İyinin Diğer Kavramlara Egemenliği

Iris Murdoch


İnsan varlığında bilincin gelişiminin, metafor kullanımıyla inanılmaz bir ilişkisi vardır. Metaforlar, salt çevresel oluşumlardan, hatta yararlı modellerden ibaret değildir; daha çok koşullarımıza bağlı olarak oluşan farkındalığımızın temel formlardır. Bunları da uzam metaforları, hareket metaforları ve görme metaforları olarak ayırmak mümkün. Özelde ahlak felsefesi bağlamında, genelde felsefenin geçmişte en çok ilgilendiği alan, var olanları ve gelecekte var olacak olanları anlamamızı sağlayan bizdeki en önemli imgeleri ortaya çıkarmaktı. Metafizik işleyişten oluşan böylesine bir imge tasarısı üzerine kurulu felsefi tartışma bir yere varamamış olup birçok çağdaş düşünür tarafından anlamsız görülmektedir çünkü bu türden bir tartışmanın içeriği ve durumu, birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Kavramlar oldukça metaforik bir yerde durduğundan ve bu metaforik yapıları metaforik olmayan yapılara ayırmanın kavramların özlerini kaybetmeden mümkün olamayacağından belli başlı kavramları metafora başvurmadan tartışmak bana yine de imkansız geliyor. Felsefede çağdaş davranışsal yaklaşım, belirli ahlaki kavramların tartışmasında bu yönteme başvuruyor ve bence bu oldukça anlamsız bir girişim gibi... Yöneltilen en temel mevcut bakışlardan birisi ahlak felsefesini "etkisizleştirmek" ve taraf olmayan bir ahlak felsefesi tartışmasına doğru yol alabilmektir. İncelemelerdi daha basit ve açık terimlerle açıklanmaya çalışıldığı metaforlar, genelde ahlaki bir yük taşır. Bu da nedense bana yanlış yola saptırılmış bir düşünce gibi gelmekte. Ahlak felsefesinin taraf tutmama gibi bir özelliği olamaz ve en tarafsız gibi gözüken filozoflar bile örtük de olsa taraf tutar. Ahlak felsefesi tüm insan etkinlikleri içerisinde önemli bir kavrayış olarak iki temel şeyi içermelidir Bunlardan ilki, yapılan araştırmalar gerçekçi olmalı. Farazi ruhsal diğer varlıkların aksine insan doğası, keşfe açık belli başlı özelliklere sahiptir ve ahlakla ilgili her türlü tartışmada bunlara bağlama uygun olarak başvurulmalıdır. İkincisi, etik kavrayış ideal olan bir şey sunamayacağından fakat bunu deneyebileceğinden, ideal olana yakın bir şeyi tanımlamalıdır. Etik yalnızca olağan sıradan işleyişi açıklamak için iyi bir işleyişi açıklayıp bunun nasıl gerçekleşebileceğini de ortaya koyabilmelidir. “Kendimizi nasıl daha iyi olana taşıyabiliriz?” sorusu ahlak filozoflarının üzerine düşündüğü bir sorudur. Sorunun cevabı, yanılmıyorsam eğer, açıklayıcı ve ikna edici bazı metaforlar formuyla cevaplanabilecek gözüküyor Burada uygun gördüğüm metaforlara ve aynı bakışta kesiştiğim filozofa ve düşüncelerine kısaca değinmek istiyorum.

İlk olarak kısaca tartışmamın iki temel varsayımından başlayarak ilerleyelim. Bunlardan birisine ikna olunmadığında, sonraki gelecek olanlar daima daha az inandırıcı olabilir. Önerdiklerim insan varlığının doğası gereği bencil olduğu ve ona ait yaşamın gerçekte bir dışsal belirleyeni veya rtA.oc:;’u [telos] olmadığı varsayımlarıdır. İnsanın varoluşsal olduğu meselesi, kanıtlanabilecek bir gerçekliği göstermektedir ve bunu her ne zaman ve her nerede olursak olalım, birkaç özel istisna dışında görebilmek mümkün Çağdaş psikoloji bu bencillik konusuyla ilgili birçok şey ortaya koymuştur ve bu bağlamla “psyche” yani tin dediğimiz, durmaksızın arkasına dönüp bakan zaman içerisinde oluşan tarihsel bir belirleyenle olmuştur. Kimi zaman tıpkı bir makine gibi ihtiyacı olduğu enerjiyle harekete geçip eylemlerin yapısına uygun olarak ilerler. Tinin bu ele avucu sığdırılamayan o seçim özgürlüğü aslında o kadar da abartılacak bir şey değildir. En sevdiği şeylerden birisi hayal kurmaktır ve can sıkıcı gerçekliklerle yüzleşmekten kaçınır. Şekillendiği bakış, dünyayı şeffaf bir gözlükten gördüğü bir bakış değildir; daha çok tini acıdan koruyan fantastik bir rüyada gibi etrafını saran sis bulutundan başka bir şey değildir. Sürekli aradığı teselli olup bunu ya özün hayal gücünün yansımasıyla ya da teolojik doğasının tezahürüyle gerçekleştirir Onun ortaya koyduğu sevgi, kendini ortaya koymanın çok daha ötesinde bir yerde duruyor ve bana kalırsa, biz, kendimizi ancak bu depresif tablo içerisinde tanıyabiliriz.

İnsan hayatının herhangi bir dış belirleyeni veya telos'u olmadığı, karşıtı kadar tartışması zor bir görüş olmakla birlikte, bu görüşü ortaya koymaya çalışacağım. İnsan hayatının kendine içkin olmadığına dair herhangi bir kanıt bulamıyorum ve hayat, şüphesiz ki birçok yaşam formunu ve amaçlarını içinde barındırır ancak teologların ve filozofların üzerine kafa yordukları gibi bu yaşam formlarını ve amaçlarını belirleyen herhangi bir dış belirleyici veya amaç yoktur. Nasılsak öyleyiz esasen; zorunluluk ve ihtimalden oluşan ahlaki varlıklarız, ölümlüyüz. Kastettiğim, bana göre geleneksel bir terimle karşılanan Tanrı’nın olmadığı düşüncesidir ve bu geleneksel anlam belki de tek olandır zaten. Bonhoeffer, Tanrı’nın bizim kendisi yokmuş gibi yaşamamızı istediğini söylerken, bana kalırsa sözcüklerin içini boşaltmış oluyordu. Tanrı ile ilişkilendirilen Akıl, Bilim, Tarih gibi metafizik bağlamlar, yanlış bir yere gönderme yapar ve kaderimiz üzerine düşünülebilir ancak bunun doğru olduğu kanıtlanıp tamamen açıklama getirilemez. Çok net olan bir şey var ki, şu an buradayız. İnsan hayatına dair bir bütünlüğün veya bir mananın peşindeysek ve yaşamak rüyası her an bizi kuşatıyorsa, bu çok ötemizde bizi belirleyen bir şeylerden değil, tam da nisana dair deneyimin gerçekliğinden başka bir şey değildir; oralarda aramalıyız yaşamımızı.

Amaçsızca içe dönük bir yaşam fikri, salt günümüz dünyasının aşıladığı umutsuzluk fikriyle açıklanamaz; bu daha çok bilimin gelişiminin doğal bir sonucudur ve uzun bir süredir kendisini hissettirmektedir. Kant'tan başlayarak günümüz varoluşçuluğuna ve analitik felsefesine uzanan felsefe tarihinin tüm aşamalarında üzerine düşünülen bir konu olmuştur. Felsefenin bu aşamasındaki temel özelliği şöyle ortaya konabilir; Kant, Tanrı fikrini ortadan kaldırıp onun yerine Tanrı’yı gerçekleştiren insan fikrini koymuştu. Bugün halen yaşadığımız süreç, Kant’ın ortaya koyduğu bu insan fikrinden bağımsız değildir, yani Kantçı bir insan-Tanrı ilişkisidir. Kant'ın böylesine inandırıcı bir ışık tutan yerden Tanrı’yı ortaya koyuşu ve aklın sınırlarını ve varsayımlarına ilişkin analizleri, özellikle de insanı akıl ve mantıkla ortaya koyan çok anlamlı ve saygın görüşleri, kendisini nasıl da allak bullak etmiştir. Grundlegung, bize öyle yakın bir insan portesi çizmiştir ki, Mesih ile yüzleşen bu insan, artık yüzünü yalnızca kendi aklına çevirmiş, bilincine yoğunlaşmış biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Metafiziğin kısır döngüsünden arındırılmış bir şekilde Kant’ın sınırlarını çizdiği bu insan, halen bizimle olan, özgür, bağımsız bir yerde duran, güçlü, mantıklı, sorumluluk duygusu taşıyan, cesur ve birçok romanın kahramanı ve ahlak felsefesi çalışmalarına imza atmış kimsedir. Bu yanıltıcı ama bir o kadar dikkat çekici varlık, fark etmemiz için çok da uzağımızda değildir. Bilim tohumlarını onla ekmiş ancak yine de ortaya koyduklarının görünür kıldığı maddi dünyaya yabancılaşmasının oldukça farkında ve mantıklı olarak ve her şeyden de öte Hegelci bir bakışla bakmadığındaki Hegel değil Kant’tır Batı etiğine imge fikriyle çığır açan onun yabancılaşmasına çözüm yoktur. Liberal devletin ideal bir vatandaşı, zorbalara bir tehdittir. Çağın gerektirdiği ve büyülendiği, cesaret gibi bir erdem barındırır. Kant’tan Nietzsche’ye kadar, Nietzscheden varoluşçuluğa ve bazı yollarda birbirleriyle oldukça kesişen Anglosakson etik doktrinlerine kadar, bu sanıldığı gibi uzun bir aşama değildir. Kant’ın insanı yaklaşık yüzyıl kadar öncesinde Milton’un çalışmasında hayat bulmuştu çoktan: Adı da Lucifer'dir.

Bu denli post-Kantçı ahlak felsefesinin merkezinde, değerin yaratıcısı olarak irade kavramı karşımıza çıkar. Değerler çok daha önceden cennet tarafından belirlenmiş ve Tanrı tarafından insan iradesinin üzerine çökmüştür. Yüce bir gerçeklik yoktur. Sırf insan, içini doldurup anlam yüklesin diye, iyi fikri bu kadar tanımlanamaz ve boşlukta sallanır gibidir. Egemen ahlak kavramı özgürlükten ya da özgürlük, irade ve güçle ilişkilendirilebilen cesaret fikrinden başka bir şey değildir. Seçimin belirlediği, ikincil gelen değerlerin oluşturucusu olduğundan bu kavram, insan etkinliğine dair oldukça özel ve çok üstlerde bir yerdedir. Böylesine püriten kökenli ve söz konusu net bir felsefi kavrayışta, seçim, sanat, karar, sorumluluk ve bağımsızlık görünür olur. Şunu belirtmek gerekir ki, insan etkinliğine yönelik böylesine bir yaklaşım, siyasi liberalizm fikrine de ivme oluşturandır. Fakat burada Hume’ün bütüncül bir bakışla yaklaşarak iyi bir siyaset felsefesinin ille de iyi bir ahlak felsefesiyle bir gitmek zorunda olmadığı yönündeki düşüncesini görmezden gelemeyiz.

Bu oldukça net bir kavrayışa işaret etmekle birlikte, halen bazı eksiklikleri içerisinde barındırıyor gibidir. Zihnimizden şöyle bir soru da geçiyor olabilir: Böylesine acımasız bir dünya içerisinde yapayalnız bırakılan insanın duygu dünyası nerede yer alacaktır bu durumda? En nihayetinde duygular oldukça önemli bir yere sahiptir. Kant'ın açık bıraktığı kapıdan içeri sızıp bütün o romantik ambiyansı oluşturan onlardır. Püritanizm ve romantizm doğal olarak birbirleriyle ilişkilidir ve biz de bu dayanışmayla yaşamlarımıza sürdürmeye devam ederiz. Kant duyguların akıl ile kurduğu yakınlığa dair çok ilginç bir teori öne sürmüştür çünkü o, duyguları tam olarak ahlakın bir yapısı olarak ele almaz. Deneyimsel sevgi ile pratik sevgi gibi ki farklı kavram ortaya atar ve burada ikisini ayırt etmemizin önemine dikkat çeker. Deneyimsel sevgiyi yalnızca mantıklı eylemlerle ilişkilendirirken patolojik sevgiyi salt hislerle ilgili bir düzlemde oluşturur. Tinin o karmaşık ampirik boyutunu, aklın bariz olan işleyişinden ayırarak açıklar. Grundlegimg'da dipnotla, Achtung gibi belirli bir hisse özel bir yer ayırarak veya ahlak kuralına önem vererek açıklama getirir. Sorumluluk bilincini harekete geçirmese de ona destek olan bir acı içinde kıvranan gururdur bu. Varoluşçu bakıştan Angst’a yakın bir yerde duran özgürlüğün gerçek bir deneyimi her ne kadar tutkular tarafından kuşatılsa da mantıklı bir kavrayışı gözden çıkarmak, o kadar kolay değildir. Bu bağlamda Kant'ta başka bir kavramsallaştırma olarak Sublime karşımıza çıkmaktadır. Ne zaman doğasının ya da insan talihinin o muhteşem rastlantısallığı ile karşı karşıya kalıp aklın gücünün sarsılmaz hayranlık haliyle kendimize döndüğümüzde, deneyimlediğimiz şey sublime'dan başka bir şey olmaz. Nasıl da çaresizizdir o an; her şeye rağmen bilincimiz sonsuzlukta bizi yalnız bırakmaz. Artık söz sahibi olan Satan değil, Belial’dir.

Kaybolsa da boşlukta,

Acılar bağlasa da yüreğini

Sonsuzluktur onu çağıran bilgelikle ışıklar arasından...

Duygular artık kendisini, oldukça acı veren, çağıran ve yine de heyecanlı o sulara bırakarak, en mantıklı yanlarından doğan bu özelliğine teslim olur.

Kant’ta dipnot ve ikincil mesele olarak ortaya çıkan, yine de bu felsefesinin romantik bir etkinlik olarak ilerleyişindeki merkezi yerden başka bir şey değildir. Şunu özetle söyleyebilirim ki, romantizm, ölüm fikrini acı çekme fikrine dönüştürmeye çokça meyillidir. Bu şeyi yapan da daha çok yaşı ilerleyen insanın zihninin allak bullak olmasıyla ilgilidir. İnsanlığın ürettiği bazı fikirler, araf fikrinden çok daha teselli edecek güce sahip gibidir. İyiyle içe içe geçmiş bir yerde acı çekerek fena olanı geri çağırmakta daha tatmin edici veya bir romantiğin diyeceği şekilde daha heyecan verici ne olabilir? Hıristiyanlığın temel olarak dayandığı tahayyülde bu, mantıklı olmayan dönüşümün içerisinden kendisini ortaya koyar. Her ne kadar onun gibi ait olduğu topluma bazı gerçekleri göstermek için kendisini ortaya koyan büyük ve inanılmaz dikkat çekici bir yazara böyle bir şeyi söylemek oldukça kaba olsa da Kierkegaard’ın daha sonraki çalışması olan Imitatio Christi, bu konuyla ilgili olarak romantik bir ortaya koyuşun bariz örneğidir. Oldukça heyecanlı acı çekme özgürlüğü çok kısa sürede, Kantçı ortaya koyuşun püritenci yanının katılığını ortaya çıkarmakta ve bu görüşle birlikte evcilleşmiş ölüm, artık güzel gelen, ölümün ve faniliğin yanıltıcı kültüne dönüşmüştür. Ölüm artık Liebestod halde, oldukça acı ama neşe veren ya da büyüsünden gözler yaşartan bir yerde durur. Bahsettiklerim o çok büyük düşünürler ya da romantik sanatçılar değil, daha çok Kant’tan bugüne kadar gelen süreçte popüler felsefenin de dönüp dolaştığı felsefedir. Neo-Kantçı Lucifer, bir an için ölümün kendisinin kapısını çalıp onunla göz göze geldiği anda, yüce duygulara sığınıp filozofların temel sorunu olan acı çeken özgürlük tahayyülünü gizler.

Bencil ve ampirik tinin oluşturduğunun dışında bir yerlerde temiz ve saf olan bir şeyler bulmak istediğinde Kant, iç güdünün sesini takip etmiştir ancak bana göre yanlış yere yönelmişti. İzlediği yol, onu şimdi melek gibi saf olduğu düşünülen özün kendisine yöneltmiş ve kendisinden sonra gelenleri de aynı saflıkla resmedilen bu yoldan ilerlemelerini sağlamıştı. Şimdi tekrar başa dönüp özsavunmasını yapan tine sorduğumuz soruya bakarsak, sorunun “Kendimizi nasıl daha iyiye götürebiliriz?” olduğunu hatırlarız. Burada karşı görüş olarak birisi, doğru eyleme yönelmiş oldukça anlamlı ve apaçık olan irade fikrinin gerçekçi ve yeterli bir formülasyon ortaya koyup koyamayacağını sorgulayabilir. Kendisine anlamlı gelen basit dini kavramlara sahip sıradan insan, soruna genellikle gönüllü bir filozofunkinden çok daha doğru bir yerden bakabilir ve bu baktığı yer, çağdaş psikolojinin ortaya koyduklarıyla çok daha örtüşen bir yerdendir. Din, çoğunlukla eylemler kadar zihinsel durumlar üzerine yoğunlaşır ve bu durumları, kalbi temiz ve alçakgönüllü bir insan olma gibi içe ait bir arka plan üzerinden kurar. Din, zihinsel halleri saflaştırmak için araçlar sunar. İnanan, dışarıdan bir yardıma ihtiyacı olduğunu düşünür ve bunu alır. “Ben değil, İsa Peygamber.” Bu türden bir yardımın gerçek varlığı dini doktrinlerin gerçekliğine ilişkin argümanları olarak kullanılır. Dualar ve dini ibadetler, yalnızca teselli aracı olarak “yanlış başvurulan” bir yere dönüşebilir. Teolojik bağlamda ne düşünülürse düşünülsün, ibadet eden başka türlü mümkün olamayacak bir iyi eylemin peşinden daha iyi nitelikteki bilinci ve coşkuyla gidecek gücü kendisinde bulur. Çağdaş psikoloji, bu noktada sıradan insanın ya da sıradan inananın zihinsel süreçlerinde geçen içgüdüsel hissin önemini destekleyerek onda üretilen bu enerjiyi izler. Bu şekilde psikoloji, çağdaş davranışçı filozofları, bir kenarda unutulan "deneyim” ve “bilinç” gibi kavramlar üzerine tekrardan düşünmeye sevk eder. Gözlerimizi iyice açıp baktığımızda, bizi bekleyen şeyi göremeyebiliriz. Bitmek bilmeyen kaygılarla boğulmuş varlıklarız biz. Sürekli işleyen bir zihin ile özün genelde endişeli ve sürekli düşünceli haliyle devam ederken insan, dünyayı örten perdenin arasından sızıp gerçeği görmek ister. Bilinç hallerimiz birbirinden farklılık gösteren niteliklere sahiptir ve bizim seçip harekete geçmemiz için gerekli olan enerji ve becerileriyle oldukça ilgili ve anlamlı ve önemli olan fantezilerimiz ve kurduklarımızla ilgilidir. Bilincin niteliğinden veya bencilliğe doğru giden bilinci değiştiren herhangi bir şeyden bahsetmekten söz edeceksek eğer, öncelikle objektiflik ve gerçekçilik fikrinin erdemle ilişkisi kurularak başlanmalıdır.

Alm. “Aşk ölümü" ya da“sevgi ölümü”: Sevilen, aşık olunan birinin ölümünün ardından ya da o kişiyle birlikte ölme isteği. Richard Wagner’in ünlü operası “Tostan ve İsolde" ile özdeşleşmiş bir kavramdır. (y.h.n.)

Platon’un işaret ettiği yeri düşünecek olursak (Phaedrus, 250), "bizim dışımızda bir yerde” olanı gösterenin ve bizi çepeçevre saran o en açık şeyin ve güzellik olarak adlandırılanın ne olduğundan bahsederek başlamalıyım. Son dönem filozoflar bu terimi kullanmaya çekiniyor ve deneyimlerden çok nedenler üzerine eğiliyorlar. Fakat deneyim, eleştirel sözcükler uğruna heba edilemeyecek kadar önemli bir yerde durmaktadır çünkü güzellikteki deneyimin kendisi hafife alınamayacak kadar önemli bana kalırsa. Güzellik sanata ve doğaya adını koyan geleneksel ve arkaik bir terimdir ve bilinçteki verimsiz değişim olarak ortaya iyinin egemenliğini çıkararak, oldukça anlamlı ve berrak bir anlam yükler. Farz edelim ki, kendi kendime pencere kenarına oturmuş, bana hücum eden zarar verici düşüncelerle birlikte hayata karşı yılgın ve kırgın bir haldeyim; aniden kanatlarına çırpa çırpa uçan bir kerkenezin havada süzülüşünü görüyorum, işte tam da o andan itibaren her şey değişiyor. İncinmiş ruhum birden, bu andan itibaren yok oluyor ve ortada o güzel kerkenezden başka bir şey kalmıyor. Zihnim diğer düşüncelerle meşgul olamıyor bile çünkü onlar artık o an öncesi kadar önemli değil. Böylesine bir durumdan kurtulmak için başvurduğumuz yol tam da bu; tabii ki bunu bilinçli yapıyoruz, doğa bizim kendimizden kopup sığındığımız yer. Doğa örneğinden hareketle, "romantizm’’ olarak ele aldığım şeye karşıt bir yerden tartışmayı yürütmek mantıksız olabilir. Romantiklerin çok azının Kant’ın izinden gidip doğayı, öz hissiyatın bir dışa vurumu olarak ortaya çıkışı dışında ele almalarını bir kenara bırakırsak, bana kalırsa romantiklerin içerisinde öne çıkanlardan hiçbirisinin aldığımız şeyin verdiğimiz olduğunu ve bizim yapayalnız hayatımızın doğanın yaşadığıyla aynı olduğunu süreceğini sanmıyorum. Yukarıda bahsettiğim romantik de dahil olmak üzere en büyük romantiklerin yaptıkları “romantizmi” yüce bir yerden ele almaktır. Kendi kendine yöneltilen, doğanın sunduğu o heyecan bir yerde zorunludur. Doğadaki sayısız ve eşsiz olan hayvanların, kuşların, taşların ve ağaçların böylesine özgün ve bağımsız bir biçimde var oluşuna tanık olmaktan gayri ihtiyari bir biçimde, yani kendiliğimizden keyif alırız. “Olup biten şey, dünyanın gerçekte nasıl olduğu değil; bu gizemli oluşumundan başka bir şey değildir!’

Bu vurguyu, başlangıç olarak ele almamın nedeni, ahlaki değişimin en önemli noktası olduğu için değil, en rahat gözlemlenebilip kavranılabilecek yeri olduğundan ileri geliyor. Eve bir saksı bitkisi ya da hayvan getirdiğimizde bile kesin olan bir şey var ki, onları çevremizde görmenin yarattığı mutluluktur iyi hissetmemizi sağlayan ve ne bir çiçeğin ne de güzel bir kerkenezin, erdem gibi kavramlarla ilişkisi olmasa da bizi şaşkına çeviren bu histir. Buradaki şaşkınlık, gerçek olan bir şeyden doğmuştur ki, o da Platon’un işaret ettiği güzelliğin, bizim yalnızca içgüdülerimizde sevdiğimiz içsel bir şey olmasından başka bir şey değildir. Sanatın büyük bir çoğunluğu, hemen hemen tamamı, dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, sanat insanı rahatlatan bir fantezi oluşturmaktır ve en büyük sanat bile, onu alımlayanın bilincinde olanları yansıtacağının sözünü veremez. Buna rağmen o eşsiz sanat daima vardır ve kimi zaman denetimlenendir. Eşsiz olandaki o en belirsiz yan bile mutlaka etkisini hissettirir. Şu andan itibaren hayal olan fantezi, sanat değil de iyi sanat olarak adlandıracağım sanat ve “sanat” aracılığıyla gerçekleşen, kusursuz olanın özgürce dışavurumunun yarattığı o katıksız hazza doğru sürüklenmemizdir. Her ikisinin de ortaya çıkışı ve verdiği keyif, insanın bencilliğe saplanıp kalmasına tamamen karşıt bit yerdedir ve bizdeki en çok öne çıkan yetenekleri ortaya çıkararak bunları, Platoncu bakışla ruhumuzun en derininden gelen sevgiyle birleştirir. Doğadan getirdiğini, kısmen de olsa erdemin etkisiyle bir araya getiren sanat, kolay kolay sahip olunamayan derin yoğunlaşmaya bizi çekerek ortaya çıkan kusursuz bir formla, bilincimizin yarattığı bencilce yaşam hayaline kapılıp gitmemizi sağlar.

Bütün bunlara rağmen sanat, bize fazladan bir boyut kazandıran kutsal bir şey ya da iyi bir enerji kaynağı olarak görülüyor. Doğayla kıyaslandığında sanat daha az erişilebilen bir yerde ancak şu kesin ki, sanat, insan etkinliğinin sonucu olarak ortaya çıktığından, ahlakla çok daha ilişkilidir ve gerçek sanat, salt duygunun içerisinde olup biten insana dair olana ilişkindir. Sanat, bir insan üretimidir ve yetenek kadar erdem de sanatçının sahip olması gerekenlerdendir. Sanatıyla bağlantılı olarak bir sanatçı, cesur, dürüst, sabırlı, mütevazi olmalıdır. Hatta bizim de soyut (temsili olmayan) sanatın içerisinde dahi bu özelliklerin varlığını sezebilmemiz mümkün. Kimisine göre soyut sanat erdeme ilişkin şeyleri daha olumlu bir şekilde aktarır gibidir. Müziği düşünebiliriz mesela. Her ne kadar kuramcılar müziğin üzerine yoğunlaşmaktan kaçınsalar da müziğin ruha yönelik işlevinin olduğu kesin. Her ne kadar temsili sanatlar doğaya daha yakından bir ayna tutup onu yansıtsa da yalnızca sanatçının disiplinine dair sezgilerimizle şekillenmeyen bir ahlaki düşünce ortaya koyar.

Özellikle edebiyatı ve resmi kapsayan bu tür sanatlar, erdem kavramını insan koşullarıyla ilişkilendirerek farklı bir biçimde ortaya koyar. Erdemin o eşsiz önemini bize göstermeye çalışan bu sanatlar, aynı zamanda yine erdemin artık eskimiş ve anlamsız olduğunu da ortaya koymaya çalışırlar. Sanattan alınan tat, erdeme yönelik beslenen sevgiyle ilgilidir. Sanatın manasızlığı, bir oyunun manasız olması demek değildir; onun manasızlığı, insan hayatının manasızlığıdır ve sanattaki form, evrenin amaçsız ve bağımsızca varlığımı simülatif halidir. İyi sanat, farkında olmak için oldukça bencil ve eylemsiz olduğumuz dünyaya ilişkin her anı ve sıradan ayrıntıyı, uyumlu bir bütünlük ve formla görünür kı!ar. Bu form, kurgunun kolayca anlaşılabilecek yanlarına karşı koyduğundan, bize çözülmesi zor gözükür; oysaki, kötü sanatta olan şey, bencilce kurulan hayalin kolaylıkla kestirebilen ve oldukça tanıdık yollarıdır. Nesnel bir bakışla, dünyanın ne kadar da farklı gözüktüğünü bize göstererek, aslında nesnel olmanın nasıl da zor olduğunu anlatır iyi sanat. İnsan koşuluna dair bize sunulan gerçeğe ilişkin ve durmaksızın üzerine düşünülen bir formla bize sunulan bu görüntü, bizim de yoğunlaşabileceğimiz tek bağlam olarak çıkar. Sanat kişiliğe dair bencil ve obsesif özellikleri aşarak, onu alımlayanın duyarlılığım zenginleştirir. Bir şekilde iyiliği temsil eder sanat ve insan varlığındaki şefkate dair berrak ve gerçek görüntüyü bize taşır. Sanattaki gerçeklik, fotoğraftaki gerçeklik değildir; merhametin ve adaletin resmidir.

Ölümü kamufle etmeye meyilli yanımız için oldukça iyi bir yol bulmuşuzdur artık ve bunu da formlar ortaya koyarak gerçekleştiririz. Yazdığımız her öykü, diğer zamanda tamamen yarım kalmış ve belirsiz herhangi bir şeyin temsil haline gelmesiyle artık bizim için bir teselli kaynağıdır. İnsan yaşamı yarım ve belirsizdir şüphesiz. Trajediden ve komediden ibaret olan hayatın içerisinde bize sunulan, hiçbir heyecanı olmayan acıyı ve bizi avutamayan ölümü anlatan bir tablodur. Ya da ortada bir teselli varsa bile, o, erdemli olmaya çalışmak dışında hayatta hiçbir şeyin bir değeri olmadığını bize öğreten güzelliğin, zor olanın tesellisidir. Mazoşizm, sanatçının düşebileceği en büyük ve sinsi tuzaktır. Esas zor olan, sahte görkemli ölümün tasviri değil, gerçek bir ölümün tasviridir; sanatçı için bunu ortaya koymak zordur. Tolstoy bile her ne kadar başka bir yerde ölümü anlatabilse de Ivan Zlyich’inkinde bunu ortaya koymayı tam anlamıyla gerçekleştiremedi. Edebi eserlerde ölümün tam anlamıyla aktarımları çok az gerçekleşebilmiştir ve bunlarda görünür olan, muhteşem bir berraklıkla sanatın bize hayat kattığı, neredeyse bre bir aynı, yerine geçebilen sonsuzluk ve değerler kümesidir. Patroclus’un, Cordelia'nın, Petya Rostov’un ölümleri; hepsi görkemli birer sahnedir. Bunlarda gerçekten önemli olan ise bunların altında yatanı tüm berraklığıyla görüp erdemden bağımsız olmayanı dürüstlükle kavrayabilmektir. Hepimiz için buradaki en muhtemel başarı, trajik olmayan ancak komedi olan sona dahil olabilmemizde yatıyor; tıpkı Shallow and Slience’da ya da Stefan Trofimovich Verhovensky’de olduğu gibi.

İşte bu nedenledir ki, sanat bir tür aldatmaca ya da sapma değil, insan etkinliklerinin tamamının eğitilerek ortaya konduğu ve ahlak felsefesinin doğasın gözlemlenebildiği bir yerdir. Sanat, başka bir yerde karşılaştığımızda bize daha karmaşık gelen birçok düşünceye netlik kazandırarak bizi başka yerde olup bitene dair uyarır. Dolayısıyla sanatı anlamak, otoritenin ve hiyerarşinin varlığından haberdar olmaktan geçer. Shakspeare bile, kusursuz olmasa da, sanatta erdem aşamalarını, aradaki yükseklik ve mesafeleri bulabilmek mümkün. “Olayların” aksine olduğu gibi, kötü sanatın aksine iyi sanat, kesinlikle dışarıda olup bitenle ilgilenir ve bütün bu olup bitenlerin bizdeki karşılığına direnç gösterir. Bir bakmışız ki çevremizi kuşatan, bencilce olmayan ve sahibi bulunmayan sevgiden doğan sanat bizi ele geçirmiştir, onun bizde kurduğu otoritesidir. Sanat, gelip geçmeyen ve kolaylıkla yıkılmayacak bir yerden durağan olmayana bakmamızı sağlar ve ister temsili olsun ister olmasın sanatın yaptığı, sıradan hayal dünyamız içerisine sığmayan ve orada bulamadığımız bir yerden, dünyanın her ayrıntısının gizli olduğu bahçeye pencere açmaktır. Öncelikle pencerenin perdesini aralayarak, görünmeyen gerçeğe ışık tutan sanat, ölüm ve şans bağlamındaki en hakiki perdeden erdeme açılan pencere gibidir.

Platona göre güzellik, iyi bir hayata giden yolun başlangıcıydı ancak sanata karşı güvensizlik taşıyordu ve biz, azizler ve sanatçılar arasındaki anlaşılması güç ve bitmek bilmeyen çatışmanın o eşsiz ama artık yorgun ruhtan kaynaklandığını biliyoruz. Sevimli bir çocuğun taşıdığı güzelliği, canlılık veren bir güçle bağdaştıran Platon, doğanın ya da sanatın güzelliğini bununla özdeşleştirmiyordu. Sanatı, gerçeği bozan, bir tür kurmaca ya da teselli kaynağı olarak görmüştü. Formların oluşturduğu doğaya karşı hep temkinli yaklaşmıştı. Gerçekten de kir ve çamuru ya da saçları anlatabilen bir form yaratmak mümkün müydü? Eğer gerçekten mümkünse, doğa, hakiki bir bakışın içerisinde kendisini kurtarmıştı. (Benim önceki tartışmalarımdan da anlaşılacağı üzere, Platoncu anlamda bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.) Platon’un işaret ettiği bir diğer başlangıç noktası ise güzel sanatın içinde olmadığı sanat dallarına, bilime, entelektüel disiplinlere giden yoldan geçer. Ahlak ve diğer ilk bakışta farklı gelen insan etkidikleri arasında, önemli bağlantı yolları vardır ve bütün bu düşünceler, muhtemelen en açık halini sanatlara giden yolda alır. Sanatın doğasını bir ip ucu gibi takip ettiğimizde, başka bir yerde daha basit bir biçimde karşımıza çıkan kavramların neler olduğu üzerine iyice yoğunlaşırsak, ahlakın esas sorunsalına ilişkin daha çok şey öğreniriz. Yani tüm o adalet, doğruluk, dürüstlük, tevazu ve cesaret, bize gerçeği sunan bir aynaya dönüşür; bu aynada gördüğümüz, bağlılıkla kurulan sevginin, kendimizin ve salt bencil duygularımızdan oluşmayan tutkunun kendisidir.

Platon’a göre en önemli rexvri [sanat], matematikti çünkü matematik, hem en kesin hem de en soyut olandı. Bana daha yakın gelenrexvrı ise bir dili öğrenmek olmuştur hep çünkü örneğin, Rusça gibi bir dili öğrenirken durduğum yeri ele geçirip bana emirler veren otoriter bir yapıyla karşılaşmış oluyorum. Sorumluluk oldukça zordur ve hedef için uzun yol gitmek gerekir ancak hiçbir zaman tam anlamıyla hedefe varılamaz. Gerçekleştirmek için uğraştığım, beni gerçekten özgür kılan o şeyin aşama aşama açığa çıkarılmasıdır. Onunla ne kadar çok ilgilenirsem, bana gerçekliğe o kadar çok sunmaktadır. Rusça’ya beslediğim sevgi, bilincimin asla saf dışı bırakamayacağı, engelleyip onu geçersiz kılamayacağı, yok edemeyeceği bir yabancıJıkla bana yakınlaşır. Öğrenciye, bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi davranmayan, dürüstçe ve mütevazi bir biçimde yaklaşan bilim insanına düşen, kendi teorisiyle örtüşmeyen gerçeğin üzerini örtüp ondan söz etmemek değil, dürüst ve mütevazi bir duruştan başka bir şey değildir. Tabii ki burada sanatın yanlış kullanımından kaynaklı bir sorun olabilir; bilim insanı, çalışmalarının hoyratça ve yanlış yorumlanarak incelendiğini gözlemlediğinde, çalışmasının eğildiği bu alandan vazgeçme kararına doğru gidebilir. Yine de belirli bağlamlar dışında, bir alan üzerine yoğunlaşıp ele almak, yetenek kadar erdem pratiğidir ve erdemin nasıl da gerçek dünyayla ilişkili olduğunu ortaya koyar.

Adalet, dürüstlük ve tevazu gibi ahlak düşüncenin tam merkezindeki kavramların doğasını en çok sanatsal bağlamda net haliyle görürüz. İçimizde yeşerip büyüyen bu kavramların süreçlerine tanık olurken, doğruluk olarak gelenin esasen nasıl adalet veya cesaretle ilgili olduğunu ve en nihai süreçte bir diğerine yansıyan sevgiye dönüştüğünü görürüz. Sprachgefühl’ün [dilin yarattığı o duygunun] gelişimi, başka bir yerde vücut bulan herhangi bir şeye duyulan ve göze çarpan bir hassasiyetin gelişimidir. Sanatla ilişkilendirdiğim bu işlevi entelektüel bir disiplin de taşıyabilir. Yani aynı şekilde entelektüel bir disiplin de benzer bir işlevle hayal dünyasını zenginleştirip ona yeni imkanlar sunarak, dünyaya bakışı sorgulatabilir. Platon’un matematiği sanatın hükümdarı olarak ele almasının altında yatan neden, maddi dünyadan zihni çekip çıkararak, sıradan görüntülerdekine hiç benzemeyen yeni bir tür gerçek algısıyla hareket etmesinden ileri gelir. Benzer bir şekilde, tarih, filoloji, kimya gibi diğer disiplinlerin de yaptığı, yeni ana sorun ortaya koyarak görünüşün ardında yatan bir gerçeklik sunmaktır. Bu disiplinler yalnız bir erdem etkinliği olarak değil, içsel dünyamıza giden yolda bize yeni tasarılar sunması bakımından da öne çıkar. Fakat hiçbir şekilde bunlar içsel bir hayat değildirler ve bundan başkasını gerçekleştirmeyen zihin, tüm o erdeme ilişkin olanı da gerçekleştirmemiştir.

Tartışmamdaki esas nokta olan İyi’ye daha yakından eğilmek istiyorum. Platon'un tasarısındaki Güzellik ve Sanat kavramları mektuplarda ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. İyi kavramının kendisi, kavranması daha zor bir kavram olsa da küçük mektuplarda yazanla benzer bir kavramsal çerçeveye sahiptir. Entelektüel disiplinlerde ve sanatın ve doğanın verdiği keyifte, kendilik meselesini unuttuğumuz becerimizin içerisindeki değer kavramını keşfederiz ve artık gerçekçi bir yerden bakarak adil bir biçimde alımlamaya başlarız. Hayal gücümüz dünyadan kaçmak, tam da ona katılmak için vardır ve artık körelmiş sıradan bilinçle gerçeğe yönelik mesafeden kaynaklı olarak bu durum bize heyecan verir. Değere ilişkin kavramlar dünyayla doğrudan bağlantılıdır ve gerçeği arayan zihnimizle dünya arasında olduklarından gergin bir biçimde beklemededirler. Kişisel iradenin tamamlayıcıları olarak kendi başlarına hareket etmezler. Ahlakın otoritesi, gerçekliğe ilişkin hakikatin otoritesidir. Hiç zaman kaybetmeksizin doğruluğu kavrayışa dönüştüren sabırlı bir odaklanmayla bu kavramların görünür olup gelişimini izleriz. Sevginin adaletten ayrı düşünülemeyeceği, gerçeğin o cezp edici yanına eğilimli olan bizim için, bu vazgeçilemez ve doğal bir süreçtir.

Ahlakın merkezi yerinde gerçekleşenlerle aynı şekilde gerçekleşen erdem, algılanması daha güç bir süreçtir. Bunun nedeni de insan doğasının dilsel ve matematikle ilgili kavramlara kıyasla çok daha karmaşık, anlaşılması güç ve muallakta olan doğasından kaynaklanır. Burada bencillik, ilişkilerimizle düşününce bunların içerisinde, çok daha dolambaçlı yollardan geçerek yoğun bir biçimde işler. Cahillik, şaşkınlık, korku, arzu dolu isteme gibi tüm ele alınmamış konular, bize ahlaki seçimlerin rastlantısal olduğunu düşündürür. Kişinin iradesiyle ilgili bir konu, dikkatle odaklanılması gereken bir konunun çok daha ötesindedir. Bütün yoğunlaşmalarımız bencilce olmaya meyillidir ve bencilce olan tüm sevgilerimizi bencil olmayan bir yere evirilmesini sağlamak, kimi zaman düşünmesi bile oldukça zor bir eylemdir. Durum yine de bu kadar farklı mı gerçekleşir? Zihinsel engelli bir çocukla evde mi ilgilenilmeli yoksa bir kuruma mı gönderilmeli? Veya sırf çocukların uğruna mutsuz bir evliliği sürdürmek zorunda mıyız? Politik bir mücadele için ailemi terk etmek durumunda mıyım? Doğru cevabı bize getiren sevgi, burada adalet, gerçeklik ve gerçek bir görüşün pratiğine dönüşür. Esas zorluk gerçek duruma odaklanmış bir ilgiyi koruyup, kendine gizlice dönmesini engelleyip onu kendine acıma, alınma, hayal kurma ve umutsuzluk gibi teselli yollarından sakınmaktır. Dahil olmaktan kaçınmak bile, kurgusal olarak bir özgürlük fikri sunabilir ve yazı tura atarak bile buna karar verebilirim. Burada karşımıza çıkan, şüphesiz erdemin nasıl da iyi bir alışkanlığa dönüştüğü ve önem verilen bir etkinlik olduğudur. Fakat insanlardaki böylesine bir alışkanlığın ve etkinliğin altında yatan koşullara bakıldığında görülen, bunun yalnızca bir bakış biçimi ve bilincin iyi bir özelliği olduğudur. Dünyayı olduğu gibi görebilmek buradaki esas zorluktur. Bir bağlama oturtmaksızın, özgürlük ve güç fikri özerk bir değer alanı olarak ele alıp yere göğe sığdıramayan bir felsefi görüş, bu zorluğun dışına çıkmış olur ve erdem ile gerçeklik arasındaki çizgiyi git gide belirsizleştirir. Mevcut ilgimiz olmaksızın ancak tam da iradenin gücüyle biz, "zamanı geldiğinde” doğru bir eylemle hareket ediyoruz; bunun için de gerekli olan bizde zaten mevcut olan idrak becerisi ve enerjidir. Bunu yapmak için gerekli olan bilincimizin her türlü etkinliği, birbirine bağlı olarak ilerler.

Ortaya koymaya çalıştığım resmin tüm o farklı fırça darbelerini bir araya getirip, kaynaştırıp, renklerle resmin kendisini ortaya çıkaran tam da bu İyi kavramının kendisidir. İyi kavramının anlaşılması zaman zaman zorlaşır; bunun nedeni, insan bencilliğinin erdem gibi zor bir konunun daha kolay ve ilgi çekici haline gelmesi için ortaya koyduğu yanlış hamleler ve alakasız ilişkilendirmelerden kaynaklanır. Tarih, Tanrı, Lucifer, güç fikirleri, özgürlük, amaç, ödül, hatta yargılama birbiriyle alakasızdır. Her türden gizemci de bunu çok iyi biliyordu ve dilin sınırlarını zorlayarak İyi’nin nasıl da bir başına ve çırılçıplak, artık hiç ilgilenilmeyen bir hiçliğe dönüştürüldüğünü anlatmaya çalıştılar. İyi’ye duyulan, bu güç ve teselli edilmemiş sevgiden kaynağını alan gerçek ahlaki düşünce, kimisine göre sıradan bir mistisizm gibi gelebilir. Platon, İyi’yi açıklamak istediğinde, güneş benzetmesini kullanır. Ahlak yolculuğuna çıkmaya karar veren dervişin yolculuğu, önce uzun zamandır bulunduğu mağaradan çıkmakla başlar. Mağarasından çıkan derviş, gerçek dünyayı, göz kamaştıran bir ışık altında kendisi görmeye başlar. Bir süre sonra fark eder ki, ışık altında gördüğü dünyanın kaynağını sunan güneşe çıplak gözle bakmaya başlamıştır. Bu oldukça önemli metaforun ayrıntılarını ele almak istiyorum.

Tıpkı ayçiçeğinin güneşi gördüğünde yeniden ona yönelmesi gibi bir yönelmeyle güneş, uzun bir arayışın sonunda görülür ve artık çıkış gözükmüştür. Dışarıda bir yerde bizi bekleyen gerçektir ama çok uzağımızdadır. Bize sunduğu ışık ve enerjiyle hakikate ulaşmamızı sağlar. Yaydığı ışık süzmelerinin altında, dünyada olup biten ne varsa, gerçek ilişkileriyle görürüz. Doğrudan ona bakmak çok zordur çünkü bu, onun yaydığı ışık huzmelerinin altındaki şeylere bakmakla aynı değildir. Aydınlatmasından farklı bir süreçtir bu. “Şey" metaforunu özellikle kullanıyorum burada. İyi, felsefi dil bağlamında ya da onunla ilgili oluşan bir kavram değildir yalnızca; İyi’ye dair düşündüğümüzde ya da İyi olanı sevmekle ilgili konuştuğumuz, zaten farkında olmadan Platoncu görüş ve onun kullandığı terminolojiyle İyi’den bahsetmiş oluruz. İyi’den bahsettiğimizde, her ne kadar noksan yanlarının olduğunun gayet farkında olsak da, yalnızca insanlar ya da sanat çalışmalarına ilişkin şeylerden değil, aynı zamanda sıradan şeyler de bahsederiz. İyi, tıpkı bir terazinin denge noktasında duran bir şey gibi, dengeyi bozmayarak iyiliği gerçekleştirmek için gerekli olan esin kaynağını, kendi sınırlarımızla gerçekleşen edinimlerimizdeki gerçekçi bakışla birleştirerek bir arada tutar. “Kusursuz ol” ifadesi burada hepimizin hassasiyetini oluşturan bir yerde gibidir. İyi kavramı da, bencil yanımızda yitip gitmeye karşı muazzam bir direniş gösterir. Bu, yalnızca iradenin seçimiyle açıklanabilecek bir süreç değil ya da bazı filozofların ele aldıkları bağlamda, iyiye dair işlevsel veya alışkın olduğumuz kullanımlarına işaret eden, yani iyi bir bıçak ya da iyi bir arkadaş gibi tanımlanan şekliyle kavramın yapısını anlayamayız. Terimin en uygun ve doğru kullanımı, bildiğimiz dünyayla muhtemelen uyuşmayan türden bir kusursuzluğu çağırır, yani esasen (“Bizim içimizde iyi olan bir şey yok”) hiyerarşik ve yüce bir yapısı vardır. Nasıl oluyor da çok muhteşem bir şeyin kusursuz olmadığının farkında oluyoruz? Tam da burada olan, farklılıkları gözlemleyip başka yönlerle ilişki kuruyoruz, bunu hissediyoruz ve ayrıca biliyoruz; İyi hala başka bir yerlerde duruyor. Özümüz ve yaşadığımız yer, aslında illüzyon olan bir yerdir ve İyilik, kendimiz dışında olanı görmek için çabalayıp erdemden gelen bir farkındalık ışığında dış dünyada gördüğümüze cevap verebilmekle ilgilidir. Böylesine bir tanım, filozofların iyiliği açıklamada sürekli başvurdukları o yücelik görüşünün aksine hiç de metafizik olmayan bir yerdedir. “İyi, yüce bir gerçekliktir" ifadesi, erdemin, bencil bilinç perdesini aralayıp dünyaya gerçek ışığı altında baktığını gösterir. İnsan doğasına ilişkin ampirik bir gerçek var ki, o da bu girişimin hiçbir zaman tamamen başarılı olamayacağıdır.

Tabi ki burada yoğunlaştığımız metafor çok önemli ve ne yalnızca felsefenin sahip olduğu bir şeydir ne de yalnızca bir modeldir. Başta da söylediğim gibi, biz öyle varlıklarız ki, en önemli eylemlerimizin birçoğunda bile asla birbirinin yerine geçemeyecek metaforları kullanırız. İyi kalpli bir insan, hemen hemen her zaman, gerçek İyi ile İyi’ye dair yanlış karşılıkları doğası gereği tereddüt etmeden ayırabilendir. En önemli metaforlar, yanlış olandan sıyrılıp ondan bağımsız bir biçimde, sevginin taşıyıcılarıdır ve anlama biçimi olarak metaforlar, eylemlerimizi ve mevcut durumumuzu görme biçimimizdir de. Filozofların yaptıkları da sıradan insanların içgüdüsel olarak yaptıklarını, çoğunlukla sanatsal bir biçimde, sistematik ve açık bir biçimde ortaya koymaktır. Platon birçok metafizik yaklaşıma sahip filozoflardan ayrılarak bu durumu çok daha iyi anlamış ve teorilerinin çoğunu “mitler” olarak adlandırarak bize Republic [Devlet] olarak gösterdiğinin ruhun bir tür eğretilemesinden başka bir şey olmadığına dikkat çekmektedir. “Bu öyle bir oluşum ki, muhtemelen sadece cehennemde onu görmek isteyen ve o şehre katılıp vatandaşı olmak isteyenin görebileceği bir yerdedir. Gerçekte olsun ya da olmasın veya gelecekte olacak olsun ya da olmasın, hiç fark etmez; bu şehir, [iyi insanın] politikalarının var olduğu tek şehirdir." (Republic, 592).

Şimdi de İyi kavramını açıklayarak onun birleştirici fikrinden hareketle diğer kavramlarla olan özgün ilişkini ortaya koyup sonrasında, aslında İyi’nin nasıl da tanımlanamaz bir kavram olduğunu göstermeye çalışacağım. Daha önce de belirttiğim gibi insan yaşamına ilişkin hiçbir metafizik bütünleşmenin olduğunu düşünmüyorum ve bütün bular ölümlülük ve ihtimal dahilindeki sorunlar. Bizim yaptığımız da bu bütünleşme rüyasını görmeye devam etmektir ve sanat, bizim rüyalarımızı en çok süsleyendir. İdeolojilerin teorik bütünlüğünün kapalı kalmasının tuhaflığına ve bunun aksine ahlak, bir tür bütünleşme halini bize sunar. Platonun bahsettiği yolculuğa çıkan ruhun yaşadığı dört aydınlanma aşaması vardır. Bu bağlamda, her bir aşamada gerçeklik olarak beliren ve ruhun keşfettiği, gerçeğe bir adım daha yakın olan ve onun gölgesinden ya da izdüşümünden başka bir şey değil. Arayışının sonunda vardığı yer, artık kuramsal olmayan bir işlev üzerinden İyi formuna ya da fikrine çok daha yakın olduğudur ki, bu, rıhun iyice derinlerine, köklerine inerek, daha önce gerçek olduğu köklerin aslında sadece gerçeğin köklerini oluşturan dallar olduğunu kavradıktan sonra gerçek olan kavramsallaştırmalara ve formlara ulaşmasıdır (Republic, 510511). Republic’in bu bölümü, çok fazla tartışma yaratmıştır ama benim için, genellikle ahlaki bakışı anlatabilme bağlamında çok açık bir bölümdür. İyi’nin görüntüsüyle karşılaşan ve ona doğru yükselen zihin, ne zaman ki bu yolculukta yavaşça onun temellerine inerse, o zaman onunla ilgili, onun çevresindeki kavramları da ortaya çıkarmayı gerçekleştirir; bunlar, kendi gerçek doğalarında birbirleriyle sürekli ilişkileri olan sanat, iş, doğa, insan, fikirler, kurumlar ve ilişkiler gibi kavramlardır. İyi insan, sanatın ya da politikanın, ailesinden önemli olup olmadığını veya ne zaman daha önce gelip gelmediğini bilen kişidir ve iyi insan erdemle ilgili her şeyin birbirlerine bağlı bir zincirin halkaları olduğunu bilir. Formlar arasında bir hiyerarşi olduğuna dikkat çekse de Platon hiçbir zaman, dünyaya dair sistematik ve bütünlüklü bir tablo olduğunu ortaya koymaz. (Örneğin; Hakikat ve Bilgi, İyi’nin derinlerinde yatar. Republic, 509A). Onun ortaya koyduğu,

İyi’ye yönelik bir değerlendirme sunup dünyayla ilgili kavramsallaştırma geliştirene kadar, bizim hiyerarşik bir yerden düşünüp anlamlandırma oluşturmamızdır.

Bu, bana kalırsa doğru bir saptama. Platon’un bu tasarısı, tastamam bir uyum ve birliktelik, sürekli yanıltıcı olan bütünlüğü beraberinde getiren ahlakın, gelişimini gerçekleştirdiği ve artık zirveye ulaştığı o ana kadar kendisini göstermez. Erdemlerimizin derinlerine ilerledikçe, ilişkiyi ve hiyerarşiyi gözlemleriz. İlk bakışta, ruhun korkusuz bir yanıymış ve tek başınaymış gibi beliren cesaret, sonrasında fark edilir ki, bilgeliğin ve sevginin işleyişinin beraberinde getirdiği belirli bir kavramdır. Bencilce bir saldırganlık hali ile cesareti birbirinden ayırmakta fayda var çünkü ilki rahatlıkla bir tiranlığa gidebilirken, İkincisi daha çok bir şeyi yapabilme alanı sunması bakımından öne çıkar. Tutumluluk gibi çok önem arz etmeyen gibi erdem olmadıkça, tek bir erdeme sahip olmak imkansız olurdu. Bu türden dönüşümler, İyi’nin ışığı altında dünyayı görüp gerçeğe tekrar yöneldiğimiz durumlarla ilgilidir ve her yönelişimizde, gerçeğe biraz daha yaklaşarak daha önceden yanlış kavradığımız kavramları görürüz. Özgürlük, aşırılık sonucu saçma bir ortaya çıkış hali değildir; özgürlük, özün kendisini disipline altına almasının ardından gelendir. Tevazu, garip bir gerisin geri çekilme hali değildir; tevazu, duyulamayan bir ses, gerçeğe kendiliğin bencil çıkmazından sıyrılarak bir yöneliş ve bütün erdemler içerisinde en zor ve hayati olanlardandır.

Daha önce bahsettiğim gibi Platon’un hissedilebilir bir dünya algısına karşı şüpheli yaklaşımı ve matematiğe sıkıca sarılmasından dolayı, İyi’ye giden yolun ayrıntılardan veya özellikle seçilen şeylerden oluşan bir dünyadan koparak ilerlediğine işaret eder. Fakat buna rağmen, bize gösterdiği, diyalektiğin yükselişi kadar düşüşünün de olduğu ve mağaraya dönüşün gerçekleştiğidir. İyilik, politikada ve pazar alanında da kullanıldığından, karmaşık ve ayrıntılı yanlarını artan bir kavrayış, tutarlılık ve sezgisel bir yanla da birleştirerek algılanmalıdır. Yanlış kavramsallaştırmalar çoğunlukla genelleştirilip basmakalıp hale getiriliyor ve dolayısıyla yanlış bağlantı kuruluyor. Doğru kavramsallaştırmalarda, artan ayrıntılarla ilgili kavrayışla ilişkilendirmek için yalnızca yargılama ve beceri biçimleri birleştirilir. Ailesindeki her bir ferdi düşünmek zorunda olanın, yaşlı halanın artık evden ayrılması ya da kalması gerektiğine dair arada kaldığı ikilem buna örnektir.

En iyi olanın ne olacağına karar verirken karşılaştığımız bu anlar, günlük yaşantımızın içerisindedir ve her zaman ayrıntıları ele alıp ölçüp biçme ve hislerimiz arasında sıkışıp kalırız. Sanatta ve entelektüel bir çalışma alanında da bunu çok net bir biçimde görürüz. Büyük sanatçılar, dünyanın ayrıntılarına odaklanıp açığa çıkarırlar. Onların büyük olmasını belirleyen, bu büyüklüğün özel bir şey olması ya da onların adlarından kaynaklı kişisel bir şey değildir. Onların büyüklükleri bir dereceye kadar benzer bir yerden gelir ve sanata yönelik bu artan kavrayışla ortaya çıkan da mükemmelliğin uyumudur. Her ne kadar sanata yönelik teorik bakış birbirinden farklılık gösterse de ona yönelik ciddi bütün eleştiriler buradan yükselir. Sanat, gerçekliği görünür kılar. Bütün o dışarıda olan şeylere uzanan bir yol olduğundan sanat, sanatçıların bu yoldaki dayanışmasından yükselir. Tıpkı bilim insanları gibi sanatçılar da bu yolda birlikte ilerlemek durumundadır. Bir tarihçinin doğruları söylemesi nasıl bir erdemle ilişkiliyse, kimyacı için de aynısı geçerlidir ve doğal olarak ikisinin de ilerleyişi aynı yerden gelir. Birisinin teorisini çürüten bir bakışın doğru olmak zorunda olması ile başka birinin evliliğinin gerçek durumunu gözden geçirirken bu duruma doğru yaklaşması gerekliliği aynı dürüstlüktür; tabii sonraki sürecin daha da zorlaşacağını tahmin edersiniz. Zaman zaman entelektüel disiplinlere çok fazla değer atfetmekle eleştirilen Platon, bu disiplinlere kendi alanlarında yüksek değil ancak ikinci bir işlev yüklemede oldukça açıktır. Yaptığına önem veren bir bilim insanı, değerlerin de farkında olandır ancak hem iyi hem de bir bilim insanı olan kişi, sadece kendi alanının ayrıntılarını ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda bunu kendi hayatıyla birleştirerek ortaya çıkarır. Bilim insanını yaptığı bir çalışmayı bırakmak için onu doğru karara yönlendiren bir bakış ya da sanatçının kendi ailesiyle ilgili doğru bir karar almasını sağlayan tavır, sanata ya da bilime yönelik kavrayışlarından çok daha önce gelir. Başlangıçla birlikte şeylerin dünyasının bize gösterdiği temel ilke, bu değil de nedir? Ahlaki bakışın ortaya çıktığı o anlar, bizim özel varlıklar olarak ortaya çıkışımızı da sağlar ve bir alandaki değer kavramı ille de başka bir alandaki değer kavramını da sağlayacak diye bir şey yoktur. Örneğin, iyi bir sanatçı evde de oldukça makul bir insan olmayabilir ya da toplama kampındaki gardiyan, çocuklarına çok iyi bir baba olabilir.

Tam olarak böyle olmasalar da böyleymiş gibi gelebilir. Yine de bana kalırsa, böyle bir sanatçı, en azından başlangıcını yapmıştır ya da söz konusu gardiyan, iyi bir baba olarak kendi sınırlarını gösteriyordur. Durum, bütün bu umut veren işleyişin ötesinde, oldukça farklı, karmaşık bir yere işaret eder; dahası İyi kavramının bu kadar esnek bir yerde duruşu ona muğlakta, henüz gerçekleşmemiş bir bütünlük hali sağlayabilir. Ahlaki düşünce alanı ve dolayısıyla ahlak felsefesi, yanlışlarla ve bunlara yönelik telafilerden oluşan kıyıda köşede kalmış, bunlar üzerine eğilen bir alan olarak değil, tüm yaşamımızı yönlendiren unsurlardan oluşan ve dünyayla kurduğumuz ilişkimizin niteliğini ortaya koyan bir yer olarak ortaya çıkar.

İyi, özgürlükle bağlantılı olduğundan, genelde tanımlanamaz olduğu söylenir. İyi, insan seçiminin içine sızabileceği boş bir alandır. İyinin tanımlanamazlığının daha farklı anlaşılması üzerine düşüneceğim şimdi de. Benim İyi’ye dair tasarladığım, İyi’yle ilgili olarak belirli bir ölçüde bilgimizin olduğu ve bunun durumumuzla ilişkisinin olduğu yerin de farkında olduğumuzdur. Felsefe ile sarılmadığı sürece, sıradan insan, kendi seçimleriyle değerlerini oluşturduğuna inanır. Bazı şeylerin, diğerlerinden gerçekten daha iyi olduğunu düşünür ve bunu yanlış anlamaya meyilli olabilir. İyi’nin bulunduğu yönle ilgili genelde tereddüt etmeyiz. Kötü olanın, yani kinizm, zalimlik ve acı çekmekten farksız olan şeylerin, gerçek varlığının da benzer bir şekilde farkındayızdır. Bütün bunlara rağmen, İyi kavramı halen muallakta ve gizemli bir yerde durur. Dünyayı, İyi’nin ışığı altında gördüğümüzü biliyoruz; peki, İyi’nin kendisi gerçekte nedir? Görüntünün bize gelen halinin kaynağı, sıradan bir biçimde algılanmaz. Platon bunu, “Her ruhun takip ettiği, takip etmekten vazgeçmeyerek ilerlediği, doğasındaki sezgisel kavrayışla ona yöneldiği ancak onu her gördüğünde şaşkına dönmekten kendini alamadığıdır” (Republic, 505) diye anlatır ve İyi’nin bilgelik ve hakikat kaynağı olduğunu ancak yine de bu ikisine, göz kamaştıran bir ihtişamla baskın olduğundan bahseder (Republic, 508509).

Sözcüğün modern çağrışımından hareketle, soruya cevap oluşturabilecek mantıklı bir yan olmasına rağmen, bu cevap yeterli bir cevap değildir. İyi’nin ne olduğunu sormak, Hakikat’in veya Cesaret’in ne olduğunu sormakla aynı değildir. Bunun nedeni, İyi'nin açıklamasında, açıklamayla ilgili İyi’nin ilişkili olduğu kavramsallaştırmalar ışığında ele alınmasının zorunluluğundan gelir. “Gerçek cesaret ...” İyi’yi tanımlamaya kalkıştığımızda ve onu X olarak ele aldığımızda, aynı zamanda iyi bir X’den bahsettiğimizi de burada söylemeden geçemeyiz. İyi, bizim iyi bir yargılamayla başvuracağımız Akıl’ımızdır. İyi’nin Sevgi olduğunu söylüyorsak, farklı türdeki sevgilerin varlığını açıklamak durumundayız. Hakikat kavramının anlamı bile muğlaktadır ve İyi’ye dair söyleyebileceğimiz tek şey, “ona dair her türden sorgulama yine kendisinden yükselir ve başka hiçbir şeyin desteğine ihtiyacı olmaksızın bu mümkündür.” Ben de bu görüşe kesinlikle katılıyorum. Muhteşem olanı gösterebilme becerisine sahip her şeyin, kendi yollarıyla bunu gösterdikleri tartışılır. Kusursuzluk fikri, uygun düşen türden bir kusursuzluk anında ve bu ana ilişkin belirli durumlarda ancak açığa çıkabilir. Bu nedenle, bir kişi, iyi bir resimden ya da cömertlikten bahsettiği gibi bir çırpıda kusursuzluğun ne olduğundan bahsedemez. Her durumda, düşünceler farklılaşacak ve değer yargılarıyla ilgili gerçekler ortaya konamayacaktır. Tartışmanın bu yanı, İyi’nin boş ve neredeyse hiç anlamı olmayan, yalnızca bir sözcükten ibaret olduğu görüşünü destekler gibidir ve bu sözcük, arayışını sürdüren iradenin eline aldığı bir bayrak ve “beğeniyi en kapsayıcı biçimde anlatan" ifadede "Ben bunun için yaratıldım" demenin başka bir ortaya çıkışıdır. Bu tartışma ve sonucu, önce belirttiğim nedenlerden ötürü bana yanlış gibi geliyor. Kusursuzluk, bir uyum halidir ve bulunduğumuz belirli bir yönde ilerleyen hatlar uzanır ve bunların nedenlerini de birazdan açıklayacağım.

Hakiki bir gizemlilik, iyilik fikrine ve İyi’ye yönelir. Bunun gizem olmasının birkaç nedeni var. İyi’nin tanımlanamaz oluşu, dünyanın bitmek tükenmeyen bilmeyen ve sistemli ilerlemeyen çeşitliliğine ve erdemin manasızlığına dayanır. Bu açıdan bakıldığında, İyi kavramı ile Ölüm ve Şans fikirleri arasında özel bir bağlantı ortaya çıkar, ki kimisine göre Şans, Ölüm’ün gerçek bir alt kavramsallaşmasıdır ve bize ölüm gerçeğini hatırlatan en vurucu öğedir. Ahlaki düşüncenin gerçek bağlamı, erdemi tek değer olarak görmemizi sağlar ve bizden beklediklerini önceden görüp bu yolların sınırlarını belirlemek imkansızdır. Dünyaya meydan okuyamayacağımız gerçeği daha olumlu bir şekilde ortaya konabilir. İnsanın kırılgan doğası gereği İyi hep gizemli ve pek bilinmeyen olarak kalır çünkü bu durum, aşılmaz mesafeler koymayı da gerekli kılar. Melekler gerçekten de olsaydı eğer, iyinin tanımını yapabilirlerdi ama bu, bizim anlamayacağımız bir tanım olurdu. Çok az kavrayabildiğimiz doğanın, durmaksızın bencillikle var olan güçleri olarak biz, yani köleler olarak çoğunlukla mekanik varlıklarız. En iyi yanımız olarak, güzel yürekli varlıklarız, yani çok özel bir donanıma sahibiz. Buna en çok ihtiyaç olan mekanlarda ve zamanlarda oldukça rahat bir biçimde bu özelliğimizi devreye sokabiliyoruz ve erdemle ilişkili olabilecek diğer alanlarımızı daha az gelişmiş bırakabiliyoruz. Muhtemelen her insanın, iyiliğe yönelik karşı konulmaz bir biçimde psikolojik sınırlandırmaları da var. Öz dediğimiz, bölümlenmiş bir şeydir ve ona dair her şey, bilinenler dışında daha fazla açıklanamaz. Özün dışında olup bitenlere baktığımızda, gördüğümüz şey, İyi’nin örtük yansımalarıyla çepeçevre sarıldığıdır. Erdemin bir ışık gibi parladığı, büyük sanatın, başkalarına yardım eden mütevazi insanların olduğu gibi yerler vardır. Peki, ya bizim kendimizi yeterince donatmadan bütün bunları görebilmemiz mümkün mü? Bunlar, özgürlüğümüzü resmedip yaptığımız sınırlandırmalar bağlamında düşünülebilir. Özgürlük benim baktığım yerden, karışık bir kavram. Yarısı erdemin bir yönüne ilişkin adlandırmayı içerir; burada özellikle baktığımız yerin açıklık kazandığı ve bencilliğin o baskısının bir arada olduğu alan vardır. Daha popüler ve yanlış olan diğer yarısı ise aldanmış bencil iradenin, bizim gözden kaçırarak bağımsız olmak zorunda bir şeymişiz gibi düşünülmemizle ilgilidir.

Dünya öylesine amaçsız, kesin olmayan ve koca bir şeydir ve biz kendimizle öylesine körleşmişizdir ki, işte bu nedenlerden dolayı insanın mükemmelliği bir çırpıda özetlenemiyor. Diğer ikisiyle bağlantılı üçüncü br düşünce de ortaya çıkmaktadır. Diğer şeylere bakmak gibi bir şey değildir güneşe bakmak, zordur. Bu fikir, bütün ona giden yolların bir şekilde birleşeceği bir şekilde ilerlerken, karşımıza çıkan sanat, hem bu fikri açıklar hem de onu sembolize eder. O yola çeken manyetik bir merkez vardır burada. Ancak merkezin kendisine bakmaktansa, aynı yönde ilerleyen ve merkeze giden hatlara bakmak daha kolaydır. Merkezde ne olduğuna dair bir bilgimiz yok muhtemelen ve dolayısıyla kavramsallaştıramıyoruz. Akla şu gelebilir burada: Orada neyin olduğuna dair bir şey göremiyorsak, öyleyse bakmayı neden sürdürüyoruz? Böyle yönlere bakmaya saplanıp kaldığımızda, odaklanma becerimize zarar verme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaz mıyız? Mazoşizm ve ruhun ilişkili olduğu diğer belirsiz eğilimleriyle ilgili nedenlerden ötürü, böylesine bir içeri sızma her ne kadar tehlikeli olsa da bakmaktan vazgeçmemek, benim için oldukça anlamlı. Kutsa! kılmanın oluşturduğu bitmek bilmeyen istek oldukça derin, muğlak ve eskidir. Bizi yanıltacak, gerçek olandan çok daha rahat bir biçimde bakılması kolay olan yanlış güneşler var.

Platon, o muhteşem alegorisinde, bu aldatıcı görüntünün çarpıcı bir örneğini şöyle vermektedir: Mağaraya düşmüş esirlerin ilk gördükleri, mağaranın çevresindeki siyah duvarlardır. Arkalarında bir ateş yanmaktadır ve onun ışığında, kendileri ile ateş arasında duvarların üstünde bostan korkuluklarının gölgelerini görürler ve onlara göre bu korkulukların gölgeleri, gerçekliğin tam anlamıyla kendisidir. Arkalarına döndüklerinde, mağaradan çıkmak için geçmek zorunda oldukları ateşi görürler. Buradaki ateş, çok kadim ve hiç bozulmamış ruh olan, arı, o muhteşem enerjiyi ve sıcaklığı temsil eden özün kendisidir. Aydınlanmanın ikinci aşamasında, bizim sürekli üzerine yoğunlaştığımız asıl mesele devreye girer; yani esirlerin öz farkındalıklarını kazandıkları aşama. Önceden, kör bir bencil dürtüyle gördükleri kendi yanlarını keşfederler. Gördükleri korkuluklar, gerçek dünyanın taklidinden başka bir şey değildir ve artık bunların sadece birer gölge olduklarının farkına varmışlardır. Atık, görülecek herhangi bir şey için sürekli gördükleri bir rüya kalmamıştır. Yaydığı o titrek ışıkların etrafında, bu sıcacık ortamda oturup bu güzel ışığı ve sıcaklığı hissetmekten başka yapılacak ne olabilir ki?

Bana kalırsa Kant, ilgimizi ampirik bir ruhtan bu gibi örneklerle uzaklaştırma konusuna oldukça korkuyla yaklaşıyordu. Bu güçlü imge, her şeyden önce sunduğu büyüleyici nesneyle, gölgenin peşine düşeni, gerçek olana götürüyor. Onun gücünü fark etmek, belki de mağaradan kurtuluşun bir yolu olarak karşımıza çıkarken ancak bu aynı zamanda bir nihai sonlanış da olarak da görülebilir. Ateş, güneşin aldatıcı hali olabilir ve öze eğilme, iyilik sanılabilir. (Tabii ki mağaradan kaçan herkes, ateşin başında zaman harcamak durumunda değildir. Hatta erdemli bir çiftçi ateşi bile fark etmeden dosdoğru mağaradan kaçabilir.) Herhangi bir din ya da ideoloji, saygının gerçek nesnesi için genelde kılık değiştirerek özün yer değiştirmesiyle basite indirgenebilir. Kant’ın söz konusu korkusuna rağmen, bence, dinin hem içerisinde hem de dışarısında, bir şekilde İyi’ye dair bir şeyler var. Sadece kendini adamış araştırmacılar tarafından değil, aynı zamanda sıradan insanlar tarafından da bu sürecin kendisi, yalnızca belirli iyi eylemleri oluşturmaya yönelik odaklanma değil, daha çok özde kopup ayrılarak, kirlenmemiş enerjinin kaynağına, yeni ve hayali henüz kurulmamış erdemin o uzaktaki yüce kusursuzluğuna yönelir. Odaklatmanın bu belirli bir yönden başka bir yöne doğru girişiminin muhtemel en büyük yararı, zorlukların asla çözülemez gözüktüğü noktalarda ortaya çıkar ve suçluluk duygusunun öze yönelik bakışı, halen etkisini sürdürdüğünde görünür. Bu, ahlaki düşünce olan gerçek bir mistisizmdir ve her ne kadar zor ya da kolayca sarsılsa da, oldukça gerçek ve dogmatik olmayan bir duadır.

İyi’nin tanımlanamaz oluşundan söz etmekteyim fakat gerçekten de ona dair söyleyeceğimiz hiç mi bir şey yok? Onun yerine başka bir isim bulamasak da veya oldukça ulaşılamaz ve yalnız bir kavram olarak dursa da, bütün bunlara rağmen İyinin özel bir biçimde ilgili olduğu hiç mi başka kavramlar yok? Filozoflar genelde bu ilişkili kavramlar üzerine yoğunlaşmışlardır ve ortaya çıkan, Özgürlük, Akıl, Mutluluk, Cesaret ve Tarih gibi kavramların kurdukları ilişkilerdir. Bunlardan hiçbirisini yeterli bulamıyorum. Bütünün mükemmelliğinin çok daha azı ve zaman zaman kendi içerisinde kesin olmayan insan mekanizmasının özgün yönüne karşı filozofların beslediği hayranlığı her bir durumda temsil eden kavramlar olarak bunlar öne çıkar. Çok net bir iddiayla, bir kavramdan önceden bahsetmiştim; buna sonuç kısmında tekrar değineceğim. Çağdaş filozoflarımızın çok nadir vurguladığı, en kadim ve geleneksel iddiacı olarak kendisini en çok görünür kılandan, yani Sevgi’den söz etmek istiyorum. Şüphesiz ki İyi, Sevgi üzerinde egemendir, tıpkı diğer kavramlara egemen olduğu gibi; bunun nedeni, Sevgi, kötü bir şeyin yerinde de olabilir. Pratikte iyiye aynı olan saf bir sevgi kavramı yine de yok mudur? “Mantıkla hareket etmek”i burada ele almazsak, “Sevgiyle harekete geçmek”, “Kusursuzca hareket etmek”e dönüşemez mi? Bu sorular hemen akla gelenlerdir.

İyi ve Sevgi tanımlanmaması gereken kavramlardır; bunun nedeni ise yalnızca insan sevgisinin ısrarcı yanıyla ilgili değildir. Sevgi düşüncesi, en saf haline getirilse de, kavramlar yine de farklı işlevler taşırlar. Zihnimizi meşgul eden metaforlar oldukça zor metaforlardır. İyi, sevgiyi doğrudan kendisine çeken manyetik alandır. Yanlış bir sevgi, yanlış bir iyiye doğru hareket eder. Yanlış sevgi, yanlış ölüme kucağını açar. Gerçek iyiye yönelik beslenen tesadüfi veya bilinçli bir sevgide, sevginin niteliği doğrudan saf hale getirilir ve bu şekilde ruhun İyi’ye yüzünü dönmesiyle birlikte, ruhun o en yüce noktasında ışıklar parıldamaya başlar. Sevgi ise kusurlu ruh ile onun ötesindeki olduğu sanılan manyetik kusursuzluk arasındaki gerilimdir. Platon, Symposium'da Sevgi'nin nasıl çaresiz ve aciz olduğundan bahseder. Kusurlu bir şeyi, kusursuzca sevmeyi denediğimizde, sevgimiz, İyi’nin yönlendirmesiyle seveceği nesneye yönelmiş, saf, bencil olmayan ve doğru bir şekilde sevmeyi gerçekleştirmiş olur. Bu, bir annenin engelli çocuğuna ya da elden ayaktan düşmüş annesine duyduğu sevgiden farksızdır. Sevgi, bağlılık ve vefanın yarattıklarına verilen genel addır ve sınırsız bir biçimde yıpranmaya açıktır; işte bu nedenle de bizim yaptığımız en büyük hataların da kaynağıdır ancak çoğu zaman kısmen de olsa saflaştırıldığında, İyi’ye yönelişinde ruhun beslendiği, ona enerji ve tutku veren tek kaynaktır. Bu öyle bir enerjidir ki, bizi yalnızca İyi olanın içine dahil etmekle kalmaz, aynı zamanda bizi İyi’nin içerisinden geçirerek dünyayı keşfe çıkarır. Onun varlığı bile, bizim nasıl da tinsel varlıklar olduğumuzu anlatır; öyle varlıklar ki, mükemmelliğe övgüyle çağrılan İyi için yaratılmış varlıklar.

İyi için muhtemel diğer isimleri bulmak veya özel ilişkilerin geliştirilmesi, bir tür bireysel oyunun ötesine geçemez. Yine de sonuç bölümüne geldiğimiz bu noktada denemek istiyorum bunu. İyilik, gerçek ölüm ile gerçek şansın ve yaşamın geçici olduğunu kabul etmekle bağlantılıdır ve psikolojik olarak çok farklı olan bir kabul edişin arka planında buna karşıt olduğunda, erdemin neye işaret ettiğini tam olarak anlamak mümkün müdür, sorusu ortaya çıkıyor. Ölümü kabul etmek, bizde olmayan bir düşünceye doğrudan yöneltmiş bir refleksle, esasında hiç olduğumuzu kabul etmektir. İyi insan, Neo-Kantçı Lucifer’e hiç benzemeyen bir biçimde tevazu sahibidir. O daha çok Kierkegaard'ın vergi tahsildarına benzer. Alçakgönüllülük, nadir rastlanan bir erdemdir ve demode olmuştur. Fark edilmesi genelde zor olandır. Olumlu bir biçimde ışık saçan, her yere saldıracakmış gibi duran aç gözlü bencil bir varlığı içinde taşımayan birine rastlamak, neredeyse imkansızdır; bu nedenle oldukça şaşkına çevirir böyle birisi. İyi için önerilen her türlü isim, onu kısmen anlatacaktır ancak erdemle ilgili isimler düşüncenin yönüne doğrultulmuş durumdadır ve bu yön, bana, özgürlük ve cesaret gibi daha popüler kavramların önerdiklerinden çok daha iyi gelmektedir. Alçakgönüllü birisi, her şeyden önce sırf kendisini hiçleştirdiğinden, diğer şeyleri de gerçekte oldukları gibi görür. Erdemin sınırsızlığını, tarif edilemez olduğunu çok iyi gören bu kişi, onun biricik değerinin kesinlikle farkında olarak sonsuz sayıdaki taleplerinin olduğunu bilir. Simone Weil’e göre ruhun böylesine özgür bir biçimde ortaya çıkıp Tanrıya yönelişi, ruhun bencil yanını acı çekmeye değil, ölüme mahkûm eder. Alçakgönüllü insan, acı çekme ile ölüm arasındaki çizgiyi bilir ve iyi insan olarak tanımı yapılmamış olsa da o, hepimiz içerisinde iyi insana en fazla yakın olandır.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe