilişkileri çok çok eskilere uzanır.

Milyonlarca yıl süren Avcılık-Toplayıcılık çağları sonunda, insanoğlunun

tarımı öğrenip, hayvanları evcilleştirmesi, göçebeliği bırakıp toprağa

yerleşmesi, delik gözüne sap takılabilen, yeniden bilenip cilalanabilen

bir taş baltayla mümkün olmuştur.



Avcılık-Toplayıcılıkı bırakıp; beslenme ve yaşama ihtiyaçlarını

üretmeye başlaması, insanoğlunun gerçekleştirdiği en büyük kültür devrimi

olmuştu. Bu devrim, elin ayası içinde tutulan el baltaları yerine, sap

takılabilen cilalı taş baltalarla gerçekleştiği için, yapılan devrime taşın

adı verilmiştir: Neolitik yeni veya cilalıtaş. Eski ve ortataş çağlarında,

taş aletler yontularak üretildiği halde, yeni taş baltalar, tıpkı madeni

bıçaklarımız (aletlerimiz) gibi, bilenebiliyor, göz gibi delinip sap

takılabiliyordu. Ahşap (yumuşak) sap kullanıcının el ayasını koruduğu gibi,

kuvvet kolunu uzattığı için vuruş gücünü kat kat artırıyordu. Baltanın

evrimine tanık olmuş canlı yok, ama buluntuların evriminden, atalarımızın

evcil bitki ve hayvanları, böyle bir baltayla yakalayıp esir aldığı, terbiye

ettiği ve geliştirdiği söylenebilir. Saban, orak, keser, tırmık, testere,

tornavida, kama, bıçak, kılıç gibi geleneksel el, tarım ve savaş aletlerinin

çoğunlukla, ahşap saplar takılmış kesici ve delicilerden oluşması tesadüf

değil, atalarının neolitik balta olduğunu gösteren bir kanıttır.

İnsanoğlu, madenleri keşfedip kullanmayı öğrenince, cilalı taşları

çıkarıp, yerine tunç, demir ve çelikten yapılmış madeni uçlar takmıştır.

Kesicilerin ve delicilerin malzemesi değişmiş, fakat saplar ahşap olarak

kalmıştır. Bir baltaya sap olamamak sözü belki de o çağlardan kalmadır.



Üretim aletlerinin ve araçlarının neolitik baltaya benzerliği

ve üretim biçiminin sürekliliği nedeniyle, teknolojiye ağırlık veren

arkeologlar, Tarım Devrimi'nden Endüstri (makine) Devrimi'ne kadar süren

kültürün evrimine ve dönemine Neolitik Çağlarda derler. Bu açıdan cilalı

taş baltaları izleyen bütün yeni araçları yenitaş olarak görmek

mümkündür. Adı aynı kalsa da geride bıraktığı 10-11 bin yıl içinde kültür

sürekli gelişmiştir. Gelişme yalnız aletleri kullanma tekniğinde değil,

aletlerin kullanma gücünde de görülmüştür. İlk neolitik aletler elle

kolla, adale gücüyle kullanılıyordu. Alet gücüyle evcilleştirilen

hayvanlar insanı beslemekle kalmamış, çekim hayvanı olarak adale (kas)

gücünün yerini almıştır. Örnek olarak sabana koşulan çift öküz, kuyudan

su çekip duran gözü bağlı dolap beygiri, at arabası gösterilebilir.



Bu devrimin büyüklüğü, keşfin büyüklüğünden çok, sonuçlarından kaynaklanır.

Evcil bitki ve hayvanların enerjisiyle beslenip, adale ve çekim gücüyle

dünyaya egemen olan insanoğlu, toprakta çalışan el ve kolların sayısını

azaltıp, artı ürünüyle şehirde yaşayanların oranını ve sayısını artırarak

ilk kent devrimini ve medeniyetini başlatmıştır. Medine'den türetilen

medeni sözcüğü kentli demektir. Öyle ki, mimarlık, takvim (zaman) ilmi,

yazı, matematik, ticaret, hukuk, din, devlet, yönetim, eğitim, bilim,

felsefe ve sanat gibi kültürleri evrenselleştirip çağdaş uygarlığın alt

yapısını hazırlayan tüm teknik başarılar Neolitik kültürün eseri olmuştur.



Çevremizdeki küçük, basit, yoksul ve hatta ilkel görünümlü köy

yerleşmelerine bakarak bunlar hâlâ taş devrinde yaşıyorlar gözlemi büyük

ölçüde geçerlidir. Gözlem ve tanı doğru olsa da küçük görme, küçümseme

tutumu yanlıştır. Övünmelere yol açan şehir hayatını ayakta tutan, temel

ihtiyaçları artı ürünleriyle karşılayanlar, o küçük görülen köyler ve

köylülerdir. Şehirli olmanın övüncüyle onlara öğüt veya uygarlık dersi

verirken, Neolitik kültürü ne kadar doğru -ya da yanlış- anladığımızı -ya da

anlayıp anlamadığımızı- kendimize sormalıyız. Köylü, efendimiz olduğu

için değil de; aslımızın köylü olduğunu unutmayarak. Köy kalkınması

projelerinin başarısızlığı, niyet ya da ciddiyet eksikliğinden çok, bilgi

noksanlığından kaynaklanır. Neolitik (tarım) kültürü anlayamayan kent kökenli

yöneticilerin, köyü kalkındıracaklarını ummak hayaldir.



Köy, köylü, tarım ve kır kültürü deyip hepsini aynı kefeye koyan kişi

yanılıyor. Köylerin, tarım kültürlerinin temel benzerlikleri yanında çok

önemli farklılıkları da vardır. Hem benzer hem benzemezler. Kültürbilim bu

ayrımı yaparak başlar işine. Okulu olmayan köylü ve köyleri eğitimsiz

saymak daha da büyük bir hata olur. Tarımcının eğitimi okulda değil evinde

ve tarlasında, asker ocağında dünyayı tanımakla gerçekleşir. Eğitim

sürecinin okulla sınırlı olduğunu varsaymak ne büyük bir yanılgıdır.

Okulda öğrenilmeyen bazı gerçekler hayatta öğrenilir. Tarım kültürüyle

ilgili bazı bilgi noksanları ise köylüden öğrenilebilir -eğer öğrenmeye

açık bir tavırla yaklaşılırsa- köye ve köylüye. Okullarda iyi ve yeterli

eğitim gördüğünü sanan yönetici ve eğitimciler, aslında tanımadıkları

köylüye kalkınma dersi vermeye çalışırlar, bazen zor durumda kalırlar.

Şu kıssadan belki herkese düşecek küçük hisseler olabilir:



Genç, çalışkan ve Çok sevilen fakat kimliği bilinmeyen bir idare

amiri, hizmet bölgesindeki yoksul köye modern bir tuvalet yapılması

için muhtarın rızasını, öğretmenle jandarmanın desteğini almış; projesini,

malzemesini ve ustasını göndermiş. İnşaat bittikten kısa süre sonra köyü

ziyarete giden genç amir, yeni ayakyolunu görmek isteyince, muhtar,

cebinden çıkardığı anahtarı uzatmış, Buyrun Beyim, görüşe hazırdır demiş.

Eserini teftiş eden genç, inşaatı ve köylünün katkısını takdir etmekle

birlikte, sormaktan kendini alamamış: Kullanmak için neden benim açmamı

beklediniz? Yok, Beyim demiş muhtar, Tarlalarımızın gübreye öyle

ihtiyacı var ki, senin güzel hatırın için yaptık tuvaleti.



Belki yakıştırma ama sorunu güzel örnekliyor. Başkaları da

var. Daha üst düzeyde yetkili bir devrimcinin yağmur duasını

yasakladığı düşünülebilir. Amaç kuşkusuz geçerlidir: Batıl

inançlarla savaşmak! Yağmur duasının yağmur yağdıracağına dair

bilimsel kanıt yoktur. Ancak, yağmur duasının işlevi sadece yağmur

yağdırmak değildir ki! Kurak geçen bir mevsimde yağmur duasının

işlevi sadece yağmur değil, toplumu yaklaşan darlığa, kıtlığa

hazırlamak, dayanışma ve yardımlaşmayı tazelemektir. Batıl, sulama

kanalları gürül gürül çalışırken yağmur duasına çıkılmasıdır.

Doğru davranış yağmur duasını yasaklamak değil, bölgeye su götürmektir.

İşte bu konularda eğitim görmüş mekteplilerin köyden ve köylüden alacakları

ne güzel dersler vardır!



Kaynak: Yaşar Kemal'in Yer Demir Gök Bakır'ı.



Oğuzlar, Kim Bu Oğuzlar?



Biz Türkler kültür tarihimizin kaynaklarını belki çok iyi bilmeyiz ama

Anadolu'yu fetheden atalarımızın Oğuzlar olduğunu; Oğuzların Üçoklar ve

Bozoklar olarak önce iki ana kola, sonra her kolun üçer dala, her dalın

dörder boya ayrıldığını; Oğuzların toplam 24 boydan oluşan büyük bir aile

olduğunu biliriz ya da Dede(m) Korkut destanında okuyabiliriz. Oğuz

boylarının bazıları bugün kullandığımız soyadlarında da yaşamaktadır.



Türklerin tarihi konusunda en eski bilgilerimiz Orhun Yazıtları'na kadar

uzanır. Hakan'ın bıraktığı yazıt: Hakanını iyi dinle: Gök çökmedikçe, yer

delinmedikçe senin devletini ve yasalarını kimse yıkamaz! sözünden önce

şöyle bir tarih bilgisi de vardır: Oğuzlarla dört kez savaştık, sonunda

Türk halkı kazandı. Devletin sahibi Türk halkı şimdi soruyor... vb

Bu yazıttaki Türk-Oğuz savaşının etnik ayırımdan çok, siyasal bir çatışma

olduğu düşünülebilir mi?



Yâzıtların bildirisi, göçebe devlet olmayacağı ya da uzun ömürlü

olamayacağı yolundaki genel kanaatı doğruluyor. Yerleşik Çinliler güçlü,

göçebe Türkler ve Oğuzlar ise zayıftır. Bilge ve yiğit Hakan, Çinlililerle

de savaşıp kazanıyor, ama Çin ülkesine giden halkının orada özümsenmesini,

eriyip gitmesini önleyemiyor. Bir ordu-millet olan Göçebe iyi savaşıp

kazanıyor ama kazandığı barışı koruyamıyor. Var kalmak için sürekli savaşmak

zorunda.



Dede Korkut masallarında ya da Destanında başka bir dünya görüşü

egemendir. Bayındır Han, Kazan'da (İç Oğuz Eli'nde) oturur ama bütün

Oğuzların başıdır. Öykü kahramanları, seferde, barışta, göçte ve konakta

birlikte otururlar, olayları birlikte yaşarlar. Savaş açmazlar. Çatışma

düşmanların saldırısıyla başlasa da Oğuzların zaferiyle sonuçlanır. Dede

Korkut, Bayındır Han'ı savaşa değil barışa yönlendirir. Kazan Han'ı kan

dökmemek için ailesini ve çıkarlarını gözden çıkarabilir. Öykülerde (biz ve

ötekiler gibi), ikilemler yerine, çoğulculuk, çeşitlilik, hoşgörü, bağışlama,

sevgi-saygı, uzlaşma ilkeleri egemen gözükür. Tabii bu genellemenin bir

destan ideali olduğunu, aksine davranışları tümden engellemediğini de

unutmamak gerekir. Özetle, Oğuz destanında, savaşçı göçebenin barışçı

oturakçılığa (yerleşik düzene) geçiş süreci anlatılmaktadır.



Bu açıdan Anadolu'yu fetheden atalarımızın tümden göçebe oldukları

genellemesi pek doğru değildir. Oğuzlar, aynı yerleşme süreci içinde iken,

İslamiyeti de kabul ediyordu. Osmanlı Hanedanı'nı kuran Kayı Boyu'nun, bazı

üyelerinin Osmanlı bazılarının Orhan adını taşıması, bu yerleşme sürecinin

Destandan önceki yüzyıllara uzandığını düşündürüyor. Dede Korkut'ta

devlet ideolojisinin ilkeleri vardır: Eğer her kişi/(er kişi) bütün Elin

kaygısını (sorumluluğunu) duyarsa yüreğinde, bütün el (ülke) de kişinin

hakkını korur (Birey-toplum ilişkisinde, karşılıklılık ilkesi).

Kadınlar, kadın kahramanlar, olayların ve olup bitenlerin en faal, önde

gelen, saygın kişileridir. Ana hakkı tanrı hakkıyla denk tutulur.



Dini ve milli töreler, Müslümanlığı kabul etmiş bulunan

Oğuzların, Hıristiyanlarla dostluğuna engel oluşturmaz. Kahraman

Uruz, Babası Kazan'a kızıp Abaza Eline giderken, Keşiş'in elini öpüp

haç takacağını onun (Hıristiyan) kızıyla evleneceğini söyler.



Her öyküdeki ortak sonluk şöyle yinelenir:



Dede Korkut, geliben boy boyladı, soy soyladı,



Bu Oğzname'yi düzdü, koştu, söyledi:



Hanı dediğimiz beğ erenler,



Dünya menim diyenler,



Ecel aldı, yer gizledi,



Fani dünya yine kaldı



Glimli gidimli dünya,



Ahır sonu ölümlü dünya!



Bu destansı bilgeliğe yeni şeyler katmak kolay değildir, doğrusu.

Göçebe atalarımızın saklanacak, utanılacak yanları yoktu. Onları doğru

tanımalıyız.



Acaba Türk varlığının kültürel tarihi kökenleri sadece

Oğuzlara mı dayanıyor? Kuşkusuz hayır. Öteki köklerimize

haksızlık etmemek için, Oğuzlara, kültürel kimliğimizin veya

varlık bilincimizin güçlü bir örneği olarak yer verildi: Oğuz'u

Dede Korkut'u öne çıkardık ama Oğuz'dan önceki Anadolu varlığının

kültürünü, Oğuz'dan sonraki İslamiyeti ve onun etkilerini de unutmamalı.

Evet Oğuz'a atamız olarak yer verdim ama bu seçim, kültür tarihimizi,

Malazgirt'ten başlatanlara karşı sadece bir tepki idi. Kültür tarihçiliğinin

ne zor bir iş olduğunu göstermek/paylaşmak istedim.



Bugünkü töremiz, kuşkusuz saf kan bir Oğuzname değildir.

Oğuz boyları İslamiyeti peykelerinde ya da gönüllerinde getirdiler. Ancak

fethettikleri bu topraklarda, Oğuz'u, İslamiyeti ve Hoca Ahmet Yesevi'yi

tanımayan farklı din ve törelere bağlı insanlarla, topluluklarla karşılaşıp

kaynaştılar. Bugün savaşıp, ertesinde barış yâptılar. Onlar Anadolu'yu

fethederken, Anadolu da binlerce yıllık çeşitli kültürleriyle Oğuzları

fethetti. Sabahattin Eyüboğlu, kısaca şöyle özetliyordu Oğuzların Anadolu

serüvenini:



Fetheden de biziz, fethedilen de.



Kültürel ve tarihi gerçeği görmek için sorgulamak, sormak

gerekir Biz hangisiyiz? Kuşkusuz büyük çoğunluk kendini,

fetihle, fatihlerle özdeşleyecektir. O zaman şu soru kaçınılmaz

olur: Eğer hepimiz fatih isek ya da olduğumuza inanıyorsak,

fethettiklerimiz nerede? Oğuzların bu kısa öyküsü, bakınız bizi

nasıl bugünlere getirdi. Çağdaş ulusların kimlik arayışları da

böyle başlar, bu tür sorularla gelişir. Oğuzlarla ilgili bu küçük

başlangıç kendi kimliğimizi arayıp bulmada belki küçük bir

adım olabilir. Küçük olmasına küçük de:



En uzun yolculuklar tek bir ilk adımla başlar demiştir, bilge kişiler...



Kaynaklar: Tekin, 1988. Orhon Yazıtları. TDK.

Sümer, 1972. Oğuzlar (Türkmenler). Ankara Üniversitesi.

Güvenç, 1996. Türk Kimliği. Remzi.



Öğeler (Unsurlar)



Doğa'nın ya da Tanrı'nın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun,

yaparak, yaşayarak yarattığı, öğrendiği, öğrettiği, aktardığı, geliştirdiği

maddi manevi her şey bilimsel anlamda kültür ise, böylesine geniş bir kültür

kavramının öğeleri nelerdir? Sayılıp sıralanabilir, sınıflanabilir mi?



Bu soru bilim adamlarını öylesine zorlamış ki, dayanamayıp saymaya

başlamışlar. Bakmışlar ki, öğeler saymakla tükenecek ğibi değil, gruplamaya

ya da sınıflamaya başlamışlar. Öyle grup ve sınıflar ki, sayıp

dökmediklerimiz de -istenirse- o sınıflara eklenebilir. Zaten amaç da

eksiksiz bir sayım döküm yapmaktan çok, kültürün içeriği (muhtevası)

hakkında fikir vermek, bir el kitabı veya rehber hazırlamakmış.



Bazı doğu dillerinde ve Türkçede büyük sayılar sekizli rakamlarla dile

getirilir: 8 ve 88 gibi. Bizim 88 türlü işimiz, Japonların 88 milyon tanrısı

gibi. Etnolog veya halkbilimcilerin kadrolar adını verdiği kültürel

öğeler de biz Türklerden ve Japonlardan bağımsız olarak -belki tümden bir

rastlantı olarak- 8'lerle ifade edilmiştir: 8, 88 ve 888 gibi.



İlk sekizli sınıflamaya giren öğeler şunlardır:



Töreler, kaynaklar, Üretim-Tüketim

Aile, akrabalık ilişkileri, Din-devlet, hukuk (yönetim)

Bilgi (bilim, sanat, felsefe), İnsan, Dil ve İletişim

Yerleşmeler (köy, kent vd) Doğal(!) çevre



Tablo 1



Kültürel Öğeler (Muhteva) Tablosu



(Araştırmacı ve Yazarlara Rehber)



00 Kategorilere Girmeyen (Müteferrik) Öğeler



10 Genel Yönelim



11 Kaynaklar



12 Yöntembilim



13 Coğrafya



14 İnsan Biyolojisi



15 Davranış ve Kişilik



16 Demografya



17 Tarih ve Kültür



18 Tüm Kültür



19 Dil



20 Haberleşme-İletişim



21 Dil Kaynakları



22 Beslenme



23 Hayvancılık



24 Tarım



25 Besin Teknolojisi



26 Besin Tüketimi



27 İçki, İlaç, Uyuşturucu



28 Deri, Tuhafiye



29 Giyim kuşam



30 Süsler Takılar



31 Doğal Kaynaklar



32 Malzeme Üretimi



33 İnşaat (Yapı) İşleri



34 Yapılar (Binalar)



35 Yapı İşletme-Bakımı



36 Yerleşmeler



37 Enerji ve Endüstri



38 Kimya Endüstrisi



39 Ağır Sanayi



40 Makineler



41 Araç ve Gereçler



42 Mal-Mülk, Mülkiyet



43 Değiş-tokuş



44 Piyasa Ekonomisi



45 Finansman



46 İşler ve İşçiler



47 Ekonomik Örgütler



48 Turizm ve Ulaşım



49 Kara Ulaşımı



50 Deniz ve Havayolları



51 Hayat Sigortaları



52 Dinlenme



53 Güzel Sanatlar



54 Eğlenceler



55 Birey ve Hareketlilik



56 Tabakalaşma



57 Kişiler arası İlişkiler



58 Evlilik



59 Aile Kurumu



60 Akrabalık



61 Akraba Grupları



62 Mahalle, Semt, Köy



63 Mekan Örgütleri



64 Devlet



65 Hükümet



66 Siyasal Davranış



67 Hukuk



68 Suç ve Ceza



69 Yargılama Düzeni



70 Silahlı Kuvvetler



71 Savaş Teknolojisi



72 Savaş



73 Sosyal Sorunlar



74 Sosyal Güvenlik



75 Sağlık-Hastalık ve Tıp



76 Ölüm



77 Dini İnançlar



78 Dini Davranışlar



79 Dini Kuruluşlar



80 Sayılar ve Ölçüler



87 Kesin Bilgiler



82 Doğa ve İnsan



83 Cinsiyet



84 Çoğalma



85 Bebek ve Çocuk



86 Toplumsallaştırma



87 Eğitim Süreci



88 Delikanlılık, Erginlik ve Yaşlılık



Kaynak: Murdock, G.P. ve Ark., Outline of Cultural Materials. (1965).



Türkçesi için bkz: B. Güvenç, İnsan ve Kültür, Ek: B, Tablo 6-1 B.



Bu tabloya bakılırsa geriye fazla birşeyin kalmadığı hemen

görülebilir. Ne var ki, meraklıları sekiz öğeden her birinin çeşitlerini

bulup sayarak listeyi ilk aşamada 88'e, ikinci ve daha yorucu olan

ayrıntılı bir çalışmayla da 888'e çıkarmayı başarmışlardır. Kuşkusuz bu

sayı da bir basitleştirme ve indirgemedir: Kültürbilimin ve bilimcilerinin

amacı ve görevi bu sayıyı sonsuza dek artırmâk değil, belli bir düzeyde

tutup, çeşitli bilimsel disiplinlerin ilgi alanına giren konular arasındaki

ilişkileri bir kültür bütünlüğü içinde incelemek ve genellemelere yönelik

sonuçlara varmak olmuştur.



En basit ve yalın düzeyde bile en azından 10-15 adet bilimsel disiplinin

bulgularını bir araya getirmek; bu bilgilerden herbirinin kabul edebileceği

sonuçlar çıkarmak kolay olmamıştır.



Alan çalışmasının, araştırmanın ve araştırmacının amaçlarına bağlı olarak,

bir kültür çalışmasında bu öğelerden sadece bir ikisi, 5-10 tanesi veya

yüzlercesi dikkate alınabilir. Sadece okuyucuya bir fikir vermek amacıyla,

profesyoneller tarafından hazırlanmış olan 88'lik bir kültürel muhteva

rehberinin ana veya ara başlıkları Tablo 1'de uluslararası kod veya çağrı

numaralarıyla birlikte verilmektedir. Tablo 1'in incelenmesinden kolayca

görüleceği gibi, bu başlıklar dahi son derece kapsamlı olduğu için,

uygulamada daha özgül konulara inilebilir ya da gidilebilir. Okuyucuya bir

fikir vermek üzere Tablo 1' deki listede yer alan 15, 36 ve 79. sayılı

öğelerin alt bölümleri aşağıda Tablo 2'de gösterilmiştir:



Tablo 2



Kültürel Öğelerin Alt Başlıkları



(888'lik Sınıflamadan Seçilmiş Örnekler)



15 Davranış ve Kişilik



36 Yerleşmeler



79 Dini Kurumlar



151 Duyum ve algılama



152 Duygular dürtüler



153 Davrarrış değişikliği



154 Uyum Süreci



155 Kültür-Kişilik



156 Sosyal Kişilik



157 Kişilik (Karakter)



158 Kişilik Sorunları



159 Yaşam Öyküsü



361 Biçimler



362 Konutlar



363 Yollar-trafik



364 Kanalizasyon



365 Kamu yapıları



366 Ticarethane



367 Parklar



368 Kentsel kurum



369 Kent ve Köy



791 Falcılar cinciler



792 Ermişler



793 Hacı-Hocalar



794 Cemaat



795 Tarikatler



796 Törenler



797 Bayramlar



798 Misyonerler



799 Dini Cezalar



Bu bölümlerin eklenmesiyle, 88'lik öğeler sınıflaması,

888'lik sınıflamaya dönüşmektedir. Öteki alt bölümlerin ayrıntıları için

İnsan ve Kültür'deki (Güvenç 1996) Ek:1'e; Muhteva Rehberlerinin araştırma

ve bilimsel yayınlarda sağladığı kullanım kolaylıkları ve kuralları için

aynı eserdeki 6. Bölüme baş vurulabilir.



Kaynak: Güvenç, 1996. İnsan ve Kültür'de (Remzi), Ek 1.



Psikolojik Farklılıklar



Kültürbiliminin temel varsayımı; kültür varlığının insanı

eğiterek yarattığı görüşüdür. Eğer gerçekten kültür varlığı toplumu

oluşturan bireyleri etkileyip belirliyorsa, bireyler arasındaki davranış,

dünya görüşü ve kişilik özellikleri gibi psikolojik (bireysel) farklar

nasıl açıklanabilir? Başka bir deyişle; bir toplumu oluşturan bireyler aynı

toplum içinde yaşayıp, benzer kültürel deneyimlerden geçtikleri halde neden

onca farklı olabiliyorlar birbirlerinden. Haydi insanların benzerliklerini

kültürlerinin benzerlikleriyle açıklayalım, ama farklarını n'apalım?

Nasıl açıklayalım?



Keskin ve derin gözlem yapanlar; farklılıkları da kültüre ya

da daha doğrusu kültürel yaşam ve yaşantılardaki farklara bağlıyorlar.

Aynı toplum içinde benzer kültürel süreçlerden, (yaşantı ve deneyimlerden)

geçmiş görünüyoruz ama olup bitenleri böyle algılamamız gerçeklere uygun

düşmüyor. Gözlemlerimiz doğru, algı ve vargılarımız (gözlemlerden

çıkardığımız mantıklı) sonuçlar yanlış ve yanıltıcı olabilir. Aynı toplumda

yaşayıp, benzer bir eğitim süreciyle benzer kültür aldığımız sözü kaba

bir genellemedir. Toplum-topluluk adını verdiğimiz birlik/bütünlük, bir

aile, soy sop grubundan, bir imparatorluğun uyruğu olmaya kadar değişebilen

bir zemin-zaman biricikliğidir; sürekli olarak değişmektedir. Bu zemin-zaman

biricikliğinin tümünü değil, ancak küçük bir bölümünü, ötekilere benzemeyen

veya karşı cephe alan çeşitli gruplar içinde yaşıyor, varlığımızı

-genel kural olarak- ötekilere karşı algılıyoruz. Biz ötekilere

öteki adını verince, onlar da bizi öteki olarak görüyorlar.

Böylece herkes, her birey öteki yani yabancı oluyor. Toplumuna

yabancılaşıyor. Bu gerçeği gören Kartacalı ünlü ozan Terrence, Ben ötekiyim

ve İnsanca şeyler bana hiç yabancı gelmiyor demişti ama ya anlaşılmadı ya

da pek ciddiye alınmadı. Çağdaş kimlik sorunu, yani insantürünün kimliğini

(varlığını) ötekine karşı algılaması eğilimi buradan kaynaklanıyor.



Öyleyse, aynı toplumda, aynı ailede doğup büyüyen, aynı

kültürü alan kişilerin, kardeşlerin hatta ikizlerin farkları nasıl

açıklanabilir? Psikolojinin konusu olan bireysel farklar sorununa değinmeden

geçemeyiz. Kişilerin, aynı zaman-mekan boyutunda yani kültür ortamında

yetişmeleri, temeldeki ötekine karşı ben (ego versus autre) yönelimini,

algılamasını ortadan kaldırmaz. Tersine, güçlendirip besleyebilir. Ana baba

bir kardeşler, ana babanın ilgisi, sevgisi açısından birbirlerini en yakın

rakipler olarak görürler. Düşman kardeşler öyküleri, Kardeşler birbirinin

ne olduğunu ne öldüğünü ister özdeyişleri bu tür çelişkilerden kaynaklanır.

Ana babasının tüm ilgisini ve sevgisini kendinde toplayan çocuk, üstüne gelen

kardeşin ortaklığını nasıl kabul eder? Sonra, acaba ana babalar, çocukları

arasında ayrım gütmediklerini söyleseler de, bütün çocuklarına

aynı yakınlıkta kalabilir mi? İlk çocukların, ana babanın istek

ve beklentilerini yerine getirmek için çok zorlandıkları, sorumlu bir

kişilik kazandıkları, en küçüklerin kendi (doğal) hallerine bırakıldıkları,

ortancaların ise bu iki kutup arasında kendilerine bir yer bulup var kalmaya

çalıştıkları gözlemlenmiş ve literatüre geçmiştir. Peri Padişahı'nın üç

kızından en küçüğünün, daima en güzel ve yetenekli olması rastlantı mıdır?

Çocuklar ve kardeşler ana babaları eğitirken, masalcı olup öyküler

söylemiyorlar mı? Masalcılar nasıl yetişiyor?



Yüzyıllar önce bir bireysel farklılıklar sorunu yoktu. Tanrı insanları

farklı (öyle) yaratmış dendiğinde sorun çözümleniyordu. İnsanın, özellikleri,

kişiliği, davranışları (tabiatı) kalıtımla veya soya çekimle açıklanıyordu.

Sonra Lock'un kuramı geldi, modern çağların kültür ve eğitim kuramları

gelişti. Hayır. Kalıtımın katkısı çok azdı. Bebekler tertemiz bir balmumu

gibi doğuyor, eğitim ve kültürle biçimleniyordu. En son bilimsel

araştırmalar ise kültür ve eğitimin katkısını ve etkisini tümden yok

saymamakla birlikte, genlerin (kalıtımın) belki de sanıldığından daha fazla

etkili olduğunu kanıtlıyor. İnsanın eğitimle insan olduğu ve sosyal bir çevre

ve eğitimden yoksun kalmış insan yavrularının gelişemediği gerçekleri

karşısında, eğitim ve kültürün etkileri küçümsenemez. Genetik adlı kara

kutunun varlığını artık biliyoruz ama içindekileri okumada, yanlışlarını

düzeltmede, potansiyel gücünden yararlanmada o kadar başarılı değiliz.

Bireysel farklılıklar sorunu çok kişiyi rahatsız edebilir. Ancak, kültürel

ya da genetik önlemlerle farkları ortadan kaldırma yetkisini kime verebiliriz?

Arılar ve karıncalar bütün bireyleri programlayarak bireysel farklılıkları

ortadan kaldırdılar. Bireysel farklılıkların ortadan kaldırılması,

insanlığın da sonu olabilir. Umut geçmiş denemeler gibi gelecek

denemelerin de başarısız kalmasıdır.



Kaynak: Orwell, Bindokuzyüzyüzseksendört ve Hayvan Çifttiği.



Rönesans: Yeniden Doğuş



Türkçede R harfiyle başlayan sözcükler pek az, başlayanlar da çoğunluk

yabancı kökenli olduğu için, ABC'nin bu harfinde ilk aklıma gelen kültür

konusu Rönesans oldu. Dar anlamda, 15. ve 16. yüzyıllarda, klasik (Grek

ve Roma) çağlardan esinlenerek, İtalya'da doğup Batı Avrupa'yı saran ve

etkileyen mimarlık akımı. Daha geniş anlamda, klasik çağlara özenen,

öykünen, sanat, edebiyat ve hümanizma kültürü. Okul kitaplarında, dinlerin

egemen olduğu orta veya karanlık çağlara tepki olarak ortaya çıktığı

söylenen ve Türkçe'ye çevirip yeniden doğuş adını verdiğimiz bu akım,

sanat ve mimariyle sınırlı olmadığı gibi, ortaçağa tepki, klasik çağa özenti

de değildir. Rönesans, ortaçağlardan yeniçağların (modern) dünyasına geçişi

sağlamış, bu sürecin simgesi olmuştur. Sonunda, hemen bütün bilimler ve

sanatlarda, felsefede kalıcı gelişmeler görülmüş; Rönesans insanları, bütün

yeni bilim ve sanatları öğrenmeye çalışmışlardır. Toplumların ve bireylerin

yaşadığı yeniden doğuş ve yapılanma, sonraki yüzyıllarda yol açtığı dinde

reform, düşüncede aydınlanma, bilimde keşifler, endüstri ve uluslaşma

devrimleriyle günümüze kadar sürmüştür. Kaynakları, hazırlayıcı nedenleri

ve sonuçları bakımından, sanat ağırlıklı olan Rönesans kültürünü sanatla

sınırlı, görmek doğru değildir. Daha çok, sanat dallarında, mimarlıkta,

müzikte, edebiyatta, dünya görüşünde, Hıristiyanlık öncesi klasik çağlara

özlem olarak başlamış olsa da, felsefeden yönetime, eğitimden bilime,

üretimden tüketime insan ve toplumların tüm ilişkilerini ve kurumlarını

derinden etkilemiştir.



Çağdaş uygarlığın tarihini yazanların işe Rönesans'tan başlaması bundandır.

Ancak aynı yaklaşımla, Rönesans'ı -bir başlangıçtan çok- sonuç olarak

görmek de mümkündür. Zaten canlı veya canlıüstü varlığın geçmişi olmalı ki

yeniden doğuşu mümkün olsun. Bu açıdan bakıldığında, Hıristiyanlığın egemen

olduğu ortaçağların batısı sanıldığı kadar karanlık değildi. Hıristiyan

Kilisesi'nin kurucu babalarından Aziz Augustine, ortaçağların en karanlık

görünen döneminde, kutsal savaşın Dünya Devleti ile Tanrı Devleti arasında

geçtiğini, son zaferin Tanrı Devleti'nde kalacağı inancını dile getirirken,

dolaylı olarak, güçlü bir Dünya Devletinin varlığını kabul

ediyordu. Aziz'in dünya devleti adını verdiği güç, Hıristiyan

Kilisesi'ne boyun eğmeyen veya direnen toplumlar ve kültürler idi.

Batı Roma'nın yıkılışından ve Kilise'nin bölünmesinden sonra, imparatorluklar

zayıflamaya, yönetim bölünmeye ve dünya devletlerinin eline geçmeye başlamıştı.

Yunan klasiklerini çevirip bilimlere ve felsefeye katkıda bulunan İslam

medeniyetinin de Rönesans'a etkisi olmuştu. Yunan felsefesini keşfedip

canlandıranlar Müslüman Araplardı. İspanya'da Arapların, Balkanlar'da

Türklerin baskısına dayanamayarak, kutsal yetkilerini yerel imparator ve

krallara bırakmak veya onlarla paylaşmak zorunda kalan Batı Roma,

Rönesans'ın da beşiği oldu. Vatikan'daki Kilise devleti, güzel sanatlardaki

yeniden doğuşu ve sanatçıları desteklemek durumunda kaldı.



Ancak bu yeni kültürün doğuşunda, yayılıp gelişmesinde,

merkezi güçler değil, küçük devletler, İtalyan kentleri, ticari

ilişkiler ve rekabet belki daha önemli roller oynadı. 1450'lerin

İtalya'sı, çeşitli siyasi sistemlerin bir sergeni gibiydi: Papalık;

Napoli Krallığı; Milano Diktatörlüğü; Floransa (bağımsız) Kent

Devleti; Venedik Ticaret İmparatorluğu vb gibi. Klasik çağların

Yunancasını ve Latincesini bilen hümanistler, yukarıda adı geçen

yönetimlerde görev alarak, düşünce ve inanç alanlarında Kilise'nin gücüne

rakip, en azından bir seçenek oldular.



Sözgelişi, Yeni Platon (Eflatun)'cular, Hıristiyanlık inancı'nın,

imanın temel ilke ve kurallarının doğuştan varlığını savundular. Alberti,

Romalı mimar Vitruvius'un ünlü eserini çevirdi. (Bu kitabın Türkçeye

çevirisi, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı tarafından ancak son yıllarda

yayımlandı.) Uccello, perspektif görünüşün ilmini yaptı, kurallarını buldu.

Buluş, mimarlığı olduğu kadar resim ve grafik sanatlarını da etkiledi.

Böylece, üç boyutlu mekanlar ve eşya iki boyutlu kağıt üzerinde çizilebildi.

Kilise'nin tartışılmaz otoritesine karşı insancıkların gücü ve başarısı ağır

basmaya başladı. Yunanca ve Latince klasikler çevrildi. Pagan dünyanın

beşeri kahramanları gündeme geldi. Kültür alanındaki kaynaklara dönüş,

insana dönüş' olarak yorumlandı. Rönesans kültürünü doğru yorumlamanın

ön koşullarından biri, onu hazırlayan kaynaklara başvurmaktır ki, Dante

Alighieri (1265-1321) belki de listenin başında yer alacak kişilerden

biridir. Rönesans'ın doğuşundan yüzyıl önce ölen bu engin düşünce ve sanat

adamı kendinden ünlü İlahi Komedya eseriyle tanınır. Oysa, Floransalı

Dante, devrimci düşünce ve davranışlarıyla, ortacağı sorgulayan Rönesans'ı

hazırlayan eserler bırakmış, devrimci akımlara katılmış, diri diri yakılmaya

mahkum edildiği Floransa'dan kaçmış Româ'nın onur hemşerisi seçilmiş,

Ravennâ'da ölmüştü. Dante, çağından yüzyıl önce gelip, Rönesans'ın

tohumlarını atmış bir öncüydü. Bir mitoloji kahramanı oldu. Örnek bir

Rönesans insanı gibi her konuyla, sorunla ilgilendi, her eyleme katıldı,

hemen her konuda kitaplar, mektuplar (Epistole), şiirler bıraktı. Sevgilisi

Beatrice için Yeni Hayat (La Vita Nuova)'ı, aşkına karşılık vermeyen

taş gibi bir kadına tepki olarak, Manzum Taşlamalar'(Rime Petrose)'ı

yazdı. Şölen (2 convivio) adlı kitabı, felsefe ile şiir üzerindeki

görüşlerinin bitmemiş senfonisiydi. Dante, Katolik Kilisesi'nin kullandığı

ve dini düşünce ile yönetimi etkileyen Latinceye karşı Halk dili'nin

gücünü ve güzelliğini (dil devrimini) savundu (De vulgari eloquentia). En

önemli fakat pek tanınmayan Monarşi/Krallık (De Monarchia) denemesinde,

birbirine üstünlük sağlamaması gereken dinle devletin ayrılmasını ve

denkliğini, çağdaş anlamda laikliği savundu. Bilim öksüz kalmasın deyip

Queastio de Aqua et Terra (Su ve Toprak) üzerine bir fizik denemesi bıraktı.

Dante adını ölümsüzleştiren İlahi Komedya'da, tutucu dostları ve

rakipleriyle hesaplaştığını sanmakla yanıldı; fakat bu eseriyle yalnız

İtalya'yı değil dünyayı, yalnız Rönesans'ı değil, onu izleyen reformasyonu

ve aydınlanmayı etkiledi.



Adeta günümüzü hazırladı. Kendinden sonraki düşünür, yazar

ve sanatçıları yönlendirdi. Ölümünden yüzyıllar sonra, Floransalı

hemşerisi Machiavelli'nin (1469-1527) Hükümdar yapıtında;

İspanyol Cervantes'in Don Quijote (Don Kişot 1605-15)'unda;

Dante'nin İlahi Komedi'sini ya da izlerini bulmak mümkündür.

Dante olmasaydı, bu ünlülerin n'apacağını söylemek kolay değildir.



Kültürü tanıtmaya, sevdirmeye çalışan küçücük bir el kitabında, Dante

gibi bir kültür ve sanat anıtına bu kadar (az veya çok) yer ayırmak acaba

nice doğrudur? Rönesans'tan başlayıp sözü bir kültür adamına getirmekte bir

kaç amacım vardı. Birincisi, kültürü kaynağı ve kökü, Nermi Uygur Hoca'nın

savunduğu gibi, bunalımdır: Rönesans, bir bunalımlar çağını geçiren,

karışık, dağınık bir İtalya'da doğmuş, gelişmiş ve yayılmıştır. İkincisi,

kültürel hareket ve akımlar, geçmişe bir özlem olarak başlasa da daima

geleceğe yönelmek zorundadır.



Çağlar ve kültürel bunalımlar insanları yaratıyor. Kuşkusuz. Çağlara yol

veren ve yön gösterenler de aynı insanlar değil mi? İnsan-toplum etkileşimi

hep bildiğimiz, en azından derinlerde sezdiğimiz fakat evrensel kerrat

cetvelini bir türlü ortaya koyamadığımız, bir ilişkiler yumağı değil mi?

Bu yumağın en yaygın ve gizemli adıdır kültür.



Kaynak: Van Loon, 1990. İnsanlığın Vatanı'nda (Güneş), Rönesans

Bölümü.



Süreçler: Kültürleme, Kültürlenme, Kültürleşme



İnsan-insan ile insan-kültür ve kültür-kültür varlıkları arasındaki

ilişkiler, etkileşimler, başı ve sonu kesin belli olmayan,

fakat başlanğıç ve sonuçları çok önemli ve anlamlı görünen süreçler

(Osm. yol-yordam, vetire) içinde gerçekleşir. Hemen tümü kültür sözünden

veya kavramından türetilen bu süreçlerin çok sayıda eşitleri varsa da,

burada, en önemli üçü, sırasıyla, kültürleme, kültürlenme ve kültürleşme

üzerinde durulmaktadır.



Kültürleme



Kültürleme, toplumların kendisini oluşturan bireylere belli

bir kültürü aktarma, kazandırma, toplumun istediği insanı eğitip

yaratma ve onu denetim altında tutarak, kültürel birlik ve

beraberliği sağlama, bu yolla da toplumsal barış ve huzuru sağlama

sürecidir. Kuralları bilinen bir oyun oynanabilir ancak. Bireyler de

hayat oyununda oynayacakları oyunun kurallarını, rollerini öğrensinler

ki oyun düzenli oynansın. Toplumbilimciler buna sosyalizasyon

(toplumsallaştırma), eğitimciler ise, eğitim süreci diyorlar. Süreç

demeleri doğrudur ama uygulamada, eğiticiler, eğitimi daha çok okul

merkezli olarak ve okullarla sınırlı görüyor. Çoğu toplumbilimciler ise

sosyalizyonun 15-20 yaşlarında tamamlandığını düşünüyorlar, oysa insan

ve kültürbilimcilere göre doğumla başlayan kültürleme sürecinin ivmesi

ve etkisi 20-25 yaşından sonra giderek azalmakla birlikte, hayat boyu

sürer, mezarda son bulur.



Daha önce değinildiği gibi, kültürleme süreci bireye hayatı boyunca

kolay kolay değiştiremeyeceği bir kişilik yapısı (şahsiyet) kazandırır.

Kişilik adı verilen yapı, özdeyişlere göre, canın altındaki huydur.

Toplum ve kültür değişir gider; insanı kişilik adı verilen kaderi'yle

başbaşa bırakır. Değişmediği ve değişmeyeceği söylenen kader (yazgı, alın

yazısı), çağımızın bilimine ve Alman atasözüne göre, kişilik yapısından

başka bir şey değildir. Kişilik yapısı ise, Erich Fromm'a göre,

davranışlarımızın gerisindeki biyo-psikolojik (nörolojik/sinirsel)

örgütlenmedir; toplumsâl etkilerle insan yenetiğinin (genlerinin) kişiye

özgü bileşkesidir. Toplumlar, kültürleme süreciyle bu bileşkeleri

birbiriyle uyumlu hale getirmeye, öylece tutmaya çalışırlar; fakat

bireysel farkları tümüyle ortadan kaldıramazlar.



Kültürlenme (Culturation)



Kültürel süreçlerin en az bilinen ve tartışılanı, belki de, kültürlenmedir.

Kültürleme okulöncesinde, ailede başlayıp okul dönemi sonunda hızını

alırken, kültürlenme, değişik aile, eğitim, okul, meslek, bölge (alt kültür)

çevrelerinden kalkıp belli yer ve zamanlarda bir araya gelen, birbirini

etkileyen akran grupları arasındaki kültür etkileşimidir. Kültürleme,

varolanı iletirken, kültürlenme, yepyeni kültür nüvelerinde yeni filizleri

yaratır ve besler. Bir bölüğü zaman aşınmasına dayanamayıp

dağılırken, güçlü ve dayanıklı olanları yeni kültür kalıplarını

oluşturur. Kültür değişmelerinin odağı olur. En çarpıcı örnekleri, yeni

yerleşmelerde, toplu konutlarda, yeni endüstri ve iş yerlerinde, yeni

eğitim kurumlarında, gençlik hareketlerinde, siyasal partilerde, sanat

akımlarında görülen kültürlenme, kültürel değişim sürecinin ana kaynağıdır.

Bugün, çoğunluğa aykırı gibi görünen akım, yarınki egemen kültürün tohumu

olabilir.



Cumhuriyetimizin gelişmesinde, Kuva-i milliye, 1946 Ruhu,

68 kuşağı adı verilen akımlar, başlıca kültürlenme dönemlerinin

adıydı. Geldi geçti sandığımız bu dönemler ve süreçler bugünkü kültürümüzün

de özünü oluşturmaktadır. Günler geçse, adları unutulsa bile izlerinin

yaşadığı söylenebilir.



Kültürleşme (Acculturation)



En çok konuşulup tartışılan fakat belki de en az anlaşılan

kültür sürecidir. Batı kökenli kültürleşme sözcüğünün, tek C ile

yazılan (aculturation) türünün yozlaşma (kültür yitirme) anlamıyla

karıştırılması, kavram açıklamasını büsbütün güçleştirmektedir.

Acculturation (kültürleşme) bir kültür zenginleşmesi iken, aculturation

(kültürsüzleşme) tam bir yozlaşmadır. Burada sözü edilen kültürleşme,

doğru ve olumlu anlamdaki süreçtir. Irkların saflığı gibi saf kültürlerin

saflığı, saf kalması tezini savunan kimi tutucular, bazen bilinçli olarak,

doğruyu yanlış anlayarak, kültürleşmeye cephe alırlar. Aslında yeryüzündeki

bütün çağdaş kültürler, kültürleşme sürecinin ürünüdürler.



Kültürleşme sürecinde, iki ya da daha çok kültür, karşılıklı etkileşim

sonu değişime uğrar ve yeni sentezler, dinamik bileşkeler yaratırlar.

Bu anlamda kültürleşme, toplumun kendi içinde gerçekleşen kültürlenme

sürecinin dış dünyaya, yabancı dil ve kültürlere açılmasıdır. Kültürleşmede,

kültürlerin veya o kültürleri yaşayan bireylerin ve grupların doğrudan

etkileşime girmeleri şart değildir. Yazılı basın, Radyo, TV yayınları,

sinema, sanat ve moda akımlarının da uzun vadede, birbiriyle yüz

yüze gelmeden kültürleşmeleri mümkündür. Çağımızda sözü

edilen Globalleşme (globalization/küreselleşme) budur. İletişim

teknolojisin eki devrimin yol açtığı bilişim devrimi ve bilgi toplumu,

temelde, teknolojiyle hızlandırılmış, bir kültürleşme devrimidir.



Birey ve gruplar olarak, kültürleşmeye karşı bir tavır alınabilir ama

uzun süremde kültürleşmeyi tümüyle önlemek mümkün değildir. Kültürleşmeyi

benimseyen yurttaşlarımız, dışarıdan alıp benimsedikleri yeni sentezleri,

kültürleme süreciyle gençlere aktarırken, kültürlenme süreciyle

akranlarıyla paylaşırlar. Öyle ki, kültürel değişim konusundaki çoğu

çatışmalar, öncülerle artçılar arasındaki çatışmadır. Artçılar, bugün

karşı çıktıkları yenilikleri yakın gelecekte kabul etmek zorunda

kalacaklarını göremeyen kişilerdir. Bugün karşı olduklarını, yakın

gelecekte kabul etmekle kalmaz, kullanır ve savunurlar. Onlara biraz

zaman verip, sabırlı olmak gerekir. Yalnız, dikkat, öncü ya da artçı

olsun, temel kişilik yapısını değiştirme hevesine kapılmamalı. Böyle

bir tutkuya kapıldığımızda işe kendimizden başlamalıyız. Güçlüğü

hemen görürüz. Kültür değişimi kuşak-aşırı bir süreçtir. Kişiliğin

değişmesi de! Bir kültür varlığının üzerine yeni bir giysi giydirilmesi

olayıdır. Elbise bedene nice uygun olsa da, alttakini tümüyle gizlemez.

Üstümüzden kaçar gibi olurken altta birşeyler görünür (Altı kaval üstü

Şişhane deyimi!) Aslı köylü olan kentlilerin yakındığı taşralılık tam bir

kültürleşme sürecidir. Kentliler, kentte daha uzun süre yaşayıp,

kendileri gibi kentli olanlarla kültürlenmiş köylülerdir. İki kültür

arasındaki farklar zamanla azalmaya yüz tutar. Bugün yaşananların

etkisi gelecek kuşaklarda görülebilir. İşte bu yüzden gericilikle

özdeştirdiğimiz akranlarımıza ya da zamanelikle kınadığımız gençlere

daha hoşgörülü bakmayı öğrenmeliyiz.



Kaynak: Güvenç, 1996. İnsan ve Kültür'de (Remzi), Kurum ve Süreçler

Andriç, 1962. Drina Köprüsü. Altın Kitaplar.



Şamanlar ve Şamanlık



Şamanlık, şaman adı verilen üstün yetenekli özel kişilerin

etkilediği iyi ve kötü ruhların varlığı inancına dayanan bir Sibirya

ve Orta Asya dinidir. Çoğunluğu, çeşitleri Asya'da bulunsa da, şamanlık

Asya kökenli Amerika yerlileri (Kızılderililer) arasında oldukça yaygındır.

Din olarak bilinen bu inanç, bir kültür alanı veya kültür türü olarak da

görülebilir. Bu kitapta yer verilişinin gerekçesi, bir kültür türü olması

yanında, Orta Asyalı atalarımızın, İslamiyeti kabul etmeden önce bir

şamanlık döneminden geçmiş olmasıdır. Kültürel kimliğimizi tanımak ve

kimliğimizi bilmek için şamanı ve şamanlığı da anlamak gereklidir.



Orta Asya, Sibirya, Uzak Doğu (Japon) kültürlerinin kaynağında,

gelişmesinde, toplumun dini ve törensel hayatında, şaman adı verilen

kişinin önemli bir rolü vardı. Şaman, aynı zamanda, bir büyücü, herkesin

yapamadıklarını yapan bir sihirbaz, hekim, ocakçı, rahip, saz şairi ve

doğaüstü güçlere yakın, onları etkileyebilen gizemli kişidir.



Günümüzde Asyâ'da görülse de, aynı veya benzer olgular

ve doğal güçleri etkileme (yönetme) teknikleri, Pasifik Okyanu'su

(Okyanusya) adalarında ve Amerika kıtasında, Hint-Avrupa halklarının

kültürel evriminde gözlemlenmiştir. Her ne kadar, bir din olarak sınıflansa

da, şamanizmin çok yetenekli bir şamana bağlılığı, evrensel olgunun,

psikolojik, sosyolojik ve etnolojik bakımlardan da incelenmesini zorunlu

kılar. Şamanizmi bir kültür olgusu olarak ele alışımızın gerekçesi

buradadır. Din tarihçisi Mircea Eliade, şamanizm konulu ünlü araştırmasında

çeşitli disiplinlerin bir sentezini yapmak durumunda kalmıştır.



Geleneğin ideolojisini (inanç temellerini) simgelerini ve efsanelerini

inceleyip değerlendiren Eliade'a göre, şamanlık temelde veya özünde,

doğaüstü bir olayı, duyguyu, zevki, doruğu, mutluluğu, cezbeyi, esenliği

yaşama-yaşatma ve paylaşma tekniklerinin bütünüdür.



Bu kadar çeşitli ve aşkın deneyimlerin tek bir şaman kişi

tarafından gerçekleştirilmesi, şamanizmi diğer din ve kültürlerden

ayıran başlıca özelliktir. Şamandan beklenen çeşitli hizmetlerle, şaman

kişinin şahsen sağladığı olağanüstü yaşantıların dökümünü yan yana

koyduğumuzda, ilkel görünüşlü şamanlığın karmaşık bir yapıya sahip olduğu

hemen görülür:



ŞAMAN



herkesin yapamadığını yapan



sihirbaz, hekim, hakim, hakîm,



saz şairi ve doğaüstü güçlere



yaklaşabilen, âşık, rahip, büyücü









doğaüstü olgu ve duyguyu,



zevki, doruğu, mutluluğu,



cezbeyi, esenliği, tutkuyu



yaşama geçirebilen sanatçıdır.



Sıradan bir kişi bütün bunları nasıl yapar? Yapabilir mi?

Şaman sıradan bir kişi değil bir sanatçıdır. Sanatı, sanatının inceliklerini

aileden, genellikle büyük babasından öğrenir. Küçük yaşta, uygun adaylar

arasından seçilir; özel bir eğitimle yetiştirilir. Hayatın her durumu ve

sorunu karşısında kendisinden beklenenleri yerine getirir. Tek bir insan,

nice yetenekli olursa olsun, bütün bu görevleri yerine getirebilir mi? Ne

var ki, şaman sıradan bir kişi değildir. Çoğunluğa benzemeyen, nörotik,

hatta saralı, doğayla, vahşi hayvanlarla, canlıların ruhlarıyla yakınlık

kurabilen çocuk ve gençler aday olarak tercih edilir.



Büyük Doğa güçleri önünde kendini küçük ve zayıf gören ölümlü

hemşerilerine, olağanüstü hizmetler sunar, olağanüstü aşkın deneyimler

yaşatır. Topluluğun üyeleri şamanın davranışlarına, başarılarına inanırlar

çünkü inanmak isterler. Töre böyledir.



Bütün beceri ve yeteneklerini, tanıkların gözü önünde, toplumun desteği

ile gerçekleştirir. Hangi gerçek? Evrensel tanımına göre: Gerçek, toplumun

inandığından başka bir şey değildir. Şaman, törelerin herşeyi doğru

kıldığı gerçeğini bilir; törenin gereğini yerine getirir. Topluluk da onun

yaptıklarını sorgulamadan kabul eder; yeteneklerine inanır ve güvenir.

Tabii her şaman yukarıdaki işlevlerin tümünü yerine getiremez, ama

yapabildikleri ona da yeter topluma da.



Bu anlamda, yani şamanlığa sahip çıkan toplumlarda başka dinlerin olup

olamayacağı tartışma konusu olmuştur. Şamanlık daha önceki (ilkel) dinlerin

devamı olabileceği gibi, daha sonraki çağdaş (semavi) dinlerin egemenliği

altında da varlığını (işlevlerini) sürdürebilir. Öyle ki, Altaylar'dan

kopup gelen göçebe Türk (Oğuz) boylarında, tek tanrılı dinlere geçiş,

şamanca uygulamalara son vermez. Toplum tek tanrılı inancın gereklerini

yerine getirirken, büyüye, sihre yer vermeyen inançlarını terk etmeden,

hastalarını iyileştirmek, çocuk sahibi olmak, kötü büyüleri bozmak için

şamanca uygulamalara (tekkelere, yatırlara, ermişlere) başvurur. Şamanların,

bilinmeyen; görünmeyen tehlikeler, kötü ruhlar, düşmanlar karşısında güçlü

olduğuna inanır.



Şaman, canlı ruhlar aracılığı ile, bütün tanrıların anası olan

Göktanrıyla ilişki kurar, onun emrindeki yardımcı tanrıların

desteği ile beklenen sonucu elde eder. Şaman, davul ve trompet

eşliğinde, bir ağaca tırmanarak ya da gökkuşağı köprüsünden

tanrı katına çıkıp inerek, hünerlerini sergiler; topluluğun güvenini

tazeler; küçümen bir tanrı (tengri) olur. Japon kültüründe, Şaman sözcüğünün

özel biçimi olan Kam/Kama/Kami, tanrı anlamına gelir. Belki en büyüğü değil

ama yine de bir tanrı.



Orta Asya (Altay) kökenli bir terim olan tanrı (tengri), ışığın

ve gücün kaynağı Tanyerinden gelir. Bu yüzden şamancı toplumlar, gökyüzündeki

(cennetteki) iyi ve yer altındaki (cehennemdeki) kötü tanrılara inancı

emreden dinlere kolay uyum sağlarlar. Ancak din değiştirdikten sonra da

şamanlık sürer. Japonya'da şamanlık, halk inançları ve sanatları arasında

hâlâ yaşamaktadır. Yalnız, halk değil, Saray ve Tanrılarınoğlu İmparator

da töreye saygılı davranır. Yeni imparatorlar, göreve başlarken son geceyi

bir şamanla geçirir ve sanatın sırlarıyla tekniklerini öğrenir. İnanması

belki zor, ama Japonyâ'nın bugünkü imparatoru da bu töreden geçerek mesleğe

kabul edilmiş ve şaman olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonunda, düşmana teslim

olmaktansa, bütün milletin harakiri yapmasını öneren fanatiklere karşı,

İmparator Hiro Hito, İmparator ölüm emri vermek için değil yurttaşlarını

yaşatmak için vardır gerekçesiyle teklifi kabul etmemiştir. Biz Müslüman

Türkler de gizliden gizliye yöneticilerimizin şaman olmalarını, şamanca

hünerler sergilemelerini beklemiyor muyuz?



Kaynak: İnan, 1995. Tarihte ve Bugün Şamanizm. TTK.

Eliade, 1988. Shamanism. Arkana-Penguin.



Türler ve Sınıflar



Bilimin ve bilimsel araştırmaların sınıflama ile başladığına

yukarıda işaret edilmişti -M harfinin Metot maddesinde kültür konusuna

bilim yöntemiyle yaklaştığımıza göre, acaba kaç tür kültür var? Bilim

adamları, bilinen kültür türlerini, hangi ölçütlere, kriterlere göre, nasıl

sınıfladılar?



Bu maddeye başlarken, oğlum Murat ile, yıllarca önce oynâdığımız

21-soru oyununu hatırlıyorum: 21-soruya yalnız evet veya hayır diye

cevap verilebilir. Aldığı evet ve hayır cevaplarına bakarak, öteki oyuncunun

tuttuğu şeyi bilebilen oyunu kazanır. Kültürlerin yansıması olan diller,

türlü kavram ve karşıtlıklarla zaten herşeyi sınıflamış, hemen herşeyi belli

bir yere ve rafa yerleştirmiştir. Dildeki sınıflama mantığını (ölçütlerini)

tersinden okuyabilen, yani doğru soruları sorabilen kişi oyun arkadaşının

tuttuğu şeyi, 15-16 soruda kolayca bulur. Çünkü kültürler ve diller sınıflama

düzenleridir. Şöyle: Canlı-cansız, maddi-manevi, erkek-dişi, soyut-somut,

yararlı-zararlı, bizden-yabancı, sevdiğimiz-sevmediğimiz, tarihi-güncel,

gerçek-ideal vb gibi. Sorun şudur: Her şeyi kendi mantığına göre

sınıflayan kültürler nasıl sınıflanır, sınıflanabilir mi acaba?..



Canlıüstü varlığı oluşturan 8-10 ana öğeden her biri, kültürleri

sınıflamak amacıyla kullanılabilir. Sözgelişi, kültürler:



-Doğal çevre ve iklim özelliklerine/(dağlık, ovalık, ılıman vb)



-Aile özelliklerine ve hukukuna (tek-çok eşlilik, iç-dış evlilik vb)



-Eğitim-Bilim: geleneksel; modern (Mitos, etos, logos vb)



-Din-Töre: çok tanrılı, tek tanrılı, kitaplı kitapsız, sert, yumuşak



-Yönetim: aristokratik, demokratik, teokratik, bürokratik vb.



-Teknoloji: avcı-toplayıcı, hayvancı-tarımcı, sanayici vb.



-Yerleşim yeri: göçebe, köylü, kentli, büyükkentli vb.



-Ekonomi (Üretim/Tüketim): yoksul, orta halli, varlıklı vb.



-Toplum örgütlenmesi: cemiyet, cemaat, dayanışma vb. ölçütlere göre

sınıflanabilir.



Yakın tarihin kültür tarihine eğildiğimizde, bütün kriterlerin

denendiği, ve kullanıldığı görülür. Bütün ölçütler aynı derecede meşrudur.

Doğru ya da yanlış, geçerli ya da geçersiz, güvenilir olup olmamaları,

sınıflamanın amacına ya da sonucuna bağlı görünmektedir. Britanya ve Japonya

gibi ada ülkelerin, soğuk veya kuzey ülkelerinin, uygar ülkeler olarak

sınıflandığına tanık olunur. İlk bakışta, geçerli ve güvenilir görünen

-basite indirgeyici- yaklaşımlar, Madagaskar, Filipinler, Eskimolar

veya Laponlar gibi aykırı örnekler önünde iflas eder. Kültür olgusu çok

nedenli, çok değişkenli, karmaşık bir olgudur, neden-sonuç ilişkisine el

vermez.



Coğrafyacı yaklaşımların yetersizliğini deneyle gösteren

Alman etnolugu Graebner (1911), kültürlerin benzerliklerini ve

farklılıklarını saptayabilmek için, kültür tarihlerini bilmek

gerekir, diyordu. Onun bu katkısından 150 yıl kadar önce,

Fransız tarihçi Turgot, tarihi ve yaşayan örneklere bakarak,

insanlığın: Avcılık- Çobanlık/Göçebelik-ve Rençberlik dönemlerinden

geçtiğini, kültürlerin:



Avcı-toplayıcı, Göçebe-hayvancı, Tarımcı-köylü

olarak sınıflanabileceğini ortaya atmıştı. Endüstri ve kent kültürlerinden

söz yoktu, çünkü Sanayi Devrimi İngiliz adalarında, bir üretim biçimi

olarak henüz hayata giriyordu. İsveçli biyolog Linnaeus 1770 yılında,

Mısır'dan ve Çin'den kalma bir geleneği sürdürerek, toplumları çoğunluktaki

insanların ten (ırk) rengine sınıflamıştı:



Beyaz (yaratıcı), Sarı (uyuşuk), Kırmızı (geleneksel), Siyah

(ilkel).



Büyük Fransız Devrimi'nden yıllar sonra, August Comte

(1830) toplumların tıpkı insan aklı gibi üç aşamadan veya:

Teolojik, Metafizik ve Bilimsel açıklama döneminden geçtiğini, yani, olup

bitenleri; tanrılarla, doğaötesi bilinmezlerle ve akıl (bilim) ile

açıklayanlar olarak sınıflanabileceğini ileri sürmüştü. Bazı Batılı

toplumlar ilkel ve geleneksel çağları geride bırakarak bugünlere erişmişler,

ötekilerse halen bu aşamalardan geçmekteydiler.



Auguste Comte'un çağdaşı Alman Hegel (1837-48), Berlin'deki Tarih

Felsefesi derslerinde, tarihi bir varlık olan insanı, kültür anlamında

kullandığı sanılan mistik bir Geist'in ürünü olarak görüyordu. Geist'ın:



Öznel, Nesnel, Ulusal, Zamana (çağa) özgü ve Evrensel

türleri veya boyutları vardı. Geist, insan(lar)ı kullanarak zaman-mekan

içinde kendi varlık amacını gerçekleştiriyor (değişiyor/gelişiyor)'du.



Hegel'in öğrencisi, devrimci filozof Karl Marx (1859), kültür tarihine

ekonomik açıdan yaklaşıyor, üretim araçlarının mülkiyeti ölçütünü kullanarak,

Batı Avrupa tarihinin beş aşamadan geçtiğini ileri sürüyordu:



İlkel (ortakçı), Klasik (köleci), Feodal, Kapitalist ve Sosyalist

gibi.



Asya tipi üretim tarzı (ATÜT) adını verdiği bir ikinci kültür alanı daha

vardı; ama Marx sınıflayamadığı bu âlanı tarihçilere bırakmıştı.



İsviçreli Hukukçu Bachofen (1861), ailelerin evrimini dikkate alarak,

toplumların anaerkil aileden babaerkil aileye, iç evlilikten dış evliliğe

doğru genel bir evrim çizgisi izlediğini ileri sürmüştü. Önerdiği ve formüle

ettiği kültür kavramıyla, sosyal antropolojinin kurucu babası sayılan,

Tylor (1871), toplumların, sırasıyla:

Animatizm, Manizm, Çok-tanrıcılık ve Tek-tanrıcılık dönemlerinden

geçerek bugüne geldiğini düşünüyordu.



Yıl 1871, Filozof Nietzsche'nin Tanrı öldü, insanı yaratmak görevi şimdi

biz insana kaldı, dediği yıldı. İngiliz Herbert Spencer (1876) Darwin'in

evrim ilkelerini kullanarak, toplumları basitten karmaşığa, savaşçıdan

barışçıya doğru, dört boyutlu bir evrim merdiveni üzerinde sıralayıp

sınıflıyordu. Dünya savaşları Spencer'i doğrulamadı. Kızılderili

toplumların âile akrabalık ilişkileri üzerindeki araştırmalarıyla ünlü

Amerikalı hukukçu (1877) Morgan, uygarlık düzeyini ölçüt olarak, kullanarak,

toplumları:



Vahşi, Barbar ve Medeni olarak sınıflıyordu.



Alman sosyologu Tönnies (1887) ile Fransız Durkheim (1898), birbirinden

habersiz, sosyolojik ölçütler kullanarak, topumların:



Mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya doğru değiştiğini önerdiler.



Romantik Alman filozofu Spengler (1926), ünlü Batının Çöküşü denemesinde,

insan uygarlığının:



Kültür öncesi, Kültür, Medeniyet ve Sezarizm (yakıp yıkıcılık)

dönemlerinden geçtiğini, kendini yok eden medeniyetin kültür öncesine

dönerek, yeniden başladığını göstermeye çalıştı.



Rus asıllı Amerikalı sosyolog Sorokin, tarihi verileri kullanarak,

toplumların:



Akılcı, İdealist ve Duygusal

dönemlerden geçtiğini, tarih boyunca bu çağların birbirini izlediğini,

tekrarladığını gösterdi.



Amerikalı antropolog Benedict (1934), dört geleneksel toplumu

karşılaştırarak her birine kendine özgü Barışçı, Savaşçı, Manyak ve

Paronoyak gibi psikolojik özellikler yükledi, her toplumun kendi başına

bir sınıf olduğunu yani kültürlerin sınıflanamayacağı tezini savundu...



Avustralyalı Arkeolog Gordon Childe, hemen aynı yıllarda,

Orta Doğu bulguları üzerinde ve alet teknolojisi üzerinde çalışarak,

toplumları:



Paleolitik (yontmataş), Neolitik (cillalıtaş), Endüstri-kent kültür'leri

olarak sınıfladı. Bu kitapta izlenen sınıflama budur.



Kaynak: Childe, Tarihte Ne oldu? Kendini Yaratan İnsan.

Güvenç, 1996. İnsan Kültür'de (Remzi), Ek A.



Uygarlık ve Kültürler



Ziya Gökalp, uygarlık ile kültür kavramlarını, zamanın ruhuna uyarak,

ayrı tutarken, çağdaş dünyadaki yaygın eğilimi yansıtıyordu. Uygarlık

evrensel, kültür ise yerel, yöresel, etnik veya en azından milli sayılırdı.

Günümüzde de uygarlık ile kültür kavramları farklı anlam ve bağlamlarda

kullanılmaktadır: Sözgelişi, Mısır, İslam, Batı, Çin hatta Fransız

medeniyetleri kimseyi rahatsız etmez de, Alman, Japon ya da Lapon, Eskimo,

ya da Yakut medeniyetleri tuhaf karşılanır. Bilerek bilmeyerek, bilinçli ya

da bilinçdışı olarak bu ayırımda kullanılan ölçütler nelerdir? Kültürle

uygarlığı ayıran? Batı'ya, İslama, Çin'e uyup da, Doğu'ya, Budizme ve de

Japonya'ya uymayan nedir?



Uygarlık ve Kültürler



Kültürlerden oluşuyor, Uygarlığın parçası



Yazısı ve tarihi var, Töresel veya geleneksel



Kentleşmiş bir hayat, Göçebe-küçük yerleşme



Tekile varan evrensellik, Çoğulcu bir çeşitlilik



Bilim-teknoloji üretimi, Bilim-teknoloji kullanımı



Güçlü, egemen, Zayıf, bağımlı



Uluslarüstü, Uluslaraltı



Her uygarlık ya da her kültürde yukarıda sayılan özelliklerin tümü

olmasa bile çoğunluğu, hiç olmazsa bazıları vardır. Güçlü kültürlere

bağımlı olan ya da öyle algılayan toplumlar, Türkiye gibi, çağdaş uygarlığa

erişmek isterler de, uygar sınıfına giren ülkelerde kültüre dönmek söylemi

pek duyulmaz.



Türk İslam dünyasında, uygarlığın bilim ve tekniğe, kültürün ise daha

çok manevi değerlere dayalı olduğu yolunda yaygın bir görüş vardır.

Sözgelişi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşalım, ulaşalım ki, bir daha,

medeniyet denen tek dişi kalmış canavar'a esir düşmeyelim, insafına

kalmayalım; bu çabamızla, uygar Batı'dan yalnız bilim ve teknoloji alalım,

ata yadigarı o güzel kültürümüzü (benliğimizi, kimliğimizi, onurumuzu)

koruyalım. Kulağa hoş geliyor da mümkün mü? Yani kültürümüzü koruyarak

Batı'dan bilim ve teknoloji alabilir miyiz? Japonlar yapmışsa bu işi

başarmışsa, biz neden yapmayalım ki? Tartışma burada yeni sorulara yol açar

ve çıkmaza girer: Acaba Japonlar, söylendiği gibi Batı'dan sadece bilim ve

teknoloji mi almışlar? Belki, herkes değilse bile anlamlı bir çoğunluk böyle

inanır ama bu görüş doğru değildir. Japon mucizesi denen kültür olayın

mucize olmadığını J harfinde görmüştük.



Türk (kültür) Devrimi'nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk'ün başarı

sırlarından biri, kültür ile uygarlık arasında ayırım yapmamasıydı.

Sezgisi ve sağ duyusu ile çağının önünde yer alan lider şöyle diyordu:



Medeniyeti hars'tan [uygarlığı kültürden] ayırmak güçtür, gereksizdir.

Bu nedenle, harstan ne anladığımı söyleyeyim: Hars bir toplumun

(a) devlet hayatında, (b) fikir hayatında yani bilim ve güzel sanatlarda

(c) iktisadi hayatta yani tarımda, ticarette, zanaatta, kara-deniz-hava

ulaşımında yapabileceği işlerin bileşkesidir. Bir milletin medeniyeti

dendiği zaman hars adı altında saydığım üç tür faaliyetin bileşkesinden

başka bir şey olamayacağını sanırım.



Atatürk'ün düşünce ve yorumlarındaki kültür=uygarlık özdeşliği,

Antropolojinin kurucusu Tylor'ın (1871), kültür ya da uygarlık tanımını

hatırlatır. Atatürk kültür kavramındaki bütüncülüğü ile son derece çağdaş

bir çizgiyi, adeta bugün sözü edilen fakat kendisi görülmeyen küreselleşmeyi

haber veriyordu.



Ancak aynı Atatürk, Türk ulusuna bıraktığı çağdaş uygarlık düzeyine

(muasır medeniyet seviyesi) ulaşma ülküsüyle, yaygın bir kültür-uygarlık

ayrımını dile getirmiş oluyordu. Şöyle ki, Türk ulusunun harsıyla

medeniyeti belki aynı varlık kavramlarıdır ama Türk ulusunun medeniyeti,

Batı ülkelerinin medeniyetinden çok gerilerde kalmıştır, varlığı koruyup

yaşatabilmek için o düzeye çıkmak o çizgiyi yakalamak zorunludur. Bu

görüşte, medeniyet tek ve evrensel, kültür ise milli ve yereldir.



Ulusun geleceği, güvencesi ve mutluluğu için yerellikten kurtulup

evrensele katılmak, yani geçmişi değil bugünü yaşamak, geçmişe değil

geleceğe yönelmek gerekir. Bugünün kültür adamları, Afrika kültürlerinden

derledikleri şu görüşü benimserler: Kültür, geçmişten geleceğe bir

sürekliliktir. Devrimci Atatürk, insanı yaratan kültürü değiştirip

yenileyebilmek için, geçmişle olan bağlarımızı bir yandan koparmaya

çalışırken, evrensel uygarlığı besleyen tarihi pınarları onarıp açmaya

çalışıyordu. Bugünü anlamak geleceğe yönelebilmek için geçmişi bilmek

gerekli ve zorunluydu. Ama hangi kültür? Kültür sorunu burada

düğümleniyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültür olacaktı ama

Osmanlı'dan miras bulduğumuz yozlaşmış ve medeni dünyanın yarı-sömürgesi

durumuna düşmüş, geleneksel kültür değil, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin

yaratacağı ve sahip çıkacağı çağdaş kültür yani çağdaş uygarlık.

İşte tam bu anlamda, Atatürk bir adım daha ileri atarak, kültürlerin

çeşitliliğini ve farklılığını yadsımadan, bütün medeniyetlerin tekliğini

savunmuştur. Bütün toplumlar ve kültürler o tek medeniyetten birşeyler

alırlar ve ona katkıda bulunurlar.



Başka bir deyişle, kültürsüz (eğitimsiz) bir toplum olmadığı gibi,

medeniyet de hiçbir toplum veya kültürün tekelinde değildir. Evrensel

medeniyete daha çok ya da az katkıda bulunan milletler olmuştur. Toplumun

sağlığı, güvencesi ve geleceği için medeniyet çizgisine yakın ve o sürecin

içinde olmak gerekir. Çünkü medeniyetin acıması yoktur, kendisini ihmal

veya inkar edenleri yakar geçer. Uygar olmak; ulusal benliği veya kimliği

bir yana bırakıp, başkalarına benzemek değildir. İstense bile mümkün

değildir. Uygarlık ailesi içinde yer alan kültürler, kendi ulusal

kimliklerini koruyabilirler. Çağlardan beri, doğuda ve batıda, insanlığa

yön veren Birlik içinde çeşitlilik; çeşitlilik içinde birlik! sloganı,

kuralı, sanki uygarlık ile kültürlerin ilişkisini düzenlemek için

söylenmiştir. Fransız kültürünü uygarlık yapan belki de bu ruhtur. Bu

özdeyişteki birlik tek uygarlığı, çeşitlilik ise kültürleri simgeler.

Çeşitlilik birliğe katılmayı önlememeli, birlik ise çeşitliliği ortadan

kaldırmamalı. Bütün devrimcilere esin kaynağı olan tarihi fakat yanıltıcı

ya da çelişik görünen gerçek buradadır. Bilimin sahip çıktığı uygarlık-kültür

özdeşliği, ontolojinin canlıüstü adını verdiği varlık alanı içinde görülmeli,

orada yorumlanmalıdır. Konulara kültür ve uygarlık alanlarının farklı ve

karşıt olduğu varsayımıyla yaklaşılırsa, kültür sorunlarının anlaşılması,

açıklanması güçleşir. Kültür alanında, istenirse farklılıklar, istenirse de

benzerlikler vurgulanabilir. Benzerliklerden hareket edilerek bütün

insanların türdeşliğine, farklılıklardan yola çıkarak kimsenin ötekine

benzemediği ya da toplumları biricikliği yargısına da varılabilir. Gerçek ne

biri ne ötekidir. Bilim, ne kadar benzer ne kadar farklı olduğumuz

sorularını sorar; neden öyle olduğumuzu yanıtlamaya çalışır.



Kaynak: Çıkar, 1997. H. A. Yücel ve Türk Kültür Reformu.

İş Bankası Yayını.



Üretim Biçimi Olarak



Kültürlerin türleri harfinde, kültür çeşitlerinin, yapıp kullandıkları

aletlere göre sınıflanabildiğini, en azından, bu denemede, kültürlerin

teknoloyk ölçütlere göre sınıflandığı söylenmişti. Aletler ve üretim

teknolojisi ekonomik olayın bir bölümüdür. Bir alet çantası ile ne tür

işlerin yapılacağını belirleyen yalnız aletler değil ekonomi, yani üretim

ve tüketim ilişkileridir. Her ekonomik gelişme düzeyi hangi aletlerin

nasıl kullanılacağını belirlediği gibi, her teknolojik gelişme düzeyi de

ekonomik ilişkileri belli bir ölçüde etkiler ve belirler. Kültür tarihi

açısından, alet teknolojisi ve üretim biçimi (düzeyi) arasındaki;

ilişki, aşağıda özetlenmiştir:



Alet Teknolojisi, Üretim Düzeyleri



(Arkeolojik), (Ekonomi-politik)



Robotlar, Çok Yoğun/hızlı



Endüstri (teknolitik), Yoğun Üretim



Neolitik (cilalıtaş), Üretim (tarımsal)



Mezolitik (arataş), Üretime geçiş



Paleolitik (yontmataş), Avcılık-toplayıcılık



Üretim biçiminin kültürle ilişkisi açısından kapitalizm ve

sosyalizm gibi politik veya ideolojik seçenekler de hatıra gelebilir.

Bu seçeneklerde üretim araçlarının mülkiyeti tartışmalı sorundur. Üretim

araçlarının mülkiyeti kapitalizmde, bireylerde; komünizmde ise kamudadır.

Marksistlere göre, üretim araçlarına sahip olan ekonomiye ve siyasete,

ülkesine ve toplumuna egemen olur, kaderini belirler. Kuşkusuz mülkiyet

-mülkiyetsizlik kadar- önemli bir güçtür ve kültürün öteki kurum ve

ilişkilerini etkiler. Sorunların bu yanını siyasal bilimcilere ve kamu

hukukçularına bırakarak, burada üretim düzeylerinin, kültür

üzerindeki etkilerine yönelmek gerekiyor.



Belli bir teknolojiyle yapılan üretimin verimi yükselince veya değişince

neler olur? En azından daha çok üretenlerin daha az üretenleri pazardan

uzaklaştırdığı düşünülebilir. Köylerden veya küçük üretim merkezlerinden.

Büyük tüketim merkezlerine (kentlere) doğru yönelen iç göçün bir nedeni

budur. Bunun sonucu olarak belli bir üretim alanında çalışan insanlar başka

bir üretim alanında iş bulmak veya iş kolu yaratmak zorunda

kalırlar. Küçük yerleşmeler küçülürken, büyük kentler daha da

büyür. Kalabalıklar yoğunlaşır. Kültürlenme süreci önem ve öncelik kazanır.

Kültür değişmesi -ya da yozlaşması- hızlanır, kuşaklararası farklar,

sorunlar, çatışmalar çoğalır. Kültür, uygarlığa dönüşürken, Spengler'in

korkulu rüyası çöküntüler, yakıp yıkmalar başlar; eski mutlu günlere duyulan

özlemler yaygınlaşır. Öte yandan, üretici sayısı azalırken üretim hacminin

artması, üretimin belli ellerde toplanması, gelir dağılımında ve yeniden

dağıtım (sosyal güvenlik) sürecinde dengesizliklere yol açar. Tümü Batı

kökenli Karteller, Tröstler, Holdingler ya da güçlü KİT'ler (kamu iktisadi

kuruluşları) çıkar ortaya. Kalabalıkta yalnızlaşan, tanıdıklar arasında

yabancılaşan birey, üretim güçleriyle tüketim eğilimlerine yenik düşer.

Politika ve ekonomi, seçmen yurttaşın denetiminden çıkar, üretim ve finans

kuruluşlarında toplanmaya başlar. Kapitalizmi tutan kuramcılar, serbest

pazar rekabetinin bütün sorunları çözeceğini, en azından üstesinden

geleceğini savunur. Ancak çağımızda yaşanan büyük ekonomik tıkanmalar ve

bunalımlar, serbest rekabet güvencesinin söylendiği kadar etkili veya

gerçekçi olmadığını kanıtlamıştır. Çünkü serbest pazar, geçerlik ve

güvenirliği sınanmadan kabul edilmiş bir varsayımdır. İktisat tarihçisi

Karl Polanyi, Endüstri Devrimi'nden sonra yaşanan büyük dönüşümde pazarın

asla serbest olmadığını, dışardan müdahaleye açık olduğunu göstermiş, pazar

üzerinde devlet elinin eksik kalmaması gereğini savunmuştur:



Endüstri Devrimi'nin başladığı kabul edilen 1750 yılından

yüzyıl sonra, Batı Avrupa, Polanyi'nin Büyük Dönüşüm adını

verdiği büyük ve yapısal değişimlerin kalıcı sorunları ile yüz

yüze kalmış, şiddetle sarsılmış fakat ayakta kalabilmiştir. Yaşanan

bunalımlara, adı konmayan yakınmalara ve yaygın belirtilere Asrın

hastalığı (Maladie du Siecle) adı verilmiştir. İki Büyük Dünya Savaşından

sonra üçüncünün önlenmiş görünmesine karşın, dünyanın barışa duyduğu özlem

azalmamıştır. Türlü sorunlar içinde bocalayan dünya, Avrupa'da birlik,

Amerika'da küreselleşme sloganlarıyla oyalanmakta, gelecek kaygıları mutlu

günlerin hayaliyle uyutulmaktadır.



Yakın geçmişimizi hatırlamaya çalışalım. Ekonomiye önem

verenler, endüstrileşmenin hayati önemi üzerinde duran yazar

ve düşünürler, materyalist, sosyalist, radikal ve hatta komünist

olmakla şuçlanırdı. İkinci Savaş sonrası yıllarda zirveye ulaşan

ideolojik kutuplaşma, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, birden

bire ortadan kalktı. Günümüzde, ekonomik kalkınmanın öneminden söz etmek

vatan hainliği değil, vatanseverlik sayılıyor. Demek ki, sorun sanki

ekonomik değil politiktir. Sosyalist ekonomi sakıncalı, kapitalist

ekonomi ise yasaldır.



Ülkemizde son yıllarda yaşanan toplumsal olaylar, iç ve dış göçler;

çarpık kentleşme, sağlık, eğitim ve işsizlik sorunları, üretim biçiminin

değişmesinden başka nedir ki? Aynı ya da benzer olaylar Batı ülkelerinde

de yaşanmış ve gerilerde kalmıştır. Türkiye'nin temel sorunu anakronizm;

çağdaşlaşma evresini en az 100 yıl geriden izliyor olmasıdır. Aslında

ülkemiz, çağdaşlaşma sürecinde Batı'dan 200 yıl geride kalmıştı. Cumhuriyet

devrimleriyle bunun 100'ünü telafi etti geri kalan 100 yılla uğraşıyor.



Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin yaşadığı sorunları, başarısızlığımızın

bir kanıtı olarak değil de bir başarı olarak görmek mümkündür. Batı

dünyasında böyle sorunların bulunmadığına bakarak ülkeyi ve toplumu

gelişigüzel ve sorumsuzca eleştirmek tarih bilincimizin eksikliğini ortaya

koymaktan başka bir anlama gelmez. Batı'nın çağdaşlık tarihini okumaya

vakit bulamayan yerli ve yabancı dostlar için, Şarlo'nun Asri zamanlar'ı

ya da Büyük Diktatör'ü ne kadar öğretici mesajlar aktarır. Ülkemizin İnsan

Hakları Raporunu yazanlar, faili meçhul cinayetleri eleştirenler, ünlü

Dreyfus Davasını, Vişinsky Mahkemelerini, Stalin Terörünü, Kennedy Dramını

unutmuş görünebilirler; ama biz Türklerin sorunları aşabilmek ve huzura

çıkabilmek için çok daha iyi tarih bilmeye, bilmediklerimizi öğrenmeye

ihtiyacımız vardır. Üretim biçimi, yaşama biçimidir. Üretim biçiminin

değişmesi, kültürün değişmesidir ve kolayı (ideali), rahatı, meşru olanı

henüz bulunamamıştır. İşte bunun için ölümlü insan, canlıüstü veya ölümsüz

kültür varlığını anlamakta zorlanıyor. Aksine söylemler ve söylenceler birer

özlemdir. Dönüşü olmayan bir yolculukta ileriye gitmek zorundayız. Nereye

varacağımız bilinmiyor ama başka seçeneğimiz de yok.



Kaynak: Fromm, 1995. Çağımızın Özgürlük Sorunu. Gündoğan.



Varlık Türü Olarak



Ölümlü bir canlı olarak, kendi ötesinde bir canlıüstü varlık

alanı olan kültürü yaratmış insantürü, kendisini yaratan canlıüstü kültür

varlığını anlayabilir mi? Ne kadar anlayabilir? Varlık sorunları üzerinde

düşünen Albert Pike, ölümlü bir varlık olan insanın, ölümsüzlüğü doğru

dürüst anlayamayacağını söylemişti. Kültür varlığı üzerindeki temel konu ve

sorunları tartıştıktan sonra, kültürün nasıl bir varlık alanı olduğu sorusu

yakamızı bırakmıyor. Başkalarının hayat adı verilen büyük serüveni

anlayamadığından yakınır dururuz: acaba biz, kendimiz, nice anlıyoruz

kültür varlığını, onun yarattığı insancıkları, sorunlarını? İnsan, bir

mikrokozmos (küçük evren) olarak; evrenin sonsuz derinliklerinde dolaşıyor,

varoluşun kaynağını, başlangıcını, hayatın anlamını kavramaya, yasalarını

bulgulamaya, zamanın, sevginin doğasını çözmeye çalışıyor. Yalnız bugün

değil, ola ki varolduğundan, varedildiğinden, soru sorabildiği

günden beri zorluyor- bütün bu sınırları. Sorduğu soruların yanıtını

bulamıyor ama yılmıyor, çabalıyor, yılacak gibi de görünmüyor. Tam buldum

derken yanıldığını fark ediyor, tam teslim olurken yeni bir umut kapısını

görüp yeniden umutlanıyor.



Yaradanın amacı, niyeti ne? Neden gönderiyor neden geri çağırıyor? Niçin

sınıyor bizleri? Cennete gideceklerle gidemeyecekleri ayırmak için bu kadar

telaşa, savaşlara, serüvenlere gerek var mı? Egemenlik tümüyle Yaradan'ın

ise, neden sorumlu tutuyor kendi yarattıklarını? Biz insanları daha kusursuz,

ya da daha az kusurlu yaratamaz mıydı? Acaba gücü mü yetmedi? Yoksa gücü

yeterdi de istemedi mi? Bu iki soru ve onlara verilen yanıtlar, Tanrı

inancıyla bağdaşmaz. Ancak dini inancın yanıtlamadığı fizikötesi sorulardır

bunlar. İnançla çözümlenir. Hikmetinden sual olunmaz! denir.

İnsantürü sorar, sorgular ama her zaman yanıt veremez. Yanıt veremeyince de,

daha önce verilmiş yanıtlara teslim olur. Çağdaş kültürler, geçen yüzyılın

sonunda bu tür soruların bilginler tarafından çok kısa zamanda

yanıtlanacağına inanmak istiyordu. Ne var ki, küçük ve önemsiz sorunları

çözümledikçe, büyüklerin büyüdüğünü, yanıtların bizden uzaklaştığını görür

gibi oldu. Ölümsüzlüğe ulaşan veya bizim öyle gördüğümüz üç beş deha çıkıp

bu mucizenin sırrını çözüyor ama bizim gücümüz yetmiyor onları anlamaya.

N'apalım? Varoloşçu düşünürlerden Sartre, Que faire? (Ne yapmalı?)

hayatın en temel ve en çetin sorusudur, der.



Bu sorunun yanıtını hep arıyor, ama ne yazık ki bulamıyoruz. Bilge

kişiler aramak araştırmak, sormak soruşturmak diyorlar. Yanıt vermiyoruz

ama ararken kendimizi tanımaya, hayatın eğer varsa anlamına yaklaşmaya

başlıyoruz. Sartre haklı: En çaresiz durum ve zamanlarda bile sanki

yapabileceğimiz bir şeyler varmış gibi görünür. Yapacak bir şeyler vardır

da bulunması, karar verilmesi zordur. Nasıl yapalım, nasıl bulalım? Deneyip

yanılarak mı? Yoksa önceden düşünüp planlayıp uygulayarak mı? İdealistlerle

realistler bu sınırda çatışırlar. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını gören

gerçekçiler, Deneyin ama oluruna, gidişine bırakın dünyayı, nasıl olsa

değiştiremezsiniz! diyorlar. Eğer kararlıysanız, kendinizden başlayın

dünyayı değiştirmeye. Güçlükleri görecek, denemeyi bırakacaksınız!

diyor sağduyulu kimseler. Ama dünya, sağduyulu kimselerden ibaret değil.

Felsefe ve düşünceler dünyası böyle sorular karşısında, insantürünün tavır

alışından başka ne ki? Kimi Yaradana sığınıyor, kimi baş kaldırıyor. Kimi

yeniden yaratmayı denerken yaradan olduğunu sanıyor vb. Bu anlam ve bağlamda

her insan bir filozof, bir bilge, yolunu arayan bir yolcudur bu dünyada.

Ciddi çabalar başarıya ulaşamayınca, ruhlardan, şamanlardan, şeyhlerden

medet umanlar yanında işi mizaha dökenler de çıkar. Evrenden, evrenselden

ve insanlık sorunlarından söz eden insancıkları anlamak için n'apalım

derken aklıma geçmiş yılların ünlü Don Camillo'nun Küçük Dünyası öyküsü

geliyor. Küçülen dünyada büyük sözler ederken, aslında kocaman bir

dünyada ne kadar küçük varlıklar olduğumuz gerçeğini unutmaya, kendimizi

avutmaya çalışmıyor muyuz?



2000'li yıllara üç kala; 28 harflik Türk alfabesinin sonuna

gelirken, belki de, bilimsel kültür adına yazılıp çizilenlerin sadece bir

yorumdan ileri gitmediğini itirâf etmeliyiz. Kişinin Yaradanı anlaması zor

olmalı ama kendini anlaması da kolay değil. Kişiyi nasıl bilirsin kendin

gibi! derdi Osmanlı. Kendini bilmeden nasıl bileceksin ki ötekini? Eğer

bilemiyorsan nasıl bağışlayacaksın? İşte onun için, anlayamadığın için

bağışla ötekini. Bağışla ki bağışlanmayı umabilesin. Yaradandan ötürü.



Kendini bil öğüdünü veren mistiklerin, ozanların, ethikçilerin

mesajı kısaca budur. Kimsin, kimim? sorusuyla başladığımız serüvenin

sonunda gelebileceğimiz duraklardan birisi de burasıdır.



Kaynak: Gaarder, 1996. Sofi'nin Dünyası. Pan Yayıncılık.

Eczacıbaşı, 1995. Gülen Düşünceler. İyi Şeyler Yayıncılık.



Yasalar ve Yasaklar



Bütün bu görkemli belirsizlikler, anlamsızlıklar içinde bazı

düzenlilikleri belirleyen yasalar ve yasaklar yok mu? Kuşkusuz

var. 18. yüzyılda hukukçu, politikacı ve denemeleriyle ünlü

Montesquieu (1689-1755)'nün, Kanunların Ruhu adlı eserini çokluk

okul sıralarında duymuş, belki okumuşuzdur. Montesquieu, bu denemesinde,

yasaların yapısını, işlevini ve ruhunu, Doğa'nın yasaları ile toplumun

yasalarını ciddi bir ayrım yapmadan inceliyordu. Ancak, insan aklının

ürünü olsa da aralarında önemlice farklar vardı. Doğa'nın yasalarını

araştıran insan aklı, Doğa'nın güçlerini ve düzenliliğini açıklayacak

ilke ve ilişkileri ararken; toplumun yasaları, insanların -uyduğu değil-

uyması gereken/istendik ilke ve kuralları dile getiriyordu. Bu yüzden

Doğa'nın yasaları zaman ve mekanda kararlılık gösterdiği, bilimsel

düzeltmeler, gelişmeler dışında, çok az değişikliğe uğradığı halde,

toplumsal yasalar toplumdan topluma, ve zaman içinde büyük değişmeler,

çelişkiler gösteriyordu. İki tür yasa arasında önemli benzerlikler de

bulunuyordu. Doğa yasaları doğayı denetleyecek insanın doğaya egemen

olmasını sağlarken; toplumsal yasalar da, bireylerin kurallara uymasını

sağlayarak toplumsal düzenin korunmasını ve düzenli çalışmasını

hedef alıyordu. Doğa'nın yasalarına karşı çıkan insan nasıl doğal güçler

tarafından cezalandırılırsa, toplumun yasalarına uymayan birey ve gruplar

da toplumca cezalandırılırdı. Amaç, cezanın terbiye edici gücünden

yararlanmak; yasaya saygılı yurttaşları suç işlemekten alıkoymaktı.

Toplumsal yasalar, daha çok töre adı verilen kural ve ilkeler yardımıyla

incelenebilir. Toplumsal yasalar, nelerin nasıl yapılacağından çok,

nelerin yapılamayacağını, deneyenlere ne tür cezalar verileceğini dile

getirir.



Bu işleri hukuk kurumu düzenler. Her iki tür yasada da, yasanın

evrenselliği ilkesi geçerlidir. Yasalar, bazı kişilere değil herkese

eşit olarak uygulanır -uygulanmalıdır...



Yasaların toplumdan topluma ve zaman içinde büyük farklar gösterdiğini

gözlemleyen toplum ve insanbilimciler, doğabilimleri alanında olduğu gibi,

bütün toplumlarda, her zaman geçerli olmuş büyük/evrensel yasalar olup

olmadığını araştırmışlardır. Sayıca pek fazla değil, ama en ilkelinden

en gelişmişine, hemen bütün toplum türlerinde ensest (fücur) adı verilen

ana baba çifti dışındaki aile üyeleri arasında cinsel ilişki ve nikah

yasağı bulunduğu görülmüştür. Açıkça yasaklanmış olmasa bile bu tür

ilişkilere izin veren toplum yoktur. Ana baba arasında cinsel ilişki yasak

değildir çünkü onlar -evleninceye değin- farklı ailelerin üyesiydiler.

Esasen, dışevlilik (ekzogami) kuralı uyarınca, farklı ailelerden geldikleri

için nikah kıymalarına, aile kurup çocuk sahibi olmalarına izin verilmiştir.

Eski çağlardan günümüze gelen Oidipus ve Elektra öyküleri, yasa ve yasanın

çok eskilere dayandığını göstermektedir.



Son yüzyılda yapılan kültür ve toplum araştırmaları, ensest yasağı ile dışevlilik (ekzogami)

kuralının evrensel geçerliğini ortaya koymuştur. Yasanın tek istisnası,

belki Firavun soyu idi. Firavunun kız ve erkek çocuklarının evlenip çocuk

sahibi olmalarına izin veriliyordu; çünkü onlar tanrı veya yarı tanrı

sayılıyordu. Yasaklar, yasa koyabilen tanrılar için değildir.

Kültürbilimciler ensest yasâğı ile yasasının evrenselliği üzerinde durdular,

gerekçeisni bulmaya, işlevini anlamaya çalıştılar. Neden, ne için? Çok

sayıda teori üretildi. Hepsinin iyi kötü, gerekçeli dayanakları vardı

ama hiçbiri olayın evrenselliğini açıklamaya yetmiyordu. Dünyadaki

hemen bütün dinler, töreler, ahlak okulları, ağız birliği etmişçesine

baba ile kızı, ana ile oğlu, erkek ve kız kardeşi arasındaki ensest

ilişkisini yasaklıyor; çözüm olarak ancak aile dışından bir eşle evlenip

çocuk sahibi olabilirsin diyordu. Neden? Yeryüzünde yaşayan yüzler ve

yüzlerce toplum ve topluluk üzerinde yapılan araştırmalar sonunda, yasanın

evrenselliği anlaşıldı. Açıklama son yıllarda yapılabildi. İnsanbilimci

Levi-Strauss'a (1969) göre, akla ve mantığa en yatkın gelen açıklama

şöyleydi:



İnsan bireyleri ve toplulukları arasındaki ilişkilerde ya

dostluk ya da düşmanlık egemendir. Dostluk ve güven varsa her şey paylaşılır,

düşmanlık ve kuşku varsa her şey için savaşılır. Düşmanla savaş için

dostlara gerek duyulduğuna göre, geniş ve büyük soylar, akrabalık grupları,

küçük aile gruplarına üstünlük sağlar. Toplumun en küçük yapı taşı olan ve

ana baba ile çocuklardan oluşan geleneksel aile grubu, en çok erkek

ve kız kardeşlerin iki kuşaktan oluşan bireylerini bir araya getiren bir

savaş gücü kurabilir. Oysa kendi çocuk ve kardeşlerimizi başka ailelere

verir başka ailelerin çocuklarını ve kızkardeşlerini eş olarak seçersek,

kardeşlerin gücünü en az iki katına çıkarabiliriz. O aileler de başka

ailelerle benzer ilişkiler kurdukları takdirde, küçük aile bir kabile,

aşiret, topluluk ve toplum olmaya başlar. Güçlü olmak, var kalmak için böyle

bir yasa şarttır.



Hemen her yasak ve yasada görüldüğü gibi, yasayı çiğneyenler olmuştur.

Ancak, bilerek bilmeyerek yasayı çiğneyenler o kadar sınırlı veya yaptırımın

şiddetinden dolayı o kadar gizli saklı kalmıştır ki, işlenen günahlar

toplumların varlığını tehdit eder düzeye varmamıştır. Üç beş yılda bir

kardeş çifti çıkar, şu kadar yıldan beri evli ve şu kadar çocuk sahibi ve

mutlu olduklarını açıklar. Basın ve medya bir kaç gün içinde olayın izini

bırakır. Bireyler ve toplumlar son derece iğrenç ve tiksindirici

buldukları bu olayı unuturlar: Bu arada, yasağın evrenselliği ve

cezaların şiddeti hatırlatılmış; toplumun ortak belleği tazelenmiş olur.

Amaç, kısaca hemen her bakımdan kendine yeterli düzeyde görünen insan

ailelerini birbirine muhtaç (bağımlı) duruma getirmek idiyse, ensest yasağı

ve dışevlilik kuralı bu hedefi büyük ölçüde gerçekleştirmiş gibi

görünmektedir. Günümüzde benimsenen açıklama budur. Ancak bu kuram,

başkalarının ortaya atılmasına ve sınanmasına engel değildir. Bu açıklamanın,

kardeş evliliği açısından gücü kabul edilmekle birlikte; baba-kız, ana-oğul

ensesti açısından yeterli olmadığını da kabul etmek gerekir. Bu tür yasaklar

için başka açıklamalar bulunduğunu belirtmekle yetinelim.



Son derece evrensel fakat basit bir yasağın yol açtığı tartışmalar,

toplumsal yasaları bulma ve açıklama işinin ne derece çetin olduğu

konusunda sadece bir fikir verebilir. Gerekçesini ve amacını anlayamadığımız,

açıklayamadığımız için de anlamsız bulduğumuz pek çok kural ve yasağın

gerisinde, gizli saklı amaçlar bulunabilir. İşte bu gerekçeyle, halkbilimci

Sumner, Töreler herşeyi doğru kılar demiştir; biz Türkler de aynı sözü

değişik biçimde doğrularız Ne buyurmuş atalarımız? Belki bilmeyiz ama her

törenin ve sözün sağlam bir dayanağı vardır, ya da olmalıdır. Yasa ve

yasakların ruhuna böyle bakmak gerekir. Her zaman bu kadar evrensel olmasa

da, geçerli olduğu sürece uymak gerekiyor yasalara ve yasaklara.

Uygularken, yasaların değişmek üzere yapıldığını ve zaman-mekanda değiştiğini

de hatırlamalıyız.



Kaynak: Güvenç, 1996. İnsan ve Kültür'de (Remzi), Akrabalık, Soy ve

Aile Levi-Strauss, 1969. The Elementary Structures of Kinship. Beacon

Press.



Zen Budizm-Tasavvuf



Budizmin kolu olan Zen tarikatı ile İslamın kolu olan Tasavvuf felsefesi

arasında nasıl bir ilişki olabilir ki? Kültürler arasındaki benzerlikler,

bazen farklardan daha da gizli saklı olabiliyor. Kültürün ABC'sinin son

harfinde saklı bir benzerliği -varsa- bulup ortaya çıkarmayı deneyeceğiz.

Varsa diyorum. Olmayabilir de.



Yıllar önce, Hiroşima'da, Budizm tarihi profesörü. SATO Miçiro ile japon

ve Türk kültürleri ürerinde sohbet ediyorduk. Farkların, belki de

benzerliklerden daha baskın olduğunda karar kılıyorduk ki, Profesör SATO,

Türk-Çin benzerliklerinin daha anlamlı olabileceğine işaret ettikten sonra,

Sufilik ve Zen Budizm konularıyla ilgili olup olmadığımı, neler okuduğumu

sordu. Doğrusu, fazla bir şeyler bilmiyordum. Neden bu iki konuyu birlikte

sorduğunu merak etmiştim. Şöyle açıkladı SATO: Eğer, Japon kültürü ile

Türk-İslam kültürü arasında tarihi ve kültürel benzerlikler arıyorsanız,

Zen ile sufiliği karşılaştırmanız herhalde verimli olabilir. Suzuki'nin

ünlü Çayhane'sini okumuştum Kültürün ABC'sinin son harfi Zye gelince,

aklıma ilk gelen Zen Budizm oldu. Bir de sufiliği öğrenebilsem, SATO'nun

karşılaştırmasını yapabilirim umuduna kapıldım. İdris Şah'ın The Way of

the Sufi (Sufi Tarikatı) derlemesine başvurdum. Aklım daha da karıştı...

ABC'yi nereye varacağı önceden kestirilemeyen bir Z denemesiyle bitirmek

sakıncalı görünüyor ama yine de bir deneyelim.



Önce hemen belirtmeliyim ki Zen Budizm, yaygın bir halk

dini olmaktan çok, sufilik gibi, bir yaşama sanatına, yaşam felsefesine

yakındır. Budizmin başlıca kollarından biri olarak Birinci Yüzyılda (İS)

Hindistan'dan Çin'e gelmiş, orada hızlı bir gelişme gösterdikten sonra

onikinci yüzyılda Japon adalarına ulaşmış, kendini ve felsefesini

Japonya'da bulmuştur. Budizmin özü, pracna (aşkın bilgelik) ile coşkulu

bir sevgidir. Zen yolcuları, Satori adını verdikleri bir aydınlığı

ararlar. Bilgelik, hayatın anlamını kavramaktır. Zen içimizdeki saklı

bilgeliği (pracna'yı), dışımızdaki avidya (cehalet)'dan kurtarmaya çalışır.

Zen, salt akılcılığı ve akıl yürütmeyi yadsır. Sözel ve bilimsel bilgiden

çok sezgisel kavrayışla kazanılan bilgiyi üstün görür. Zen, bu sezgiyi ünlü

bir özdeyişle anlatır: Tümde bir var; birde tüm. Bu bir kuram değil,

algılama biçimidir. Gerçeğin ne eksik ne fazla, olduğu gibi algılanıp kabul

edilmesidir. Gerçek yaşantılar, deneyimlerdir: Söğütler yeşil; güller

kımızıdır. Zen, samanlıktaki mutluluk, yoksulluktaki dirlik sevincidir.

Gerçeğin, çarpıtılmadan, mantığa bürünüp bulandırılmadan algılanışı, Zen

yolculuğunun temel ilkesidir. Şöyle diyor Zen ustası:



Aydınlanmadan önce, dağlar dağ, nehirler nehir gibiydi.



Aydınlanırken, dağlar dağ ve nehirler nehir gibi değildi.



Aydınlandım, dağlar yine dağ, nehirler yine nehir oldu.



Eksiklik ve kusur böylece bir yetkinlik simgesi olur:



Çirkindeki güzeli görmeyen, ne bilsin



Güzel denen şeylerdeki çirkinliği?



Zen, Japon kültüründe savaş sanatçısı olarak bilinen Samurayların da

dünya görüşünü etkiledi onunla bütünleşti.



Parlayan kılıç altındaki,



Kişiyi ürperten cehennemde,



Korkma atıl önündeki



Mutluluk beldesine...



Özetle Zen Budizm:



1) Törensele değil duyumsala ağırlık verir. Kişiyi kuramsal

ve sözel yorumlardan, doğrudan ve sezgisel olan yaşantılara

götürür.



2) Dine ve töreye (uyuma) değil, sanata ve yaratıcılığa yakındır.



Uygulamada, geleneksel değerlerden çok estetik ilkeler egemendir.



3) Doğa'nın ve hayatın dünyasında var olur. Bu sanat, dağların

yüreğindeki manastırlarda zikrederek yapılır. Sanatçı kişi, sanat

nesnesinin ruhunu yakalayıp yansıtmaya çalışır.



4) Çay sanatına da yakındır Zen, çünkü tıpkı çay sanatı gibi,

insanın kendine dönüşü, doğa ile bir ve birlik oluşunun sanatıdır.



5) Felsefe, öteki dinler ve sanatlar gibi Zen, kişiyi esenliğe

ve aydınlığa (satori'ye) çıkarmak ister.



Zen ustası, aydınlığı açıklamaz ama onun karanlık ile arakesitini çizer:



Satori'ye erişmiş kişi her çimen yaprağının ardındaki anıtları

keşfeder de; satori'ye erişmemiş kişi, tek bir çimen yaprağının ardına

saklanmış hazineleri göremez.



Budizmin üçüncü gözü, hayatın gerçeklerini görebilen bilgeliğin

üçüncü gözüdür. Bu ilkede birleşir, Zen, sanat ve hayat.



Sufiler, tanrının niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği

(vahdet-i vücut) veya görünüş birliği (vahdet-i şuhud) anlayışıyla

açıklayan felsefenin öğrencileridir. İslam dininin bu gizemli (mistik)

yolunu izleyen sufiler (sofular), İslam edebiyatı ve düşüncesi üzerinde

derin ve kalıcı izler bırakmışlardır. Sufiler, şaşırtıcı, düşündürücü ve

çarpıcı bir öğretim yöntemi izleyerek, insan ruhunu geliştirmeye ve

mükemmelleştirmeye çalışır. Bazı inanç akımlarının, ahlak ve felsefe

okullarının aksine, sufilik, çağdaş uygarlığın varlık sorunlarına yanıt

arayan sürekli bir evrim ve gelişme çizgisi içindedir. Belli bir zaman ve

mekana bağlı kalmayan sufiler, kendi deneyim ve birikimlerini,

içinde yaşadıkları topluma ve kültüre kazandırmaya çalışırlar.

Hayattan uzakta kalıp, kuram ve sistemler geliştirmek yararsız

bir çabadır. Sözcüğün kaynağı üzerindeki çelişik görüşler, sufilik inancı

üzerinde fikir verebilir: İlk sufilerin giydiği yün aba (suf) zaman-ı

saadette peygambere yakın olan (Ashab)'ların Sufi olduğu kabul edilir.

Sufi sözcüğü, eski Elencedeki sofia (bilgelik)'dan; Batılı bazı kaynaklara

göre, sofizm'den de gelmiş olabilir. Kavramın evrenselliği açıktır.

Sufilere göre, denizden gelmiş olan insan, 19. yüzyılda kabul edilmeyecek

kadar uzun çağlar boyunca geçirdiği evrim sonucu bugünlere gelmiştir.



Günümüzden 700 yıl önce, Hıristiyanlar ve Yahudiler, kutsal kitaplara

dayanarak insanoğlunun 4-5 bin yıl önce yaratıldığına inanırken, Muhyiddin

Arabi, düşünen insanın en az kırk bin yaşında olduğunu yazmıştı. Bilimsel

gerçeğe çok yakın bir tahmindi. Bazı sufi yazıları ve düşünceleri çağın çok

ilerisinde olmuştur.



Tasavvuf felsefesi üzerinde çalışan tarihçiler ve İslam kurumu sufiliğin

sırasıyla: Kuruluş, Gelişme, Felsefe ve Tarikat aşamalarından geçerek

günümüze ulaştığı hususunda birleşirler. Bu gelişmenin iki, üç veya dört

döneme ayrılması pek anlamlı sayılmaz. Önemli olan, sufiliğin, tevekkül,

Tanrı`ya inanç (yolculuk), Tanrı'yla bütünleşme Felsefe, ve Sünni ibadet

içinde bir çıkar yol araması, Tarikat aşamalarından geçmiş olmasıdır.

Tekke, zaviye ve dergâhlar tarikat aşamasında ortaya çıkarlar.



Sufiliğin tanrıya yolculuk (gelişme) aşamasında ortaya çıkan Hallac-ı

Mansur'un (ö.922), Ene'l-hak (Ben tanrıyım) sözünden dolayı öldürüldüğü

bilinir. Mansur, belki de Tanrı'ya vardığını söylüyordu. Felsefi dönemde,

varlığın birliğini dile getiren Gazali (ö.1111), Muhyiddin'i Arabi (ö.1240)

ve Mevlana Celaleddin'i Rumi (ö.1273), İslam düşünce ve felsefesini daha

fazla etkilediler. Son dönemde ortaya çıkan tarikatler, Ali'ye dayanan

Aleviler, Ebubekir'e dayanan Bekriler olarak ikilik gösterir. Fakat hemen

hepsinde, Sünni (ortodoks) inançla bir çelişki görülür. Sufilik konusundaki

yazılarıyla ünlü İdris Şah, İslamın dört mezhebi gibi, Çişti, Kadiri,

Suhravardi ve Nakşibendi tarikatlarından söz eder.



Kişinin öz yaşamını ve sezgisini gerçek (doyurucu) bir yaşama ulaşmanın

yolu olarak gördüğü, bireyin kendisi ve çevresiyle sürekli bir çatışma ve

hesaplaşma içinde bulunduğunu ilke olarak benimsediği için, tasavvuf,

felsefi düşünce ve çabalara paralel, evrensel bir yoldur. Aynı akılcı ve

sezgici karşıtlıklar felsefe ve sanat alanlarında da görülmüştür.

Örnekler:



Sufi, şu üç Benden dikkatle kaçınır:



Ben'im için, Ben'imle ve Benim demez



Hiçbir şeyi kendine maletmez



-Muhyiddin El-Arabi



Gururlu ve kendini beğenmiş kişinin



Gerçeği anlamasını bekleyemezsin.



-Şirazlı Sadi



Dört kişiye tek bir akça vermişler:



İranlı angur, Arab inab, Türk üzüm, Grek stafil



Satın almak istemiş kendilerine verilen parayla...



Adların ötesini bilemedikleri için kavga emişler.



Ancak bilge bir kişi anlayıp söyleyebilirmiş.



Hepsinin, kendi dilinde, üzüm istediğini



-Mevlana Celaleddin-i Rumi



Zen Budizm ile sufizm arasında, aklı açıkça yadsımayan

fakat sezgisel bilgiye ağırlık veren benzerlikler ortaya çıktı mı?

Bilemiyorum. İnançla sanatın, kültürleri hatta uygarlıkları aşıp

evrensele ulaşan ortak yanları var. Belki çok da benzemiyorlar

birbirlerine ama insan varlığına ve insanın varlık sorunlarına

ne kadar yaklaşıyorlar. İşte böyle durumlarda, kültür bilgimiz,

göreceliği aşıp gerçek insanbilime ulaşıyor.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

Felsefe
 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült